İnsanoğlu dünyaya gelir,belli bir süre yaşar ve bir daha dünyaya gelmemek üzere ölür ve gider.Yaşamını mutlu, mutsuz, acılı, tatlı bir süreçle geçirir.Arkasında acı, tatlı hatıralar bırakır. Herkes yaptıklarıyla bu gezegende izler bırakır. Kimin gönlünde ne kadar ve nasıl yer bıraktığı düşünülür. Aslında o kişinin neyi ne kadar paylaştığı, neleri ürettiği, kendi yaşamı yanında toplumu ve çevreyi ne kadar düşündüğü, yanlışlarıyla ve doğrularıyla orantılıdır.
İnsanlar ”Yaşadığı çevrenin ürünüdür.”Milliyeti, inançları, düşünceleri ve yaşam tarzı tamamiyle çevre koşullarına bağlıdır. Pedagogların bir tespiti var:”İnsanlar tıpkı suya benzer, girdiği kabın şeklini alır” ve yine devamla denilir ki:”Çevre koşulları isterse insanı alim de yapar, zalim de”
Demek ki, insanoğlunun kişilik alması, dünya görüşünün oluşması, tamamiyle çevre koşullarına bağlıdır. Çevre koşulları da nesnel ve öznel koşullara bağlıdır. Hep daha güzel, insan gibi yaşamak istemiş her insan.
Nesnel koşullar, insanoğlunun doğal gelişimi sonunda, gelişen üretim araçları ve güçleridir. Buna bağlı olarak üretim ilişkileri gelişir. Üretim ilişkilerini topluma egemen olanların yönlendirilmesi sonucunda oluşur ve şekillenir.
İnsanoğlu daha güzel yaşamak, şan ve şeref, nam almak için bazen başkalarının emeği ve hakkına tecavüz etmiş lüks bir yaşam sürdürmüş; ya da bazıları insanların hak ve adalet temelinde birbirine saygılı ve barış içinde kardeşçe yaşamasına inanmış ve bu uğurda mücadele etmişlerdir. Tarih haklılarla, haksızlar arasında hep olmuş.
Aç gözlü, hak tanımazlar haksız kazançları için, bazen aynı ortak çıkar ve hesaplarla zayıf ve mazlum toplumları tepelemiş, onların yaşamlarını zindan etmiş, insanlar, bunları yaparken ya “uygarlığı götürmek için ve ya dini yaymak için” çoğu zaman kılıf uydurmuşlar. Gittikleri ülkeleri ilhak, işgal etmiş, insanları katledilmiş, tüm değerlere el konulup gasp edilmiş. Arkasından sözüm ona “Kahramanlık tarihleri” yazmışlar. Yönettiği toplumları sahte söylemlerle, şartlandırma yöntemiyle eğitmişler, tıpkı “Fareli Köyün Kavalcısı” gibi sürüklemişler.
“Fareli Köyün Kavalcısı” masalını yine de hatırlatalım. Bir köyde çokta fare üremiş. Hayat felç olmuş. Bir gün o köye çok güzel kaval çalan biri gelmiş. Başlamış kavalını çalmaya, kaval sesini duyan ne kadar fare varsa, o sese doğru koşuyor. Kavalcı denize doğru yürümüş, fareler arkasından. Binmiş bir kayığa açılmış denize. Arkasından gelen fareler onu takip etmeye devam etmişler, tümü denize dalıp boğulmuşlar.”Köyün Kavalcısı" yoluna devam etmiş.
Bilmem açıklayalım mı?...Hadi tekrarlayalım. Kimi bazen adalet ve eşitlik kavalını çalmış(sahte, sol ve sosyalistler),kimi Kürdi makamından kaval çalmış.(Üniterciler gibi İmralıdan), bazen de dini kavallar çalmışlar(Hizbullah, El Ensar, El Kaide, bazı partiler ve tarikatlar gibi) ve sürüklemişler toplumu, kuzu kuzu şartlandırmışlar körü körüne.
Bazen de aynı mantıkla, kendi partilerini, örgütlerini, liderlerini ve geleneklerini en başa bırakıp, tek sesliği mutlaklaştırıp, ülke ve halkını ikinci plana atmış ve hatta nazari dikkate bile çoğu zaman almamışlar. Bir tarikat, bir cemaat gibi yaşamlarını sürdürmüş ve hiç te arkalarına ve dünyaya bakmamışlar. Bazen en güzel lafları telafuz etmişler ama, kırk yıllık ahlak ve davranışlarını bırakamamışlar. Hep mürit kalmışlardır.
Bu müritler, hiç mi hiç yaşamlarını, kim olduklarını, yönetenlerin neyi ne kadar samimi savunduklarını ve bağlı olduklarını, dünyadaki ulusların gidişatını hiç mi düşünüp görememişler. Sadece "Şeyhlerinden" gelen fetvaları dinlemişler. Ya da" Peygamberlerinden", liderlerinden gelen ayetleri beklemişler; okuyup, dinleyip ezber etmişler, secde edip şükür etmişler. Ama rezilce yaşamlarını,açlık ve sefaletlerini ve bir arpa boyu yol almadıklarını fark edememişler...
İnsanlar bazen bireysel olarak kendilerini köleleştirirler. Aldığı bilgileri, kazandıkları davranışları mutlaklaştırıp, dondururlar.Duyum organlarını çevreye ve dünyaya kapatırlar.Doğruları yalnız kendinde sanırlar.Bir örümcek gibi kendilerini hapsederler."İnsanlar Bir sosyal varlıktır." tespitini yapamazlar, gelişimi,dönüşümü,yeniliklere kendini kapatırlar.Bu işlerin kolektif ve toplumsal olduğunu, bu diyalektik bağını koparıp, kendini her şeyin merkezi sanırlar.Bu da müritliğin bir çeşidi.
Ortadoğu'da hep böyle olmuş."Yüz yirmi dört bin Peygamber gelmiş" ya da" getirilmiş" ve toplumun kurtarıcıları olmuş. Bu insanlar böyle alışmış. Hep bir peygamber, bir kurtarıcı beklemiş. Derken zamanımızda Şeyhler, Ağalar, Beyler, Liderler aynı sistemi ve kuralı devam ettirmişler.Aynı zeminde at koşturmaya devam etmişler. Kaval çalmaya devam etmişler.
Şartlanma yoluyla oluşan toplumların gözü kör, kulağı sağır ve dilsiz olurlar. Biz Kürd'lerin kırk milyona köle oluşumuzun hikayesini buradan çıkarmak lazım diyorum. En azından çoğu sebebini.
Kimseye dini inançlarını bıraksın demiyorum. Kimseye de dini inançlarından dolayı yadırgayıp saygısızlık yapmayı düşünmüyorum. Demek istediğim o ki; insanlar özgürce düşünüp bağımsız davranmayı artık öğrenebilmelidir. Özgür olmayan kişiler bağımsız davranamazlar, gelişemezler, emirlerle hareket ederler ve başındaki ya da başındakiler kim ya da kimler olursa olsun, bunlar müritlikten kurtulamazlar.
Elbette ki, her topluluk, her teşkilat, her örgüt kendi aralarındaki ilişkiyi hukuka, görev ve sorumluğun belirleyen kurallara bırakmalıdır. Kuralsız, kaidesiz, disiplinsiz bir yapı da başarısızlığa ve dağılmaya mahkumdur. Bu kurallar da, insan ve demokratik ölçüler esas alınmalıdır. Sulandırılmamalıdır, ihtiyaçlara, yapıya göre düzenlemeler yapılmalıdır.
Ne zaman bilim ve teknolojiyi doğru kavrayıp, anlayabilirsek, tekli, gurupçu düşüncelerden kurtulup tüm toplumu ve düşünceleri kucaklaştırabilirsek; doğru yolumuzu bulabiliriz. Dünyanın değiştiğini, eski ezberlerimizi, formülasyonlarımızı, otuz-kırk yıl yatan ağabeylerimizi bırakıp; iş yapanlarla omuz omuza ve hep beraber yürürsek başarırız. Yolumuz Kürdistan, kıblemiz Kürtler olmalı. Tüm bunları düşünürken ve yaparken demokratik ruhtan, esaslardan kopmamalıyız. Demokrasi oksijenimiz olmalı. Çağdaş dünyanın bir parçası olmalıyız. Ülkemiz ve insanlarımız hep birinci planda olmalıdır.
|