Ölenin ardından yazmak, alışık olduğum bir şey değil. Yakın dostlarım ve mücadele arkadaşlarım yaşamlarını yitirdiklerinde de dahi genellikle yapmadım bunu.
Ne var ki son günlerde peş peşe gelen iki ayrı ölüm haberi beni bu kuralı bozmaya zorladı.
Birinci Ölüm haberi, Dersim’in Kızılkilise (Nazimiye) ilçesinde yaşamakta olan bir aile dostu ile ilgili. Yaşı 80’nin üzerinde olan ve bir kaç yıldır rahatsızlığını bildiğim Kenan Gündoğan vefat etmiş. Bu haberi epeyce geç öğrenebildim ve açık söyleyeyim çok üzüldüm. Oysa ben önümüzdeki yaz aylarında kendisini mutlaka ziyaret etmeyi düşünüyordum.
Gündoğan, Nazımiye’nin kuzey-doğusuna düşen ve yaya olarak ondan yaklaşık bir saat uzakta olan Xaltan (Xaltû) mezrasındandı. Babasının adı Hemed’di. Ne var ki, henüz ergenlik çağına yeni adım atmışken babasını kaybetmişti o. Bu kaybedişin hikayesi ise oldukça ilginç:
Yıl 1938. Dersim, tarihinin en barbarca saldırılarından biriyle yüz yüzedir. İşte o fırtınanın tam ortasında bir gün sabahleyin askerler köye geliyorlar. Kenan Gündoğan’ın babası, doğal olanı yapıyor ve köye gelmiş yabancıları konuk bilerek karşılıyor. Biraz sonra, kardeşleri Ali ile Hesen de geliyorlar yanına. Dört erkek kardeşten, sadece en büyükleri olan Pir Dursun yokmuş o an orada.
Fazla beklemiyor askerler; “Nazımiye`de işiniz var, isteniyorsunuz” diyerek üç kardeşi alıp yola çıkıyorlar. Xaltan’dan yaklaşık 2 km. ötedeki Vilê Kewlî’ye varır varmaz, çevre köylerden getirtilen öteki pek çok kişi gibi onları da kurşuna diziyorlar. Ne var ki karar yanlış anlaşılmış ya da eksik uygulanmış. Üç kişinin değil, ailenin tümden yok edilmesi gerekiyormuş. Bunun üzerine askerler yeniden köye dönüyorlar ama kimseyi bulamıyorlar. Olabilecekleri tahmin ettikleri için kaçıp ormana gizlenmiş ailenin öteki bireyleri. Ve kaçanlar içerisinde, 14-15 yaşlarında olan Kenan da varmış.
Benim tarafımdan yayına hazır hale getirilen „Hotay Serra Usivê Qurzkizî“ kitabında, Usıv amca bu olayı ve sonraki günlerde olanları detaylı olarak anlatıyor.*
Kenan Gündoğan’ın ailesi benim ailem arasında, Alevilikte önemli dini bağlardan biri olan pirlik-taliplik ilişkisi var. Onlar pir, biz ise talibiz. Ancak dostluk ilişkilerimiz bu çerçeve ile sınırlı değil. Dostluğumuz bundan ötelere uzanır, çok sağlamdır. Birbirimizi çok sever, sayarız. Kenan Gündoğan ise bu dostluk ilişkisinde her zaman çok özel bir yere sahipti.
Bunun ötesinde ben kişi olarak onun büyük yardımlarını görmüşümdür. Örneğin, köyde ilkokulu bitirdiğim zaman olanaksızlıktan ortaokula gidememe durumuyla karşı karşıya kaldığımda, beni, bizim köylü bir yaşıtım ile birlikte evine almış, 1. ve 2. sınıfı o şekilde okumuştuk. İki odalı evinin bir odasında eşi ile kendisi, birinde ise bizimle aynı yaşta olan kardeşi dahil, 3 kişi kalıyorduk. Eşi Cemile Hanım’ın çok emeği geçti bize.
Kenan Bey, politikadan pek konuşmazdı. O kadar yakından tanımama rağmen, politik olarak hangi partiden yana olduğunu bilmiyordum ancak özenle gizli tuttuğu bir eğilimi yıllarca sonra fark etmiştim.
Yanılmıyorsam 1964 yılıydı, bir yaz günü Xaltan’daki evindeydim. İkimiz, evin yanı başındaki bir armut ağacının gölgesinde oturmuştuk. Bir an geldi ki yanı başımızda yerde duran radyoyu eline aldı ve kurcalamaya başladı. Sonra kısa dalga bir istasyonu bulunca durdu. Radyodaki ses iyi gelmiyor, hışırtı eşliğinde bir alçalıyor, bir yükseliyordu. Biraz dikkatli dinleyince, yayının Kürtçenin Kurmanci lehçesinden olduğunu anladım. İkimizin de lehçesi Kırmancca (Zazaca) idi ve Kurmanccayı nerdeyse hiç anlamıyorduk ama yine de dinledik. Dinlediğimiz radyo istasyonu “Dengê Kurdistan“(Kürdistan’ ın Sesi)`dı, sık sık Barzani’den bahsediyordu.
Bir süre sonra, radyodan uzaklaştı, derinden bir iç çekti ve “Ah ah! Orada bir avuç Kürt bir sürü haklara sahip oldu, onlardan çok daha fazla olmamıza rağmen, biz burada bir şey başaramadık“ dedi.
Politika ile hiç ilgilenmez gözüken Kenan Gündoğan’ın söylediği bu sözler, beni Kürt sorunu üzerinde düşünmeye iten köşe taşlarından biridir.
Eşi Cemile Hanım ve çocukları başta olmak üzere, tüm aile bireylerinin başı sağ olsun. Onlar bir aile büyüğünü, bizler ise bulunmaz bir dostu yitirdik.
****
Değinmek istediğim ikinci ölüm olayı Dr. Cemşit Bender ile ilgilidir. Onun yaşamını yitirdiğini, bir kaç gün önce bir dosttan duydum. O da bir internet sitesinde okumuş. Hata sitede yer alan habere göre, DTP`liler dahil cenaze ile kimse ilgilenmemiş.
Cemşit Bender’in adını ilk kez 1978`lerde duymuştum. O zaman kendisinden bahseden arkadaş, Norveç’te yaşamakta olduğunu söylemişti bana. Daha sonra, 1980-1984 yıllarında Almanya`da Dengê KOMKAR adındaki aylık gazeteyi çıkardığımızda, zaman-zaman mektup yoluyla haberleştik. Hatta o yıllarda Kürt halıcılığı üzerine yazdığı güzel bir yazıyı da gazetede yayınlamıştık.
1990’lı yıllarda ise yine mektup yoluyla diyalogumuz sıklaştı. O sıralar, yazı yazma konusunda oldukça aktifti ve yazıları, genellikle tartışmalara yol açar nitelikteydi. Eli kalem tutan Kürt yazarlarından bir bölümü, yazdıklarını abartmalı buluyor, sertçe eleştiriyordu kendisini.

Doğrusu, tarihçi olmama rağmen kimi görüşleri bana da hayli abartmalı geliyordu. Hatta bazı konulardaki düşüncelerimi mektup yoluyla kendisine iletmiştim. Ancak, ona yöneltilen eleştirilerde de bana abartılı gelenler vardı. İyi hatırlıyorum, eleştiri niteliğinde bir mektubuma verdiği yanıtta özetle; “Ben tarihte Kürdistan’da olanları yazarken, olaya ırksal olarak bakmıyorum. Ben bu topraklarda şunlar-şunlar oldu diyorum. Bu uygarlıkların yaratanlar aslen Kürt olabilir ya da olmayabilir. Ama etnik durum ne olursa olsun, biz bu günkü Kürtler, ülkemizde yaratılmış olan o kültürlerin mirasçısıyız,“ demişti.
Cemşit Bender’in yazdıkları elbet bundan sonra da tartışılacak. Öyle olması da gerekir. Ama şu kadarını söyleyeyim; Bender, sömürgecilerin Kürt halkının kültürünü, kimliğini ve tarihini inkar, onları yok etme çabalarına karşı sessiz kalmadı. Ülkemizin ve halkımızın tarihi ile ilgili bir hayli şey yazdı. Özellikle de arkeolojik alandaki kimi bilimsel bulguyu onun kaleminden öğrenebildik. Bunların içerisinde tartışma götürür durumda olanları bir kenara bıraksak bile, geriye bir hayli şey kalır.
Eğer Nasname’de yer alan haber doğru ise; yani DTP’liler başta olmak üzere Kürtler cenaze ile ilgilenmemişlerse bu çok rahatsız edici bir durumdur. Cemşit Bender’i sevip sevmemek, görüşlerine katılıp katılmamak başka; bunu bahane ederek insani ve ahlaki bir görevi yerine getirmekten kaçınmak başkadır. Kendisiyle yüz yüze konuşma fırsatı bulamadığın için üzgünüm. Yakınları ile dostlarının başı sağ olsun.