Kimi konular var ki ya hiç gündem bulmuyor, ya da hızla gündeme girip çıkıyor. Toplum bunların ne kadar farkında, ayrı bir konu; ama onlar toplum bakımından önemli. Özgürlüğümüz, geleceğimiz bakımından önemli. En azından vicdan sızlatacak türden olaylar. Elbet, her şeye rağmen bu toplumda hâlâ bir vicdan taşıyanlar için...
Bu yazımda bu türden birkaç konuya değineceğim.
Çağdaş firavunlar ve Tuzla
Bunlardan biri Tuzla tersanesiyle ilgili. Hayır, bu konu gündeme hiç gelmeyen ya da hızla girip çıkanlardan değil. Nerdeyse her gün kaza geçirip ölen işçiler nedeniyle çoktan beri gündemde. Sayıları az da olsa ülkenin bazı seçkin yazarları, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Umur Talu, Yıldırım Türker ve başkaları zaman zaman bu konuya değindiler. Tuzla tersanesindekine iş kazası demek de artık mümkün değil, gerekli güvenlik tedbirleri alınmadığı için bu düpedüz bir kıyım. Şimdiye kadar 99 işçi düşerek, yanarak veya başka biçimlerde öldü. Sayı belki de şu yazıyı yazdığımda yüzü bulmuş ve aşmıştır.
Tuzla tersanesi yurt içinden çok, yurt dışı için üretim yapıyor ve hem patronlarına, hem ülkeye iyi döviz kazandırıyormuş. Patronlar ve hükümet bununla övünüyorlar. Ama bu patronlar söz konusu üretimi ve kazancı son derece ucuz ücretle, adeta karın tokluğuna çalıştırdıkları işçilerin sırtından, bir tür çağdaş köle emeği üzerinden sağlıyorlar. Tuzla tersanesi işçilerinin ne sigortası var ne iş güvenliği. Patronlar, kazandıkları büyük paraların, daha yerinde bir deyişle yaptıkları büyük vurgunun küçük bir parçasını bile en azından iş güvenliği için ayırmaya yanaşmayacak kadar gözü doymazlar. Nasıl olsa ülkede dev boyutlarda işsizlik var ve nasıl olsa, her hafta birkaç kurbanın verildiği, pek çok işçinin de yaralandığı böyle bir mezbahaya bile başlarını koymaya hazır yüzbinlerce insan var...
İş müfettişlerinin raporlarına rağmen, pek mazlum, pek Müslüman AKP hükümeti bu seri cinayetleri umursamıyor. O da patronlarla el ele, iç içe... Vaktini ve enerjisini darbe tezgâhlayıcılığı ve sahte laiklik çığırtkanlığı ile geçiren Baykal ekibinden ve CHP’den söz etmeye zaten değmez. Basın ise, birkaç demokrat kalemin ve düşük tirajlı birkaç sol gazetenin dışında bu akıl almaz kıyıma karşı sağır ve dilsiz.
İşçilerin ve sendikacıların sessizliği ise insanı şaşırtıyor. Belli ki 12 Eylül merdanesi çok işe yaramış. İç ve dış patronlar 12 Eylül faşizmine ne denli teşekkür etseler azdır. Onun sayesinde başını giyotine gönüllüce uzatan uysal, kuzu gibi bir işçi sınıfımız oldu. Hatta kimi liberal dostlara göre zaten bilgi çağında artık işçi sınıfı da yok! Bu ölenler de belki, kim bilir, bozuk, ya da süresi dolmuş bilgisayarlardır, hurdaya gitmekteler...
Her şeye rağmen DİSK’e bağlı Limter-İş sendikası 15-16 Haziran günü bu nedenle grev ilan etti. Ama grev kamuoyunda pek yankı yapmadı. İşten atılma tehditi altındaki tersane işçileri bu greve katılmadılar bile. Acı ama gerçek...
Vicdani Redçi Mehmet Bal
Birçok uygur ülkede askerlik hizmeti zorunlu değildir, bu iş, askerliği meslek olarak seçen profesyonellerce yapılır. Örneğin Amerikan ordusu böyledir.
Birçok ülkede ise askerlik hizmeti yapıp yapmamak isteğe bağlıdır. Yani geçici olan askerlik hizmeti zorunlu değildir. Örneğin İsveç böyle bir ülkedir.
Zorunlu askerliğin geçerli olduğu ve militarizmin kutsandığı Türkiye’de ise vicdani red hakkı yoktur. Askerlik yapmak istemeyenlere karşı yalnız devlet değil, azgın bir şovenizmin yarattığı boğucu ortamda kamuoyu da acımasızdır.
Bu ülkede vicdani redçi Mehmet Bal’ın başına gelenler bunun örneğidir. Mehmet Bal, askere gitmek istedemediği için 2002 yılında mahkemeye verildi, cezalandırıldı, götürüldüğü karakolda, kışlada, askeri cezaevinde pek çok kez dövüldü, yaralandı, linç edilmek istendi. Buna karşı 33 gün süren açlık grevi yaptı. Ve Mehmet Bal’ın öyküsü bugün de, 2008 yılında, hâlâ sürmekte.
Bu militarist rejim ve onun değer yargılarıyla koşullanmış olup askerlik hizmetini kutsallaştıran, ölmeyi öldürmeyi vatanseverlik ve cennetlik bir iş gibi gören ve gösterenler, Mehmet Bal gibilerini affetmiyor. Mehmet Bal’ı ve onun gibi az sayıdaki yürekli, prensip sahibi insanı yaptığına pişman etmek, kendisine ve herkese benzetmek için acımasızca şiddet uyguluyor, işkence ediyor, onları ruhsal ve bedensel olarak eziyor. Bu uğurda kendi yasalarını bile çiğniyor.
Bu ülkenin hükümeti, parlamentosu, Mehmet Bal’a ve öteki vicdani redçilere yapılanlarla ilgili olarak sessiz. Bundan da öte, mevcut uygulamayı onaylıyor. Bu sistem aynı zamanda onların, yani politikacıların eseri.
Bu ülkenin savcıları, yargıçları Mehmet Bal ve arkadaşlarına karşı işlenen suçlar karşısında ilgisizler. Onlara uygulanan şiddet, dayak ve işkenceyle ilgili hiçbir şey yapmıyorlar. Ama askerlik yapmamakta direndikleri için onları suçluyor, mahkum ediyorlar.
Bu ülkenin basını, birkaç demokrat kalemin ve düşük tirajlı sol yayının dışında vicdani redçilere yapılanlar karşısında sessiz, sağır. O da yapılanı onaylıyor. Çünkü, gerçekte o da bu kutsal militarizmin hizmetinde, onun ağzı dili...
Ama bu, aynı zamanda sistemin ve onun koşullandırdığı, adeta beyinsizleştirdiği kalabalıkların, ilkeli bir veya birkaç insanın karşısındaki yenilgisini de gösterir.
Bu kadar zulüm yapan, şiddetle sözünü geçirmek isteyen bir sistem çürüktür ve geleceği yoktur.
Yayıncı Kamer Beysülen’e bir yıl ceza
Bir ileri iki geri sayan bu ülkede yazar ve yayıncılara verilen cezalara öteden beri alışığız. AB süreci de bu ülkenin alışkanlıklarını değiştirmedi. Bazen TCK’nın bu işte kullanılan bir maddesi gider, yerine aynı işi gören üç madde birden gelir... Zaman zaman numaralar değişir, o kadar. 301. madde bunlardan sadece biri.
Evet, bugüne kadar yazılarından ve kitaplarından dolayı yazarlara ve yayıncılara verilen cezaları bilirdik. Ama Deng Yayınları İstanbul Temsilcisi Kamer Beysülen’e verilen bir yıllık hapis cezası çok daha ilginç. Kamer, Yılmaz Çamlıbel’in “Agıri Sahipsiz Değil” adlı kitabını yurt dışındaki yazara postaladığı için bu cezayı alıyor!
Doğrusu böylesine ilginç bir cezayı ilk kez duyuyorum. Bu, Türk adliyesinin ne kadar yaratıcı, bu ülkede cezalarının ne kadar çeşitli ve zengin olduğunu gösteriyor!
Adı hem de “fikri ve sınai haklar mahkemesi” olan Bakırköy Mahkemesi, bundan dolayı Kamer’e bir yıl ceza vermenin yanı sıra, kitapların da “hamur haline getirilerek başka türlü değerlendirilmesine” karar veriyor.
Bu ülkede fikri ve sınai haklar böyle korunur işte! Kitabı yazana ceza, yayınlayana ceza, postaya verene ceza, kitabın kendisini ise hamur haline getirerek “başka türlü” –yani okunarak değil- değerlendirme... Aynen 12 Eylül faşizminde olduğu gibi. Demek ki “yalnız ve güzel ülkem” de yeni bir şey yok...
“Yalnız ve güzel ülke...”
Geçende Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü alan Nuri Bilge Ceylan, “bu ödülü yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum,” demiş...
Bu söz epeyce tartışıldı. Militarist ve “ulusal”cı, çevreler de bundan kendilerine pay çıkardılar.
Sayın Ceylan bunu ne anlama söyledi, bilemem. Ama o “yalnız ve güzel ülke” işte böyle bir yerdir. İşçisine köle muamelesi yapan; askerlik yapmak istemeyen gencini ezen, linç eden; yazarını yayıncısını ya zındana, ya sürgüne gönderen, ya da, Hrant örneğinde olduğu gibi öldüren; Kürtçe, bir bardak su isteyen politikacısını bile cezalandıran bir ülke...
Böyle bir ülkenin “güzel” sayılıp sayılamıyacağı bir yana, ama onun “yalnız” olması anlaşılır bir şeydir. Bu tür uygulamalar geçmişte faşist Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da görülmüştür. Böylelerine faşist ve militarist rejimler denir ve onlar ülkelerini, doğal olarak yalnızlığa iterler. Çağdaş dünyada böylesinin yeri yoktur.
Dil yasaklayıp kitap hamur etmeye gelince.. Kürtleri enfale tabi tutan, Halepçeye kimyasal silah atan Saddam Irakı’nda bile Kürt diline ceza verilmezdi. Bağdat’ta Kürt akademisi vardı, Bağdat radyosu ve televizyonu Kürtçe yayın yapardı ve Kürdistan’da Kürtçe eğitim serbestti. Kürt dili daha o zaman Irak’ta ikinci resmi dildi.
Varın da bu ülkeyi bir yere benzetin bakalım. Doğrusu o benzersiz!