|
Büyük
Ortadoğu Projesi (Great Mıddle East Project) ya da
Arif SEVİNÇ Bu gün çok büyük tartışmalara vesile olmasa da, gelecek aylarda ABD tarafından oluşturulan ve Haziran ayında yapılan G-8 zirvesinde “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi”ne dönüşen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dünya kamuoyunda öncelikli olarak tartışılacaktır. Zira bu proje ile; SSCB-sosyalist sistemin çökmesi ve Körfez savaşı sonrasında küresel sistemin yeniden inşası sözkonusu olacaktır. Türkiye’de bu kavram daha çok, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, 16 Şubat 2004 tarihinde yaptığı bir konuşmada “Diyarbakır'ı istiyorum ki şu anda Amerika'nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım. (1)” (18.02.2004 Hürriyet Gazetesi Sayfa 20) demesi üzerine gündeme gelmiştir. İlk kez, geçen yıl Türkiye’yi de ziyaret eden ABD’li düşünür Bernard Lewis tarafından kullanılan "Büyük Ortadoğu" terimi, Birzenski’nin “Orta Asya stratejisi”nin bir benzeri olarak, ABD’li Neo Con’lar (yeni Muhafazakarlar) tarafından büyük bir coğrafyayı ABD’nin çıkarları açısından yeniden dizayn etmek amacıyla kapsamlı bir plana dönüştürülmüştür. ABD, bu projeyi desteklemeleri amacıyla G-8’ler zirvesine sunmuş, NATO toplantısında da ele alınmasını planlamıştır. AB ve BM’inde projeye katkı sunmasını istemektedir. Büyük Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’nun sınırlarını genişletmekte, Ortadoğu’yu yeniden tanımlamaktadır; Afrika’nın kuzeybatı ucundaki Fas’tan başlamakta Pakistan’a kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu proje, ağırlıklı olarak Arap devletlerini hedeflese de, Güney Kafkas ülkeleri, Afganistan ve bazı orta Asya devletlerini, Güney Asya, Kürdistan’ı ellerinde bulunduran İran, Irak, Suriye ve Türkiye dahil tüm Ortadoğu’yu, kuzey Afrika ülkeleri (Fas, Tunus, Libya, Mısır) gibi 22 ülkeyi ilgilendirmektedir. 1. Dünya Savaşı sonrası parçalanan ve Emperyalist devlet tarafından paylaşılan eski Osmanlı İmparatorluğu sınırlarıyla örtüşen bu bölgenin ortak özelliği, doğalgaz, petrol gibi dünya ekonomisi açısından stratejik kaynaklar bakımından zengin ancak ekonomik olarak geri, yoksul, siyasal olarak istikrarsız, ağırlıklı olarak da monarşik, oligarşik idari yapılı İslam ülkeleri olmalarıdır. Yine 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 2 kutuplu hale gelen dünyanın çekişme ve çatışma alanıdır. Ya da bir başka deyimle başını ABD’nin çektiği dünya Kapitalist sistemiyle, SSCB’nin liderliğindeki Dünya Sosyalist sisteminin çekiştiği, çatıştığı bir alandır. Bu bölge 1. Dünya Savaşı sonrası paylaşılsa da Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya vb. ükeler arasında kurulan statüko uzun ömürlü olmamış, paylaşım sonrası kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki çekişmeler, bölgede gelişen anti-emperyalist hareketlerin SSCB tarafından desteklenmesi ile de istikrarsızlığa dönüşmüştür. 2. Dünya Savaşı sonrası SSCB’nin giderek nüfuzunu arttırdığı bu bölge, savaşlar, çatışmalar, kanlı iktidar değişiklikleri, darbelerle karakterize olmuştur. Sovyetler Birliği’nin ve ardından Warshowa Paktı ülkelerinin çökmesi ve dağılmasından sonra bu alanların güçlü devletler tarafından yeniden paylaşılması süreci başlamış, Doğu Avrupa ve Kafkaslar kanlı dalaşmaların, çatışmaların yaşandığı alanlar olmuştur. Bu alanlarda Dünyanın büyük devletleri ABD, İngiltere başta olmak üzere AB ülkeleri Rusya, Çin ve Japonya arasında paylaşılmış birkaç sorunlu bölge hariç genel olarak statüko sağlanmıştır. Şimdi, SSCB ve diğer Sosyalist ülkelerin dağılması ve paylaşılması dışında, bu güçlerin etkilediği nüfuz alanları, yani 2 kutuplu dünya dengeleri nedeniyle “aman ha diğer tarafa geçer” kaygılarıyla pek dokunulmayan ya da desteklenen “yeşil” alanlar da yeniden paylaşım, daha doğrusu yeni güç dengelerine uygun dizayn zamanı gelmiştir. Bilindiği gibi ABD 2. Dünya Savaşı sırasında daha çok Uzakdoğu ile ilgilidir. Bölge başta İngiltere olmak üzere Avrupa kapitalist devletleri arasında paylaşılmıştır. Bu ülkeler ise SSCB karşısında gerilemiş, Afganistan, Mısır, Irak, Suriye, Cezayir, Libya, Yemen gibi pek çok ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Uzakdoğuda işlerini yoluna koyan ve Dünyanın süper devleti konumuna gelen ABD, yakın müttefiki İngiltere ile bu bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda, ama diğer güçleride ikna ederek şekillendirmek istemektedir. Aslında ABD’ye yapılan 11 Eylül Saldırıları’nı bu projeye karşı geliştirilen bir eylem olarak tanımlamak çokta abartılı olmayacaktır. 11 Eylül Saldırıları’nın aktörleri, kökenleri, finans kaynakları ve hedefleri ile ardından yapılan açıklamalarda bunun izlerini bulmak mümkündür. ABD tarafından planlanan ve 11 Eylül Saldırıları’yla meşruiyet kazandırılan Afganistan’a müdahale ile Büyük Ortadoğu Projesi için start verilmiştir. Irak savaşı bu projenin ikinci adımı olarak düşünülmelidir. Bu proje de amaç, her şeyden öncelikle, ekonomiktir. ABD bir süper devlet olarak, bu geniş pazarı elinde tutmak en azından kendi önceliklerine göre şekillendirmek, kendi ekonomisi için olduğu kadar, Dünya kapitalist sisteminin stratejik değerdeki ihtiyaçları için de gerekli olan, başta petrol, doğalgaz ve uranyum olmak üzere, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kontrol etmek, ABD’nin gücünü ve hakimiyetini garantiye almak istemektedir. Projenin diğer amacı ise ABD’nin güvenliğini sağlamaktır; Sosyalist sisteme karşı yaratılan ve büyütülen, SSCB’nin dağılmasının ardından hedefsiz kalan ve efendilerine dönen terörü önlemek ya da mutlak bir şekilde kontrol altına almaktır. Kendi yarattığı Frenkeştayn’ların gücünün küçümsenmemesini en iyi ABD’nin bilmesi doğal değilmi? 11 Eylül Saldırıları’nın hemen ardından, ABD Afganistan’da yakaladığı uygun ve rahat müdahale zeminini Irak’ta bulamamıştır. Irak Müdahalesi öncesi Dünyada meydana gelen kutuplaşmadan ürken ABD, bu kez daha temkinli davranmaktadır. Sovyetlere karşı uygulanan “soğuk savaş” projesi gibi zamana yayılmış, içinde pek çok taktiğin bulunduğu bu proje için acele etmemektedir. Zira açıklandığında projedeki hedef ülkelerden ciddi tepkiler yükselmiştir. Mısır, Suudi Arabistan, İran, Suriye ve Ürdün ilk tepki veren ülkelerdir. BM arap beşeri kalkınma raporunu hazırlayanlardan Mısırlı sosyal bilimci Nadir Fercani bile, girişimin reddedilmesini istemiştir. Projeyi “bir sarhoşun aydınlanmak yerine sadece ayakta durmak için lamba direğine dayanmasına” benzetti. Tepkiler, Filistin sorununa direk bir çözüm önerilmemesi, demokrasi ve siyasi reformların dışarıdan dayatılması, ilgili bölge ülkeleri ve hükümetleriyle müzakere edilmemesi, projenin bölgedeki tarihi ve sosyolojik farklılıkları gözardı etmesi gibi nedenlere dayandırılmaktadır. Ayrıca batı basının da bu konuda çıkan kimi makalelerde Irak’ın 3’e, İran ve Suudi Arabistan’ın 5’e Türkiye’nin ise 7’ye bölüneceği yönündeki varsayımlar korkuyu ve tepkiyi artırmaktadır. Örneğin Mısır devlet Başkanı Hüsnü Mübarek; “Kim herhangi bir topluma ya da bölgeye dışarıdan çözüm ya da reform empoze edilebileceğini düşünüyorsa yanılgı içindedir” demiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen; “ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından Irak’ın şu an 3’e bölünmüş olduğu ama gelecekte 5 eyaletten oluşacak bir Irak yapılanmasının ön görüldüğü bilinmektedir. Bu süreç içerisinde Suriye’nin Dürzi, Manini, Asuri ya da Süryani, Şii, Suni olmak üzere 5 ayrı yapıya bölüneceği çeşitli kaynaklarla ifade edilmlektedir. Yani bölgenin geleceğinde bir Büyük Irak yoktur. Bir büyük Suriye yoktur. İran içinde böyle bir süre gündemdedir. Ortadoğu’nun genişletilmesi süreci içerisinde bu bölgenin içerisine çekilecek olan İran’ın da yine Azeri, Farsi, Türkmen, Beluci ve Kürdi olmak üzere 5 eyalete bölüneceği ifade edilmektedir. Aynı şekilde Türkiye’nin de ilk aşamada 7 ayrı parçaya bölüneceği dile getirilmektedir. Karadenizde Pontus, Doğu Anadolu’da Ermenistan, Güneydoğu’da Kürdistan, Ege’de İyonya şeklinde Türkiye’nin bölünmesi gündemdedir…” değerlendirmesiyle Türkiye’de egemen olan yerleşik korkuyu dile getirmektedir. ABD bu projesini “Devrimle değil evrimle” hayata geçirmeyi planlamaktadır. Bu nedenle bölgeye Marshall Planı’na benzer bir şekilde mali yardım yapmayı da düşünmektedir. Bilindiği gibi, Marshall yardımı iki kutuplu hale gelen dünyada “Soğuk Savaş”ın en önemli argumanlarından biriydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, ihracatı açısından önemli bir Pazar da olan Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin yeniden inşası için, gerekli makine ve donanımı sağlamak amacıyla Dışişleri Bakanı George C. Marshall adıyla anılan bir yardım programı hazırladı. Program, 1948 yılında Başkan Truman tarafından yürürlüğe sokuldu. ABD ekonomilerini düzeltmek amacıyla yardım ettiği ülkelerin, ekonomileri, para ve mali politikaları üzerinde denetimi de elinde tutuyordu. Marshall Programı'nın diğer amacı Komünizmin Batı Avrupa'daki yayılışına engel olmaktı. Avrupanın doğusu SSCB’nin nüfuz alanına dönüşmüş ve diğer kapitalist ülkeleride tehdid eder duruma gelmişti. ABD Büyük Ortadoğu projesi ile tıpkı Marshall yardımlarının kapsama alanındaki ülkelerle geliştirdiği bağı bu kez Ortadoğu ülkeleriyle kurmak istemektedir. Bu konuda Senatör Joe Lieberman ve Chuck Hagel, Ortadoğu projesinde yer alan ülkelere mali yardımı sağlamak için bir kalkınma bankası kurulması tasarısnı kongreye sundu. Amaç bu ülkeleri ABD ve dünya kapitalizmine entegre etmektir. Tasarıda, “Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Bankası'nın”, özel sektörü, bölgesel ticaret ve yatırımları desteklemek amacıyla Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Vakfı oluşturulmasıda yer almaktadır. Ayrıca özel bir “Demokrasi Fonu” kurulması, sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi, söz konusu ülkelere beş yıllık bir program boyunca, yılda 1 milyar dolar bağışta bulunması ve bu programa, diğer ülkelerden gelen fonlarla da destek sağlanması öngörülüyor. Hagel, bu tasarıyı; “Bunlar geleneksel dış yardım programları değil. Bizim tasarımız, özel sektör gelişmelerini uyarmayı, güçlü piyasa ekonomilerini desteklemeyi ve bölgede ticari ilişkileri canlandırmayı amaçlıyor. Müttefiklerimizle çalışarak, Ortadoğu ve Orta Asya'da ekonomik yeni ekonomik gelişim fırsatları yaratabiliriz. Büyük Ortadoğu ve Orta Asya'da umutsuzluğun yerini bir sonraki kuşakta umutla değiştirinceye kadar terörizme karşı savaşımızda başarılı olamayız.” Senatör Lieberman ise; “Terörizme karşı sadece kılıçlarımızla savaşamayız. Siyasi ve ekonomik yardım şeklinde savaşmalıyız. 50 yıl önce aynı ideal ve amaçları taşıyan Marshall Planı, şimdi Büyük Ortadoğu'ya, ABD'ye karşı Cihad terörizminin hedeflendiği beşiğe uyarlanmalı. Bütün gerekli askeri gücü kullanarak terörizm bataklığını kurutmalıyız. Ancak aynı zamanda, Müslümanlar için Marshall Planı benzeri bu yaklaşımla demokrasi, refah ve umut bahçesini ekmeliyiz” sözleriyle sundular. (www.nethaber.com-14 06 2004) ABD, bu projeyi desteklemeleri ve aktif rol almaları için NATO ve G-8 ülkelerini (Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Kanada, İngiltere ve Rusya) davet etmiştir. Ayrıca AB ve BM projenin gerçekleşmesine katkıda bulunması düşünülen diğer kuruluşlardır. ABD ve G-8 ülkeleri SEA ISLAND da projeyi ele aldıklarında bölgedeki eleştirileri ve kaygılarıda göz önünde tutarak uzlaşmaya vardılar. Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi ile ilgili sonuç bildirisinde, Ortadoğu'daki çatışmaların sona erdirilmesinin öncelikli olduğu ancak bunun reformlardan kaçmanın bir bahanesi olamayacağı vurgulandı. Bildiride, “Reforma verdiğimiz destek, Arap-İsrail anlaşmazlığının BM kararları temelinde adil, kapsamlı ve kalıcı bir şekilde çözülmesine verdiğimiz destekle el ele gidecektir” denildi. Ayrıca sonuç bildirisinde “Değişim dışarıdan empoze edilmemeli ve edilemez” denildi. Reform taleplerinin ‘yerel koşulları dikkate almak zorunda olduğu’ ve ‘ülkelerin sahiplenmesi temeli üzerinde olması gerektiği’ ilkesi benimsendi. Böylece proje Haziran 2004'de İstanbul’da yapılan NATO zirvesinde de görüşülerek, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi haline getirildi. Daha önce şubat 2004’te Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Münih’te yapılan güvenlik konferansında bu projeye benzer bir proje gündeme getirdiği bilinmektedir. Avrupa- ABD projesi olarak isimlendirilen bu proje de bölgenin serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesi, daha sonra, demokrasi ve hukuk devletilerinin kurulmasının teşvik edilmesi öneriliyordu. ABD’nin Büyük ortadoğu projesi ile Avrupa- ABD projesinin sentezlenmiş ve Küresel bir projeye dönüşmüştür. Proje gerçekleşirse; dünya enerji kaynaklarının kontrolü kesin ve istikrarlı bir şekilde sağlanacak, bu bölge bir bütün olarak dünya kapitalist pazarının istikrarlı bir parçası haline gelecek, batılı ülkeler açısından bir tehdid haline gelen “Terörizmin” zemini kurutulacak, bölgesel çatışmalar sona erdirilerek sistemin güvenliği sağlanacaktır. Bu projeye 2002- 2003 yılında Arap aydınlarının Birleşmiş Milletler için hazırladığı ARAP “BEŞERİ KALKINMA RAPORU” kaynaklık etmiştir. Raporda ki verilere göre; *Arap Birliği üyesi 22 ülkenin toplam gayri safi milli hasılası İspanya’nınkinden az. *Arapların yüzde 40’ı –ki 65 milyon kişi demek- okuma yazma bilmiyor. Kadınlar bu sayının üçte ikisini oluşturuyor. *2010’da 50 milyon, 2020’de ise 100 milyon genç iş hayatına girecek. Bunun için her yıl en az 6 milyon yeni istihdam yaratılması gerekiyor. *Eğer bölgedeki işsizlik oranı şu anki gibi devam ederse 2010’da 25 milyon işsiz olacak. *Bölge halkının sadece yüzde 6.1’i interneti kullanabiliyor. *Kadınların parlamentodaki temsil oranı sadece yüzde 5.3. *Gençlerin yüzde 51’i dışarıya göç etmek istiyor. (Kaynak: ntv msnbc/Zeynep Taha 2 mart 2004) Arap aydınları, bu duruma, yani bölgenin geri kalması ve Otoriter yönetimlerce yönetilmesine İsrail’in neden olduğunu, İsrailin, Filistin topraklarını işgal etmesi ve Arap ülkelerini tehdid etmesi nedeniyle bölgede militarizmin yükseldiğini, katı rejimlerin meşruiyet kazandığını ve kaynakların askeri harcamalara ayrıldığını iddia etmektedirler. ABD ise proje ile bu durumu değiştirmeyi planlamaktadır. Bölgede demokratik rejimler, reformcu liderler, sivil toplum örgütleri, muhalefetteki siyasi partiler desteklenecek, çoğulculuk ve parlamenter sistem teşfik edilecek, serbest ticaret bölgeleri kurulacak, küçük üretici teşfik edilecek. Statükonun değişmesine neden olacak bu girişimlerden rahatsız olan rejimler, projenin dışardan sunulmasına tepki gösterirken içeriden her hangi bir reforma, demokratikleşmeye yanaşmamaktadırlar. Özetle bu proje ABD merkezli olmak üzere, büyük bir coğrafyanın yeniden düzenlenmesi projesidir. Bu proje kapsamına Kürdistan’ı sömürge statüsünde paylaşan Türkiye, İran, Irak ve Suriye de girmektedir. Proje gündeme geldiğinde bu ülkelerde ciddi tepkiler yükselmiştir.
a- Dört ülkede çok ulusludur. İran’da; Farslar, Azeriler, Kürtler, Beluciler ve Afganlar, Irak’da; Araplar, Kürtler, Türkmenler, Suriye’de; Araplar, Kürtler, Dürziler, Türkiye’de ise; Türkler, Kürtler başta olmak üzere Araplar, Lazlar, Çerkezler, Rumlar vd. pek çok etnik ve farklı dinsel grup yaşamaktadır. b- Bu ülkeler Kürdistan’ı aralarında bölüşmüşlerdir. c- Türkiye’deki batılılaşma çabaları bir yana, bu devletler baskıcı demokratik olmayan, otoriter İslam ülkeleridir. d- Ekonomik olarak bağımlı ve geridirler. Bu bölgede önce, 1630 da Osmanlı İran hanedanlıkları arasında, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla statuko oluşmuş, Kürdistan, İran ve Osmanlı arasında ikiye bölünmüştü. 1630’dan 1914 yani 1. Dünya savaşına kadar statüko yaklaşık 284 yıl hiç değişmedi. Savaşta Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesi ve parçalanması ile bu bölge galip devletlerin çıkarları temelinde yeniden şekillendi. Fransa nüfuz alanı olarak; Suriye, İngiltere nüfuz alanı olarak da; Irak devletleri oluştu. Yeni kurulan Türkiye Devleti ise, bir Almanya başta olmak üzere diğer emperyalist devletlerin ortak nüfuz alanı olarak tarih sahnesine çıktılar. Kürdistan bir kez daha parçalandı. Toprakları yeni devletler tarafından paylaşıldı. Temel hak ve özgürlükleri gaspedilen Kürt halkının özgürlük mücadelesi aralıksız olarak devam etti. 19. yüzyılda 1806’da Osmanlıya karşı Baban beyi Abdurrahman Paşa önderliğinde gelişen Şeyh Ubeydullah hareketini, 1815’te Revanduzlu Mehmet Paşa İsyanı, 1842’de Botan’da Bedirhan bey başkaldırısı ve ardından aynı bölgede 1854’te Yezdanşer, 1878’de Osman Bedirhan, 1880’de ise Şeyh Ubeydullah ayaklanmaları izlemişti. 1. Dünya Savaşı öncesinde de Kürdistan’da isyanlar devam etti. 1897 Mutki de, 1906’da Erzurum ve Siirt’te, 1907’de Dersim’de, 1909’da Süleymaniye’de Mahmut Berzenci, 1909’da Barzan Aşireti ayaklandı. 1914’te Bitlis’te ve yine Barzanda ayaklanmalar gerçekleşti. Savaş yıllarında da Kürdistanda başkaldırı ve isyanlar eksik olmadı. Birinci Dünya savaşı sonuçlandığında Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmış, Sevr anlaşmasıyla Anadolu, Kürdistan ve Arabistan galip devletler tarafından paylaşılmıştı. Arabistan İngilitere ve Fransa tarafından Anadolu ise İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşılmıştı. “…Ülkeleri bölüşülen Kürtler ve Türkler silaha sarıldılar. Savaş biterken Anadolu’da ve Kürdistan’da yeni bir savaş başladı. Ne var ki, Kürtler, kendi önderlikleri altında girmedikleri bu savaştan yine hiçbir şey kazanmamış olarak çıktılar. Sonuçta Osmanlı devleti tarihe karıştı, Anadolu ve Trakya’da Türkiye Cumhuriyeti doğdu, Kürdistanın büyük parçası da yine bu cumhuriyetin sınırları içinde kaldı. Bu Türk devletine geçmişte kalan tek sömürge oldu…” (K. Burkay: Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan-Çoğrafya Tarih Edebiyat cilt 1. S.529-530) Kürtler özgürlük için mücadelelerini aralıksız sürdürdüler. Bir parçada başlayan isyan bastırılsada hemen bir diğer parçada yeniden ayaklandılar. 1920 Koçgiri İsyanı, 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1930 Ağrı İsyanı, 1938 Dersim İsyanı 1946 İran’da Mahabat Kürd Cumhuriyeti’nin ilanı 1960’ardan günümüze dek süren Barzan ayaklanmları… Sadece Türkiye sınırlarında irili ufaklı 29 başkaldırı gerçekleştiği göz önüne alındığında Kürt halkının sömürgeci rejimlere karşı büyük bir direnç ve azimle mücadele ettiği görülür. Ve 2. Dünya Savaşları sonrası oluşan statuko ile Kürt halkının özgürlük mücadelesi iki kalın duvar arasına hapsedilmişti. Birinci kalın duvar; İran, Irak, Suriye ve Türkiye. Yani Kürdistan’ı paylaşan sömürgeci devletler. İkinci kalın duvar ise; Bu dört ülkenin uluslararası dayanakları, yani nüfuz alanı oldukları büyük devletlerin kurduğu statüko. Örneğin bir parçada başkaldıran Kürt halkının mücadelesi karşısında bölge devletleri derhal birlikte hareket etmekte, Kürt hareketi karşısında ortak politika ve stratejiler geliştirmektedirler. Herşeye rağmen bu duvarda önemli gedikler açıldığında ise Kürt hareketi, bölgede statükonun devamında çıkarı olan ve bu çerçevede İran, Irak, Suriye ve Türkiye’yi bir nevi sigortalayan büyük devletlerin kalın duvarları ile karşılaşmaktadır. Örneğin Türkiye’de 1925 Şeyh Sait ayaklanmasında sıkışan Türk kuvetlerine Suriye’yi elinde tutan Fransızlar yardım etmiş, Türk ordusunu Suriye üzerinden geçirerek Kürt ayaklanmasının arkadan vurarak yenilmesini sağlamıştır. Yakın tarihte 1974’te ABD tarafından İran-Irak arasında sağlanan Cezayir anlaşması da, bir yanıyla gelişen Kürt ayaklanmasını boğmaya yönelikti. Yine Irak’ın SSCB nüfus alanındayken Kürt halkının mücadelesi karşısında SSCB’nin takındığı tavır bilinmektedir. Özetle; a- 1. Dünya Savaşı’nda kurulan statüko Kürtlerin aleyhine olmuş, Kürdistan, parçalanmış ve sömürgeci rejimlerin talan, sömürü ve asimilasyonuna terkedilmiştir. b- 2. Dünya Savaşı ile dünyanın iki kutuplu hale gelmesi Kürtler açısından mevcut durumu değiştirmemiş, sistemler arası çekişme bölge sömürgeci rejimleri açısından bir güvence olmuştur. c- Sosyalist sistemin çökmesi ile, Sovyet nüfuz alanlarının ABD öncülüğünde yeniden paylaşılması anlamına gelen bir süreç başlamıştır. Doğu Avrupa ve Kafkaslar’da yeni bir statüko oluşmuşsa da Büyük Ortadoğu Projesi kapsamına giren bu alanlarda değişim gündemde olacaktır. Statüko bir kez daha kurgulanacaktır. Bu durumda Filistin sorunu ve Kürt sorunu başta olmak üzere pek çok sorun bölge istikrarı için çözümlenmek üzere masaya yatırılacaktır. Proje ile bir dizi köklü değişimin yaşanacağı, statükonun yeniden oluşacağı aşikardır. Ordadoğu’da petrol ve doğalgaz kaynaklarının bulunduğu ve bu kaynakların dünya pazarlarına aktarılmak üzere yapılan boru hatlarının geçtiği kilit alanlardan biri olan Kürdistan bir kez daha çekişme ve çatışmaların odağı olacaktır. Kürdistan’ın Parçalı yapısının neden olduğu, daha çok genel olarak Kürt hareketinin zararına, kimi zaman da yıkımına neden olan bölge devletleriyle, bölge ile ilgili devletlerle olan karmaşık/çapraz ilişkiler genel ulusal çıkarlar temelinde yeniden düzenlenmelidir. Bölge devletlerin Kürdistan’i güçleri birbirine karşı kullanma/kırdırtma politikalarına uygun zeminleri kaldıracak yeni politikalar üretilmelidir. Yine, uluslararası ittifak ilişkileri yeniden tanımlanmalı, derli toplu bir siyasal hat belirlenmelidir. Bu nedenle tüm parçalardan Kürt aydınları, politikacıları dünyanın yeni dengelerine uygun politikalar üretmek, geçmişte ki acı deneylerden de dersler çıkararak kendi kırmızı çizgilerini oluşturmak, uzun vadeli ulusal bir program yapmak için acilen bir araya gelmelidir. |
||||||
|
||||||