ABD-Ortadoğu ve Kürtler

Ali Haydar KOÇ
Araştırmacı-Yazar

Ortadoğu’da arkeolojik ve yazılı belgelerin incelenmesiyle elde edilen bilgilere dayanarak kurulan imparatorlukları ve bunların geliştirdiği uygarlıkları, bölge toplumları arasındaki ilişkileri ve insan hizmetine sunulan ilk teknik nimetleri öğreniyoruz. Yine bu bilgi ve belgelere dayanarak Ortadoğu’nun tümüne şiddet yolu ile sahip olmak isteyen yerli ve yerli olmayan imparatorluklar ve hükümdarlar hakında da çok şey öğreniyoruz. Tarihte Ortadoğu’da hakimiyetini kuran bir kaç imparatorluğu şöyle sıralayabiliriz. Sümerler. Akadlar, Babilliler, Mısırlılar, Urartular, Hititler, Asurlular, Medler, Persler, Grekler, Romalılar, Bizanslılar (Doğu Roma), İslam dönemi Arapları (Muhammed ve dört Halife dönemi), Emeviler, Abbasiler, Moğollar ve en son olarak 1300 senesinden 20. yy’ın başına kadar Ortadoğu’da hükümdarlığını sürdürmüş olan Osmanlı İmparatorluğu.
Ortadoğu tarihte her zaman büyük devletler kurmuş olan kralların çekim alanı olmuştur. Gerek doğu ve gerekse batı sınırlarından sürekli fiili saldırıya uğramış, barış ve sükunetin çok az yaşandığı bir havzadır. Tarihi bilgilere dayanarak bir kaç örnek verirsek; Makedonyalı Büyük İskender Helenizm ile Ortadoğu uygarlığını birleştirmek için Ortadoğu’yu hükümranlığına almak için büyük bir sefere çıktı. Sonuçta istediğine tam ulaşamadan Babil’de ateşli bir hastalığa yakalanarak 32 yaşında öldü, Cengiz Han Uzak Asya’dan büyük ordularla çıkarak Ortadoğu’ya yönelmiş ve bölgeye ulaştığında tarihin en vahşi uygulamalarını bölge insanlarına uygulatarak kütüphane ve arşivlerin hepsini de yaktı. Yakın çağlarda Napolyon’da Ortadoğu’yu ele geçirmek için büyük bir sefere çıktıysada pek başarılı olamadı. Ortadoğu’ya dışarıdan saldıranlar bölgede uzun süre tutunamamışlardır.
Son bir kaç yılıdır, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte bölgede güç olmak isteyen devletler, soğuk savaş döneminden beri gerek askeri ve gerekse fikri açıdan kendi çıkarlarını esas alarak hazırladıkları taslakları hayata geçirmeye başlamışlardı ve bu süreç hala devam ediyor. Son dönemlerde Amerika Birleşik Devletleri’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” bir çok kesim tarafından tartışılıyor ve sanki sınırları net olarak belirlenerek çizilmiş gibi gösteriliyor. Bu düşünce daha çok büyük bir siyasal kriz içinde olan Arap, Türk, Fars ve Batı Avrupa solcuları tarafından işlenmekte ve büyük bir emperyal işgal biçiminde gösterilmektedir. Özellikle kendi devletlerine ve hükümetlerine büyük katkılar sunan Türk, Arap ve Fars aydınlarının amaçları ABD’nin bölgedeki hegemonyasını eleştirmek veya Ortadoğu halklarının çıkarlarını tümden savunmak değil, ABD-Kürt ilişkilerinin varacağı sonucu düşünmektedirler. Yani ortaya çıkabilecek bir Kürt devleti onları ürkütmektedir.
ABD Ortadoğu’ya, Osmanlı devletinin son dönemlerinde geliştirdiği ticari ilişkilerle giriş yapmış ve 1918 yıllında ABD Basşkanı Wilson’un Osmanlı devletinin üzerinde hüküm sürdürdüğü Ortadoğu toprakları üzerine açıkladığı prensiplerle gücünü ilk defa net bir şekilde ortaya koymuş ve bu prensipler daha çok ulusların eşitliği temelinde kendisini göstermiştir. Tabi ki ABD’nin temel amacı jeopolitik ve ekonomik çıkarları idi.
1919 senesinden beri ABD ve Türkiye çok sıkı ilişkiler geliştirmiş ve bu ilişkiler günümüzde de sürmeketedir. Aslında II. dünya savaşına kadar ABD’nin ciddi bir şekilde Ortadoğu’ya yönelik politikasi yok idi. İkinci dünya savaşının sonucunun belirlenmesinde büyük bir rol oynayan, Japonya ve Almanya’nın yenilmesinde bir kahraman gibi ortaya çıkan ABD, artık dünyanın önemli bölgeleri üzerinde söz sahibi oluyor ve bu bölgelere yönelik çıkarları temelinde belli politikalar uyguluyordu. Bu bölgelerin başında “Ortadoğu” geliyordu. Eski ABD başkanlarından Eisenhower, Ortadoğu toplumları hakkında “neden bize karşı çıkıyorlar ve nefret ediyorlar” daha sonra yanıtını şöyle verecekti. “Bize karşı nefret kampanyası devletlerden değil, halklardan geliyor!. ABD’nin bölge petrolleri üzerindeki çıkarları nedeniyle çürümüş ve baskıcı devletleri desteklediğine; ekonomik, toplumsal ve siyasal kalkınmayı engellediğine inanıyorlar.”
ABD, Nato Savunma Paktını batı Avrupa devletleri ile birlikte kurarak (1949) bununla hem Sovyetlerin yayılma alanlarını dar tutmak hem de kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarını genişletmeyi amaçladı. Sovyetler Birliği ise, önce Comecon (1949) daha sonra Varşova Paktı’nı (1955) kurdu. 1957 yıllarının ilk başlarında ABD’nin Ortadoğu politikası daha çok açıklık kazanıyordu. Başkan Eisenhower, Ortadoğu halklarının bağımsızlıklarını korumalarına yardım edebilmek gerekçesiyle hükümetine yetki verilmesini isteyen bir mesaji kongreye yolladı. “Eisenhower Doktrini” diye bilinen bu tez aynı yılın Mart ayında kongre tarafından kabul edilerek uygulamaya konuldu. Bundan böyle ABD, Ortadoğu’da varolan çatışmalara askeri olarak müdahale edebilme yetkisini elde etmişti. 1958’den sonra ABD ve İngiltere Ortadoğu’daki petrol, hammadde kaynaklarını ve stratejik menfaatlerini korumak için, Türkiye, İsrail, İran, Suudi Arabistan, başka bir çok küçük Arap Şeyhliklerini ve Ürdün gibi ülkeleri içine alan bir politika yürüterek destekleme yolluna gitti. 1960 yıllarında aşağı-yukarı üç gücün bölgeye hakim olmak için çatıştığını görüyoruz. Birincisi ABD-İngiltere ve Ortadoğu’daki müttefikleri, ikincisi Sovyetler Birliği ve Ortadoğu’daki uzantıları ve üçüncüsü ise Fransa, Almanya, bazı başka Avrupa ülkeleri, Japonya ve Ortadoğu’daki müttefikleri. Bütün bu sayılan ülkelerin Ortadoğu’daki temel çıkaları şunlar idi:
l Ekonomik boyut
l Jeopolitik boyut
l Tarihsel-Psikolojik Boyut
l İdeolojik boyut
ABD’nin 1960 yıllarından itibaren bütün bu çıkar temelindeki uygulamaları ile birlikte, Ortadoğu politikasının temel amacı; ortak gördüğü ülkeleri kendi siyasi çıkarlarına göre ayarlayarak, kullanarak ve fazla rahatsız etmeden Ortadoğu’da kendisine bağımlı sağlam hükümetler kurarak desteklemiş ve bu politikasıyla hem batı Avrupa ülkelerini ve hem de Sovyetler Birliği’ni bölgeden uzak tutmaya çalışmıştır. Ortadoğu üzerinden üç kıtaya (Asya, Afrika ve Avrupa) rahat bir şekilde çıkarlarını teminat altına alarak açılımı sağlamaktı. Amerikan Başkanı Eisenhower’in temel düşüncesi Ortadoğu’ya sahip olarak en önemli ticari yol güzergahlarını ellerinde tutmak arzusunda idi. Günümüzde ABD’nin yürüttüğü politikanın temelleri 1950 yıllarının sonlarına dayandığını olgulara dayanarak söyleyebiliriz.
1958’den sonra Bağdat Paktı daha da genişletilerek Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmını içine alan, başta Türkiye, İran ve Pakistan’ın bulunduğu Cento Antlaşması, ABD ve İngiltere öncülüğünde Ortadoğu’da uzun zamana yayılacak politikaların temelleri atılıyordu.
Ortadoğu’da bu çıkar politikalarının en önemli ayağını Türkiye, İran ve daha sonra 1963 yıllarından itibaren İsrail oluşturuyordu. Bu devletlerin yönetimleri üzerinden kurulan ilişkilerle, ABD bölgede güçlü bir nüfuz kurarak siyasal, ekonomik ve askeri olarak söz sahibi oluyordu. 16 Haziran 1963‘te İsrail’de savaş yanlısı olan Levi Eşkol’un Başbakan olmasıyla ABD–İsrail ilişkileri birbirlerine daha çok yakınlaşarak, bölgede yürütülecek savaşçı politikanın işaretlerini veriyordu. 1964‘te İsrail Başbakanı Levi Eşkol, ABD’ye giderek ekonomik ve teknik yardım hakkında bir anlaşma yaptı. Ardından Batı Almanya, 1965 yıllarında İsrail ile diplomatik ilişkiler geliştirmeye karar verdi. Fransa, İngiltere, Almanya ve ABD’nin büyük askeri, ekonomik ve siyasi desteği ile İsrail 1967 Mayıs ayında Suriye, Mısır ve Ürdün’e karşı altı gün sürecek büyük bir savaş başlattı ve topraklarını altı gün içinde iki katına çıkarttı. İsrail’in amacı, ABD ve batı Avrupa ülkelerinden aldığı büyük ağır silah yardımı ile Araplara karşı topraklarını genişletmek ve Araplar arasındaki çelişkileri daha da derinleştirmekti. Türkiye bu savaşı gizli kalması koşulu ile desteklemiştir. ABD, İsrail ile geliştirdiği siyasi ve askeri ilişkilerle ilk defa 6 gün savaşı (1967) ile Ortadoğu’ya silahlı müdahalede bulunuyordu ve ABD’nin Ortadoğu uzmanlarının hemen hemen tümü Amerika’da yaşayan Yahudi kökenlilerden oluşuyordu.
Amerika yönetiminin Ortadoğu’ya yönelik ilk ciddi antlaşma bağlamındaki projesi Cento Paktıdır. Bu pakt bütün Ortadoğu için düşünülmüş ve uygulamaya konulmuştur.
ABD gözcülüğünde 1958 yılında yapılan bu antlaşma Pakistan’dan Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmını içine alan bölgenin korunmasını ve ABD’nin çıkarlarının geliştirilmesini öngörüyor ve en iyi müttefikleri de Türkiye, İran, İsrail, Suudi Arabistan ve Ürdün idi. ABD bu antlaşma ile Kürtlerin çıkarlarını ve Kürt meselesini varolan devletlerle kurduğu ilişkilere kurban ediyordu. 1960’tan 1990 yılına kadar Kürtler Amerika, Batı Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği tarafından bir çok kez katliamlarla yüzyüze bırakılarak ihanete uğratıldı. Bu olguya Kürtlerin dış politikadaki başarısızlığını da eklemek gerekiyor. Aslında Kürt-İsrail ilişkilerinin 1950 yıllarının ortalarından itibaren başlaması ve 1963‘te birbirleriyle çok yakınlaşması dış diplomasi açısından çok önem arzeden bir siyasi durumdur.
İsrail ve Kürt toplumunun çıkarları bu ilişkiyi ortaya çıkarmış ve hatta İsrailli yöneticiler dış dünyaya bir Kürt devletinin kurulmasını da dillendiriyordu. İsrail’in amacı Güney Kürdistan’da kurulacak bağımsız bir Kürt devletini desteklemekti. İsrail ile sıkı ilişkiler içerisinde olan Türkiye ve İran, Kürt-İsrail ilişkilerinin gelişmesinden çok rahatsızlık duyuyorlardı ki, buna daha sonra Irak’ta dahil olmuştu. Kürdistan’ı işgal eden bu ülkeler Kürtlere karşı ortak saldırı kararı alarak harekte geçmişlerdi. İran, Şubat 1956 yılında kendi işgali altındaki Kürt bölgelerine yönelik saldırıya geçti. Irak’taki Nuri Said Hükümeti de Bağdat Paktı çerçevesine bağlı kalarak Kürtleri yok etmek için İran Şahı’nın yardımına gitmişti. Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, İsrail devlet başkanına yazdığı gizli bir mektupta, “Kürdistan” diye bilinen coğrafik bir alanın kendi devletleri tarafından desteklenmemesi ve telafuz edilmemesi koşuluyla İsrail’in Arap memleketleri üzerindeki bütün isteklerinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından destekleneceğini vaad ediyordu.
Türkiye, İran ve Irak’ın temel amaçları Sömürge Kürdistan’ı şiddet yolu ile denetimlerinde tutmak ve gelişmekte olan Kürt-İsrail ilişkilerini sabote etmekti ki, bu politikalarında Kürt siyasi temsilcilerinin hata ve yardımlarıyla başarılı olduklarını söyleyebiliriz. 1960 yıllarında İsrail Başbakanı Begin’in basın işlerinden sorumlu Schlomo Nakdimon, 1996’da yazdığı “Eine Hoffnung die zerbrach.-Die israilische-kurdische Kooperation 1963-1975” (Bir Umudun parcalanması-İsrail–Kürt ilişkileri 1963-1975, 448 sayfalık kitap) kitabında o dönemi bütün detaylarıyla ortaya koyarak Güney Kürdistan’daki durumu açıklamaya çalışmaktadır. Amerika’nın 1960 yıllarından itibaren Ortadoğu politikası daha yeni netleşiyordu ve Kürtler, İsrail üzerinden bu politikayı etkileyebilir ve kendi çıkarları doğrultusunda iyi kullanabilseydiler, bu günkü durumdan daha farklı bir yerde olabilirdiler. Ama Kürtlerin o dönemdeki durumlarına baktığımızda kendi ülkelerini işgal eden Arap,Türk ve Fars devletleriyle ilişkilerini kesmediler ve düşmanlarıyla ortak hareket ettikleri görülüyor. Sovyetler Birliği’nin Kürt politikasındaki negatif durumunu da eklemek gerekiyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelik bu politikası 1990 yılına kadar soğuk savaş dönemi boyunca sert bir şekilde sürdü ve bölgeye yönelik bu siyasal yaklaşımda Kürt devletine veya Kürt haklarına yer verilmemişti.
ABD Ortadoğu’da 1990 yılına kadar ve özellikle Kürtlere yaklaşımda çoğunlukla İngiltere’nin 20. yüzyılın başından ikinci dünya savaşına kadar uyguladığı politikalardan yararlanarak hareket etmiştir. Bu tarihlerde ABD’nin sınırları çizilmiş “Büyük Ortadoğu” yaratma gibi bir projesinin olmadığını görüyoruz ve parçalı bir şekilde bu havzaya çıkarlarını esas alarak yaklaşmış ve amacına bu yolla ulaşmayı denemiştir. “Büyük Ortadoğu Projesi” ABD’nin yararına değil, tam aksine zararına olduğunu düşünüyorum. Birinci Dünya Savaşından sonra İngiltere ve Fransa’nın çıkarları esas alınarak ve onların desteğiyle kazanılan ulusal bağımsızlıklara ki Kürdistan bu ulusal bağımsızlıkların dışında tutularak sömürge olarak bırakılmış, kurulan yeni devletlere, ve zengin petrol kaynaklarının sözde ulusal denetime geçmiş olmasına karşın, şöyle bir geriye dönüp 20. yüzyılın tarihine kısa bir göz attığımızda, Ortadoğu halkları için yoksulluğun, adaletsizliğin, iç baskının ve dış müdahalelerin egemen olduğu bir yaşam sürecini görüyoruz. Bölge, son elli senede, dünyanın en çatışmalı ve istikrarsız merkezine dönüştürülmüştü.
1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile Ortadoğu’da eskiden kurulmuş olan dengelerin yeniden düzenlenmesi gerekiyordu ve bu düzenlemeye en yakın, hem askeri ve hem de siyasi olarak en hazırlıklı olan ülke ise ABD idi. Irak’ın Kuveyt’e saldırması ABD’nin askeri saldırısı için en iyi fırsat oldu ve birinci Körfez Savaşı’nı Irak’a karşı vererek, Kuveyt’ten çıkarılmasını sağladı ve bu savaşa dayanarak bir çok Arap ülkesine ve Türkiye’ye gelecekte vereceği mücadelede askeri yığınak yaptı. Hem siyasal (yeni dünya düzeni düşüncesi) ve hem de askeri (kendi politikasına ters düşen sistemleri ve terörü öne çıkararak) olarak büyük bir propaganda başlattı.
ABD 1980 yıllından itibaren 21.yüzyıla dünyanın süper gücü olma hazırlıklarını başlatarak işe koyulmuştu. Bir çok bilim adamını destekleyerek araştırmalar yaptırdı ve bu araştırmalarla 21.yüzyılın çehresini belirlemeye çalıştı ve gelişebilecek olayların yönünü asağı-yukarı tesbit ederek, çıkarlarını bu yüzyılı belirleyecek şekilde yeniden gözden geçirerek düzenledi. Huntington’ın “Kültürlerin Çatışması” adlı kitabı bu çalışmaların bir yan ürünü olarak ortaya çıkmış ve kitabın içeriği ise daha çok dinler arasında olabilecek çatışmaları içeriyor ve dinlerin çok öne çıkarılmasıda dikkat çekicidir.
Sovyetlerin yıkılması ile birlikte ABD üç bölgeye hızlı bir şekilde müdahale ederek çıkarlarını tesis etme girişimlerini başlattı. Prof. Z. Brezinski, ABD zengin havzaların doğal kaynaklarına yani enerji kaynaklarına ulaşmayı ve bu kaynakları kontrol etmeyi amaçlamaktadır. Bu bölgeler ise Ortadoğu, Orta Asya, Hazar Havzası enerji kaynaklarının ve bu kaynakların ulaştırma hatlarının oluşturduğu alanlardır. Bu nedenle de Ortadoğu, Hazar ve Orta Asya havzaları Amerika için çok önem arzeden genişletilmiş yaşam sahalarıdır. Pentagon-CIA dış ilişkilerden sorumlu stratejisyenlerinin, “bu üç havzaya sahip olan ve buraların enerji koridorlarını eline geçiren, dünyaya hakim olur.”fikri bir çok doğruyu da kendi içinde taşımakta ve derinliğine incelendiğinde pek de yabana atılacak bir fikir değildir. Özellikle ABD Ortadoğu sahası üzerinde çok durmakta ve kendi çıkarları açısından ekonomik yararların yanında, başka alanlara açılmak için çok önemli askeri ve siyasi bir yol olarakta görmektedir.
Kendisine rakip gördüğü Rusya, Çin, Japonya ve AB ülkelerinin dışa açılımını Ortadoğu üzerindeki etkinliği ile engelleyerek dar tutmaya çalışacaktır.
Gelecekte süper güç olmak için kendi birlik sorunlarıyla uğraşan ve 2025 yılına kadar tamamlanması planlanan Avrupa Birliği ülkeleri ise şimdiden Ortadoğu sahası üzerinde söz sahibi olmak için ABD’ye karşı çeşitli manevralarla siyasi tavır koymakta. Ortadoğu, Hazar havzası ve Orta Asya alanlarının tümden ABD’nin eline geçmemesini sağlamak için çesitli tedbirlere başvurmaktadır. Fransa-Almanya, Rusya, İran ve Çin yakınlaşmasının temelinde bu politikalar yatmaktadır. Bu türden siyasi durumlar diğer ülkeler için belirsizlikler, kaygılar ve zaman zaman tepkilerle karşılanmaktadır. Almanya Başbakanı Schröder’in şu sözleri sorunun yönünü belirlemektedir. ”Artık koruyucu bir güç istemiyoruz. Eşit ilişki istiyoruz. Eğer ortaksak, ortaklar farklı görüşlerde olabilirler ve bunu da karşılıklı olarak kabul etmek durumundadırlar”. Kanada Başbakanı’nın ”Rejimleri değiştirmeye başlarsak nerede duracağız? Buna kim karar verecek? Bugün Saddam, yarın kim? Önceliği kim belirleyecek? gibi tepkileri sıralayabiliriz.
Ayrıca Rusya’nın 1990 sonrasındaki siyasi krizi aşıp yeniden ekonomik olarak toparlanması, ABD açısından Ortadoğu jeopolitiğini dahada boyutlandırmakta ve ABD’nin Avrupa’ya, Çin’e ve Rusya’ya bakışıni farklılaştırmaktadır. ABD’ye karşı Avrupa’da gelişen bu siyasi durum ABD’nin siyasal olarak Avrupa’nın doğusunda kendisine yeni müttefikler edindiğini görüyoruz. Bunlar Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan Baltık ülkeleridir. Tabi ki Avrupa’nın başka bölgelerinde de ABD’yi müttefik olarak gören ülkelerde vardır. İspanya, İtalya ve Portekiz gibi ülkeler.
Amerika Baltık’tan-Balkanlar’a, doğru yeni bir jeopolitik hattın oluşumunu örgütlemeyi arzulamaktadır. Başta Almanya olmak üzere batı Avrupadaki askeri üslerini Polonya ve diğer doğu Avrupa ülkelerine kaydıracağının açıklaması buna en iyi kanıttır. Bu vurgu Pentagon danışmanlarından Prof. Kangas’a aittir. Prof. Kangas, Almanya’daki askeri varlıklarını Polonya’ya kaydırabileceklerini, 13-14 Mart 2003’te Harp Akademileri’nde düzenlenen Sempozyumda ifade etmiştir. ABD tarafından Avrupa’nın doğusuna yönelen bu ilgi, özellikle Almanya-Fransa öncülüğünde gelişen AB’nin önündeki uzanışını zaafa uğratabilir. Bu durum Irak anlamında Ortadoğu politikasında belirginleşen Almanya-Fransa ile ABD ayrışmasının bir yansıması olarak Avrupa Birliği içinde oluşan yeni saflaşmalara da yol açabilir ve İtalya-İspanya ve bazı eski doğu bloku ülkeleri ile ABD yakınlaşması, AB’nin bölünmesine ve hata Birliğin geleceğini siyasi bir kaosa sokabilir.
Birinci Körfez Savaşı sonrasında Irak’a uygulanan ambargo sürecinde, özellikle Avrupa’nın (Fransa ve Almanya) sadece petrol konusunda değil, diğer alanlarda da Irak lideri Saddam Hüseyin ile ticari ilişkiler kurması, Rusya ve Çin’in de bundan geri durmaması Ortadoğu enerji kaynaklarına sahip olmanın getirdiği çelişki ve çatışmaların yönünü daha da boyutlandırmaktadır. Bütün bunlardan şu sonucu çıkarıyoruz; soğuk savaş sonrasında Ortadoğu’da güç ilişkilerine bağlı dengelerin yeniden siyasal bağlamda düzenleneceği işaretlerini alıyoruz ve eskiye ait kurumların geçerliliğine yönelik tartışmaları daha da boyutlandırmaktadır.
ABD Ortadoğu bölgesini daha geniş bir alanda tutma çalışmalarını da yapmakta, buna göre, Kuzey Afrika’dan Mısır üzerinden İsrail, Fırat-Dicle arası, Basra ve Fars körfezi, Türkiye, Akdeniz, Karadeniz ve Pakistan’nı da içine alan Kafkas bölgesi, Ortaasya ve Hazar havzası “Ortadoğu” kavramının içine alan siyasi fikirlerde geliştirmektedir. Bu üç havzayı birarada tutmak pek mümkün görülmüyor, ama bir arada göstermenin en önemli nedeni ise sahip oldukları doğal (Petrol ve Doğalgaz) kaynaklardır. Yine Ortadoğu’da kurulması arzulanan yeni düzenlemelerden kopmaların olması halinde, tedbir olarak federatif yapılarla siyasal kimliğin desteklenmesi ve yerleştirilmesi düşünülen hedefler arasındadır. Bu siyasi durumun ilk etapta Afganistan ve Irak’ta yapılan savaşlar sonucunda iki ülke model olarak denenecek ve başarılı olursa aynı politikanın gelecek yakın zamanda diğer Ortadoğu ülkelerine de büyük ihtimalle uygulanacağıdır. Ortadoğu bölgesinde uzun zaman kalmak ve ABD çıkarlarının esas alındığı küresel egemenlik siyasetine göre şekillendirilen stratejinin diğer ülkeler ve bölgelere uygulanacağının işaretlerini şimdiden almaktayız.
ABD sadece Ortadoğu’nun zengin petrol ve enerji kaynaklarından yararlanmak için politikalar üretmiyor, aynı zamanda bölgede kendisine karşı gelebilecek yerel ve yerel olmayan güçleri denetime almak ve yok etmek içinde özel askeri çabalar harcamaktadır. Kendisinin dışından kimyasal silah üreten ülkeleri vurmak, radikal İslam gruplarına yerinde saldırarak ve etkisiz hale getirerek yayılma alanlarını daraltarak engellemek ve kendisine düşman olan terör gruplarını ve bunlara destek veren ülkleri etkisiz hale getirmek gibi misyonları bu politikaların içinde görmek gerekiyor.
ABD’nin bütün bu politikalarına karşı Ortadoğu’da pek güçlü olmayan düşünsel anlamda yerel bazı çıkışlar da kendisini göstermektedir. Bunları kısaca şu kategorilerde toplayabiliriz: Birincisi bütün Arap ülkelerinin Birliği’ni savunan Pan-arabistler, ikincisi İslam Birliği’ni savunan Pan-islamistler, üçüncüsü Ortadoğu Birliği’ni ve demokrasisini savunan Ortadoğucular ve Avrupa Birliği ülkelerinin düşüncelerinden etkilerek ortaya çıkan Akdenizcileri sayabiliriz. Bütün bu gruplar şimdiye kadar güçlü bir siyasi varlık ortaya koyamamışlardır.
ABD özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra kendi politikalarını tehlikeye sokan ve karşı çıkan güçlere karşı büyük bir taaruz başlatmış ve bu olağan durum dünyanın en önemli noktalarında hala sürmektedir. Afganistan’daki rejimi yıkması, Saddam Hüseyin’i iktidardan indirmesi ve rejimini yıkması gibi olaylar ABD’nin hızlı bir şekilde şiddet yoluyla yeni düzenlemelere gittiği/gideceği ve Ortadoğu’daki diktatör iktidarlara pek şans tanımadığı görülüyor. Bütün bu politikalarına karşı çıkmaya çalışan, AB ülkelerinin, Rusya’nın ve Çin’in desteğini almayı daha da tercih etmektedir. Ortadoğu’da kendi politikalarını tehlikeye sokacak olan imha edici silahları İsrail hariç hiç bir ülkede yapılmasını ve kullanılmasını istemeyecek, yasaklayacak ve bunu kabul etmeyen ülkelere saldıracağı da muhakaktır. Libya lideri Kaddafi, bu durumu bildiğinden ve kendisine saldırılacağı düşüncesiyle ABD ve İngiltere ile işbirliğine yanaşarak, elinde bulunan kitle imha silahlarının bütün plan ve projelerini bu iki ülkeye teslim etmiştir.
ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik 1990-2004 yılları arasındaki politikalarında yaptığı ve yapacağı yeni siyasal düzenlemede Kürtlerin önemli oranda yeralacağının işaretlerini vermekte ve şimdiden Kürt Federe Bölgesi’nin Irak sınırları içinde kurulmasını istemekte, Kürt bölgesindeki yerel hükümeti tanımakta ve uluslarlarası boyutta da Kürt haklarının garantiye alınmasının tartışmasını başlatmış bulunmaktadır. Ama şunu eklemekte yarar var, ABD çıkarlarını esas alarak hareket eden bir ülke, şimdilik Kürtler bu çıkarların önemli bir müttefiği olarak görülmekte ve Kürt siyasi temsilcilerinin de bu politikayı ne kadar güçlü bir şekilde etkileyeceğide önemlidir. Aksine ABD Kürt sorununa dair tavrından dolayı kendisine karşı çıkan başka güçleri daha fazla rahatsız etmemek için ve rahatsız olmamak için Kürtlerle olan işbirliğinden vazgeçebilir. Gerek Kürdistan’ı bölgede işgal eden ülkeler (İran, Türkiye, Suriye ve daha tam iktidar olmamış olan Irak’taki Sunni ve Şii gruplar) ve gerekse Batı Avrupa ülkeleri Almanya –Fransa, ABD’nin bu tutumuna sert bir şekilde karşı çıkmaktadır. Özellikle Almanya BM’nin Irak hakkında karar çıkartılırken, Alman elçi Irak geçici yönetminin Dışişler Bakanı Kürt kökenli Zebari’nin Kürt olduğu için oturumlara alınmamasını istemiş ve Kürtlerin haklarının BM’de tartışılmasını bu yolla engellemeye çalışmıştır. Sonuçta, ABD’nın karşı çıkması ile bu isteği rededilmiştir. Alman elçinin bu tutumu Batı Avrupa ülkelerinin Kürtlere olan bakış açısını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
1991‘den beri Güney Kürdistan, uluslarlarası kuvvetler tarafından korunmuş ve bölgedeki hava sahasını da Irak güçlerine yasaklamıştı. Güney Kürdistan 12 yıl boyunca uluslararası statüsü olmayan bir devlet gibi idi ve oradaki Kürtler bir devletin alt yapısını temsil edebilecek bütün kurum ve kuruluşları tesis ederek kendi parlamentolarını ve hükümetlerini kurmuşlardı. Kısacası kendi topraklarında kendi kendilerini yönetiyorlardı. Yani bağımsız Kürt devletinin küçük bir modeli Güney Kürdistan’da tesis edilmişti. Ama yerel ve uluslarlarası güçler Kürtleri tanımak istemiyordu/istemiyorlar. Bir de kafalarda çok büyük bir soru işareti bırakan durum şu; neden başta ABD ve müttefikleri Kürtlerin uluslararası hukuka göre kendi kaderlerini tayın etme hakkı konusunda bir refarandum yapmadılar? Bu durum daha da aynı şekilde değişmeden devam etmektedir. Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’ta yaptığı referandumun aynısı Kürdistan’da da yapılabilirdi. AB ülkeleri toplam nüfusu yarım milyonu aşmayan Kıbrıs için öngördükleri siyasal seçme hakkını, neden nüfusu 20 milyonu aşan Kürtler için öngörmemektedirler? Aynı soru ABD içinde geçerlidir. Kürt sorunu, Kıbrıs sorunundan daha acil bir önem arzetmektedir.
Kürt devletini istemeyen Arap, Fars ve Türk milliyetçileri kendi basın yayınlarında Kürtlere karşı çok büyük bir kampanya başlatmışlar ve Kürtleri ABD ve İsrail işbirlikçileri olarak suçlamakta, Ortadoğu’da Kürt devletine yer olmadığını yazmakta ve ikinci bir yahudi devletine müsaade etmeyeceğiz gibi gerçekçi olmayan suçlamalarda bulunmaktadırlar. Aslında “Büyük Ortadoğu Projesi” kısmi olarak Kürdistan’ı istemeyen grupların buluşudur. Bu buluşlarıyla Kürdistan’ı işgal eden devletlerine ve işgal askerlerine karşı değil, bu proje adı altında ABD’ye karşı çıkarak, Ortadoğu haritasında değişiklik yapılmamasını istemekte ve Kürt devletinin kurulma kaygısına karşı çıkmaktadırlar.
Özellikle Türkiyedeki Solcu-milliyetçiler bu düşüncelerin başını çekmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’ne üstün hizmetleriyle bilinen ve Kürtlerin ekmeğini, suyunu içen profesör kılıklı şahsın bu işin başını çekmesi çok dikkat çekicidir. Türkiyenin; gizli veya açık Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Asya’da hemen hemen işbirliği yapmadığı ülke yoktur. Amerika ile 1919 yılından beri, İsrail ile 1950’den beri Batı Avrupa ülkeleri, Rusya ve benzeri ülkelerle 19. yüzyıldan beri işbirliği yaparak bir çok halkı ezmişler ve bu işbirlikleri sonucunda Kürdistan’ın en büyük parçasını kendi sömürgesi yapmışlardı. Ortadoğu’da 55 yıldır İsrail ile en iyi işbirliği yapan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkler işbirliği yapınca iyi, Kürtler yapınca kötü oluyor. Bu düşüncenin temel nedeni sömürge Kürdistan’ı kaybetme korkusudur. Kürt-İsrail ilişkileri üzerine Türkiye’de başta Kemalist solcular, Türkçü müslümanlar ve üst düzeydeki askeri yetkililerin düşünceleri kısaca basına şöyle yansıyarak karşı propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Müslüman Kürt halkı, Kürt Yahudisi ajan provokatörlerin oyununa gelmemeli, Kuzey Irak'taki Kürt Devleti’nin ikinci bir İsrail haline gelmesine müsaade edilmemelidir. Müslüman Kürt halkı bölücü değil, müslüman kimliği altında birleştirici olmalıdır. Türk basınında buna benzer yüzlerce makaleye rastlamak mümkün. Türkiye devletinin Kürdistan’ı egemenliğinde tutmak için Arap-Fars ve bir çok Avrupa ülkesiyle yaptığı gizli görüşme bağlantıları bilinmesine rağmen kamuoyuna duyurulmamaktadır.
Kürtler kendi ülkelerini kurmak için elbeteki bir çok devlet ile dostluk ve çıkarları temelinde diplomatik ilişki geliştirebilirler, ki Kürtler bu konuda çok geç kalmışlardır. Ortadoğu’da Kürtlerin en iyi müttefiği Kürdistan’ı işgal eden Türkler, Farslar, Araplar değil, aksine tarihsel kaderleri birbirine çok benzeyen İsraillilerdir.
İsrail devleti, 1950 yıllarının ortalarından 1975’e kadar Kürt devletinin kurulmasını desteklemiş ve Kürtlerle tek taraflı ilişkiye geçmiş, yardım etme taleplerinde bulunmuş ve ancak Kürt liderlerin dış dünyaya dar bakması sonucu bu ilişkiler fazla bir karşılık görmeden bozulmuştur. 1990 yıllarından itibaren İsrail, tekrardan büyük ihtimalle (bu konuda elimde ciddi bir belge olmadığı için) yeniden Kürtlerle ilişkiye geçmeyi denemiş ve durumun ABD’nin Ortadoğu Kürt politikasının değişiklikler göstermesinde etkili olduğu söylenebilir. İsrail Başbakanı Ariel Şaron, ülkesinin Irak Kürtleriyle iyi ilişkileri bulunduğunu kabul ederek ve devamla Şaron, Haaretz gazetesine verdiği demeçte, İsrail’in bir süreden beri Kürt liderler Mesut Barzani ve Celal Talabani ile ilişkisi olduğunu söyledi.
Aslında Kürtleri temsil eden siyasi lider ve grupların Kürt devleti isteklerini netleştirmesi, bunun için mücadele etmeleri ve politik ürkeklikten kurtulmaları halinde, başta ABD olmak üzere bir çok ülke tarafından ciddiye alınacakları muhakaktır. Güneydeki Kürt liderler Irak’tan ayrılmak gibi bir hedeflerinin olmadığını sık sık dile getirerek, siyasi düşüncelerini bu 12 yıl boyunca söyle ifade ettiler: Irak’ın tümüne demokrasi, Kürdistan’a otonomi biçiminde idi. Kürdistan’da referandum yüksek sesle dillendirilmedi. Saddam’ın devrilmesinden sonra Kürt kuvvetleri Musul ve Kerkük şehirlerini elegeçirdiler, fakat bu durum çok uzun sürmedi. ABD’nin arzusuyla Kürt kuvvetleri bu iki önemli şehirden çekilmek zorunda kaldı. Kürt liderler çıkmamak için her türlü çareye başvurarak ABD’nin Ortadoğu politikasını önemli oranda etkileyebililerdi, ama bazı ülkeler rahatsız olmasın diye bunu yapamadılar. Tam aksine ABD dışişlerinden sorumlu bir çok diplomat ve uzman Kürt devletinin gerekliliği üzerinde hemfikirdir, aynı düşünce Pentegon’daki bir çok uzman tarafından da destek görmektedir. Irak’taki istikrarsızlık ve ABD’nin İran, Suriye ve Türkiye için daha sonraki zamanlarda düşündüğü siyasal düzenleme ve çelişkilerin sonucunda, eğer Kürtler buna hazır olurlarsa bağımsız bir Kürt devletini kurmaya yaklaşırlar.
ABD’nin başta Ortadoğu, Hazar Havzası ve Orta Asya bölgelerine yönelik çıkarları gereği belli siyasi ve askeri politikalara sahip olduğu biliniyor, ama büyük Ortadoğu yaratma gibi bir projesi yoktur. Bunun en iyi örneği Afganistan ve Irak’ta gerek içte ve gerekse dış politik yaklaşımda zaman zaman çok zor durumda kaldığını görüyoruz. Bu aynı zamanda ABD’nin başta siyasal-ideolojik donanım olmak üzere bir çok konuda hazırlıklarının olmadığına inanıyorum.
Aynı şekilde başta Güney Kürdistan olmak üzere diğer bölgelerde yaşayan Kürtlerin ortaya çıkan siyasi boşlukları değerlendirmedikleri görülüyor ve dış dünyaya açılımda kayda değer ciddi anlamda diplomatik atakları olmadığı gibi, dış politikada bir ulusal devlet kurma programları da mevcut değildir. Özellikle kuzey batı Kürdistan siyasi güçleri bu önemli süreçte yaşanan olaylara ciddi bir tepki göstermemekte, sessiz kalmakta ve Kürtlere pek yararı olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye girişini destekleyerek, kendilerini de bulundukları ülkenin sınırları içine hapsetmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti hem ABD’nin Ortadoğu politikası içinde yerini almak ve hemde AB’ye girmek için gerek iç ve gerekse dış politikada ikili siyasi ilişkiler geliştirerek ve bu politikasında daha güçlü olması için büyük oranda Kürtleri de arkasına alarak diplomatik çalışmalar yürütmektedir. Devletlerini 21.yüzyılın sonuna kadar garanti altına almayı amaçlamakta ve bu politikanın bir parçası olarak 20.yüzyıl başlarında Lozan Antlaşması ile işgal ettikleri Kuzey Kürdistan’ı bütün zenginlik kaynaklarıyla (Petrol, Su, GAP vs.) birlikte bir yüzyıl daha topraklarının bir parçası olarak görmek istemektedir.
Sonuç olarak ben burada son dönemlerde bir çok çevre tarafından sık sık tartışılan “Büyük Ortadoğu Porjesi” ve Kürtler konusunu bazı sınırlı kaynaklar dahilindeki bilgilerle (Bu süreç daha devam ettiği için bilgi ve belgelerin çoğu gizli tutulmakta) kısa bir analizini yapmaya çalışarak küçük bir katkıda bulunmaya çalıştım. Bu konu çok geniş, sınırlarını şimdilik belirlemek çok zor, çok karmaşık ve Ortadoğu ile ilgilenen devletlerin politik düşüncelerini gizlemesi ve gizli arşivlerde raflara kaldırması ise işin bir diğer önemli zor yanı olmakla birlikte, belge elde etme zorluğunu da önümüze koymaktadır. Belki de bu belgeleri bizden sonraki nesil gelecekte inceleme olanağı bulacaktır. Yani ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik politikaları vardır, ama sınırları net bir şekilde belirlenmiş “Büyük Ortadoğu Porjesi” şimdilik yok, ama gelecekte böyle bir proje var mıydı/varmı öğreneceğiz.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver