|
Genişletilmiş
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi GOKAP ve KÜRTLER

Mahmut KILINÇ
Önceleri, Büyük Ortadoğu Projesi-BOP olarak kamuoyunda tartışılmaya başlandı
ancak şimdi, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi-GOKAP olarak
tartışılıyor. Son olarak, ABD başkanı George W. Bush, NATO zirvesi için
geldiği İstanbul’da, arkasına Ortaköy Camii ile Boğaz Köprüsünü alarak,
Galatasaray Üniversitesi bahçesinde yaptığı konuşmada, Projeyi GOKAP olarak
isimlendirdi ve yaşama geçmesiyle, bölgeye "refah ve özgürlük"
geleceğini söyledi.
Konuya, Ortadoğu’nun zaman içerisinde değişen tanımıyla başlamak yararlı
olur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, pek çok kavramın tanımı
ve içeriğinde değişimler oldu. Ortadoğu coğrafyasının tanımı da, değişime
uğrayanlar arasına girdi ve bu isim, çok daha geniş bir bölgeyi anlatmak
için kullanıldı. Ortadoğu’nun isim babası, dönemin süper gücü İngiltere’dir.
ABD’den önce süper güç olan İngiltere, bölgeyi kendine uzak olmayan coğrafya
anlamında Ortadoğu, yani uzak olmayan doğu olarak tanımladı. Bu tanıma
göre doğuda İran, batıda Mısır ile güneyde Yemen ve Körfez Ülkeleri ve
kuzeyde Türkiye’yi içine alan coğrafyayı kapsamaktaydı. Hatta önceleri,
daha da dar bir coğrafyaya tekabul ediyordu. O döneme göre, doğuda Dicle
ve Batıda Nil nehirleri arasındaki merkezi Ortadoğu coğrafyası anlatılıyordu.
Ancak Sovyetlerin dağılması ve bölgeye başta ABD ve diğer Batılı ülkelerin
daha yoğun ilgi göstermeleri, bölge ile stratejik çıkarları arasında daha
sıkı bir bağ kurmaları, tanımı değiştirdi ve bu sefer Ortadoğu, çok daha
geniş bir coğrafyaya tekabul etti. Böylece, Hazar Havzası da Ortadoğu
kapsamına girdi ve Basra Körfezi, Hazar Denizi ve Doğu Akdeniz üçgeni
son derece startejik bir önem kazandı. Bu coğrafyanın tam ortasında da
Kürdistan bulunmakta.
Şimdi artık, doğuda Pakistan ve Afganistan’dan başlayarak, İran, Irak,
Türkiye, Suriye, Arap Yarım Adası ve tabii Körfez Ülkeleri, Mısır ve güneyde
Sudan ile batıda Fas’a kadar uzanan, binlerce kilometre çapında bir alanı
kapsamaktadır. Böylece, doğuda İslamabad’tan, batıda Marakeş’e kadar uzanan
ve İslam coğrafyası olarak bilinen geniş bir alan oldu, Ortadoğu. En eski
çağlarda insanlığa beşiklik etmiş bu bölge, pek çok medeniyetin izlerini
hala canlı olarak taşımakta. Bölgenin herhangi bir yerinde yapılacak bir
kazıda, peş peşe gelmiş medeniyetlerin üst üste veya iç içe geçmiş izlerine
raslamak olanaklı. Biri, diğerinin yıkıntıları üzerinde, sorunları çözmeden
korkutucu heybetiyle yükselmiş ve tarihi hep canlı tutarak, bugünlere
gelmiş.
Bu geniş coğrafyanın pek çok konuda ortak yanları bulunuyor. Bir kere,
Zerduşt inancının ve üç semavi dinin doğup geliştiği ve yine bu uygarlıkların,
dünyanın her tarafına yayıldığı bir bölge. Bu nedenle de dünyanın her
tarafından, hemen her kıtadan kitleler halinde insanlığın yüzleri bölgeye
dönük, taşıdıkları duygu ve inanç nedeniyle bölgeyle gönül bağları bulunuyor.
Böyle olunca da buradaki herhangi bir gelişme, bölgenin sınırlarının dışına
rahatlıkla çıkmakta ve bazen bölgenin kendi içinden daha fazla bir yankının
uyanmasına neden olabilmekte. Bölgenin ikinci ortak yanı, buranın İslam
coğrafyası olmasıdır. Bir çok etnik ve dini farklılıkların birarada yaşadığı
bölgede, sorunlu dönemler, krizler hep birbirini izlemiş.
Bölge, aynı zamanda dünyanın en zengin enerji kaynaklarını barındırmakta,
dünyadaki sanayinin en önemli girdisi olan petrol ve gaz rezervleri, Batılı
gelişmiş sanayi ülkelerinin, her dönem ilgilerini bölgeye çevirmesine
neden olmaktadır. Bu kadar zengin kaynakları olan, büyük bir turizm potansiyeli
bulunan ve dünya ticaretinin uluşım yollarını geçtiği bölge, bütün bu
imkanlara rağmen, yine de dünyanın en yoksul kesimleri arasında bulunmakta.
Yoksulluk geniş halk kesimlerinin kaderi durumunda, buna karşın bir avuç
insan, devletleri yöneten bir kaç aile, ya da ideolojik kalıplara sıkışmış
şovenist bir partinin köşebaşlarını paylaşmış kadroları, geniş imkanlara
sahipler. Bunlar, bölgenin kaynaklarını satarak elde ettikleri geliri,
toplumun ekonomik ve sosyal gelişmine ayıracaklarına, kendi iktidarlarının
devamı için kullanmakta ve yaratıcı olmak yerine, ihtiyaç duyulan alanlarda,
geri bilgi ve teknolojiyi ithal etmekteler. Bu da bilgi ve teknoloji satan
ülkelere bağımlılığa neden olmakta ve bunun sonucu toplumda dışarıya karşı
bir öfke ve kin birikmekte.
Bölgede demokarasi gelişememiş ve genelde devletler, totaliter rejimler
şeklinde yönetilmekte ve bir avuç yönetici kadrosu veya devleti yöneten
aile fertlerinin dışında geniş halk kesimleri için demokratik haklar,
çok uzaklarda, ulaşılması güç bir yerde durmaktadır. Sivil toplum örgütleri
çok sınırlı, özgür basından söz etmek olanaklı değil, sendikacılık hareketi
ya ölü ya da bağımlı bulunuyor. Bazı ülkelerde yapılan seçimler, "açık
oy, gizli tasnif" şeklinde olmakta, çok dar bir kadro, kimlerin sandıktan
çıkacağına aylar öncesinden karar vermekte.
Yine dikkat çekici temel sorunlardan birisi de, kadın erkek eşitisizliği
ve kadınların temel demokratik haklarından yoksun olmaları. Bölgede kadınların
okuma yazma oranı çok düşük ve genel ekseriyeti üretime ve yönetime katılamamakta.
Yine bölgede, genel olarak okur yazar oranı çok gerilerde, kitlelerin
medya ve iletişim imkanlarından yararlanma imkanı son derece sınırlı bulunmakta.
Daha pek çok sorunu sıralamak olanaklı. Sorunların iç içe geçtiği bölgede
rejimler, çözüm üretmek yerine, çözümü isteyen kitlelere karşı zor ve
şiddet kullanmaklar. Bu da, karşı tepkiyi doğurmakta ve böylece bölgedeki
diktatoryal rejimlerin neden olduğu, toplumda şiddet eğilimli bir kültür
oluşmakta.
Özellikle bölgede yaşayan bazı halkların ulusal demokratik haklarının
engellenmesi, kendi kaderlerini belirleme hakkının yok sayılması, bölgeyi
istikrarsızlığa sürüklemekte. Bu bağlamda Kürdistan ve Filistin sorunları
başı çekmekte ve her iki bölgede çatışmaların nedenini oluşturmaktalar.
Nitekim, son yüz yıldır Kürdistan sorununda mücadele yöntem ve araçlarını,
hep Kürdistan’ı egemenliklerinde bulunduran devletler belirledi. Bugün
de çatışmaya yine bu devletler neden olmakta, çünkü demokratik ve barışçıl
yollar kullanarak sorunu çözmek istememekteler.
Sorunları bol ve dünya enerji kaynaklarının kümelendiği Ortadoğu, her
paylaşım döneminde nasibine düşenden fazlasını almış ve batılı sömürgeci
güçler bölgeyi denetlemek için ne gerekiyorsa yapmışlar. Daha önceki dönemlerde
denetleme ve sömürü amaçlı müdahaleler, işgaller, bugün çağın da bir gereği
ve devletlerarası ilişkilerin de neden olduğu, farklı bir boyuta kavuşmuş
bulunuyor. Bölgede, genel bir demokratikleşmeyi özendirmek, bunun alt
yapısını oluşturmak ve sorunların çatışmalara neden olmadan çözümünü teşvik
etmek, bölge barışı için son derece önemlidir.
Daha önce de belirtildiği gibi, bölgede iç içe geçmiş ve pek çoğu çatışmaların
temelini oluşturan sorunların yankıları bölge dışına çıkmakta ve burada
da sorunlara, saldırı ve çatışmalara neden olmaktadır. Bunu, bölgeyi denetimi
altında tutmak isteyen ülkelerin, emperyalist saldırı ve sömürü çarkına
bağlayan yorumlar dikkat çekmektedir. Elbette bunun tesiri görülmelidir,
ama daha önce kendi sorunlarını demokrasi, hukuk ve barış içerisinde çözmek
istemeyen, bölge halkını her türlü haktan mahrum bırakan otoriter rejimleri
görmek gerekir. Bunlar değişmedikçe; bölgede demokrasi kurumlaşıp, toplumda
demokrasi kültürü yeşermedikçe, bölgenin bu denli ağır bir saldırı ve
sömürüden kurtulması olanaklı değil, zira kitlelerin katılımda bulunmadığı
bölgedeki yönetimler, Batılı güçlerin her dönem mütefiki durumundadırlar.
Bölgenin bu dışa yansıyan yüzünden dolayı, özellikle 11 Eylül saldırısından
sonra ABD, bölgeye olan ilgisini hem daha yoğunlaştırdı ve hem de bu konudaki
politikalarını köklü bir değişime tabi tuttu. Bugün GOKAP olarak adlandırılan
Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi bu aşamadan sonra, kamuoyunun
gündemine daha fazla girmeye başladı. İlk zamanlar, daha çok terörle mücadele
ve kitle imha silahlarının kontrolü öne çıktıysa da, daha sonra geniş
kitleleri olumlu yönde etkileyecek başka amaçlar da tartışılmaya başlandı.
Böylece terörle mücadelenin yanında, "radikal İslamın ılımlaştırılması"
olarak yansıyan ama, bölgede bir aydınlanmanın, bir rönesansın ne denli
gerektiğine vurgu yapıldı, süreç içerisinde böyle bir gelişmenin önemine
değinildi, bütün bunların yanında bölgedeki rejimlerin demokratikleştirilmelerinin
ne denli gerektiğine işaret edildi ve serbest piyasa koşullarının yaratılması
gibi amaçlar sıralanmaya başlandı.
Nitekim ABD başkanı Bush, Projenin amacını şu sözlerle ifade etmektedir.
"Ortadoğu, zulüm, umutsuzluk ve öfkenin hakim olduğu bir bölge olarak
kaldığı sürece, Amerika ve mütefiklerimizin emniyetini tehdit eden insanlar
ve hareketler üretmeye devam edecektir. Amerika, buna karşılık vermek
üzere, Büyük Ortadoğu’da ileri bir özgürlük stratejisi uygulamak istemektedir.
Terörün mütefiklerine ve reform düşmanlarına artık meydan okuyacağız ve
dostlarımızdan daha yüksek standartlar bekleyeceğiz."
"Özgür seçimler, serbest piyasa, özgür basın ve özgür sendikalar.
Ayrıca, Afganistan ve Irak’ta tarihi demokrasi görevimizi tamamlayacağız.
Böylelikle bu ülkeler, diğerleri için yolu aydınlatarak, dünyanın sorunlu
bir bölgesinin dönüşümüne yardımcı olacaktır."
Bush’un kongrede yaptığı bu konuşmada da amaçı belirlenen GOKAP, ABD’nin,
Soğuk Savaş sonrası en önemli ve kapsamlı bir projesi olarak kabul edilmektedir.
G-8 zirvesinde ABD, diğer dünya zenginlerinin de desteğini almış veya
en azından bunların sessiz kalmalarını temin etmiş görünmektedir. Nitekim,
başta Fransa ve Almanya konuya çekinceli yaklaşmış olmalarına karşın,
bugüne kadar, buna karşı ciddi bir tepki ortaya koymamışlardır. Daha önce
bu iki ülke kendi aralarında, "Ortadoğu’da Ortak Geleceğe İlişkin
Stratejik İşbirliği" adında bir belge imzalayarak, aynen bazı bölge
yönetimlerinin söyledikleri gibi, bölgede demokratikleşmenin bölge ülkeleriyle
diyalogdan geçeceğini ileri sürmekteler. Bu iki ülke, siyasi ve ekonomik
işbirliğine endeksli bir eylem planı önermekteler. Yine NATO’nun bölgede
teröre karşı askeri bir görev yüklenmek yerine, bölgenin yeniden yapılandırlmasında
görevler almakla, sınırlandırılmasından yana olduklarını açıklamışlardır.
NATO ile ilgili yanı değil ama, demokratikleşme ile ilgili ileri sürdükleri
eylem planı, daha çok ticareti teşvik eden ve bir bakıma mevcut statükoyu
korumaya hizmet etmekten öteye gitmez. Ciddi tedbirler alınmadan, bugüne
kadar diyalog denilen yolla ne kadar bir değişim sağlandı ki, bundan sonra
arkası gelsin! NOTA’ya gelince, bu kurum düzenli askeri birlikleri ve
komuta kabiliyetinden dolayı, bölgede terörle mücadelede başarı elde edemeyebilir.
Nitekim İstanbul zirvesinde, Afganistan’daki gibi bir görev benimsendi,
NATO için. Bu da bölgenin yeniden yapılandırılmasında alcağı görevler
olacak, örneğin polisin ve askerin eğitilmesi veya yerleşim birimlerinin
idari yapılandırılmasında alacağı görevler.
Elbetle değişim dayatmayla olmamalı, zaten ABD de bir dayatmadan söz etmemekte,
bir sürecin yaşama geçmesinden söz edilmekte. Bununla birlikte, dışarıdan
destek olmadan, toplumsal alt yapı hazırlanmadan, bölgede demokrasinin
kurumlaşmasını ve toplumsal bir aydınlanma ve refah düzeyinin gelişeceğini
ileri sürmek, eğer başka amaçları yoksa bunu ileri sürenlerin, bölgeyi
tanımadıklarını söylemek yerinde olur. Aslında böyle düşünenlerin, bölgedeki
rejimlerle ne derece bir ilişki içinde olduklarını ve ticari beklentilerinin
düzeyini bilmekte yarar var. Bu konuda Fransa’nın tutumu oldukça dikkat
çekicidir.
GOKAP, önüne uzun, orta ve kısa vadeli hedefler koymaktadır. Esas olarak
Proje, süreç içerisinde bölgede ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümü hedef
almaktadır. Bunun için ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal ve diplomatik
alanda bir dizi önlem sıralanmaktadır. Uzun ve orta vadeli hedefler arasında,
bölgedeki rejimlerin demokratikleştirmeleri, serbest seçimlerin yapılması,
kadın erkek eşitsizliğinin giderilmesi, demokrasi kültürünün toplumda
yeşermesinin sağlanması, bölgede bir aydınlanmanın alt yapısının oluşturulması
ve böylece radikal İslami gelişmenin önünün alınması, ekonomik gelişmenin
sağlanması ve toplumun refah seviyesinin arttırılması, bugüne kadar yönetimde
söz sahibi olamayan toplumsal kesimlerin yönetimde söz sahibi olabilmelerinin
yolunun açılması, okur-yazar kesiminin artırılması, özgür basın yaratıp
desteklenmesi, özgür sendikacılığın desteklenmesi, bölgede ekonomik olarak
güçlü bir orta sınıfın yaratılması ve nihayet bir fon oluşturarak, II.
Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında olduğu gibi, bir Ortadoğu Kalkınma Bankası
kurulması. Güvenlik boyutu olarak, terörle mücadele edilmesi ve kitle
imha silahlarının üretilmesinin engellenmesi ile bazı kimselerin Projenin
gizli amacı olduğunu ileri sürdükleri, enerji kaynaklarının denetlenmesi
şeklinde sıralamak mümkün.
Bölgede geniş halk kesimleri yönetimden dışlanmış bulunmaktalar. Göreceli
de olsa seçimlerin yapıldığı sınırlı sayıdaki ülkede de, yolsuzluk ve
vurgunculukla beslenen kesimler ve oligarşik güçler, geniş halk kesimlerinin
yönetimde temsil edilmelerine el vermemekteler. Bu durum, toplumda bir
gerilime neden olmakta ve çatışmaların temelini oluşturmaktadır. Projede
yapılan yerinde bir tespite göre, bölgede siyasi ve ekonomik olarak yönetimde
söz sahibi olmayan kesimler arttıkça, toplumsal gerilimin, terörizmin,
uluslararası suç örgütlenmesinin ve devletlerarası göçün önünün alınmasının
olanaklı olmadığı ileri sürülmektedir. Toplumsal kesimlerin sistemle olan
çıkar ilişkileri geliştikçe, yönetime olan ilgileri artacak ve demokratik
kurallara daha fazla uyacaklardır. Tersi ise toplumsal gerilimi ve çatışmayı
besleyecektir. Bu bağlamda, kadın erkek eşitliğinin sağlanması kadınların
güçlenmesi ve yönetime katılmaları son derece önemlidir.
GOKAP’ın kısa vadeli hedefleri arasında ise, özellikle gündemi belirleyen
kurum ve kesimlere destek verilmesi ve onların, toplumda güç sahibi kılınması
olarak tanımlamak mümkün. Bunun için, kadın kurumlarına, özgür basına,
özgür sendikalara, sivil toplum kurumlarına, demokrasi ve insan hakları
gibi konularda aktif olan kurum ve vakıfları desteklemek, lobilere ve
küçük çaplı işletmeler destek vermek.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, GOKAP bir müdahaleden veya dışardan bir
dayatmadan çok, bir süreci önüne koymak istemektedir. Ayrıca, kedisini
dar bir sorunla sınırlandırmak istemediği görülüyor. Örneğin, bir ülke
rejiminin değişimini ileri sürerek işe başlamak gibi bir önceliği görünmüyor.
Böyle olsaydı zaten, daha işin başında dar bir alana sıkışmak zorunda
kalacak ve amacına ters düşecekti. Asıl önemli olan, bölgeyi tümden kapsayacak
olan böylesi büyük çaplı değişimin alt yapısını oluşturmak ve bir süreç
içerisinde mesafe almasını sağlamaktır.
Ancak, henüz işin başında iken, Projenin bölgeden alacağı desteğin çapını
etkileyecek ve böylece başarı şansını etkileyecek olan Filistin sorunu
çözümlenmelidir. Bu, hem Proje ve hem de ABD’nin imajı bakımından son
derece önemlidir. Kaldı ki, Filistin sorunu adaletli bir çözüme varmadıkça,
bölgeden Projeyi benimseyen kesimler de açıktan destleklerini veremeyeceklerdir.
Tabii ki İsrail halkının da güvenliği çok önemlidir. Her şeyden evvel
Birleşmiş Miletlerin kararıyla kurulmuş bir devlettir ve Yahudi halkının
kendi ülkesinde barış ve huzur içerisinde yaşama hakkı vardır. ABD, İsrail’in
işgal altında bulundurduğu bölgeden çekilmesini sağlamalı ve böylece barışın
yolu açılmalı.
Afganistan ve Irak operasyonları da, GOKAP bağlamında tartışılmaktadır.
Afganistan ve Irak örneklerini ileri sürüp, bunu kendi Amerikan düşmanlığına
maske yapan kesimler, bölgedeki statukonun devamını istemekteler. Kaldı
ki, hem Afganistan ve hem de Irak’da olanlar, GOKAP çercevesinden çok,
güvenlik amaçlı operasyonlardır. Afganistan operasyonu, Afgan halkını
Taliban yönetiminden kurtarmıştır. Amerikan karşıtlığıyla da olsa, Taliban
yönetiminin savunulacak hiçbir yanı olamaz. Taliban yönetimi, Afgan halkını
yüzyılarca geriye götürmüş, bununla da kalmamış ülkeyi radikal İslami
örgütlerin üssü haline getirmiştir. Burada, tabii ki ABD’nin geçmişteki
günahı büyüktür ve bu işte sorumluluğu vardır. Ama oraya takılmamak, Afgan
halkının geleceğini düşünmek daha insani ve önceliklidir. Ayrıca Afganistan’da,
demokratik bir sistemin oluşturulması çabası var ve ülkedeki farklı etnisiteler,
ulusal ve demokratik haklarını özgürce kullanabileceklerdir.
Irak’ta ise süreç Körfez Kriziyle başladı. Bu ülkedeki diktatörlük, hem
ülkede yaşayan diğer halkların ve hem de komşularına karşı hep saldırgan
bir tutum izledi. Kürd halkına karşı katliam yaptı, Kürdistan’ı tahrip
etti, İran’a karşı yine Kürdistan sorunundan kaynaklı savaş başlattı,
Kuweyt’i işgal etti ve diğer komşu ülkelere karşı hep tehdit oluşturdu.
Bütün bunların yanında kitle imha silahları üretti ve kullandı. Böyle
suçlu bir rejimin korunması nasıl istenebilir? BAAS rejimi, Arap halkına
karşı da zor ve şiddete baş vurmaktan çekinmiyordu. Irak’a karşı yapılan
operasyonun en önemli yanı da, kitle imha silahlarının yeniden üretilme
potansiyelinin yok edilmesi olmuştur. Bu, bölge halklarının güvenliği
için son derece önemlidir.
Şimdi Irak’da federal demokratik bir sistem inşa edilmekte. BAAS artıkları,
kendi geleceklerinden korkan bölge rejimlerinin gizli servisleri ve bazı
uluslararası terör örgütlerinin saldırıları kimseyi yanıltmamalıdır. Geçmişte
BAAS’tan çıkar sağlayan, ya da daha önceki yönetim çarkından faydanan
kesimlerle, İslam adına teröre başvuran, gerçekte İslamla ilgisi olmayan
bu odakları "direniş" diye adlandıranların amacı, Irak halkına
iyilik değil, tersine, bu ülkede inşa edilen federal demokratik sistemin
daha işin başında başarısızlığa uğramasıdır. Daha çok Türkiye’de izlenen
bu yaklaşım, bölge halklarının çıkarına olmayan statükonun korunmasına
yöneliktir. Ancak Irak, bölgede federal demokratik sisteme bir ilk örnek
oluşturacaktır. Bu nedenle son derece önem arzetmektedir. Bundan sonra,
bölgedeki rejimler domino taşları gibi devrilmeyecekler ama, tarihi bir
sürecin başladığını da görmek şansına sahip olacağız.
Suriye, Türkiye ve İran’ın, son zamanlarda daha sık bir araya gelmeleri
ve GOKAP’a karşı belli, belirsiz seslerini yükseltmelerinin altında, Irak
modelinin bölgede yaşama geçmesini istememeleri yatmaktadır. Yine, bazı
ülke yöneticilerinin, "kaynağını bölge dışından alması halide planı
reddedecekleri" şeklindeki yaklaşım ve Türkiye gibi ülkelerin, kapalı
kapılar arkasında GOKAP’a muhalefet etmelerinin sebebi, aslında kaynağını
nereden aldığı değil, bölgede demokrasinin yeşerme ihtimalinin olmasıdır.
Önemli olan, sürecin bölge halklarının çıkarına olup, olmadığıdır. Nitekim
kaynağını bölgeden alan rejimler, bölge halklarına, zor, zulüm ve yoksulluktan
başka bir şey kazandırmakdıkları gibi, daha çok sorunlar yarattılar. Kaldı
ki, demokrasi zaten dışarıdan gelen, kaynağı dışarıda olan bir yönetim
şeklidir. Tabii ki, bölge koşullarını dikkate alan bir süreç olmalıdır
ama, bölgedeki statüko da tarihe karışmalıdır.
VE KÜRTLER
Yazının başında da belirtildiği gibi, günümüz dünyası bir üçüncü paylaşım
savaşına sahne oluyor. Bu süreçte de Ortadoğu Bölgesi payına düşeni alacaktır.
Önemli olan, sürecin bölge halklarının çıkarına gelişmesidir. I. ve II.
paylaşımda Kürd halkı yeterince örgütlü değildi ve gelişmeleri, demokratik
ve ulusal haklarını elde etmek doğrultusunda belirleyemedi. Hem örgütüsüzdü
ve hem de süper güçler sadece çıkarlarını düşündüler. Kürdistan’ın jeostratejik
konumu da, Kürd halkının kurban seçilmesine neden oldu.
Süreçten yararlanmak için öncelikle örgütlü güç olmak gerektiği açıktır.
Güney Kürdistan örneği önünüzde duruyor, orada Kürd halkı örgütlü bir
güç olmasaydı, bugünkü noktayı elde edemezdi. Evet bedel de ödedi ve tüm
tehlikeler de henüz geçmiş değil ama, örgütlü olunduğu ve birlikte hareket
edildiği sürece, üstesinden gelmemek için hiç bir neden olamaz. Bu durum,
diğer parçalardaki Kürd halkı için de geçerlidir. Kürdistan’i örgütlerin
bilinçli siyasi bir programla ortaya çıkmaları ve süreçten azami yararlanmaları
gerekir.
Kürdistan sorunu, Kürdistan’ı bölüşen devletlerin de demokratikleşmesi
ve Kürd halkının kendi kaderini belirleme hakkını kullanmasıyla barışcı
bir çözüme ulaşacaktır. Bu da Irak örneğinde olduğu gibi, federal demokratik
sistemlerdir. Hem İran ve hem de Suriye’nin demokratikleşmeleri yalnız
Kürd halkının değil, aynı zamanda Arap ve Fars halklarının da yarına olacak,
bu ülke halkları da özgürlük ve refaha kavuşacaklardır. Federalizm, GOKAP’ın
izlemek istediği sürece ve amacına ters düşmemektedir. Esasen genel olarak
dünya federalizme doğru kaymaktadır.
Türkiye’ye gelince, bu ülke süreç için önem göstermektedir. Bir tarafta,
NATO üyesi ve diğer tarafta ilişikileri eskisi kadar güçlü olmamasına
rağmen ABD’nin eski bir mütefiğidir. Ayrıca bu ülke Avrupa Birliği üyeliğine
sahip olmak istemektedir ve uzunca bir süredir bu konuda "çaba"
göstermektedir. Bunlar dikkate alınması gerekli konular ancak, aynı zamanda
bu ülke yıllardır Kürd sorununu demokrasi ve barış içerisinde çözmemek
için direnmekte, dışarıdan yapılan bütün iyi niyetli telkinlere karşın
olumlu bir tepki vermemektedir. Kürdistan’ın diğer parçalarında olduğu
gibi burada da mücadele yöntemini bizzat devletin güttüğü politikalar
belirlemektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin ileri sürdüğü görüşleri, ABD’nin uyguladığı
köşeli politikalara uygun düşmemekteler. Türkiye, aslında statükonun korunmasından
yana. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şu söylediği bunu açıkça göstermektedir.
Erdoğan, "bölgede değişim yumuşak güçlerle olmalıdır" demektedir.
Değişimden ne anladığı bir tarafa, bölgedeki değişimi kendi dinamizminin
insafına bırakmak, aslında değişimi istememek anlamına gelmektedir. Bir
Türk diplomatının ABD yönetimine ilettiği şu görüş de, Türkiye’nin niyetini
ele vermektedir. "Büyük Ortadoğu vizyonundaki modernleşmenin, demokratikleşmenin
gerçekleşmesi için kurumları yıkmaktan ziyade, kurumları oluşturmak ve
kuvvetlendirmek ve bunları daha ziyade bir evrim süreci içinde yapılmasını
sağlamak..." Böyle bir düşünce değişimi sağlayamaz, tersine değişim
güçleri, mevcut kurumlar içerisinde önemini ve işlevini yitirirler.
Bu ülkede demokrasi bütün kurumlarıyla oturmamış, Avrupa Birliği üyeliği
yönünde ilerlemek istemesine karşın hala değiştirilmesi gerekli pek çok
yasa bulunmakta ve genel olarak ülkenin yönetim erkinden, AB üyesi diğer
ülkelerde olduğu gibi, ordunun yönetimdeki ağırlığının geri çekilmesi
gerekmektedir. Kısacası, Türkiye’de bazı kesimler sanki bu ülke bütün
sorunları çözmüş, örnek bir demokratik ülke ve hatta, demokrasi ile İslamı
barıştırmasını becermiş gibi göstermekteler. Bu oldukça abartılı ve gerçeğe
uymayan bir yaklaşım. Bir tarafta, Kürd sorununu günde yarım saatlik Kürtçe
televizyon yayınıyla çözdüğünü sanan ve hala türban olayını büyük bir
sorun yapan bu ülkenin, pek çok nedenden dolayı, GOKAP çerçevesinde bölge
ülkelerine model olma şansı olamaz. Kaldı ki Türkiye lafı geçtikçe Arap
dünyası çok fazla rahatsız olmakta ve tarihte yaşananlar tekrar bilince
çıkmaktadır.
Proje üzerinde sürdürülen tartışmalarda da görüleceği gibi, bu ülkede
bir kesim de oldukça tedirgin olmaktadır. Bunlar, GOKAP’ın bu ülkedeki
laikliği olumsuz etkileyeceği, ulus-devlet yapısının zarar göreceği, kemalist
dış politikanın tümden değişeceği, bu ülkenin köklü değişimlere hazır
olmadığı gibi nedenlerle, Türkiye’nin bu Proje içerisinde yer almasının
doğru olmayacağını ileri sürmekteler. Bu ülkede hem askeri ve hem de sivil
kesimlere hakim olan hava, Projeye mesafeli davranmaktır. ABD’yle ilişkilerine
zarar vermekten çekindikleri için bunu seslendirememekteler. Ama korkunun
ecele faydası olmaz, süreç bir gelişmeye görsün, bölgedeki her ülke değişime
zorlanacaktır. Değişim sadece ABD’nin çıkarına olsaydı başarıya ulaşması
olanaksızdı, ancak bölge halklarının da çıkarına olacağı için, başarı
imkanı daha fazladır. Kaldı ki, Türkiye, AB’ye üye olmak istemektedir.
AB üyeliği de bir demokratikleşme sürecidir. Gelecekte Avrupa’da daha
ileri bir demokrasinin uygulanacağı, hemen bütün kıtada federalizme ağırlık
verileceği açıktır. Nitekim, yakında Roma’da imzalanacak yeni Avrupa Anayasası
da ferderalizme ağırlık verilerek hazırlandı. Türkiye, AB’nin gelecekte
geçireceği evreleri düşünmeli. Gelecekte nasılsa böyle bir dönüşüm geçirecek,
öyleyse şimdiden sürece karşı direnip ağır bedeller ödemek niye!
Kısacası, bu ülke de sürece ters düşmekle bir şey elde edemez, tersine
çok şey yitirmek zorunda kalır. Federalizm, Türkiye için de geçerli bir
demokratik yönetim modelidir. Kendilerini her türlü musibetten koruyacakmış
gibi uniter devlet modeline sarılan kesimler, kedilerini aldatıyorlar.
Aslında her türlü kötülüğün kaynağı buradadır. Sorunlar, devletin bu yapılanmasından
kaynaklanıyor. Gerçekten toplumları geliştiren, refah ve özgürlüğün yolunu
açan bir model olsaydı, Batı böyle bir yönetimde ısrar eder, federalizme
yol açmazdı. Kürd sorunu da üniter yapıyla değil, federalizmle ancak çözüm
bulabilecektir. Federal bir sistemle, Kürd halkının kendi kaderini belirleme
hakkı tanınabilir, kendi bölgesinde yönetimini kurması sağlanabilir ve
böylece bölgenin bir türlü çözülmeyen ekonomik ve toplumsal sorunları
da kısa zamanda çözüm bulabilir. Böyle bir model, Türkiye’nin bölünmesi
anlamına gelmeyecektir. Tersine, sorunlarını çözme gücüne erişmiş demokratik
bir ülke olacaktır. Bu da, hekesin yararınadır.
Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi için ok yaydan çıkmıştır.
Öyle anlaşılıyor ki, bu yıl yapılacak ABD başkanlık seçimleri de bu ülkenin
bölge için güttüğü politikayı değiştirmeyecektir. Bunun bilinmesi, bölgedeki
değişimden yana olan güçleri cesaretlendirecektir. Doğal olarak bu bir
süreçtir. Tabii ki, ABD ve Batılı ülkelerin çıkarını ön plana alan dayatmalara
hayır denmeli ama, süreci daha işin başında iken yozlaştırmaktan uzak
durmak, işi yine kendi bilidiği gibi yürütme sevdasından vazgeçilmelidir.
Mevcut statükonun korunmasının, uzun vadede bunu korumak isteyen çevrelere
de bir yararı olmayacaktır. Bölge için değişimin sihirli kelimesi “DEMOKRASİ”dir.
Bundan herkes yararlı çıkacaktır. Herkesten fazla da Kürd halkının buna
ihtiyacı var, bu nedenle sürece örgütlü, bilinçli ve aktif katılmalıdır.
|