Ortadoğu Projesi

Yılmaz Çamlıbel

Toplumsal ilişkiler ve toplumsal yaşam durağan (statik) değildir. Her şey sürekli olarak değişir ve dönüşür. Bu değişimler, genellikle yıllar, bazen de asırlarca sürer. İnsanlar çoğu kez, bu değişimin farkında bile olmazlar. Ancak yaşanan bu dönüşümler, insanları ve toplumları derinden sarsar. Toplumsal yaşamda ciddi alt-üst oluşlar yaşanır. Adeta eski dünya yıkılır, yerine yeni bir dünya kurulur. Dünyadaki değişimleri görenler ve izleyenler, dönüşüm anındaki değişmelerden karlı çıkmak için gerekli hazırlıklarını yaparlar. Meydana gelen değişim ve dönüşümleri çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışırlar. Değişmelerin bilincinde olmayanlar ise, dönüşüm sürecinde ne yapacağını şaşırır ve olayların peşine takılıp giderler. Tarihi fırsatlardan yararlanmayı beceremezler.
Örneğin, ateş üstüne konulan su dolu bir çaydanlık düşünelim. Suyun içine sürekli olarak enerji girmesine karşın, suyun yapısında meydana gelen sürekli değişikliği göremeyiz. Oysaki suyun sıcaklığı sürekli değişmektedir. Ne zamanki suyun sıcaklığı 100 dereceye ulaşır, işte o zaman su şekil değiştirir, sıvı olmaktan çıkar buhar olur. İşte o zaman, sudaki değişikliğin farkına varırız. Bazı insanlar bu değişikliği sadece izleyip dururken, bir başkası meydana gelen buharı bir makinede kullanarak çeşitli ihtiyaçlarını giderir.
Bu konuda, başka bir gerçeğin daha altını çizmemiz gerekiyor. Toplum içinde meydana gelen dönüşümlerin etkisi yıllar, bazen de asırlar boyunca sürer ve toplumları sürekli olarak etkilemeye devam eder. Hatta, meydana gelecek yeni değişim ve dönüşümlerin de ortamını oluşturur. Bu bakımdan, toplumsal yaşam içinde önüne gelen tarihi fırsatı değerlendirme ustalığını gösterenler, geleceğin değişimlerine de hazırlıklı olur, uygun projeler üretir, geleceğini şekillendirmeye çalışır.
Dünyanın kuruluşundan bu güne kadar geçen süre içinde meydana gelen tüm toplumsal dönüşümlerden yararlananlar, hem kendini hem de doğayı değiştirerek gelişme sürecine girer. Bunun farkında olmayıp yararlanmayanlar ise, hep geri bir toplum olmaya mahkum olurlar.
Bu bilimsel gerçeklerden hareket ederek, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Günümüzde yürürlüğe konulan bu projeyi doğru değerlendirmemiz halinde, Kürdler olarak neler yapabileceğimizi, neler kazanabileceğimizi ve bizi bekleyen tehlikelerin neler olduğunu ve kendimizi bu tehlikelerden nasıl koruyabileceğimizi, daha gerçekçi bir biçimde kavramış ve gerekli adımları atma şansını yakalamış oluruz.
Dünya kapitalist-emperyalist sisteminin çıkardığı I. ve II. Dünya Savaşları, yakın tarihimizin en önemli toplumsal ve siyasal dönüşümleridir. I. Dünya savaşında, 15 milyon, II. sinde ise, 50 milyon insan öldü. Doğa tahrip oldu. Büyük acılar yaşandı.
Ama bu savaşlar sonucunda, Dünya Sosyalist Sistemi ortaya çıktı. Bu sistemin sağladığı maddi ve manevi destekler sonucunda, ulusal kurtuluş mücadeleleri ivme kazandı. Ciddi kazanımlar elde edildi. Emekçiler daha örgütlü hale geldiler. Sermaye sınıfına yönelik mücadeleler daha da güçlendi. İnsan hakları, demokrasi mücadelesi daha örgütlü hale geldi ve kitleselleşti.
Kapitalist devletlerdeki emekçilerle, sömürge halkları içindeki bu ulusal ve sınıfsal uyanış, dünya kapitalist sistemini köşeye sıkıştırdı. İki rakip sistem arasında her alanda büyük bir mücadele başladı. Dünya kapitalist ve sosyalist sistemi, etki alanını genişletmek için, büyük bir mücadeleye giriştiler. Soğuk savaş diye isimlendirilen bu dönemde, her iki sistemde, 3. dünya ülkelerini yanına almak için, yoğun bir propaganda çarkı çevirmeye, kendi sistemleri içinde olmayan ülkeleri, rakibine karşı kışkırtmaya çalıştılar.
Bu yoğun mücadele içinde bazen, sapla saman, at iziyle it izi birbirlerine karışmaya başladı. Bazen günlük çıkarlar, stratejik, ideolojik ve politik çıkarların önüne geçti. Komünistler faşistlerle, kapitalistler ise komünistlerle iş ve güç birliği yaptılar. Örneğin İran Şahı, Saddam, Hafız Esat, Kaddafi gibi diktatörler anti emperyalist, sosyalist kabul edilirken, Kürd ulusal kurtuluş mücadelesini yürüten Barzani ise gerici oldu.
Soğuk Savaş döneminde, Amerika tarafından hazırlanan "Yeşil Kuşak Projesi" de üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir projedir. Zira bu proje, dünyayı ciddi bir biçimde etkilemiş ve dünya kapitalist sistemin günümüzdeki politikasının şekillenmesine kaynaklık etmiştir. Örneğin; Yeşil Kuşak Projesinin uygulanması sonucunda, dünyada meydana gelen önemli değişimler yüzünden, bugün Amerika, Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) hazırlamak zorunda kalmıştır.
Dünya kapitalist sistemi, sosyalist sistemi kuşatmak, yayılmasını engellemek, geriletip yok etmek için, kiliseyle camiyi temel alan bir proje hazırladı. Özellikle, Sovyetlerin çevresinde yer alan Türk ve İslam halklarını dini alanda örgütledi. Bu nedenle, ana eksenini islamiyetin oluşturduğu bu projeye Yeşil Kuşak Projesi adı konuldu.
Amerika’nın hazırladığı bu proje gereği; Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’ da, ırk-din sentezini yapan bir akım başlatıldı. Ortadoğu’daki diktatör rejimlere her türlü destek verildi. Bu coğrafyanın egemen çevreleri Amerika’yla ortaklaşa oluşturdukları ırk-din senteziyle, ülkelerindeki sınıf ve etnik muhalefeti denetim altına aldılar. Özellikle, Türkiye’de oluşturulan Türk- İslam sentezi aracılığıyla, Kürt ulusal muhalefetiyle, sosyalist muhalefeti acımasızca ezdiler. İşte uygulanan bu proje sonucundadır ki Afganistan’da Talibanlar, İran’da Hümeyniciler, Türkiye’de ise Ak Parti iktidar oldu.
Amerika, bu ülkelerin parti, güvenlik ve sivil toplum kurumuna mensup bazı elemanlarını, Panama’daki kontr gerilla okulunda eğitti. Bunların emrinde görev yapan çeşitli dini ve ırkçı örgütler kurdu. Bu eğitimli insanları, Türkiye, İran ve Afganistan üzerinden, Sovyetleri kuşatan Müslüman ülkelere soktu. CİA ajanları Afrika, Ortadoğu ve Asya’daki Müslüman ülkelerdeki radikal İslamcı kişi ve kurumlarla ilişki kurarak paramiliter mücahit gurupları oluşturdu. Afganistan’daki Sovyet işgaline son vermek için, çağdaş bilgi, araç ve gereçlerle donattığı El Kaide örgütü kuruldu. Oluşturulan bu örgütlerin tüm giderlerini karşıladı. Amerikan bilgisi, parası, silahı, araç ve gereciyle donatılan bu örgütlerin de katkısıyla Sovyet sistemi çökertildi.
Dünya jandarması olan Amerika ve onunla işbirliği yapan bölgenin diktatör devletlerinin ortak çıkarlarına dayalı bu proje, ustalıkla uygulandı. Bu proje sayesinde Amerika, Sovyetleri yıktı, bölge devletleri de Amerikanın desteğiyle, kendi muhalefetini denetim altına alabildi.
Başka bir bilimsel gerçeğin daha altını çizelim. Her hangi bir toplumsal sorunu çözmek için yapılan bir proje, ne kadar başarılı olursa olsun, içinde bir çok çelişki ve çözülmesi gereken yeni sorunlar doğurur. Yeşil Kuşak Projesiyle, Sovyetler çökertildi. Ama Amerika’nın önüne yeni sorunlar çıktı. Kafkaslarda siyasi bir boşluk doğdu. Eskinin komünist cumhuriyetleri şeriat devletine dönüştüler. İslamiyet siyasallaştı ve radikalleşti. Referansını islamiyetten alan, bir çok anti Amerikancı örgütler kuruldu. Amerika’nın kendi eliyle besleyip büyüttüğü radikal İslam, dönüp efendisine saldırmaya başladı. Amerika, hazırladığı Büyük Ortadoğu Projesiyle şimdi, yarattığı canavarı zararsız hale getirmeye çalışıyor.
Önce bu projenin uygulamaya konulacağı coğrafyaya bakalım. Bu coğrafya, Arap ve İslam ülkelerini kapsıyor. Kuzey Afrika’da Fas’tan başlayıp, Cezayir, Tunus, Mısır, Sudi Arabistan, Pakistan, Afganistan, Orta Asya, İran, Türkiye Kafkasya’yı ve aynı zamanda Cebeli Tarık, Süveyş, Basra körfezi, Ak Deniz, Kızıl Deniz, Hint Okyanusunu içine alıyor. Neden bu coğrafya? Ve projenin temel hedefleri nedir? Şimdi ona bakalım.
l Amerika, kendi eliyle eğitip büyüttüğü, çağdaş bilgi ve araçlarla donattığı İslami radikalizmin, kendine ne kadar zarar vereceğini kendi gözleriyle gördü. Kendi varlığıyla kapitalist sömürünün devamını güvenceye almak için, bu gücü yeniden denetim altına almak, ehlileştirmek ve mümkünse yok etmek istiyor.
l Bu coğrafyada önemli dini ve etnik çatışmalar var. Bölge halkları, yıllardır kendisini ezen, sömüren, yoksul bırakan ve aşağılayan diktatör rejimlere karşı çıkıyor. Mevcut diktatör rejimlerle, bölge halklarını yönetmek giderek zorlaşıyor. Mevcut sömürünün güvence altına alınması için, bölgeyi istikrarlı bir hale getirmek gerekiyor. Bunun için de bölgedeki yasakçı, baskıcı, diktatör rejimlerini de ehlileştirmek, yumuşatmak gerekiyor.
l Bölgenin su, petrol, maden, gaz gibi stratejik zenginliğini denetimi altına almak istiyor.
l Bölgeyi, mamul maddelerini satacağı güvenli bir açık pazar haline getirmek istiyor.
l Bölgedeki ticaret yollarını, uyuşturucu ve silah kaçakçılığını denetimi altına almak istiyor.
l Rusya, Çin, Japonya’nın da bu bölgede gözü var. Amerika, bu ülkelerin bölgede etkin hale gelmemesi için, gerekli düzenlemeleri yapmak istiyor. Cılız ve komik bir istem olsa da, Türklerin de burada gözü var. Osmanlı misyonu ile ‘Adriyatik’ten Çin Seddine’ lafları bu özlemin göstergeleridir.
l Politika boşluk kabul etmez. Sovyet sisteminin yıkılmasından sonra, Kafkaslarda doğan boşluğun başkası tarafından doldurmasını engellemek için, kendisi bu bölgeye yerleşmek istiyor.
l Bölgede mevcut biyolojik ve nükleer silahları yok etmek istiyor.
l Amerika, bu coğrafyaya egemen olanın dünyaya da egemen olacağını çok iyi biliyor ve buranın tek egemeni olmak için, gerekli düzenlemeyi yapmak istiyor.
Peki, Amerika bunu başarabilir mi? Başarması için ne yapmak mecburiyetindedir? Bunu sadece Amerika’nın değil, tüm dünyanın, özellikle Kürdlerin de düşünmesi gereken bir sorudur. Bunun için Kürdlerin, bölgenin içinde bulunduğu somut koşulları, küreselleşmeyi, dünyanın gidişini, dost ve düşman güçlerin konuşlanma biçimini, kiminle nereye kadar gidilebileceğini düşünmek, olası tuzakları görmek; bunları doğru yorumlamak ve buna uygun projeler hazırlaması gerekiyor.
Bu konuda sağcıların solculardan, daha iyi konumda olduğunu kabul etmek lazım. Öyle olmasaydı, bu gün dünyayı solcular yönetir hale gelirdi. Bu güne kadar kapitalistler, uygulanabilir proje yapma, uygulama sürecinde ortaya çıkan eksiklik ve yanlışlıklarını düzeltme konusunda komplekse kapılmadılar, objektif davrandılar, gerekeni yaptılar ve başarılı oldular. Projelerin uygulamaya konulması sürecinde, hatalarını görme, hatadan dönme, projelerini revize etme konusunda realist davranmasını bildiler. Bu yüzden kapitalist düzen, dünyanın her yerindeki yoğun muhalefete karşın varlığını sürdürmeye hala devam ediyor. Büyük Ortadoğu Projesi, değişen dünya koşullarında, dünya kapitalist sisteminin sömürü projesinde yaptığı ciddi bir revizyondur. Acaba, bu ciddi revizyonu gündeme getiren önemli etkenler nelerdir?
l Sovyet sistemi yıkıldı. Dünya tek kutuplu hale geldi. Amerika artık, dünya kapitalist sisteminin ana stratejiyle uygunluk göstermeyen taktiklere, baş vurmaya artık ihtiyaç duymuyor. Rakipsiz olmanın getirdiği rahatlık sonucunda, düşündüğü her adımı pervasızca atmada bir sakınca görmemektedir.
l Ortadoğu’yu kontrolünde tutmak için, buradaki diktatörlerle iş ve güç birliği yapmaya artık gerek kalmamıştır.
l Sovyetler Birliği’nin yıkmakta kullandığı İslami teröre artık ihtiyacı kalmamıştır. İslamiyeti ehlileştirerek, kapitalizmle uyumlu hale getirmek gerekiyor.
l Keza, etnik ve sınıfsal muhalefetin de yumuşatılıp, kapitalizmin tekerini çomak sokmayan bir konuma sokulması gerekiyor.
l Yöre halkının dini, etnik ve sınıfsal radikalizme yönelmesini engellemek için, mevcut sorunları belli bir biçimde de olsa çözmek, bölge halklarının uygulamaya konulan Yeni Dünya Düzenine sempatiyle bakmasını sağlamak için, milli gelirden daha fazla pay vermek gerekiyor.
l Bölgedeki toplumsal gerilimleri yumuşatmak için, insan hakları, demokrasi, adalet ve kalkınmayı güçlendirmek ve istikrarlı bir hale getirmek gerekiyor.
l Amerika, kendi eliyle yarattığı İslami terörü, hem başkalarını korkutmak için yaşatmak, hem de kendine zarar vermeyecek biçimde denetim altına almak istiyor
l Nato’yu güçlendirip, Yeni Dünya Düzeni’nin ordusu haline getirmek, böylece bölgedeki çıkarını korumak istiyor.
Yıllardır dünyayı yöneten Amerika, egemenliğini daha da güçlendirmek ve güvence altına almak, İslami coğrafyadaki zenginlikleri denetim altına almak, bölgeyi açık Pazar haline getirmek ve sağladığı bu güçle, bir dünya imparatorluğu kurmak istiyor. Amerika, bu imparatorluğu sadece silah gücüyle sağlayamayacağını çok iyi biliyor. Bunun için bölgedeki güçlü ve istikrarlı çevrelerle iş ve güç birliği içinde olmaya çalışıyor. Bu çevrelerin istem ve beklentilerini mümkün mertebe karşılamaya çalışıyor. Amerika tarafından kurulmak istenen bu imparatorluğun dini, milliyeti, sınırları, bayrağı olmayacak. İmparatorluğun temeli, ekonomik çıkar üzerine kurulacak. Bu konuda, bazı ekonomik, sosyal ve siyasal düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Amerika daha şimdiden, "Ortadoğu Kalkındırma Bankası" adıyla bir banka kurmuş bulunuyor. Yine, hazırladığı "Demokrasi Fonu"yla, hukuk, insan hakları, demokrasi konusunda çalışacak sivil toplum kurumlarına yılda bir milyar dolar civarında para yardımı yapmaya hazırlanıyor.
Yeniden yapılandırılacak bu bölgede, ciddi sınıfsal, dinsel, mezhepsel ve etnik çatışmalar yaşanıyor. Burada yaşayan toplumlar, onlarca çelişki ve paralelliği içinde barındıran bir karmaşa içinde, debelenip duruyor. İşte bu nedenle, şu anda kim kiminle neden dost veya düşman? Bu günkü dostlardan kim yarın hangi nedenle kime düşman, bu günkü düşmanlardan kim yarın hangi nedenle kime dost olabilir? Kim kiminle nereye kadar beraber yürüyebilir, nerden sonra yolunu ayırması gerekir sorularına cevap aranıyor.
Bence herkesin, bu soruları kendine sorup, cevabını da vermesi gerekiyor. Zira, doğru yanıt veren kazanacak, veremeyen ise kaybedecektir. Bu soruların sorulması ve doğru şekilde yanıtlanması biz Kürdler için de hayati önem taşıyor.
Dünya kapitalist sistemi şüphesiz, sadece Amerika’dan ibaret değildir. Bu sistem içinde yer alan devletler, sömürüde ortak, ama sömürünün bölüşülmesinde, çelişki içindedirler. Amerika sömürünün büyük bir bölümünü kendine alıyor, geri kalanı da diğerleri arasında bölüştürüyor. BOP’la, mevcut payını daha da büyütmek istiyor. Bu da kapitalist ülkeler arasında çelişme ve çatışmalara neden oluyor.
Çin, Rusya, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin, siyasi ve ekonomik güçleri var. Ama, Amerika’ya karşı koyacak askeri güçleri yok. Bu açıdan, Amerika’ya fazla karşı çıkamıyorlar. Bunu bilen Amerika, ya bendensin ya karşı taraftansın biçiminde kendini dayatıyor. Bazen de bu bölgede egemen olmak isteyen devletlerin ağzına bir parmak bal çalarak, onları cazibesinde tutmaya, onları maşa gibi kullanmaya çalışıyor. Bu konuda en dikkat çeken ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Bu ülke, AB ile Amerika arasında sıkışmış durumdadır. İçinde bulunduğu koşullar yüzünden, birisini seçmekte zorlanıyor. Sürekli olarak ikisi arasında gidip geliyor.
Ben, diğer ülkeleri bir yana bırakıp, soruna Kürd cephesinden bakmak istiyorum. Böyle yaptığımızda, karşımıza büyük bir karmaşa, dört parçaya bölünmüşlük, üç lehçe, üç alfabe, dört din ve birçok mezhep karmaşası önümüze çıkıyor. Her parçanın, lehçenin, alfabenin, din ve mezhebin kendine özgü sorunları var. Bu kadar değişik üniteleri birbiriyle paralel hale getirmek hiç de kolay değil.
Bir de her Kürd bireyindeki kişisel kimlik karmaşası söz konusu. Zira, her Kürd bireyinin birden fazla kimliği var. Her Kürd bireyi, yaşadığı toplum içinde, bir kimliğiyle ezen, diğer bir kimliğiyle ezilen; bir kimliğiyle efendi, diğeriyle köle; bir kimliğiyle sömüren, diğeriyle sömürülen konumundadır.
Irk, sınıf, cins, din, meslek, cinsel tercih, giyim kuşam, damak zevki, müzik grubu veya kulüp taraftarlığı gibi onlarca kimliğimiz var. Ama bir insanın, toplum içindeki statüsünü belirleyen ana kimliğimiz, ırk, sınıf, cins, dini ve felsefi inanç kimliklerimizdir.
Bu durum karşısında, Kürd çıkarı derken, hangi parçadan, hangi kimlikten bahsettiğimiz, kimliklerin sıralanmasında, hangisini başa koyacağımız çok büyük bir önem kazanmaktadır. Zira olaylara bakma, görme, algılama ve yorumlama, gündemimizin başına koyacağımız kimliğe göre şekillenecektir. Bu açıdan, sıralamanın doğru yapılması insanı başarıya, yanlış yapılması durumunda ise başarısızlığa götürür. Şimdi, konunun daha kolay anlaşılması için, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, küçük bir parçası olan Amerika’nın Irak’a girmesini, yukarıda bahsettiğim kişisel kimliklerimize göre yorumlamaya çalışalım.
Örneğin, savaş karşıtlığı, barış, demokrasi ve insan hakları savunucu kimliğini her şeyin önüne koyan bir Kürdü düşünelim. Doğal olarak bu kişi, yabancı bir ülkenin, sebebi ne olursa olsun bağımsız bir ülkeyi işgal etmesini, belli bir coğrafyadaki devletlere yeni bir düzen vermeye kalkmasını, insan haklarına aykırı bulur ve buna karşı çıkar. Bu müdahale sonucunda, işgal edilen ülkelerdeki diktatör rejimlerin yıkılması, süreç içinde eskisinden daha demokrat, barışçı, insan haklarına saygılı, gelir dağılımının daha adil olacağı yeni bir yapılanmanın olacağı üzerinde fazla durmaz. Müdahalenin meydana getireceği dalgalanmaların bölge halklarına ve dünyaya getireceği olumlu değişmeler, bölge devletleri tarafından insani ve ulusal hakları çiğnenen Kürd halkının durumunda meydana gelecek olumlu değişmeler üzerinde fazla kafa yormaz.
Din kimliğini en başa koyan bir Kürd, doğal olarak, Hıristiyan bir ülkenin Müslüman bir ülkeyi işgaline karşı çıkar. Onun temel önceliği, referansı, kutsal İslam dinidir. Diğer kimliklere ait hakların ve bu hakların kutsallığı konusunda duyarlı davranmaz. Bu yüzden, İşgal edilen ülkedeki diktatör rejimin, Kürdler başta olmak üzere, Müslüman halklara, dinsel ve etnik kimliklere yönelik sömürü, baskı ve katliamları üzerinde fazla düşünmez ve etkilenmez. Böyle bir kişinin düşüncesi, Hıristiyan-Müslüman ikilemine kitlenir, diğer toplumsal çelişki ve çıkarlar üzerinde kafa yormaya kalkmaz. Sırf Müslüman olduğu için zalim bir diktatörü savunur bir konuma düşer.
Aleviliğini temel alan bir Kürd, Anadolu Aleviliğinin sevecen kimliğinden hareketle, başka bir ülkeyi işgal eden, kan döken Amerika’ya karşı çıkar. Ama, savunduğu ülkedeki Alevilerin kadınları çarşafa soktuklarını, başka kimliklere yaşama hakkı tanımadıklarını, sırf başka bir dinden olmaları yüzünden sivil insanları öldürdükleri, terörü siyasi araç haline getirdiklerini gömemezlikten gelir. Toplumda var olan diğer kimlikler arasındaki çelişkileri ve bunların çözümüyle ilgili konular üstünde durmaz.
Temel referansı cinsiyetinden alan bir feminist Kürd kadın, her hangi bir ülkedeki kadınlara yönelik en küçük hak ihlaline tepki verirken, dinsel ve etnik kimliğinden dolayı, sömürülen ve katliama uğrayan Kürd halkın, acılarına kayıtsız kalabilir.
Dünyaya idealist felsefe açısından bakan, toplumsal olaylardaki karmaşayı görmeyen, her şeyi siyah ve beyaz gören insanlar için bu yaklaşım, anlaşılır bir şeydir. Ama ne yazık ki kendini Marksist diye nitelendiren insanlardan önemli bir bölümü de, olaylara idealist felsefenin gözlükleriyle bakıyorlar.
Bu bakımdan çuvaldızı, benim de içinde yer aldığım, sol kesime batırmak istiyorum. Zira bu konuda, bilimle uyumlu olan bir felsefenin yandaşı olan ve kendisini sosyalist, Marksist, komünist diye nitelendirenlerin önemli bir bölümünün, idealist felsefe yanlılarından daha kötü durumda olduklarını görüyorum.
Materyalist felsefe ve ondan doğan Marksizm’e göre, alt yapı -üretim araçlarıyla, üretim güçleri arasındaki ilişkiler- üst yapıyı -hukuk, sanat, edebiyat, ahlak, kültür, politika v.s.- belirler. Yani, insanın duygu, düşünce ve davranışlarını içinde bulunduğu maddi koşullar belirler. Her şey, her an, sürekli bir değişim içindedir. Her toplumsal olay, tez- antitez- sentez, biçiminde durmadan değişir. Marksist bir insan, somut durumun somut tahlilinden hareketle ve her şeyin durmadan değiştiğini unutmadan, bir olaya bakar, üzerinde düşünür, yorum yapar, konuşur, yazar, proje yapar ve eyleme geçer.
Şimdi, sosyalizm kurallarına sadık kalarak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Kürd sorunun çözümü üzerine, beraberce düşünmeye ve yorum yapmaya çalışalım. Kafamızı daha fazla dağıtmamak için, olayı Kürdistan’ın yer aldığı coğrafya içinde irdeleyelim.
Marksizm’e göre, Milli Demokratik Devrimini gerçekleştirip, ulusal devletini kurmuş bir toplumda temel çelişki, emek-sermaye çelişkisidir. Bu halkın Marksistlerinin temel hedefi, egemen ulus milliyetçiliğiyle mücadele etmek, proletaryaya sınıf bilinci taşıyarak sosyalist devrimi gerçekleştirmektir. Zira, egemen ulus milliyetçiliği, burjuva sınıfının sömürü aracıdır ve devrimin önündeki en büyük engeldir.
Sömürge bir toplumun temel çelişkisi ise, sınıfsal değil, ulusaldır. Bu halkın Marksistlerinin temel hedefi, Ulusal kurtuluş (Milli Demokratik Devrim) mücadelesidir. Ezilen ulus milliyetçiliği, proletaryayı sömüren egemen düzene karşı yürütülen demokratik bir mücadeledir. Bu mücadele, işçi sınıfının dostudur ve bu yüzden, egemen ulus Marksistleri tarafından desteklenmesi, teşvik edilmesi gerekir. Marksizm’e göre, ezilen bir ulusun ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere, kaderini belirleme hakkını savunmayan bir insan, kendini nasıl belirlerse belirlesin, egemen ulus ırkçısıdır.
Bu duruma göre, egemen ulus Marksistlerine düşen görev, kendi ulusu içinde bulunan tüm sosyal sınıf ve katmanları, işçi sınıfının yanına alarak, ezilen ulusların ulusal mücadelelerine destek vererek, diğer ulusların kardeş partileriyle iş ve güç birliği yaparak, sosyalist devrimi gerçekleştirmektir. Ezilen ulusun Marksistlerine düşen görevse, ulusu işindeki tüm sosyal sınıf ve katmanları, ulusal çıkarda birleştirmek, egemen ulusun devrimci, sosyalistleriyle iş ve güç birliği yaparak, ulusal kurtuluşu gerçekleştirmektir
Şimdi, Türkiye’deki bazı Kürd ve Türk sosyalist ve komünistlerin, Saddam dönemiyle Saddam sonrası dönemdeki düşünce ve davranışlarına bir göz atalım.
Bilindiği gibi Saddam Tikrit isimli Sünni Arap aşiretine mensup bir kişidir. 30 yıllık yönetimi sürecinde, ülkenin ekonomisini elinde tutan zenginler, Baas yöneticileri, devletin üst düzey bürokratları, özel muhafızlar, istihbarat teşkilatını yöneten yetkili kişilerin hepsi, Tikrit Aşiretine mensuptular. Irak tam bir aşiret devletiydi. Ama bu baylarımız, Barzani’yle Talabani’yi sürekli olarak aşiret reisi diye aşağılarken, Saddam’ın aşiret reisliğini, hiç ağızlarına almadılar.
Saddam döneminde, Irakta yaşayan çeşitli ırk, din ve mezhebe mensup insanlar, 30 yıl boyunca, tüm insani ve etnik haklarından mahrum kaldılar, diktatörlüğün zulmü altında inleyip durdular. 5 bin Kürdün can verdiği Halepçe, kimyasal saldırıya uğradı. Tüm dünya ayağa kalktı. Türk dindar ve milliyetçileri gibi bu baylarımızdan da keza hiç bir ses çıkmadı. Tüm bu işkence ve toplu katliamlar için ne yürüdüler, ne de bildiri yayınladılar.
Körfez savaşından sonra, Kürdlerin göreceli bir özgürlüğe kavuşması üzerine, Kürdistan’daki yerel yönetim, Kürd, Asuri, Türkmen halkları, milliyetçi, liberal, sosyal demokrat ve komünistler arasında, hak eşitliğine dayalı bir düzen kurdu. Türkiye’deki ırkçı, faşist çevreler "Kürd devleti kuruluyor." Diye yaygara yaparken, bu baylarımız, bu çağdaş değişim sonucunda, Ortadoğu’nun en demokrat coğrafyası konumuna gelen bu yeni yapılanmaya bırakın sahip çıkmak, onu görmezlikten geldiler. Buradaki çağdaş yönetimi herkese örnek göstermeleri gerekirken, bu düzeni kuranları aşiretçilik, gericilik ve uşaklıkla itham ederek olabildiğince aşağıladılar.
Bu baylar 30 yıl boyunca, Irak muhalefetiyle iletişim ve etkileşim içine girmeyi, etkileşerek ortak projeler yapmayı akıllarına bile getirmediler. Bırakalım sağ muhalefeti, Irak ve Kürdistan’daki Komünist partileriyle bile ilişkiye girmediler. Irak muhalefetinin Saddam diktatörlüğüyle yaptığı mücadeleye yandaş olmadılar. Onların Amerikan işgalini onaylamalarının sebeplerini bile anlamaya çalışmadılar. Üstelik, Amerikan müdahalesini onayladıkları için, onları işbirlikçilikle suçladılar. Dünya devrimci, sosyalist çevreleri Irak muhalefetini, Saddam rejiminden kurtarmaya gittiler de onlar yok mu dediler? Bizi, siz değil, emperyalistler kurtarsın mı dediler? Hem görevini yapma, hem de başkalarını suçla. Olacak şey mi?
Ne zaman ki, Amerika’ Irak’a müdahale edip Saddam’ı devirdi, işte o zaman bu baylar, Türkiye’deki dindar, ırkçı ve faşistler gibi Irak’ı keşfedip ayağa kalktılar. Öldürülen siviller, aç kalan çocuklar, ırzına geçiler kadınlar ve tabi Amerika’nın koltuğunda kurulan Kürd Devleti üzerine konuşmaya ve yazmaya başladılar. Bu yetmezmiş gibi, ellerinde Saddam posterleri taşıyan faşistlerle yürüyüşlerde boy göstermekten çekinmediler.
Türkeş, Ecevit, Demirel, Çiller gibi Kürd düşmanı olan Amerikancı kişilerin yönetimindeki Türkiye’de yaşayan bu baylar, " Ben Barzani’nin yöneteceği bir ülkede, bir saniye bile yaşamak istemem." Diye konuşmaya başladılar.
"Emperyalizm Ortadoğu’nun haritasını değiştirip kukla bir Kürd Devleti kurmak istiyor." Diye bağırmaya başladılar. Ama bu baylar, emperyalizmin 80 yıl önce, Ortadoğu’nun haritasını değiştirip, ülkesi ve milleti olmayan iki suni devlet kurarak, Kürdistanın bir parçasını onlara peşkeş çektiğini, nedense hatırlamak istemiyorlar. Öyle ya, Irak ve Suriye milleti, Irakistan ve Suriyeistan diye ülkeler yok. Ama Irak ve Suriye diye iki devlet var. Bunlar oluyor da, neden Kürd ve Kürdistan olmasına karşın, bir Kürd Devleti olmuyor? Bu emperyalizmin geçmişteki haksızlığına, zorbalığına ve uygulamalarına sahip çıkmaktan başka ne anlama gelir? Bu Kürd düşmanlığı değil midir? Böyle insanların ırkçılardan, faşistlerden ne farkı var?
Kürdlere yönelik bu siyasi körlük ve haksızlık, sadece Türkiye’deki sözüm ona devrimci, ilerici, demokrat, sosyalist ve komünistlerle sınırlı değil. Ne yazık ki uluslararası camiada da durum pek farklı değil. Sosyalist ve islami enternasyonalizm, dünyanın tüm uluslarının dostlarını çoğaltıyor, yolunu açıyor. Ama nedense iş Kürdlere gelince, dostlar düşman olup yolunu kesiyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun, ulusal kurtuluş için, toplumda mevcut tüm politik parti, dini ve felsefi inanç, sosyal sınıf ve katmanların el ele vererek kurdukları ulusal cepheleri doğru bulan malum çevreler, aynı çağrıyı yapan Kürd Marksistlerini gericilikle, teslimiyetçilikle suçlamaları da çok dikkat çekicidir.
Dünya Sosyalist Sistemi’nin, dünyanın her yerindeki ulusal kurtuluş mücadelelerine destek verdiği dönemde, Mustafa Barzani de, Kürdlere otonomi hakkı tanınması için Saddam diktatörlüğüne karşı savaşıyordu. Gelin görün ki, dünya sosyalist sistemine göre Saddam, anti emperyalist ve devrimci bir liderdi. Bunun için Sovyet pilotlarının kullandığı Sovyet yapısı mig uçakları pêşmergeler üzerine Sovyet yapısı bombalar yağdırıyorlardı. Bildiğim kaderiyle, sağcı olsun solcu olsun tüm Kürd örgütleri, yayınladıkları her bildiride ve her konuşmada, mutlak Filistin halkının kurtuluş mücadelesine destek olduğunu belirtiyorlardı. Ama ben bu güne kadar, Filistinli kişi ve örgütlerden, Kürd ve Kürdistan lafını duymadım. Bu mazlum halka sahip çıktıklarını görmedim.
Konuyu özetlersek, Amerika bir dünya imparatorluğu kurmak için, dünyayı yeniden düzenlemeye girişmiş bulunuyor. Bu projenin en önemli ayağı Ortadoğu’dur. Bu projeyi başarıya ulaştırmak için Amerika, bazı unsurlarla iş ve güç birliği yapmak zorundadır. Bu da şüphesiz ortak çıkarlara dayanacaktır. Bu projeye örgütlü gücüyle katılan, azami çıkarını elde edecektir. Hiç kimse, gücü olmayana ve alacağı için mücadele etmeyene bir şey vermez.
Uygulamaya konulan bu proje ile Kürd halkı tarihi bir fırsat yakalamış bulunuyor. Kürd halkı, ulusal çıkarını temel alan bir ulusal cepheyle, sürece katılması halinde çok ciddi kazanımlar elde edebilir. Siyasi düşüncesi, dini ve mezhebi ne olursa olsun, Kürd sorununu kendine dert edinmiş tüm Kürdlerin, ulusal çıkarı her türlü çıkarın önüne koyan bir ulusal cephede el ele tutuşmalıdır. Bu cephenin öncülüğünde, adı geçen projeye en etkin biçimde katılan asli bir unsur olmalıdır.
Dünya kapitalist sisteminin ağa babaları, Kürd ve Filistin sorununun çözülmemesi halinde, Ortadoğu’ya dirlik ve düzenliğin gelemeyeceğini, istikrarsızlığın sağlanamaması halinde ise, sömürü çarkının rahat dönmeyeceğini çok iyi biliyorlar. Eğer biz Kürdler de bunu iyi bilip, buna göre hareket etmemiz halinde, Kürd ulusal sorunu da, çözüm yoluna girmiş olacaktır.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver