|
Irak’taki
gelişmeler ışığında
Bayram BOZYEL Birinci Körfez Savaşı sonrası koşullarda Irak’ta Kürtlerin elde ettikleri kazanımlar ve en sonunda da 11 Mart 2004 tarihinde ilan edilen Geçici Irak Anayasası ile birlikte federasyon tartışmaları tekrar güncellik kazandı. Bilindiği gibi federasyon kavramı ulusal özgürlükten yoksun halkların özgürlüğe kavuşma biçimlerinden biri olarak bilinir. Bu nedenle federasyon konusu ancak ulusal sorun ve onun çözüm biçimleri çerçevesinde tartışıldığında anlam kazanır. O halde federasyon konusuna girmeden önce ulusal sorunun kendisine, onun evrimine ve günümüzdeki algılayış biçimine kısaca bakmakta yarar var.
Doğrusu yakın bir zamana kadar bu kavrama (ulusal soruna) ilişkin kafalarımız oldukça net sayılırdı. Şimdi ise ortada bir kavram kargaşası yaşanıyor. Onun için konuyu özetle baştan ele almak en iyisi. Ulusların, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan tarihsel olgular olduğunu biliyoruz. 15. ve 16. yüzyılda gelişip güçlenmeye başlayan burjuvazi, oluşturmak istediği toplumsal yapının önündeki feodal parçalanmışlığı ulus adına yıkarak kendi denetiminde bir ulusal pazar oluşturdu. Batı’da ulusların doğuşuna ulusal devletlerin kuruluşu eşlik etti. Yani her ulus aynı zamanda o ulusun adıyla anılan bir devlet çatısı altında örgütlendi. Ulus-devlet dediğimiz ve bugün hala üzerinde çokça tartışılan olgu, burjuva devrimler çağı dediğimiz tarihi koşulların ortaya çıkardığı bir durum. Ne var ki bu tarihi gelişme, her yerde aynı seyri izlemedi. Batı Avrupa’da her ulus ayrı bir devlet olarak örgütlenirken, Doğu’da, örneğin Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda, yani çok uluslu toplum ya da ülkelerde, söz konusu uluslardan güçlü ve örgütlü olanı oluşan yeni burjuva devletine damgasını vurarak diğerlerini bu çarkın dışına itti. Dolayısıyla, bu tür ülkelerde ekonomik, siyasi ve başka koşullar bakımından güçlü olan ulus hakim unsur haline gelirken, diğer(ler)i, hakim ulusun baskı ve tahakkümüne maruz kalmaya başladı. İşte, ulusal sorun denilen olay böylesi tarihsel ve toplumsal koşulların yarattığı bir sorun. Yirminci yüzyılda ulusal soruna eşlik eden ve çoğu zaman onunla iç içe anılan başka bir sorun ise sömürgeler sorunuydu. Sömürge halkların durumu ise çokuluslu ülkelerde gündeme gelen ulusal sorunlarla hem benzerlikler hem de farklılıklar taşıyordu. Sömürge halkların ezilen ve bağımlı uluslar olarak bilinen halkların durumu ile ortak özelliği, onların da ulusal özgürlükten yoksun bırakılmaları ve her türlü ulusal baskı ve sömürüye tabi tutulmalarıydı. Sömürge halklarının ezilen ve bağımlı uluslardan temel farkı ise, bu halkların yaşadıkları ülke ve coğrafyaların çoğu kez kapitalist sistem öncesi ilişkiler döneminde işgal edilmiş ve sömürüye maruz bırakılmış olmasıydı. Yani sömürge-sömürgeci ilişkileri çoğu kez kapitalizmin doğuşuyla değil, ondan önce ortaya çıkmış olmasıydı. Ayrıca sömürgelerdeki sömürü ezilen ve bağımlı ülkelerinkinden farklı olarak, tam bir talan ve soyguna dayanıyordu. Özetle hem sömürge hem de ezilen ve bağımlı uluslar için temel sorun, ulusal özgürlük sorunu idi, yani bu halkların özgürlüklerine kavuşmasıydı. Ne var ki ulusal özgürlük, sömürge halklar bakımından sömürgeci, işgalci ülkenin boyunduruğundan kurtulup bağımsız devlet ile sonuçlanırken, çok uluslu ülkelerdeki ezilen halklar bakımından daha çok federatif devlet kurma biçimde ortaya çıkıyordu. Yirminci yüzyıl aynı zamanda ezilen ve sömürge halkların bağımsızlık ve özgürlük yüzyılı oldu. Yüzyılın başında Amerika başkanı Wilson’un ezilen halklar için önerdiği ve Wilson Prensipleri olarak anılan Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesi ile daha sonra Lenin öncülüğündeki Ekim devriminin oluşturduğu ilham sonuncunda, dünyada bir ulusal kurtuluş dalgası-çağı başladı. 1960’lı yıllara gelindiğinde dünyada sömürgecilik bir sistem olarak yıkılmış, yüzlerce ezilen ve sömürge halk bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşmuştu. Aralık 1960 tarihli Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verme Hakkında BM bildirisi bu süreci çok açık bir biçimde formüle etmekteydi. Söz konusu karar şöyledir: ‘Bütün halkaların kendi kaderlerini tayin hakkı vardır; bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirler ve özgürce kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlamaya çalışırlar’. Bu yöndeki karar daha sonra bir çok ülke tarafından imzalanan bir hayli belgenin içine girecekti. Daha sonra imzalanan 1966 tarihli BM Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile BM Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, 1990 yılında imzalanan Paris Şartı dahil bir çok uluslararası belgede ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi yer almaktaydı. BM genel Kurulu’nun 24 Ekim 1970 tarihli kararına dayanan bir diğer bildirgesinde ise kendi kaderini tayin hakkı şu şekilde tanımlanıyordu: ‘Hükümran ve bağımsız bir devlet kurma, bağımsız bir devletle özgürce birleşme ya da bir halk tarafından özgürce kararlaştırılmış başka bir siyasal statü biçiminde ortaya çıkma, o halkın kendi kaderini tayin hakkını kullanma tarzını oluşturur.’ 1960’lı yıllar sonrasında da ulusal özgürlük ve bağımsızlık hareketleri dünyada önemli bir olgu olmaya devam etti. Ancak 1980’li yıllara gelindiğinde ulusal mücadelelerde büyük bir düşüş görülmeye başlandı. Diğer yandan, sosyalist sistemin yıkılmasından sonra ulusal sorunun çözümü bakımından koşullar eskiye oranla bir hayli değişti. Ulusal hareketler, eskiden sahip oldukları sosyalist sistem gibi bir gücün desteğinden yoksun kalarak eski güç ve etkinliğini yitirdi. Bu, ulusal hareketler bakımından eksi bir durumdu. Ne var ki bir başka açıdan ise ulusal sorunların çözümü yönünde olumlu bir atmosfer oluştu. İki kutuplu sistemin yıkılması ile dünyada gerilim düştü, devletler ve ülkeler arasında diyalog ve işbirliği koşulları artmaya başladı. Bu diyalog ve işbirliği atmosferi diğer sorunlar gibi ulusal sorunların çözümüne de yansıdı. Bu çerçevede dünyadaki bir çok bölgesel ve ulusal uyuşmazlığa ilişkin bölgesel ve uluslararası inisiyatifler gelişti ve hız kazandı. Bu alandaki gelişmelerde sosyalist sistemin yıkılmasıyla ulusal hareketlerin sosyalist sistem için yedek olma durumundan çıkmasının ve batılı kapitalist sistemin, bu hareketleri kendisi için birer tehdit unsuru olarak algılamaktan vazgeçmesinin büyük payı var. Bu süreçten itibaren bazı ülkeler kendi ulusal sorunları ile ilgili bir reform çizgisi izlemeye ve bu alanda kimi adımlar atmaya başladı. Örneğin İngiltere’de Ekim 1997 yılında yapılan referandum ile hem İskoç hem de Galilere kendi parlamentolarını kurarak özerklik tanındı. İngiltere’de yaşayan İskoçlar ile Galiler kendi dillerini her alanda ve devletin sunduğu olanaklarla kullanmaya başladılar. Benzer bir gelişme daha önceden İspanya’da yaşandı. 25 Ekim 1979 tarihinde referanduma sunulan Bask ve Katalan otonom yasaları aynı yılın 18 Aralık tarihinde yasalaşarak resmen yürürlüğe girdi. Fransa’nın Korsika için benzer girişimlerde bulunduğu biliniyor. Filistin sorununun çözümü için yıllardır sürdürülen görüşmelerden ise ne yazık ki şimdiye kadar herhangi bir sonuç çıkmış değil.
Yukarıda belirtildiği gibi 1980’li yıllara kadar ulusal soruna ilişkin kafalarımız biraz daha net sayılırdı. Ortada ezilen ve sömürge halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi ya da sorunu söz konusuydu. Bu konuda düşünülen tek çözüm modeli ise Halkların Kendi Geleceklerini Tayin Hakkı ilkesiydi. Sonuçta bu hakkın kullanımı bağımsız ya da ortak devlet biçimini alsa bile sonuç değişmezdi. Oysa günümüzde sorunun bu kadar yalın olduğu söylenemez. Uluslararası bir çok belge, bildiri ve anlaşmada ‘Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’ yine var. Ancak bu hak, hemen başka şartlarla kayıt altına alınmış durumda. Örneğin yukarıda vurgu yapılan Aralık 1960 tarihli Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verme Hakkında BM Bildirisinde; ‘Bütün halkaların kendi kaderlerini tayin hakkı vardır; bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirler ve özgürce kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlamaya çalışırlar’ belirlemesinin arkasında hemen şu kayıt bulunuyor: ‘Bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozmaya yönelik her girişim BM antlaşmasının amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz.’ Yine 19-21 Kasım 1990 tarihlerinde 34 ülkenin katımıyla gerçekleşen Paris Zirvesi’nde imzalanan Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası’nın Yeni Bir Demokrasi, Barış ve Birlik Dönemi başlığı altında ‘kaderini tayin hakkı’ ile ilgili şöyle bir belirleme var : ‘Halkların eşit haklara sahip olduklarını ve Birleşmiş Milletler Yasası ile uluslar arası hukukun, devletlerin toprak bütünlüklerini konu alanlar dahil, ilgili normlarına uygun olarak, kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olduklarını tekrar teyit ederiz.’ Görüldüğü gibi devletlerin toprak bütünlüğüne yapılan vurgu başlı başına bir sorun ve kendi kaderlerini tayin hakkını sınırlayan, kayıt altına alan bir yaklaşım. Kendi kaderlerini tayin hakkı, başka bir ifade ile self determinasyon konusuna sonra dönmek üzere konumuza ve bu alandaki karmaşaya göz atmaya devam edelim.
Bir an için içerdiği bütün sınırlama ve kayıtlara rağmen ‘kendi kaderlerini tayin hakkı’nı bu alanda referans olarak aldığımızı düşünelim. Peki bu ilke kimin için geçerli ya da kimlere uygulanacak? Tabi ki ulus ya da halklara. Ne var ki söz konusu belgelerde halklar ya da uluslar diye bir kavrama rastlamak mümkün değil. Bunun yerine kullanılan kavram daha çok azınlıklar ve onların haklarıdır. Azınlıklar ile ilgili yapılan tanımlamalar ise son derece genel bir kapsayıcılıkta. Örneğin yapılan azınlık tanımlamaları değişik etnisiteden halk ve toplulukları kapsadığı gibi bu tanımın içine sosyal ve kültürel gruplar, dini azınlıklar, kadınlar, göçmenler de girebiliyor. Elbette zaman zaman ulusal azınlıklar ile dini ve diğer azınlıklar birbirinden ayrı tutulmakla birlikte, bu durum yeterli açıklığı getirmekten uzak kalıyor. Dolayısıyla Azınlıklar kavramında bir toptancılık ve belirsizlik hakim durumda. Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası’nda; ‘Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayırıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğu teyit ederiz’ denilmektedir. Kopenhag Kriterleri’nin siyasi kıstasları içinde de ‘azınlıklara saygı ve onların korunmasını güvece altına alan istikrarlı kurumlar’dan söz edilmektedir. Dikkat edilirse burada ulusal azınlık tanımından çok, onların haklarına ve güvencelerine vurgu yapılmaktadır. Bu alanda yapılan en ciddi tanımlama BM Ayırımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu’nun 1985’te yayınlanan bir raporunda kullanılmıştır. Söz konusu tanım şöyledir: ‘Devlette egemen konumda olmayan ve sayı olarak azınlığı oluşturan, nüfusun çoğunluğunun karakteristiklerinden farklı etnik, dinsel ya da dilsel karakteristiklere doğuştan sahip, aralarında bir dayanışma duygusu bulunan, örtük bir şekilde de olsa varlığını sürdürmek kolektif iradesiyle harekete geçen, fiilen ve hukuken çoğunlukla eşit olmayı amaçlayan bir vatandaşlar grubudur.’ Burada yapılan aslında farklı bir halk yada ulusu ifade etmektedir. 1- Devlette egemen konumda olmamak, 2- Sayı olarak azınlığı oluşturmak, 3- Çoğunluktan ya da hakim olandan farklı etnik, dinsel ya da dilsel karakteristiklere doğuştan sahip olmak, 4- Aralarında bir dayanışma duygusu bulunmak, örtük bir şekilde de olsa varlığını sürdürmek kolektif iradesiyle harekete geçmek, 5- Fiilen ve hukuken çoğunlukla eşit olmayı amaçlamak. Bu tanım, bir iki nokta hariç çoğunlukla halk-ulus tanımına uyuyor. Sayı olarak azınlığı oluşturmak ölçüsü sanırım bir çok ülke gerçeğinde geçerli olmayabiliyor. Geçmişte Güney Afrika’daki ezilen siyahlar sayı olarak azınlıkta değil, tersine çoğunluğu oluşturuyorlardı. Bu durum başka halklar içinde geçerli olabilir. İkincisi ise yukarıdaki tanımda toprak birliği vurgusu yok. Zira belirli bir toprak üzerinde çoğunluk oluşturmak ve ya yoğunlaşmak ayrı bir halk-ulus olmanın önemli ayıraçlarından birini oluşturuyor. Durum bu olduğu halde neden bu tür belgelerde azınlık tanımında ısrar edildiğini anlamak mümkün değil. Ancak görünen o ki, bu tür belgelerin hazırlanmasında ağırlığı olan ülkelerin çoğu aynı zamanda farklı etnik topluluk ve halklarla başı belada olanlardır. Bu nedenle de yapılan tanımlamanın bilinçli olarak her tarafa çekilir nitelikte yapıldığı düşünülebilir. Ayrıca azınlık hakları kolektif haklar olduğu için, bu hakların ayrılmaya yol açabileceği yönünde devletlerde ciddi kaygılar var. Bu konuyla ilgili olarak Ece Öztan’nın Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi ve Azınlıklar adlı makalesinde ilginç tespitler bulunuyor: ‘Tanımdaki bu belirsizlik, azınlık haklarına ilişkin kuşkulardan kaynaklanmaktadır. Bunun altında yatan ise azınlık haklarının bireysel insan haklarının aksine, kolektif haklar olarak devletlerin ülkesel bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılanmasıdır. (REHMAN J, 2003:298, International Human Rights Law, Longman, London.) ‘Oysa BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 1. maddesinde "halkların" hakkı olarak anılan self determinasyon hakkı ile, aynı sözleşmenin 27. maddesinde yer alan "etnik, dilsel, dinsel azınlıklara mensup olan kişilerin hakları" olarak görülen azınlık hakları farklı hak kategorileridir. (HIGGINS,1994:195-196 "Minority Rights: Discrepancies and Divergencies Between...", The Dynamics of the Protection of Human Rights in Europe, Der.Lawson/Blois, M. Nıjhoff Publishers, Dordrecht) ‘Uluslararası hukuk alanında azınlık haklarına ilişkin olarak vurgu daha çok bireye yöneliktir. Yani azınlık hakları dendiğinde gerek BM gerekse Avrupa Konseyi bağlamında oluşturulan belgelerde azınlığa mensup kişilerin haklarından söz edilmektedir. Ancak, azınlığa mensup kişilerin bir grup olarak kendi azınlık kimliklerinin korunmasına ilişkin hakları, grubun diğer üyeleri ile birlikte kullanılabilecek kolektif niteliği ağır basan haklardır. Azınlık haklarına ilişkin grup vurgusu, yukarıda değindiğim gibi bir grup olarak ayrılma hakkına varabilecek bir self determinasyon iddialarını gündeme getirdiği için devletleri tedirgin etmektedir. Oysa uluslararası hukukta temel ilkelerden biri ülke bütünlüğüne saygı ilkesidir. Bu anlamda, ayrılma hakkı anlamında self-determinasyon, azınlık hakları içinde yer almaz.(abç. B.B) Self-determinasyon ile azınlık haklarını birbirine yakınlaştıran nokta, self-determinasyonun içsel boyutuna ilişkindir. Çavuşoğlu bu anlamda "iç self determinasyon hakkı azınlık hakları ile ilişkilendirildiğinde, eşit siyasal katılım hakkının ötesinde, azınlıkların kültürel kimliklerinin korunmasında, kendileri ile ilgili konularda karar verici olmalarını sağlayıcı yöntemlerin geliştirilmesinin gündeme geldiğine" değinmektedir. (ÇAVUŞOĞLU N, 2000: 236. Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, Su Yayınları, İstanbul.) Alıntıdan da anlaşıldığı gibi, uluslar arası belgelerde tatmin edici, çerçevesi belirgin bir azınlık tanımını bulmak oldukça güç. İkincisi azınlık hakları esas olarak kolektif nitelikte olmalarına karşılık zaman zaman bunların ‘azınlığa mensup kişilerin hakları’ olarak ifade edilmesi, konunun bireysel haklar derecesine indirgenmesine ve dolayısıyla istismarına yol açmaktadır. Konumuz bakımından en önemlisi ise self determinasyon hakkının azınlıklar için geçerli olup olmayacağı sorunudur. Doğrusu bu konuda da net ve belirgin bir tanımı yakalamak mümkün değil. Konuyla ilgili farklı ve hata birbirine zıt yaklaşımlara rastlanmaktadır. Örneğin Tarık Ziya Ekinci, self determinasyon hakkının azınlıklar için de geçerli olduğunu belirtmektedir (Avrupa Birliği’nde Azınlıkların Korunması Sorunu Türkiye ve Kürtler, Sümer yayıncılık, 1. Baskı, 2001 İstanbul). Oysa yukarıdaki alıntıda bunun tersi bir yorum söz konusu. Yukarıda belirtildiği gibi, azınlıklar konusunun bilinçli olarak yuvarlak bırakıldığına dair güçlü bir kanı var. Buradaki yaklaşımın temelinde ise devletlerin siyasi ve pragmatik kaygıları söz konusu. Bu kaygılar ne yazık ki uluslararası belge ve hukuk metinlerine de yansımaktadır. Elbette konunun doğasındaki karmaşıklığı ve çeşitliliği görmemek mümkün değil. Ancak yine de özellikle azınlıklar konusu daha yalın formülasyonlara kavuşturulabilir, özellikle de self determinasyon hakkının kullanımı bakımından halk-ulus tanımı, bir çok açıdan (sayısal, coğrafi dağılım, ortak irade bakımından) azınlık oluşturan topluluklardan ayrı bir yere konulabilirdi. Özetle, azınlık tanımı bir çok ülkedeki etnik çeşitliliği, özgürlükten yoksun halkların durumunu tanımlamıyor ve bu sorunlara ilişkin çözüm arayışlarına cevap vermekten uzak kalıyor. Mevcut uluslararası hukuk ve ulusal azınlıklar ile ilgili literatürün
bir başka özelliği ise hepsinin mevcut etnik, dini, ve kültürel sorunları
demokrasi içinde çözmek eğilimidir. Günümüzde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi,
yerinde yönetim arayışları, ademi merkeziyetçilik, desantralizasyon gibi
modellerin hepsinin ortak özelliği eski merkeziyetçi devlet-sistem modellerinin
katı otoriter yanlarını tırpanlayarak ya da daha demokratik ve katılımcı
kılarak, onları sorunlara yanıt verir hale getirmektir. Çok kültürlü toplum
önerisi de benzer arayışların, yani etnik sorunları demokrasi içinde çözme
arayışının diğer bir biçimidir. Tabi ki bunlar küçümsenecek az buz çaba
ve arayışlar değil. Türkiye örneğinde olduğu gibi kimi ülkelerde bu adımları
gerçekleştirmek için akla karayı seçmek gerek. Ulusal sorunun esas boyutu ve bizim açımızdan önemli noktası bu sorunların siyasi birer sorun olduğu ve çözümünün de siyasi karar ve yaklaşım gerektirdiğidir. Dolayısıyla çözüm arayışlarını ve federasyon biçimini de bu çerçevede değerlendirmekte yarar var.
Federasyon modeline atıfta bulunan uluslararası belgeler ya yok denecek kadar az ya da ben rastlamadım. Bu modelin en özgün biçiminin Ekim Devrimi’nden sonra çok uluslu Çarlık Rusya yıkıntıları üzerinde kurulan Sovyetler Birliği’nde gündeme geldiğini biliyoruz. Buna rağmen ortalama ve sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir federasyon modelinden söz etmek kolay görünmemektedir. Örneğin çok uluslu olmadığı halde, kendi tarihsel ve toplumsal koşullarından dolayı ABD de kurulan sistem de bir tür federal devlet biçimidir. Almanya’daki durum da aşağı yukarı böyledir. Öte yandan bu model başka özgün biçimleriyle Belçika’da, İsviçre’de İspanya’da, Kanada’da ve başka bir çok ülkede uygulanmaktadır. Dediğimiz gibi kimi ülkelerde federasyon o ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel koşulları sonucu ortaya çıkmış bir durum. Federasyonu asıl ihtiyaç hale getiren ise birden fazla ulus ya da halkın bir arada barış içinde yaşamasının getirdiği siyasal ihtiyaçtır. Kimi ülkelerde, o ülke içinde yaşayan ayrı bir halk ve etnisiteye dil ve kültürel bazda verilen haklar temelinde gündeme gelen otonomi ya da özerklik durumu, söz konusu halka diğerleriyle eşit düzeyde bir egemenlik hakkı vermiyor. Federasyonda ise eşitlik temelinde bir egemenlik söz konusu ve onu otonomi ya da diğer modellerden ayıran da bu özellik olmalı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra federasyon modelinin uygulanabilir olmadığı yönünde ciddi eleştiriler var. Sovyet sisteminin o ülkedeki ulusal sorunları çözemediği sıkça iddia ediliyor. Konumuz Sovyetler Birliği modelini tartışmak olmadığı için kısaca belirtmekle yetinelim. Sovyet sisteminin ya da Ekim Devrimi’nin en büyük başarısı geçmişte esamesi okunmayan bir çok halka verdiği özgürlüklerle onları ayağa kaldırıp kişilik sahibi kılmasıdır. Sovyetlerin dağılmasından sonra da görüldüğü gibi, bu halkların bir çoğu barışçı bir biçimde bağımsızlığına kavuşarak varlığını sürdürdü. O noktada da Sovyet sisteminin halklar arasında oluşturduğu eşitliği görmek mümkün. Eğer Sovyet sistemi çöktü ya da dağıldıysa, bunun nedenini federasyon modelinin yanlışlığından çok, oradaki sistemin iç işleyişinde, sosyalist toplum modelinin otoriter yapısında aramak daha doğru olur. Elbette halklar arası ilişkilere ve muhtemelen federal sisteme de bu otoriter yapının yansımaları olmuştur. Ancak bu neden değil sonuçtur. Kaldı ki bu ülkede olmasa bile başka ülkelerde bu modelin uygulanabilirliği ve çözüm modeli olduğu pratikte ispatlanmış bir durumdur. Yine Türkiye’de kimi çevrelerin iddia ettiği gibi federal çözüm ülkelerin bölünmesini getirmez. Tersine halkların eşitlik temelinde bir arada yaşamalarına olanak verdiği için bölünme ve çatışmalara giden yolu tıkar. Başka bir deyişle federal çözüm ülkeleri ve halkları bir arada tutan özgürlükçü ve özgürlükçü olduğu için de birleştirici bir modeldir. Artık günümüzde tekçi-üniter devlet ve sistemler toplumların çoğulcu, katılımcı ve çok etnisiteli yaşam ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Tekçi sistem modelinin yürümesi için baskıcı otoriter yöntemler kaçınılmaz oluyor. Bu ise günümüzde gelişen demokratikleşme ve özgürlük arayışlarına ters düşmektedir. Günümüzde Avrupa Birliği modeli bile bir tür konfederasyona doğru yol almaktadır. Dolayısıyla federasyon modeli, özellikle çokuluslu ülkeler için olabilecek en gerçekçi çözümdür.
Irak’ta Kürtlerin 1960’tan bu yana yürüttüğü mücadele çerçevesinde önce özerk yönetimin, 1990 yılından bu yana ise federasyon konusunun sıklıkla gündeme geldiği biliniyor. 11 mart 2004 tarihinde ilan edilen Geçici Irak Anayasası (orijinal adıyla Irak Devleti Geçiş Dönemi Yönetim Yasası) ile Irak resmen ve hukuken bir federal devlet statüsüne kavuştu. Bu sürecin geçmişi somut olarak 1970’lere kadar uzanır. Iraklı Kürtler ve Baas rejimi arasında süren kıyasıya mücadeleden sonra her iki taraf, 11 Mart 1970 Deklârasyonu üzerinde uzlaştı. Her iki taraf adına Mustafa Barzani ve Saddam Hüseyin tarafından imzalanan 11 Mart 1970 tarihli Deklârasyonun 2. Bölüm 1. maddesi Irak’ı şöyle tanımlıyordu: Irak Cumhuriyeti, eşit haklara sahip iki başlıca ulustan, yani, Arap’larla, Kürt’lerden oluşan bir birleşik devlet olmalıdır. Aynı Deklârasyonun 6. Madde’sinde ise: ‘Irak Kürdistan’ı; Süleymaniye, Kerkük, Erbil illeriyle, bu illerin sınırları içerisinde bulunan ve yine nahiye ve köylerin bütününden; Musul ve Diyala illerinin ise, Kürt halkının yine çoğunlukta bulunduğu kaza, nahiye ve köylerden meydana gelir’, denilmektedir. Deklârasyonun 7 ve 8. maddelerinde ise, ‘Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısının Kürt olacağı ve Cumhurbaşkanının seçildiği yöntemle, Kürt Halkı tarafından seçileceği, Anayasanın, Kürdistan bölgesinde, kültürel, sosyal, ekonomik yönetime ait tüm ulusal hakları ve bunlara ilişkin "yerel otonomiyi" güvence altına alacağı’ belirtiliyordu. 4 yıl içinde uygulanması taahhüt edilen Deklârasyon’da Kürtlere kendi bölgelerinde ileri derecede bir özerklik tanındı. Öyle ki bu anlaşmaya göre Kürdistan Ulusal Meclisi’nin onayı olmadan merkezi hükümetin bölgeye asker gönderme ya da sıkıyönetim ilan etmesi mümkün değildi. Görüldüğü gibi bu gün Irakta Kürtlere ilişkin olarak gündeme gelen federasyon ve buna benzer talepler yeni değil. Deklârasyonun içeriği ayrıntılı olarak ele alındığında neredeyse bugünkü Geçiş Dönemi Yönetim Yasası’ndakine yakın hak ve özgürlüklerin Kürt halkına tanınmış olduğu görülmektedir. Baas rejimi, 11 Mart 1974 yılında ilan ettiği Kürdistan Bölgesi Üzerine Özerklik Kanunu ile 11 Mart 1970 tarihli Deklârasyonun içini boşaltarak onu işlemez hale getirdi. Bunun üzerine Kürtlerle Baas rejimi arasında tekrar savaş başladı. Irak’taki Kürt Hareketi Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra yeni bir aşamaya geçti. Önce, Birleşmiş Milletler Örgütü 36. paralelin kuzeyini Irak uçuşlarına yasakladı, ardından da BM kararıyla oluşan Çekiç Güç ile Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgeler Irak saldırılarına karşı koruma altına alındı. 1991 yılında yapılan seçimlerle Kürdistan Parlamentosu seçildi. 1991 yılından ABD’nin ikinci kez bölgeye müdahale ettiği 19 Mart 2003 tarihine kadar geçen dönem içinde Kürtler Duhok, Hewler ve Süleymaniye’yi kapsayan Kürdistan Bölgesi’nde kendi kendilerini özgür koşullarda yönettiler. Zaman zaman yaşanan iç sıkıntı ve çatışmalar sayılmazsa, Kürtler bu dönem boyunca ekonomik, sosyal ve siyasal alanda önemli kazanımlar elde etti, toplumun özgürleştirilmesinde, temel hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesinde örnek bir pratik sergiledi. Öyle ki Kürdistan Bölgesi Irak’ın refahı görece yükselen, en istikrarlı ve güvenli bölgesi haline geldi. Bildiğim kadarıyla, Kürtler 1988 yılından bu yana otonomi-özerklik yerine federasyon talebini savunuyor. Son yıllarda Irak muhalefeti ile birlikte yapılan bir dizi toplantı ve platformda da bu talep dile getirildi ve Irak muhalefeti tarafından da onay gördü. Irak’a yapılan ikinci ABD müdahalesi ve geçici bir anayasa oluşturma sürecinde bu tartışmalar daha da arttı. Arap şoven kesimleri kadar Türkiye’nin de içinde bulunduğu Irak’a komşu bazı ülkeler, yeni Irak’ın federal olmaması için, özellikle de Kürtlere federasyon hakkının tanınmaması için yoğun çaba saffetti. Ancak gösterilen bütün çaba ve tepkilere rağmen oluşan yeni Anayasa federal ve demokratik bir Irak’ı öngörüyor. Hazırlanan anayasa şimdiye kadar Kürtlerin varlığını ve haklarını tanımlayan ve güvence altına alan en kapsamlı hukuki belge niteliğindedir. Söz konusu Geçiş Dönemi Yönetim Yasası’nın 4. maddesi yeni Irakı şöyle tanımlıyor: Irak’taki yönetim sistemi cumhuriyetçi, federal, demokratik ve çoğulcudur, iktidar federal yönetim ile bölgesel yönetimler, valilikler, belediyeler ve yerel yönetimler arasında paylaşılır. Federal sistem, köken, ırk, etniklik, milliyet veya din üzerinde değil, coğrafik ve tarihsel gerçeklikler ile iktidarın bölünmesi üzerinde temellenir. Bu madde Irak’ın hem federal, demokratik ve çoğulcu olduğunu vurgulamakta, hem de federal sistemin coğrafik temelde yapılandığını ortaya koymaktadır. Özellikle Türkiye’nin olası bir federal sistemin bölgesel temelde olmaması gerektiği yönünde yürüttüğü çabalar dikkate alınırsa, yasadaki vurgunun önemi daha çok ortaya çıkar. GDYY’nın en önemli belirlemelerden birisi de vatandaşlık ile ilgili bölümdür. 11. Madde’nin A fıkrası; ‘Irak uyruğunu taşıyan herkes Irak vatandaşı sayılır’ denilmektedir. Bölge devletleri anayasalarının çoğunun vatandaşlık tanımının ırk ya da din temeli olduğu düşünüldüğünde yeni tanımın oldukça çoğulcu bir çağrışım yaptığı görülüyor. Yeni yasanın Kürtler bakımından en önemli özelliği ise Kürtçe’nin kullanım alanına ilişkin olarak çizdiği geniş çerçevedir. Yasanın 9. Madde’si şöyle düzenlenmiştir: ‘Arap dili ve Kürt dili Irak’ın iki resmi dilidir. Türkmenler, Asuriler veya Ermeniler gibi, Iraklıların çocuklarını, eğitim programına uygun olarak kendi ana dillerinde resmi eğitim kurumlarında, veya her hangi başka dillerde özel eğitim kurumlarında eğitme hakkı güvence altındadır. "Resmi dil" kavramının kapsamı ve bu maddedeki hükümlerin uygulanmasının anlamı kanunla belirlenir ve şu hususları içerir: (1)Resmi gazetenin iki dilde yayınlanması; (2) Ulusal Meclis, Bakanlar Kurulu, mahkemeler ve resmi toplantılar gibi resmi çerçevedeki konuşma ve açıklamaların her iki dilde yapılması; (3) Resmi belgelerin onaylanması ve yayınlanması ile resmi yazışmaların iki dilde yapılması; (4) Eğitim programına uygun olarak öğretimin her iki dilde yapılacağı okulların açılması; (5) Eşitlik ilkesinin buyurduğu (para, pasaport ve pul gibi) diğer tüm hususlarda her iki dilin kullanılması; (6) Federal kurumlarda ve Kürdistan bölgesindeki temsilciliklerinde her iki dilin kullanılması.’ Görüldüğü gibi Kürtçe sadece Kürdistan’da değil aynı zamanda Irak’ın tümünde kullanılıyor ve ülkenin ikinci resmi dili olarak kabul ediliyor. Bu durum, yeni anayasada Kürtler bakımından en önemli kazanım sayılabilir. Tabi bu arada diğer azınlıklar bakımından belirtilen güvenceleri de unutmamak gerekir. İşin bu yanını yeni yasanın demokratikliğinin önemli göstergelerinden birisi olarak kabul etmek gerekir 7. Madde B fıkrasında ise ‘Irak’ın, bir çok ulusun ülkesi ve Irak’taki Arap halkının, Arap ulusunun bölünmez bir parçası’ olduğu belirtiliyor. Buradaki belirlemenin önemi şuradadır ki, hem bir kez daha Irak’ın çok uluslu bir ülke olduğu vurgulanıyor, hem de Irak’ın Arap ulusu ile bağlantısı Irakta yaşayan Araplarla sınırlı tutuluyor. Yasa’nın 54.Madde A fıkrasında Kürdistan Bölge Yönetimi’nin yetkisi şöyle tanımlanıyor: Kürdistan Bölge Yönetimi, bu Kanun’da belirtildiği üzere federal idarenin özel yetki alanına dahil konular hariç, mevcut görevlerini yerine getirmeye devam eder. Bu görevlerin finansmanı, mevcut uygulamaya uygunluk içinde ve bu Kanun’un 25(E) maddesi gereğince federal idarece karşılanır. Kürdistan Bölge Yönetimi polis güçleri ve iç güvenlik üzerinde bölgesel kontrolü elinde tutar ve Kürdistan bölgesi dahilinde vergi ve harç koyma yetkisine sahiptir. Ne var ki bu olumlu belirlemelere karşılık, yeni yasada Kürdistan Bölge Yönetimi’nin yetki alanı daraltılmakta ve giderek Kerkük, Kürdistan Bölgesi’nin dışında tutulmaktadır. Yasa’nın 43. Madde’sinde bu konunun çerçevesi şöyle çizilmiş: A- Kürdistan Bölge Yönetimi, 19 Mart 2003’de bu idare tarafından yönetilen Dohuk, Arbil, Süleymaniye, Kerkük, Diyala ve Ninova vilayetlerinin topraklarının resmi yönetimi olarak tanınır. "Kürdistan Bölge Yönetimi" terimi, Kürdistan Ulusal Meclisi, Kürdistan Bakanlar Kurulu ve Kürdistan bölgesindeki bölgesel yargı organını kapsar. B-Geçiş dönemi içinde on sekiz vilayetin sınırları değişmeden kalır. C- Bağdat ve Kerkük hariç, Kürdistan bölgesi dışında üçten fazla olmayacak vilayetlerden oluşan her grup, kendi aralarında bir bölge kurma hakkına sahiptir.... D- Bu Kanun, Tükmenler, Keldani-Asuriler ve diğer tüm yurttaşların idari, kültürel ve politik haklarını güvence altına alır. Dikkat edilirse Kürdistan Bölge Yönetimi’nin yetki alanı ABD müdahalesinden önce Kürtlerin denetiminde olan bölge ile sınırlandırılıyor. Oysa söz konusu coğrafya Iraktaki bütün Kürt coğrafyasının % 60’ı dolayındadır. Yasada savaştan sonra özgürleştirilen Musul, Diyala ve Kerkük vilayetleri ve bağlı kimi yerleşim yerleri bunun dışında tutuluyor. Ayrıca yasaya göre on sekiz vilayetten her üçü bir araya gelerek bölge kurma olanağına sahipken Bağdat ve Kerkük bu haktan istisna tutuluyor. Bağdat’ın istisna tutulması anlaşılır, çünkü orası ülkenin başkentidir, ancak aynı şeyin Kerkük için de geçerli olması doğru değil. Burada Kerkük’ün bir petrol kenti olarak Kürtlerin denetimine geçme kaygısının belirleyici olduğu açıktır. Kerkük, hem Araplar, hem bölge devletleri hem de müttefikler için önemsenen bir şehir. Kerkük’ün Kürtlerin denetimine bırakılmasının adı geçen çevrelerin hiçbirisinin hesabına gelmediğini tahmin etmek güç değil. Bu nedenle Kürtlerin bütün ısrarına rağmen Kerkük Kürdistan Bölge Yönetimi denetimi dışında tutuldu. Ancak Kerkük’e ilişkin olarak yapılan düzenleme kalıcı değil. Yasa, Kerkük dahil, diğer bir çok soruna çözüm için Irak Geçiş Yönetimi’ni görevli kılıyor. Söz konusu yasanın 58 Madde’sinin Kerkük dahil diğer uyuşmazlık konusu olan alan ve konular ile ilgili düzenlemesi şöyledir: A- Irak Geçiş Yönetimi, özellikle de Irak Mülkiyet Şikayetleri Komisyonu ve ilgili diğer organlar, önceki rejim tarafından Kerkükde dahil belli bölgelerin demografik özelliklerini, kişileri kendi yer ve evlerinden sürmek ve kovmak, bölge içine veya dışına göçe zorlamak, yabancı kişileri bölgeye yerleştirmek, sakinleri çalışmadan yoksun bırakmak, ve milliyetini değiştirmek suretiyle bozma uygulamalarının yol açtığı haksızlıkları düzeltecek önlemleri almada süratle hareket ederler… B- Önceki rejim, siyasal amaçlarla idari sınırları da maniple etmiş ve değiştirmiştir. Irak Geçiş Yönetimi Başkanlık Konseyi, kalıcı Anayasa’da bu haksız değişikliklerin düzeltilmesi hususunda Ulusal Meclis’e tavsiyelerde bulunur. Başkanlık Konseyi’nin tavsiyelerin saptanması üzerinde oybirliğiyle bir anlaşma sağlayamaması durumunda, konuyu incelemek ve tavsiyelerde bulunmak üzere oybirliğiyle tarafsız bir hakem tayin eder. Başkanlık Konseyi’nin bir hakem üzerinde anlaşma sağlayamaması durumunda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nden, seçkin bir uluslararası kişiliği hakem olarak tayin etmesini ister. C- Kerkük de dahil, tartışmalı bölgelere ilişkin nihai karar, bu önlemlerin tamamlanmasına, dürüst ve saydam bir nüfus sayımının yapılmasına ve kalıcı anayasanın onaylanmasına kadar ertelenir. Bu karar adalet ilkelerine uygun olmalı ve bu bölgelerdeki halkın istemlerini dikkate almalıdır. İlgili maddelerden de anlaşıldığı gibi Kerkük’ün durumu ve ona benzer nüfus kaymaları ile idari birimlerin değiştirilen sınırlarının yeniden düzenlenmesi için önce Geçiş Dönemi Başkanlık Konseyi’ne görev veriliyor. Sorunun bu tarzda bir sonuca ulaştırılmaması durumunda ise Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin görevlendireceği bir hakemin olaya el koymasını öngörüyor. Irakta Geçiş Dönemi kavramı 30 Haziran 2004’te başlar ve normalde 31 Aralık 2005’te son bulur. Bu takvime göre 30 Haziran 2004 tarihinde ABD ve müttefikleri egemenliği Geçici Irak Yönetimi’ne devredecek. İkinci aşamada ise en erken 31 Aralık 2004 ve en geç 31 Haziran 2005 tarihlerinde olmak üzere Ulusal Meclis seçimi yapılacak. Kürdistan Ulusal Meclis seçimleri de Irak genelinde yapılacak seçimlerle aynı tarihte gerçekleştirilecek. İkinci aşama, kalıcı anayasaya uygun bir Irak hükümeti’nin kurulması üzerine son bulur. Ulusal Meclis, en geç 15 Ağustos 2005’e kadar kalıcı anayasa taslağını hazırlar. Kalıcı anayasa taslağı, en geç 15 Ekim 2005’e kadar yapılacak bir halk oylamasıyla onaylanmak üzere Irak halkına sunulur. Geçici anayasa halkoyunda kabul edilirse, kalıcı hükümet için seçimler en geç 15 Aralık 2005’e kadar yapılır ve yeni hükümet en geç 31 Aralık 2005’e kadar görevi üstlenir. Burada dikkat çeken bir nokta da kalıcı anayasa’nın kabulü için getirilen şartlardır. Bu konuyla ilgili olarak yapılan düzenlemeye göre; Irak’taki seçmenlerin çoğunluğunun kabul etmesi ve üç ya da daha fazla vilayette seçmenlerin üçte ikisinin reddetmemiş olması halinde genel halkoylaması başarılı olacak ve taslak Anayasa onaylanacaktır. Buradaki koşula göre örneğin üç ilden oluşan Kürdistan Bölgesi’ndeki nüfusun üçte ikisinin reddetmesi halinde herhangi bir anayasanın kabulü mümkün olmayacak. Bu bir bakıma Kürtler için geliştirilmiş bir veto hakkı niteliğindedir. Bu yasaya göre Kürtler kendi çıkarlarına aykırı düzenlenmiş herhangi bir anayasa taslağını kabul etmeme haklarına sahiptirler. Bu da Kürtlere geçici anayasada tanınmış önemli haklardan birisidir.
Yıllardır bir belirsizlik içinde bulunan Irak Kürtlerinin elindeki kazanımların Irak düzeyinde bir Anayasa ile güvence altına alınması, başka bir deyişle Kürt halkına federasyon hakkının resmen tanınmış olması Kürtler bakımından büyük bir kazanımdır. Yine Kürdistan Bölge Yönetimi’ne tanınan yetkiler; iç güvenlik, vergi toplama yetkisi gibi konular da oldukça önemlidir. Kürtçe’nin sadece Kürdistan’da değil, aynı zamanda Irak’ın tümünde ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi de yeni dönemde Kürtlerin Irak’ın yeniden yapılanmasında aldıkları rolün önemini ortaya koymaktadır. Öte yandan Federal (merkezi) yönetim için oluşturulan çerçeve Kürtler bakımında eşitlikçi olmaktan uzaktır. Arapların ezici çoğunlukla yansıyacağı Ulusal Meclis’te Kürtlerin denge unsuru olmaları oldukça zor. Bu nedenle, birincisi her halkın kendi nüfus oranında yansıyacağı bir meclis ile her halkın, örneğin, Kürt ve Arapların eşit olarak temsil edildiği bir senatodan oluşan ikili bir meclis düşünülebilirdi. Böyle bir sistem halklar arası eşitlik dengesini sağlamak bakımından önemli bir güvence olurdu. Ayrıca Kerkük’ün şu an için Kürdistan Bölge Yönetimi’nin yetki alanı dışında tutulması önemli bir sorun durumunda. Bu tür ihtilaf konusu olan sorunların zamana bırakılması belki de Irak’ın yeniden huzur ve istikrara kavuşması bakımından zorunlu görülebilir. Ancak böyle de olsa bunun Kürtler aleyhine olan bir gelişme olduğu açıktır. Bana göre Irak’ta olağanüstü bir gelişmenin yaşanmaması durumunda önümüzdeki süreçte Kerkük’ün idari olarak Kürdistan Bölge Yönetimi’ne bağlanma olasılığı yüksektir. Ancak buradaki petrol için aynı şeyi söylemek zor. Bu nedenle Kerkük petrolünün merkezi hükümet tarafından kullanılması, bu yönde bir formülün bulunması daha büyük bir ihtimal. Kemal Burkay Irak’ta Kürtlerin son durumunu ‘bardağın yarısı dolu yarısı boş’ olarak değerlendiriyor (Dema Nû,15 Mart 2004, sayı 73). Gerçekten de ortada hem artılar hem de eksiler var. Hem kazanımlar var hem de daha kazanılması gerekenler. Evet, hiç bir mücadelede yüzde yüz kazanmak diye bir şey yok. Ama söz konusu olan kazanmaksa, Kürtlerin kazandığına şüphe yok. |
||||||
|
||||||