Hazır imkan doğmuşken, bu defa Irak’ı doğru kurmak gerekir

Mahmut KILINÇ

Irak BAAS rejimine karşı ABD öncülüğünde gerçekleştirilen operasyon sırasında, özellikle müteffik devletlerin politikalarıyla yakından ilgili ve aynı zamanda bölge konusunda uzman oldukları bilinen pek çok kimsenin de dile getirdikleri ortak bir görüş vardı. ‘IRAK YANLIŞ KURULDU’ Bu görüşün, Irak'ı kuran, bu tarihi günahı bugüne kadar omuzlarında taşıyan İngiltere’den de gelmesi, oldukça dikkat çekiciydi. Oysa bu yanlışlığın faturasını, hala bugün olduğu gibi, başta Kürd halkı olmak üzere Arap, Türkmen, Asuri halkları ağır bedellerle ödemekteler, ancak hala sorumluların, faturanın bir bölümünü de olsa ödemek gibi bir niyetlerinin olmadığı görülüyor. Belki bu operasyonla küçük bir bir bölümünü ödemeleri olanaklı olacak.

Akla gelen ilk şey, madem yanlış kuruldu, o zaman hazır diktatörlük yıkılmış ve müteffik devletler de demokratik federal bir Irak devletinden söz ettiklerine göre, artık bu ülkede yaşayan halkların bir daha kan emici bir diktatörlüğün, kahredici pençesine duçar olmamaları için, bu yanlışlığı düzeltmek gerekirdu. Ayrıca, kendi çıkarları açısından da olsa, Lozan Antlaşması’yla Kürdistan’ı bölüşen devletler de bu yanlışlığı farklı amaçlarla dile getirmekteler, örneğin Türkiye pek çok zaman, Brüksel Hattı’nın yanlış tespit edildiğini iddia etmiş, Türkiye-Irak sınırının biraz daha güneyden çekilmesi gerektiğini başta eski Cumhurbaşkanı S. Demirel olmak üzere, bir kısım Türk devlet yöneticileri ileri sürmekten geri kalmamışlardır. Sadece güvenlik amaçlı da olsa, gerçeğin bu ülkelerce dillendirilmesi önemlidir, bir bakıma bu ülkelerin, yeni kurulacak Irak’ın önünde sorun olamayacaklarının bir itirafı olabilir.

Evet, hazır herkes bu yanlışlığı görüp kabul ettiğine göre, bir daha milyonların ölümüne neden olacak yeni bir yanlışlığa düşmemek için, sadece Kürdistan sorunun rehini durumuna düşmüş başta Türkiye olmak üzere, İran ve Suriye’yi de fazla ciddiye almadan veya onları ikna etmenin bir yolunu bularak, “Demokratik Federal Irak Devleti” kurulmalı ve böylece, başta İngiltere olmak üzere, bugüne kadar bu tarihi günahı omuzlarında taşıyan ülkeler, geç de olsa hatalarını düzeltmeliler. ABD’nin bu konuda eli açıktır, zira bu ülke Lozan Antlaşması’nı onaylamadan, kongreden geri çevirmiştir. Bu nedenle, Lozan’a karşı bir sorumluluğu yoktur. Bir bakıma operasyon, günahkar ülkelerin bu günahtan arınmalarının, Irak'da yaşayan halklara karşı tarihi bir sorumluluktan kurtulmanın imkanını sunmaktadır.

Başta Türkiye olmak üzere, Irak'ın federal yeniden yapılanmasına karşı tehditlerini desteksiz sıralayan ülkelerin, müteffik devletler bu yeniden yapılanma sürecinin arkasında kaldıkarı sürece, hiç birşey yapamayacaklarını ve tersine fazla zaman yitirmeden, kof tehditlerin sahibi, bu ülkelerin yeni Irak’la her alanda işbirliğine gideceklerini ileri sürmek hayalcılık olmaz. Türkiye bir yandan Irak'ın federal yapılanmasına karşı olduğunu ileri sürmekte, ama diğer yanda Irak'ın yeniden imarında ortaya çıkacak pastadan, nasıl daha fazlasıyla yararlacağının hesaplarını yapmaktan da geri kalmamaktadır. Paranın Türkiye için her zaman daha önemli olduğu biliniyor. Aynı hesap, Suriye ve İran’nın yanında diğer Ortadoğu ülkeleri için de geçerlidir.

Peki öyle ise nedir bu desteksiz salvolar! Yok efemdim, Kürd devletine karşıymışlar, federasyona karşıymışlar, Kürdlerin yeni Irak'da söz sahibi olmalarına karşıymışlar...v.s.. v.s... Ne diyor, Türk Başbakanı Recep Tayip Erdoğan gittiği Wasington'da, ''Kuzey Irak’ta federasyon talepleri var. Biz gerek etnik ve gerekse mezhebi kökene dayalı federasyonu tasvip etmiyoruz. Bunlar Irak’ın geleceğini zor durumda bırakır.'' Hatta Erdoğan, ABD Başkanı Bush’un da kendilerini bu konuda tatmin ettiğini ileri sürmekten geri kalmamaktadır. Başka bir soruya karşılık verirken de tehditvari dil kullanmakta bir sakınca görmemekte. Bir gazetecinin, ‘‘Irak’lı Kürtlerin özerklik arayışlarında önemli kazanım elde ettikleri ve petrol zengini Kerkük kenti üzerinde hak iddia ettikleri’’ şeklindeki bir soruya da, bakın nasıl cevap veriyor: “Kürtlerin Kerkük’te attığı adımlar sağlıklı değil. Bir etnik grubun, diğerinin üzerinde egemenliğini tatbik etmesi çabaları adil değildir. Bu etnik grup Kürt, Türk, Arap veya her ne olursa olsun fark etmez. Bu yaklaşım, Irak’ın bütünlüğüne zarar verecektir. İkinci olarak, Kerkük’te olanlar, bütün Irak halkına ait olması gereken Irak petrolünün, tek bir etnik grup tarafından sömürülmesi ihtimali yaratıyor. Doğal olarak, diğer etnik unsurlar, buna karşı olumlu bir tavır almayacaklardır.”

Burada Erdoğan, Kürd halkının haklı taleplerinin önüne set çekmek isterken, farkına varmadan bir Türkiye gerçeğini de itiraf etmektedir. Bağımsız veya federe bir devletin, bu devletin temelini oluşturan topraklar üzerinde yaşayan halkın adıyla kurulmasının, o coğrafyada yaşayan toplumun bütünlügüne zarar vercekse, evvel emirde, Türkiye’nin kuruluşundaki yanlışlığın tartışmaya açılması gerekiyor. Zira, Türkiye kendi sınırları içerisinde yaşayan ve nüfusu yirmi milyonu bulan Kürd halkını red ve inkar ederek, Türk etnik kimliğiyle kurulmuş ve bugüne kadar bu yanlış kuruluştan kaynaklanan sorunları çözememiştir. Kaldı ki Kürdler, Anadolu ve Kuzey Kürdistan’ın bir bütün olarak Türk etnik kimliğiyle devletleşmesi örneğinde olduğu gibi, bütün Irak’da değil sadece Kürdistan bölgesinde bir federe devlete sahip olmak istemekteler. Ayrıca Kerkük petrolünün Kürdler tarafından sömürülmesinden söz eden Erdoğan, sanki TC’nin başbakanı değilmiş gibi, rahat gözüküyor. Zira, Türk devleti Kürdistan’nın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürüp batıya taşımakta bir sakınca görmemekte, Kürdistan tümüyle alt yapı hizmetlerinden mahrum iken, enerjisinin %80’nini bu bögeden temin etmektedir. Gerçek sömürü budur. Kerkük’teki sömürü olmayacaktır, tersine bugüne kadar süren sömürünün durdurulması olacaktır. Çünkü Kerkük, Kürdistan’ın bir parçasıdır. Bir halk kendi ülkesinin kaynaklarını kullanırsa, buna sömürü denmeyeceğini Türk başbakanı bilmelidir. Ayrıca, Irak’da Erdoğan’ın söylediği gibi olmayacaktır. Kürd halkı kadirşinasdır, birlikte yaşadığı diğer halkların halklarını red ve inkar etmez, tersine bu hakların yaşama geçmesi için gerekli olanakları yaratır. Henüz tanınmış bir devlet olmamasına ve üstelik komşu devletlerin bir kaşık suda boğmak için fırsat kolladıkları Kürdistan’daki yerel hükümetler, bu bölgede yaşayan diğer halkların her türlü haklarını tanımış, gerekli imkanları yaratmışlardır. Örneğin, Türkiye sınırları içerisinde 20 milyon Kürdün, kendi diliyle eğitim ve öğretim yapması yasak olduğu halde, Güney Kürdistan’da bir kaç bin Türkmen’in Türkmence eğitim veren okulları bulunmaktadır. Bu gerçeğin, komşu devletlerin ve özellikle Türkiye’nin korkusundan olmadığını hemen söylemek isterim. Bu, Kürd halkının ne denli onurlu olduğunun bir kanıtıdır.

Bir takım çevreler durmadan Irak’ın toprak bütünlüğünden dem vurmaktalar. Üstelik federal demokratik Irak söz konusu olduğu zaman da aynı şeyi tekrar etmekteler. Eğer bölünmekten meram, bölünen parçalardan birinin bağımsız bir devlet kurması ise bugüne kadar başta Kürdler olmak üzere, hiç bir siyasi grup böyle br taleple ortaya çıkmadı ve aynı zamanda müteffik devletler de her seferinde bu konuda duyarlı olduklarını ve Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacaklarını söylemekten geri kalmadılar. Peki o zaman durmadan, Irak’ın toprak bütünlüğünden söz etmek ne anlama geliyor? Öyle anlaşılıyor ki Türkiye ve onun etkilemek istediği ülkeler (İran, Suriye ve bazı Arap devletleri), federal ve demokratik bir Irak’ı bölünmüş olarak kabul etmekteler. Onlara göre, merkezi ve otoriter bir devlet olmalı, Kürd halkının ileri sürdüğü talepler de belki kültürel düzeyde kabul görmelidir. Aynen Türkiye’de son Avrupa Birliği üyeliği sürecindeki gibi, bir dil kursu Kürdlerin nesine yetmiyor? Hatta bazen federalizmin bölgede uygulanması ve başarı göstermesini, bölgeyi istikrarsızlaştıracağını ve bir iç çatışmaya sürükleyeceğini ileri sürmekte, Kürd-Arap iç savaşından dem vurmaktalar. Tabii bütün bunlar, sadece provokasyon kokan ve müteffik devletleri, federal demokratik Irak’ın oluşmaması için etkilemekten başka bir amaç taşımamaktadır.
Oysa, her ne kadar bu ülkeler görmek istemiyorlarsa da dünya artık başka bir yerde.

Globalizmin hüküm sürdüğü bugünün dünyasında ve üstelik cağdas demokratik devletlerin süreci güçlü bir şekilde karşılamaları için, yerinden yönetimin hemen her alanda güçlendirilmesi tespitlerinin yapıldığı ve hatta AB’nin, bunu AB’nin tümü çapında hayata geçirmek istediği bir zaman diliminde, federalizm, sanıldığından çok daha önem kazanmaktadır. Bunu önümüzdeki on yıllarda, neden olduğu toplumsal gelişmelerle birlikte, görme şansımız olacaktır. Federalizm sorun yaratan değil, tersine sorunların çözümünü kolaylaştıran bir yönetim modelidir ve demokrasi üzerinde şekillenir. Sadece farklı halkların veya faklı dil ve dine mensup toplumların bir arada yaşadığı ve bu toplumların sorunlarını çözmek için değil, aynı zamanda çağdışı kalmakta ısrar eden bu devletlerin anlamak istemedikleri federalizmin, bir toplumsal kalkınma modeli, hak ve özgürlüklerinin korunduğu ve toplumsal refah düzeyinin sağlandığı bir yapılanmadır. Federal yapılanma modelini seçen hiç bir ülke bölünmemiştir. Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi, gönüllü bir birlik oluşturan Çek ve Slovaklar, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yine, çatışmadan, bir iç kargaşaya sürüklenmeden, refarandumla ayrılmışlar ve çağdaş iki demokratik devlet olarak yan yana yaşmaktalar.

Yine, federal sistemi benimseyip birlikte yaşamayı başaran uluslara, önemli örnekler mevcuttur. Bunun Avrupa’da önemli örnekleri vardır: İspanya, Rusya, Belçika, İsviçre bunların başında gelir. Yine, Amerika kıtasında Brezilya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada önemli örneklerdir. Bunlar, birden fazla dil, din ve kültürü benimseyen toplumların birlikte yaşadığı devletlerdir. Bu devletler içerisinde, Rusya ve İspanya son yıllara kadar otoriter bir devlet yönetimine sahip olmakla, diğerlerinden faklı örnekler olmuşlar; her iki ülkede de devlet, fetih ve sömürgeleştirmekle, askeri güç, ekonomik büyüme ve kültürel etkiden de güç alarak, siyasal etkiyi genişletmiş ve her iki devlet de merkezileşmeyi önemsemişlerdir. Bu süreç sorunların çözümüne yol vermediği için, bu iki ülkede diğerlerinde olmadığı kadar bir iç çatışmaya neden olmaktadır. Buna karşın; Belçika, İsviçre ve Kanada Federal Demokratik Devletlerdir ve bu ülkelerin sorunları da çatışmaya neden olmadan çözümlenmiştir. Ancak genel olarak tüm federal devletlerde olduğu gibi, bu ülkelerin de önemli bir ortak yanı bulunmaktadır. O da, eğer bu devletler federal bir sistemde örgütlenmemiş olsalardı, bölünebilecekleriyle ilgili inancın güçlü olduğudur. Aslında bu ülkeler federal bir sistemi benimsemekle, komşularına karşı güvenliklerini sağlamış ve bölünmelerine karşı bir duvar örerek, dışsal baskıyı bu şekilde önlemiş olmaktalar. Örneğin, bu ülkeler arasında en demokratik olanından söz etmek istersek, İsviçre’nin çok önemli bir örnek olduğu bilinmektedir. Eğer İsviçre federal bir sistemi benimsememş olsaydı, bu ülkedeki Almanca konuşanlar Almanya ile, Fransızca konuşanlar Fransa’yla, İtalyanca konuşanlar ise İtalya ile birleşmek için çeşitli yollar arayacaklardı. Böylece bağımsız ve refah seviyesi yüksek olan İsviçre olmayacaktı. Oysa bugün, İsviçreliler, farklı dil ve kültürleri tam bir eşitlik içerisinde bir arada yaşatmakla, hem bağımsız kalabilmekte ve hem de yüksek bir refah düzeyine erişmekteler. Diğer tarfta, her İsviçreli kendi ana dilinden başka, ülkedeki diğer bir dili de öğremek zorunda olduğundan, böylece İsviçre halkı Avrupa’nın büyük kültürleri olan, Fransız, Alman ve İtalyan kültürlerinden rahatlıkla yararlanmaktalar. Bunlar hep federal sistemin getirileridir. Belçika da benzer bir örnektir, burada da federal sistem olmasaydı; Fransızca konuşan Valonlar, Fransayla ve Flamanca konuşan kesim de Hollanda’yla birleşmeyi deneyecekti. Onlar istemesse bile, dışsal baskı buna zorlayacaktı. Böyle bir durumda da bağımsız bir devletin yurttaşı olma imkanını yitirmiş olacaklardı. Valonlar ve Flamanlar birlikte yaşamakta zorlanabilirler, ancak bağımsız bir devletin vatandaşı olmanın getirilerinin daha fazla olduğunun bilincindeler.

Kanada’da da benzer bir durum söz konusudur. Burada da iki toplum bulunmakta ve bunlar dışsal baskıya karşı birlikte yaşamayı seçmişlerdir. O halde dışsal baskı, farklı halkların veya farklı dil ve dinlerin olduğu toplumlarda bölünmeyi, komşuları ve benzerleriyle birleşmeyi gündeme getirdiği halde, buna karşı birlik, ancak hak eşitliği temelinde ve demokratik federal bir sistem içerisinde kalınarak korunabilir. Tabii ki federal sistem bütün sorunların bittiği anlamda değildir, ancak sorunların çözüm yöntemlerinin demokratik bir düzen içerisinde yürümesidir ve bu da çatışmayı önlemekte, ülkenin kaynakları yok yere heba olmamaktadır.

Irak için de yukarıdaki örneklerden yola çıkarak benzer sonuçlara varmak mümkündür. Aslında federalizm Irak’ın yegane kurtuluş yoludur. Özellikle dışsal baskıya karşı ülkenin bütünlüğünün korumasının tek yoludur. Eğer bu olmassa, dışsal baskı bu ülke toplumları üzerinde yoğunlaşacak, bir yandan ülkenin bir kesimi komşu ülkelerle birleşmek hevesine kapılacak, diğer tarfta bu imkanı olmayan Kürd halkı da doğal olarak kaderini belirleme yolunu seçecek, güvenliği için tedbir alacak ve yeni çatışmaların başlaması gündeme gelebilecektir. Nitekim Şii kesimin iran’a sıcak baktığı bir sır değildir. Böylesi bir durumda, yani bu kesim eğer İran’la birleşmez ise de bu ideolojik alanın etkisinden çıkamayacaktır. Aynı şekilde Sunni Arap kesim de Ürdün’le birleşebilir. Bu ihtimal pek çok zaman dile getirildi. Bu olasılık, bir senaryo olmaktan çok, birlikte yaşamayı başaramamış Irak’ın varacağı yer olarak kabul edilmelidir. Ayrıca, Arap kesimin Şer’i bir sistemin oluşturulması için giderek sesi fazla çıkmaktadır. Böyle bir gelişme, doğal olarak Kürtler için kabul edilmez olacaktır, zira Kürt toplumu hem gelenekleri ve hem kültürü itibarıyla, Şer’i bir sistemde yaşamaya uygun olmadığı gibi, seküler ve demokratik bir yapılanmaya açıktır. Bunlar çok temel sorunlardır ve her iki halkın birlikte yaşamasını belirleyecektir. Federal demokratik bir sistemde, barış içerisinde birlikte yaşamayı başaramamış bir Irak, böyle bir sona doğru sürüklenebilir ve bu aşamada Kürd halkı; ya bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkacaktır. Hemen belirtelim ki bu seçenek de Kürd halkının gündeminde olmalıdır ve kendisini bu geleceğe göre organize etmelidir. Böyle bir durumda, Kürdistan’ın, Kürdistan’ı bölüşen devletlerin, özellikle Türkiye’nin işgal tehditi ile karşı karşıya kalacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. Bu süreci belirleyecek pek çok faktör vardır. Bunların başında ABD ve uluslararası güçlerin bunu kabul edip etmeyeceği, diğeri ise direk Kürd halkının buna karşı ulusal direncidir. Bütün esip gürlemelerine karşın bu, son derece zayıf bir ihtimaldir. İran ve Suriye’nin zaten bunu yapacak hem ekonomik ve hem de diplomatik mecalleri yok, Türkiye ise istemesine karşın, hem Avrupa Birliği süreci ve hem de ekonomik dengeleri buna el vermeyecektir. Bunların tümünü göğüslemek isteyen bir Türkiye, aynı zamanda bölünmeyi de göze almalıdır. Güney Kürdistan’ı işgal edecek bir Türkiye bölünmekten kurtulamaz. Sonuç olarak, uluslararası koşullar böyle bir maceraya uygun olmadıkça -ki bugün değildir- herhangi bir ülkenin buna teşebbüs edeceği ihtimali yoktur, ancak Kürdistan’ın büyük zorluklarla karşılaşacağını tahmin etmek de zor olmayacaktır.

Dil, din ve kültürleri aynı olmayan toplumları, kısacası farklı halkları bir devlet çatısı altında birleştirmek, birlikte yaşamasını sağlamak doğal olarak o ülkenin siyasetine ek bir yük getirmektedir. Zira farklı dil ve dine sahip toplumları sorunsuz yönetmek her zaman kolay olmamaktadır. Her iki toplumun siyasi, kültürel, toplumsal ihtiyaçlarına cevap verecek, hemen her alanda kurumları olması gerekir, bu da her şeyin iki defa yapılması anlamına gelir. Ama yine de bir devletin çatısı altında birlikte yaşamak durumunda olan iki toplumun çatışmak yerine, barış ve demokrasiyi seçmeleri, her ne kadar siyasete ve ekonomiye ek yükler getirecek ise de ülke ve halkların güvenliği ve refahı için en doğru olanıdır.

Müteffik devletler de Irak için en uygun olanın federalizm olduğunu söylemekteler. Nitekim, ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi, Paul Bremer, bu görüşü pek çok zaman dile getirmektedir. Son zamanlarda Bremer, Ayetullah Sistani’nin seçim talebini içeren mektubuna verdiği cevapta şöyle demektedir. “Seçimin cevabını BM yetkilileri verecek. Ancak ABD, federalizm sisteminin Irak’a uygun olacağını düşünüyor. ABD’nin kast ettiği federalizm idari ve coğrafi federalizmdir. Bu sistem, Irak’ta diktatörlüğün bir daha ortaya çıkmasını engelleyecektir.” Bremer, aslında son derece önemli iki noktaya temas etmektedir. Bunlardan birincisi, idari ve coğrafi federalizm, diğeri de federal sistemin bir diktatörlüğün yolunu kapattığıdır.

Federalizmin modelleri konusunda farklılıkların olduğu açık, ancak federal model yalnız Kürdlerin, Araplarla birlikte yaşamasını sağlamayacak, aynı zamanda Sunni ve Şii Arapların da dışsal baskıdan korunarak birlikte yaşamalarını sağlayacaktır. Kerkük sorunu dışında, model konusunda bazı farklılar olabilir, ancak genel olarak feredal Irak konsunda bir uzlaşmanın olduğu açık. Tabii ki Kerkük konusu Kürdler için hayati derecede önemlidir. Kerkük, hem Kürdistan’ın bir parçasıdır ve hem de Kürd halkının kendi coğrafyasındaki kaynakları denetlemesi ve bölge halkının sorunlarının çözümü için kullanması hakkı vardır, bunun en başta anayasada yer alması gerekir. Ayrıca, fazla üzerinde durulmayan bir konu da, Kerkük’ün Kürd halkının denetimine girmesi, Bağdat’ın demokratik çizgiden çıkmaması için, bir baskı unsuru oluşturması gibi etkisi olacaktır.

Burada federal sistemin, idari ve coğrafi olacağı şeklindeki tanımlama dar bir federal modeli çağrıştırıyorsa da zaten federal sistemler coğrafi olur, bir halkın yaşadığı coğrafyayı kapsar ve o coğrayanın adıyla anılır. Irak örneğinde, Kürdistan coğrafyası federe bir devlet olarak yerini alacak ve bugün ki sevisinden geri düşmeyecektir. Bremer’in söylediği ikinci şık ise federalizmin yeniden diktatörlüğü önlemesi, oldukça önemlidir. Bu durum askeri darbeler için de söz konusdur. Örneğin Türkiye federal bir ülke olabilseydi, üçü açık, pek çoğu da gizli askeri darbeleri yaşamayacak ve ülke kaynakları heder edilmeyecekti. Federal bir ülkede yeniden diktatörlüğün denenmek istenmesi veya askeri bir darbenin olması, açıktır ki federe devletlerin kendi kaderlerini belirleme haklarını ortaya çıkaracaktır. Bu da darbeyi, baskıyı önleyen bir faktördür.

Federal sistemler arasında da önemli farklılıkların olduğu bilinmektedir. Özellikle, Türkiye’nin Kıbrıs pratiğinden sonra pek çok kimse bu farkların ayırdına vardı. Belki Türkiye uzlaşmamak için her seferinde eskiden farklı bir tezle ortaya çıkmakta veya ek yeni taleplerde ısrar etmekte ama, esas olarak federe devletin, merkezi devletle ilişkilerinin ne olacağı konusu temel ekseni oluşturmaktadır. Bu süreci belirleyecek olan hem içsel ve hem de dışsal faktörler vardır. Dışsal faktörlere daha çok güvenlik ve uluslararası hukuk açısından bakmak gerekir. Ancak içsel faktörler, federal demokratik sistemi oluşturacak toplumların, hem merkez ve hem de birbirleriyle olan ilişkileri önem kazanmaktadır. Nitekim günümüzde sınırlı bazı alanlarda yetkilerle donatılmış bir federe devlet ve tabii kanun yapma, güvenlik, dış politika, yargı, mali politikalar ve denetleme yetkisini elinde bulunduran bir merkezle oluşturulan, “dar çerçeveli bir federal sistem.” Bu, daha çok idari esaslıdır. Buna karşın, merkezin temel bazı alanlarda federe devlet üzerinde yetkili kılındığı, örneğin dış politika, yargı, dış güvenlik ve makro planlama konuları gibi, bunların dışında kalan alanlarda yetkilerin federe devlete verildiği modele de “gevşek federal yapılanma” denmektedir. Bu ikisinin dışında kalan bir üçüncüsü ise en gelişmiş olanıdır ve kurucu iki devletin birleşerek, yeni bir devlet kurmaları ve bir çatı altında hak eşitliği temelinde birlikte yaşamalardır: Bu da konfederal sistemdir. Birinci şıkta söylenen dar çerçeveli federal sistemin Irak’a uymayacağı, bu ülkenin son yüz yıllık süreçi dikkate alındığında ve doğal olarak Kürd halkının bu süre içerisinde kendisini yönetmek ve sorunlarını çözmek için verdiği mücadele baz alındığında, bunun kabul edilmeyeceği, daha doğrusu Irak gerçeğine uymayaçağı açıktır.

ikinci şıkta söylenen, yani gevşek federal model olarak tanımlanan, Irak için bugün yoğun olarak tartışılmaktadır. Ancak, burada da iki toplumun bazı alanlarda ortak paydaları olması, gönüllü bir paylaşım söz konusu olmalıdır. Özellkle son kırk-elli yıldır Kürd ve Arap toplumları arasında, Bağdat yönetiminin hataları sonucu büyük bir güven bunalımı oluşmuştur. İki toplumun birlikte sorunsuz yaşayabilmesi için, çatışmasız bir dönemin geçmesi, demokratik kurum ve kuralların iş gördüğü işleyişin bir süre sürmesi ve her iki toplumun belli bir olgunluk düzeyine gelmesi gerekir.

Bu nedenlerle, diğeri, yani iki kurucu devletin birlikte bir konfederal sistem oluşturmaları Irak gerçeğine en uygunudur. Esasen, Irak’ta halklar ne denli farklı olduklarının farkındalar. Şu anda bile, Kürdistan’daki yerel yönetimler “gevşek federasyondan” söz ederken taban, yani halk konfederasyon ve hatta bağımsız bir devletten söz etmektedir. Bunun temel nedeni, Bağdat yönetimlerinin Kürd halkına şiddet ve baskı ile yönelmeleri, özgürlük arayışını katliamla bastırmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Nasıl bir federal model konusu, Irak’ta Kürd ve Arap tarafların bir ön çalışma olarak hazırladıkları anayasa taslaklarına da yansımış bulunmaktadır. Daha önce de Irak anayasası, Irak’ın Arap ve Kürdlerden oluştuğunu kabul etmiştir. O halde bu bir temel kabuldur ve devlet örgütlenmesinin temelini oluşturmalıdır. Şimdi hazırlanan taslaklarda da aynı madde olduğu gibi alınmaktadır. Hal böyle olunca her iki halkın kendini yönetmesi için konfederal bir sistemin oluşturulması gerekir.

Bazı kesimlerin, Irak’ın üç federe devlet değil de beş federe devletten oluşması gerektiğini ve hatta bunun, bir kesimin hazırladığı anayasa taslağına yansıdığı ileri sürülmektedir. O taslakta da Kürdistan bir federe devlet olarak yer almaktadır. Hayır eğer bu, Kürdistan’ın da iki parça federe devleten oluşmasını sağlamak için kötü niyetli bir senaryo ise doğrusu bu tehlikenin Kürd partileri tarafından görülmesi ve her iki hükümet, bütün gerekçeler bir tarafa bırakılarak, hemen birlik adımını geçikmeden atmalılar. Kaldı ki, Kürdistan’ın dışında kalan Irak’ın diğer kesimi iki değil de dört parçaya ve bir bütün olarak Kürdistan federe devletiyle birlikte, hepsi beş parçadan oluşan bir federe devlet de olabilir.

Irak halkları için, barış, özgürlük ve refah “federal demokratik Irak”ın ta kendisidir. Kürd ve Arap halkları istedikleri sürece, hiç bir güç buna engel olamayacaktır.

Ancak, Irak’ta gelişmelerin kaygı verici olduğu da bilinmelidir. Sürecin, özellikle bazı Şii ve Sunni Arap kesimleri tarafından da federal bir Irak’tan çok, otoriter bir rejimin kurulmasına doğru sürüklendiği görülmektedir. Daha çok Şer’i bir anayasa ve yasalardan söz edilmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir kaygıdır. Demokratik, seküler bir yapılanma olmadıkça Irak’ta halkları barış içerisinde bir arada yaşatmak olanaklı olmayacaktır. Açıkçası Kürdlerin gelişmelere çok dikkatli yaklaşmaları gibi bir sorumlulukları vardır. Benzer süreçlerden dönemsel kayıplar vererek bugüne gelen Kürd halkı, bu defa adımlarını karanlığa ve belirsizliğe değil, aydınlığa ve açıklığa doğru atmalıdır. Yaratılan psikolojik baskı ve tehditlerden bunalarak, sanki Bağımsız Kürdistan düyanın sonu olacakmış bir yanılgıya kapılmamak, tersine gerektiğinde bu süreci karşılamak için hazırlıklı olmak gerekir.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver