Bu yazılar www.kurdistan.nu adlı internet sayfasının
"soru cevap" köşesinden alınmıştır.


Bazı Sorular ve cevaplar

Uzun yolda şoför değişimi iyidir..


Sayın Doğan Çelik mektubunda şöyle diyor:

"Değişen ve gelişen dünya karşısında kurum, kuruluş ve partilerin gerek programsal ve gerekse kadrosal anlamda değişmemesi diktatörlük sistemini çağrıştırır. Fakat önemli olan bence değişimi gerçekleştirirken yerini ve zamanını iyi tespit etmek gerekir. Aksi taktirde değişim ve gelişim adına yapılan işler ters tepebilir.
Sürekli olmasa da bazen yayınlarınızı takip eden bir okuyucu olarak size şunu sormak istiyorum:
Gerek Kürdistan’da onca karmaşa yaşanırken, gerekse dünya konjünktüründe azda olsa ibre Kürtler için, Kürtlerden yana dönmeye çalıştığı bir zamanda genel sekreteriniz sayın Kemal Burkay’ın, görevini bırakmasını nasıl doğru buluyorsunuz?
Hem Ortadoğu gibi bir yerde varlığını sürdürmüş ve kendince bir takım kazanımlar da elde etmiş bir parti açısından böylesine alışık olunmayan durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?"

Değerli Çelik,
Dediğiniz gibi, ister bir siyasi parti, isterse başka türden bir kurum veya kuruluş olsun, değişen zamana ve ihtiyaçlara uyum sağlamalı, sırası gelince programını, görüşlerini yenilemesini bilmeli. Nitelikli partiler bunu başaran partilerdir. Nitelikli liderler de böylesi dönüşümlere öncülük edebilen ileri görüşlü kişilerdir. Bunu yapamazlarsa zamanın gerisinde kalırlar, toplumun değişim ve dönüşümüne öncülük yapacaklarına, ya da katkıda bulunacaklarına ayak bağına dönüşürler. İlerici-devrimci bir parti bile, böylesi durumlarda tutuculaşabilir. Değişen koşulları göz önüne almayan, yenilenmeyen bir görüş donar ve olumsuzlaşır.

Kanımızca, sosyalist bir parti olarak kurulan ve halen öyle olan PSK, değişen yurt ve dünya koşullarına uygun olarak hem programını hem teorik görüşlerini yenilemeyi başardı. Dogmatik olmadı.

Yine, demokratik ülkelerdeki siyasi partilerde demokratik gelenekler oluşmuştur. Tartışma özgürlüğü, organların, yöneticilerin seçimle belirlenmesi gibi. Yöneticiler ise ne denli yetenekli ve değerli de olsalar, hayat boyu yönetici olmazlar, 4-5 yılda, bilemediniz 8-10 yılda bir değişirler. ABD cumhurbaşkanları en çok iki dönem, yani 8 yıl başkanlık yapabiliyor. Çorçil ve De Gaulle gibi seçkin batılı liderler bulundukları görevlerde kazık çakmadılar.

Hem toplum, hem siyasi partiler yeni liderler çıkarabilir ve çıkarmalı.

Ama demokratik olmayan toplumlarda, ya da demokrasileri lafta kalan toplumlarda böyle değil. Liderler, başkanlar ancak ölümle veya darbelerle gidiyorlar. Politikacıların eli bulundukları posttan olmuyor. Türkiye’de Atatürk padişahlığı yıktı ve sözde cumhuriyet kurdu; ama ölünceye kadar da cumhurbaşkanıydı; ne muhalefete şans tanıdı, ne rakiplerine. Bu, demokrasisi olmayan bir cumhuriyetti. Daha sonra İsmet Paşa da, onca yıl başbakanlık, devlet başkanlığı yaptıktan sonra, seçimlerle iktidarı yitirdikten sonra da parti liderliğini bırakmadı; 80 yaşında hala bırakmamak için direndi. Demirel, onca başbakanlıktan, devlet başkanlığından sonra, yeniden seçilmek için yasaları değiştirmeye kalktı; 80’ini geçmiş, ama gözü hala doymuş değil.. Ecevit’in durumu ise malum; gitmiş gelmiş, kaç kez başbakan olmuş, şimdi de elden ayaktan düşmüş, gülünç duruma düşecek kadar anlatım güçlükleri çekiyor, partisini son seçimde sıfırlamış; yine de eli parti başkanlığından olmuyor…

Bunu nasıl anlatmalı? Herhalde post tutkusu, dinmek bilmez bir kişisel hırs…

Bu sadece, çoğu kişi için önemli, çekici, elde edilmesi gibi el edilmesi de zor devlet postları, ya da büyük, güçlü, nimet dağıtabilecek durumdaki partiler için değil, küçüklü büyüklü siyasi partiler, kurumlar için de söz konusu. Küçük, eti budu olmayan bir partide bile post-makam savaşlarına sıkça rastlanabiliyor…

Kürdistan Sosyalist Partisi’ni ve Kemal Burkay’ı tanımıyanlar veya kimi önyargılı kişiler, bu partiyi ve uzun yıllardır onun genel sekreterliğini yapan Burkay’ı da öyle sandılar veya öyle göstermeye çalıştılar. Partiye ters düşen ve kovulan kimi dönekler de, bu türden gerçekdışı rivayetler yaydılar. Oysa, onurla diyebiliriz ki Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK), başından beri demokratik mekanizmaların oldukça iyi işlediği bir parti. Birliği tümüyle gönüllü birliğe dayanıyor, zora veya çıkar dağıtımına değil. Zaten ne insanları partiye çekmek için maddi çıkarlar veya rant dağıtımı söz konusu, ne de onları zorla örgütte tutmak için baskı ve zor araçlarına sahip. Kadrolarımızı biraraya getiren ve orada tutan ulusal kurtuluş ve sosyalizm idealleridir. Sorunlar kongre ve konferanslarda, yayın organlarında özgürce tartışılır ve kararlar alınır. PSK yedi kez kongre yaptı ve yönetici organı MK’yı yeniden seçti, Genel Sekreteri yeniden belirledi. 29 yıl boyunca MK birçok kez değişti, eski kadrolar gittiler, yeniler, gençler geldiler. Burkay Yoldaş da görevini daha önce birkaç kez devretmek istedi; ama yoldaşlar, herhalde çalışmasından memnun oldukları için yeniden ve ısrarla ona görev verdiler. Bunun zaman olarak bir sınırı olacaktı elbet. 29 yıl, Burkay yoldaşın, 7. Kongre açış konuşmasında da belirttiği gibi uzun bir süredir. Bu görev devri daha önce de olsaydı doğaldı.

Sayın okurumuz bunu, “Ortadoğu gibi bir bölgede alışık olunmayan bir durum” olarak niteliyor. Bunda haklıdır! Gerçekten bölgenin gördüğü dikatörlükler ve diktatörlerdir. Bu ülkelerde birisi ya darbeyle iktidarı alır ve zorla korur, ya da seçimle gelse bile, bir daha bırakmamak için her türlü zora, tezgaha başvurur. Siyasi partilerde de böyle. İnsanlar çoğu kez, ilkeler, farklı politikalar için değil, post için didişirler. Bazıları post kapmayı birinci öncelik yaparken, bazıları da postu yitirince örgütlerine küser, ayrı baş çeker, eski örgütlerini yıkmak, ona zarar vermek için akla karayı seçerler… Ortadoğu’da (herhalde demokratik geleneklerin oluşmadığı tüm ülkelerde de) insanların gönüllü olarak bir postu ya da makamı bıraktıkları ender görülür.

Üstelik, söz konusu ülkelerin rejimleri lafta cumhuriyet olsa dahi, baştaki diktatörler, liderler ya da başkanlar, gittikleri ya da buna mecbur kaldıkları zaman bile, yerlerine çoğu kez oğullarını, kızlarını, eşlerini, kardeşlerini bıkarıyorlar… Bu ülkelerdeki siyasi partilerde de bu çokça rastlanan bir durum. Bu bir tür hanedanlık; şahlık, padişahlık, sultanlık, krallık… Yani feodal geleneğin cumhuriyet ve demokrasi kılıfı altında da sürmesi olayı... Üstelik, modern olmayan toplum da buna alışık..

Çağdaş ve modern toplumların, demokratik paritlerin yöneticilerine yaraşan ise gönüllü olarak bir göreve gelmek ve yine gönüllüce oradan ayrılmasını bilmek… Burkay Yoldaşın yaptığı işte budur.

O, bir örgütte çalışmak için ille de genel başkan ya da genel sekreter olmak gerekmediği kanısındadır. Burkay yoldaş bundan böyle de, yönetici planda olmasa bile, partiye ve Kürt ulusal mücadelesine katkılarını sürdürecektir. Bizce bu geleneği güçlendirmek gerekir.

Sayın Çelik, siz de zaten yeri gelince hem program, hem de kadro planında görev değişiminden yana olduğunuzu söylüyorsunuz. Ama Kürdistan’da ve uluslararası planda mevcut koşullarda (bir yandan karmaşa, bir yandan ibrenin bir parça Kürtlerden yana dönmesi) görevden ayrılmanın doğru olup olmadığını sorguluyorsunuz. Elbet bu önemli bir nokta.

Ama unutmamalı ki Kürt sorunu, 19. Yüzyıl başından beri tam iki yüz yıldır ki alevli bir sorun. Daha ne kadar süreceği de bilinmez.. Birçok kuşağın ömrü ve mücadelesi amaca ulaşmaya yetmedi. İster istemez nöbet değişimleri oldu ve olacak. Ortada “dere geçerken at değiştirilmez” gibi bir durum olduğunu sanmıyoruz. Burkay Yoldaş, kırk yılı aşkın süredir aktif politikanın içinde, en ön saflarda. Bunun 29 yılını PSK'nın Genel Sekreteri olarak yürüttü. Bu uzun dönem boyunca Kürt ulusal mücadelesi birçok kez kritik, çok sıcak dönemler yaşadı. Örneğin Güney’de 1975 yenilgisi, 1980’li yılların sonunda sosyalist sistemin çöküşü, 1991’de Birinci Körfez Savaşı ve Kürdistan’ın Güney parçasının özgürleşmesi, 1990’ların sonunda Öcalan’ın yakalanmasıyla Kuzeyde Kürt ulusal mücadelesinde yaşanan kriz… Şimdi de, bir yandan özellikle Kuzey Kürtlerini yakından ilgilendiren Türkiye’nin AB adaylığı süreci, öte yandan Irak’ta yaşananlar, Güney Kürdistan’daki daha büyük ölçekli değişim… Olaylar devam ediyor. Her örgüt ve kişi bu değişimde kendi rolünü oynamaya çalışıyor. Burkay, bu uzun dönem boyunca üzerine düşeni, yetenekleri ölçüsünde yapmaya çalıştı. Parti kurulduğu zaman 20 yaşında olan gençler şimdi 50’sine vardılar. Onların da partili mücadele deneyimleri 25-30 yılı buluyor. Yani bu işe sıfırdan başlamıyorlar. Yeni Genel Sekreter Mesut Yoldaş da bunlardan biri..

Uzun yolda şoför değişimi iyidir. Bu, usta, deneyimli ve uzun soluklu olduğunu düşündüğümüz şoförler için de geçerlidir. Hem onların biraz dinlenmesi, hem de -belki daha da önemlisi- ötekilerin sorumluluk altına girip deneyim kazanması, ustalaşması için…Değişime razı olmayanların çokça yol açtığı yol kazalarına taze bir örnek Saddam’ın düştüğü durumdur..

Değerli, dost, bizce PSK bu kongresiyle Kürt politikasında demokratik geleneklerin yeni ve güzel bir örneğini verdi. “Örgütsel çalışma kollektif çalışmadır; ha safların başında olmuşsunuz, ha sonlarda, hepsi de değerlidir..."

Selamlar ve iyi dileklerle

Aralık 2003



Ayşe’nin mektubu ve Kafasını meşgul eden sorular

Ayşe adında bir Kürt kızı kısa süre önce yazdığı mektupta, yurt dışına çıkmak isteğini iletiyor ve kendisine yardımcı olup olamıyacağımızı soruyordu. Halen çalıştığı bir işi varmış, ama hem işinden yeterince memnun değil, hem İngilizce öğrenmek istiyor..

Kendisine verdiğimiz cevapta, yurt dışına çıkış için ne yazık ki yardımcı olma imkanımızın olmadığını ilettik. Ayrıca, ilkesel olarak insanlarımızın, siyasi ve ekonomik nedenlerle mecbur olmadıkça yurt dışına çıkmalarından yana olmadığımızı, yurt dışının, uzaktan cazip görülse bile bir dizi güçlük ve sorun içerdiğini, mümkün olduğunca yurt içinde bir iş bulup orada kalmanın en iyisi olduğunu ilettik. “Elbet, yabancı bir dil, en iyi o dilin konuşulduğu ülkede öğrenilir; ama mutluluk yabancı ülkelerde değildir” dedik.

Arzusunun gerçekleşmesine yardımcı olamasak bile, Ayşe Hanım kırılmadan bize ikinci ve uzun bir mektup yazmış. Bir dizi konuya değiniyor ve kafasındaki soruları iletiyor. Biz de mümkün olduğunca bunlara cevap vermeye çalıştık. İşte Ayşe Hanım’ın mektubundan parçalar, sorular ve bizim cevaplarımız:

Merhaba!
Geçende yurt dışı için mail yolladım, ama sayfanızı okumadan… Kendi derdime düşmüştüm... Bu arada sayfanızı okudum. Çalışmalarınız iyi. Ama yazıları okuduğumda biraz üzülüyorum. Mesela şu “Kürt kızına tecavüz” başlığı… Onlar bir Kürt kızını böylesine ezerken bizim de olayı böylesine büyük başlıklarla vermemiz doğru mu? Evet halkımız bilsin, ama başka başlıklarla verilsin veya yazı içinde anlatılsın. İnsanın kanı duruyor…
“Ben pek kitap okumam, özellikle de siyasi… Neden yazmayın dedim; çünkü günlük gazeteler, örneğin Hürriyet, hergün kim kimi öldürmüş, kim kime ne yapmış, böyle şeyler yazıyor. Başka haber yok. Gençliğimizin tek korkusu hapse girmek değil, yapılan işkenceler..."

Ayşe Hanım bir yönüyle haklı.. İnsanlarımıza reva görülen bu tür zulümler, işkenceler hem nefret uyandıracak hem de ürkütecek türden. Ama yazılmaması daha da kötü olur. Bu olaylar zaten duyuluyor, konuşuluyor. Üstelik bunlar bilinmeli ve üzerine gidilmeli ki, bunu yapan zorbaların gerçek yüzü iç ve dış kamuoyunun önünde ortaya dökülsün, onlardan hesap sorulabilsin, onlar durdurulabilsinler.

Şükran Esen tek olay değil, bizim yazımızda da belirtildiği gibi, bu alçakça saldırılara hedef olan birçok Kürt kadını utanma duygusuyla ve üstelik toplumdan soyutlanmamak için olayları gizliyor. Ama şu anda sayfamızda yer alan bir Kürt kadın örgütünün, KOMJIN’ın, bildirisinde de belirtildiği gibi, aslında utanması gerekenler onlar değil, onlar kötü bir şey yapmadılar; asıl onlara bu kötülüğü yapan şerefsizlerin utanması gerekir. Bu nedenle olayı kamuoyuna duyuran Şükran Esen ve öteki kadınlar aslında saygı duyulacak bir tavır içindeler.

Bütün bu nedenlerle biz de, acı duyarak da olsa bu olayları kamuoyuna yansıtıyoruz.

"Benim asıl sormak istediğim, neden bu kadar çok parti var, neden ortak bir görüş yok?
Ben ortada kalmışım. Annem Alevi, babam Sünni… Babam ve annem ikisi de Kürtler; ama arkadaşlarımın birçoğu Türk. Fakat ayırt etmiyorum, onlar da insan, onları seviyorum…
Beni gören herkes hemen soruyor: “Kürt müsün?” Benziyorum. Ben kendimi tanıtmadan söylüyorlar…
“Mezhep konusunda da öyle… Alevi zannediyorlar, ama oruç tuttun mu büyü gidiyor. Herkes, “Aa, sen Alevi değil miydin?” diyor. Dayımın kızı Hazreti Ali’nin kolyesini hediye etti; Bu kez kolyeyi boynumda gören Sünni arkadaşlarım bir tuhaf baktılar bana…
Sanki Alevi ne, Sünni ne, tarihte bir koltuk için savaşanlar amca çocukları değil mi?..
“Ben hayatımda ne solcu oldum, ne sağcı; sadece Kürdüm dedim. Bir de hayatımda bir bayrak tuttum, o da Galatasaray, “başka takım yok!” dermişim…
Kürtlerin neden bu kadar çok partisi var, bu gelecek için daha mı iyi? Geçende televizyonda bir konu tartışılıyordu. Biri AKP Adıyaman milletvekili, ötekisi ise CHP Tunceli milletvekili olan iki kişi tartışıyorlardı. Aslında ikisinin de görüşleri aynıydı; ama farklı partilerden oldukları için birbirlerini sevmiyor gibi konuştular ve ortak bir sonuç da çıkmadı…
Otobüste insanlar yan yana iki koltukta hep tek tek oturuyorlar, sanki yanına otursan rahatsız olacak… ‘Aman, ben tek olayım!’ çabası..."

Ayşe hanım, değindiğiniz konular çok kapsamlı, yani üzerinde uzun uzun konuşmayı gerektirir. Zaman ayırıp bunlara dair kitaplar okumayı gerektirir. Hani “ben pek kitap okumam” diyorsunuz ya.. İşte bu soruların cevaplarını bulmak için de bol bol okumak, aynı zamanda düşünmek, başka insanlarla tartışmak gerekir.

Yine de, sorularınıza mümkün olduğunca kısa ve öz cevaplar vermeye çalışalım. Korkarım bu ihtiyacınızı tam karşılamaz, ama belki yol gösterici olabilir..

Bir ülkede çok sayıda parti olması da doğal, farklı dil, din ve mezhepler de.

Önce din ve mezheplerden başlayalım: Dünyamızda çeşitli dinler ve mezhepler var. Kimi Hıristiyan, kimi Müslüman, kimi Yahudi, ya da Budist, Brahman vs… Dinlerin de kendi içinde zamanla mezhepler oluşmuş. Tarih boyunca dinler de sürekli değişime uğramış, bir bölümü gitmiş yenileri gelmiş. Ayrıca hiçbir dini inancı olmayan, “ateist” dediğimiz birhayli insan da var bu dünyada..

Doğal hayat gibi sosyal hayat da sürekli değişim içinde, din de bunun dışında kalamaz…

Dini inanç öyle bir şeydir ki herkes kendi inancının, mezhebinin doğruluğuna inanır, onu “hak dini” veya “hak mezhebi” sayar… Aleviler ve Sünniler de öyle düşünürler.

O zaman bu işin içinden nasıl çıkacağız? Bunu doğal karşılıyarak. Çünkü din bir inanç sorunudur, bunu tartışmanın yararı yoktur. Herkes ötekinin dini inancına saygılı olmalı, herkesin yolu kendisine…

Bir başka deyişle, bu konuda toplumsal bir uzlaşma ve hoşgörü gerekir. Bu olursa din veya mezhep kavgaları olmaz; insanlar yan yana barış içinde yaşarlar; dileyen kiliseye, dileyen camiye, dileyen cem evine gider. Kimisi de hiçbir yere gitmeyebilir…

Dil ise bir anlaşma aracıdır. İnsanlar belli bir gelişme aşamasında sesler yoluyla dili yaratmışlardır. Yazının keşfinden sonra da konuşma dilinin yanı sıra yazı dili de oluşmuştur.

Dünyamızda irili ufaklı pek çok dil var. Bu da doğal. Dünyanın farklı yerlerinde insanlar farklı diller yaratmışlardır. Bazan aynı dil de, o dili konuşan insanların farklı bölgelere yayılmasıyla zaman içinde farklı şiveler, lehçeler, giderek ayrı diller doğurmuştur. Yani bazı dillerin kökenleri aynıdır.

Dünyada öyle diller var ki İngilizce, Fransızca, Arapça, Çince, Rusça gibi, yüzmilyonlarca kişi tarafından konuşulur, öylesi de var ki birkaç bin kişilik küçük gruplar tarafından… Hepsine de saygılı olmak gerekir. Çünkü hem herkesin dili kendisine tatlıdır, en iyi onunla anlaşır, hem de her dilin, sözleriyle, deyimleriyle, atasözleri ve türküleriyle, edebi ürünleriyle kendine göre bir zenginliği vardır. Bu zenginlik aynı zamanda dünya kültürünün, insanlığın bir zenginliğidir.

Nasıl ki her ağaç ormana bir renk, bir değer katar, diller de dünya kültürü için öyledir.

Örneğin 10 milyon nüfuslu İsveç’in dili, yani İsveç’çe, gelişkin, uygar bir halkın dili olarak edebiyat alanında çok seçkin örnekler vermiştir.

Biz Kürtlerin anadilimiz olan Kürtçe de, hem sözlü hem yazılı olarak kökleri binlerce yıla dayanan bir dil. Güzel ve zengin bir dil olduğundan kuşkunuz olmasın. Bunu şu anda Kürdistan’da ve çevre ülkelerde 30-40 milyon insan konuşuyor.

Bu nedenle kimse kimsenin dilini hor görmemeli. Eğer insanlar, din ve mezhep konusunda olduğu gibi, dil konusunda da birbirlerine saygılı, hoş görülü davranırlarsa hiçbir sorun çıkmaz. Herkes kendi dilini özgürce kullanır ve yanyana ya da bir arada barış içinde yaşar.

Bu bir demokrasi ve özgürlük sorunudur. Uygar ve demokratik ülkelerde ne din-mezhep çatışmaları ne de dil-kültür kavgaları var. Kimse kimseyi ne farklı dini, mezhebi, ne de farklı dili nedeniyle hor görmüyor. Örneğin, federal bir yapı taşıyan İsviçre de üç resmi dil var: Fransızca, Almanca, İtalyanca. “Roman dili”ni de eklerseniz, dört dil… Belçika da federal bir yapı taşıyor ve üçlü bir cumhuriyet var: Valon bölgesi, Flaman bölgesi ve başkent Brüksel. Valon bölgesinde Fransızca, Flaman bölgesinde ise Hollandaca ağırlıklı dil. Ama Belçika’da memurlar dahil, çoğu insan ikisini de biliyor.

Dünyada böylesine çok yer var. Demek ki hoşgörü ve haklara karşılıklı saygı oldukça farklı dil ya da mezhepler sorun olmuyor.

Peki bizde niçin sorun? Niçin bu ülkede Müslümanlar Hıristiyanları ve Yezidileri, Aleviler ve Sünniler birbirini hoş karşılamıyor? Neden Kürtçe dışlanıyor, yasaklanıyor?

Çünkü bu ülkede demokrasi ve hoşgörü yok. Yöneticilerinin bütün iddialarına rağmen Türkiye demokratik ve laik bir ülke değil. Hıristiyanlara, Yezidilere, Alevilere hep baskı olmuş, bugün de var. Kemalisti dindar insanlara, dindarlar ise laiklere ve ateistlere karşı gereği gibi hoşgörülü değil. Kürt halkının dili-kültürü dahil, tüm ulusal ve siyasi hakları yasaklanmış, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan bu halk yok sayılmış…

Geri ve ilkel toplumlarda böyledir. Böyle ülkelerde iktidar gücünü elde tutan etnik grup ötekilerini dışlar, ayrımcılık yapar. Üstelik, ötekiler haklarını istedikleri zaman da onları “bölücülük ve ayrılıkçılıkla” suçlar.

Bu zorbalıktır ve en başta yönetenlerin suçudur. Onlar adam olsa, uygar olsa, hoşgörülü olsa toplumda bu tür farklar sorun olmaz. Sünni Alevi ile, Müslüman Hıristiyanla, Türk Kürtle kardeş kardeş yaşar. Buna uygun bir biçim bulunur. Uygar ülkeler nasıl yapmışlarsa öyle yapılır.

Oysa Türkiye’yi yönetenlere bakın ne diyorlar: “tek dil, tek ulus, tek bayrak, tek sınır”, hatta kutsal kitap anlamında “tek kitap” yani “tek din…”

Bunlar farkları kabul etmiyor, her şeyi tek kalıba dökmek istiyorlar. Sanki ülke bir kışla… “Türkiye üniterdir!” yani “yekparedir” diye yırtınmaları da işte bu nedenle…

Siyasi partilerin çokluğuna gelince, bu da doğaldır, demokrasinin bir gereğidir. Bütün demokratik toplumlarda birden çok parti vardır. Onlar farklı sınıfların, farklı grupların çıkarlarını savunurlar. İşçiyle patronun, maraba köylü ile ağanın, ırgatla çiftlik sahibinin çıkarı bir değil. Bu ülkelerde şiddete başvurmadıkça herkes serbestçe örgütlenebilir, belli sayıda insan bir araya gelip parti kurabilir. İnsanlar böylece siyaseti etkilemeye çalışır, ülke yönetimine talip olurlar.

Ama çok partililik her zaman demokrasinin varlığı anlamına gelmez. Örneğin Türkiye’de de çok parti var, ama demokrasi yok. Çünkü bu ülkede parti kurmak, söylendiği gibi serbest değil. O, toplumun belli kesimlerine serbest, belli kesimlerine yasak.

Örneğin emekçiler son yıllara kadar parti kuramıyorlardı, komünist ve sosyalist partiler yasaktı, bunları kurmak ağır suçtu. Sosyalist düşünceler suç sayılıyordu.

Kürtler eskiden de kendi adlarıyla parti veya dernek kuramıyorlardı, bugün de kuramıyorlar. Bu da suç sayılıyor.

Kaldı ki kurulabilen partiler de programlarını diledikleri gibi serbestçe yapamıyorlar. Örneğin tümüyle barışçı yoldan olsa bile Kürt sorununun çözümüne ilişkin programlarına öneri koyamıyorlar.

Rejim, şiddetle hiç ilgisi olmasa da hoşuna gitmeyen partileri kapatıyor.

Bu çok partilillik değildir. Olsa olsa, burada düzenin partileri çoktur diyebiliriz. Yani bu sömürü ve baskı düzeninden yana olan partiler…

Oysa farklı görüşler de serbestçe örgütlenebilecek ki adına demokrasi densin. Halk farklı bir şeyi de tercih edebilsin.

Sonuç olarak bu ülkenin “demokrasisi” siyasi planda da bir yalandan ibaret.

Öte yandan, sahneye bazan gereğinden çok parti çıkar. Soldaki ve sağdaki partilerin bazan belli nedenlerle bölünüp amip gibi çoğaldıkları olur. Bazan yasaklar, baskılar buna yol açar. Örneğin geçmişte, rejimin kappattığı bir partinin yerine birkaç partinin kurulduğu oldu. Bazan bir kavak ağacını kesersiniz, kökünden çok sayıda filiz verir; ama bunların hiç biri ana ağaç gibi gelişemez..

Bazan da siyasi hareketlere, partilere hastalık üşüşür. 1960’lı-1970’li yıllarda Türkiye ve Kuzey Kürdistan sol hareketine böyle oldu. Sol amip gibi bölündü. Bunda elbet yine baskıların payı var. Ama deneyimsizliğin de payı var. Örgütlü çalışmayı iyi bilmeyen, demokrasi geleneği zayıf toplumlarda, en ufak tartışmada, görüş ayrılığında ayrı baş çekmek, kendi kulübesini kurmak sık görülen bir olay..

Elbet, kendisine her partiyim diyen parti, her liderim diyen de lider olmaz. Bunu da akılda tutmalı.. Seçimi kitleler ve zaman yapar..

Ayşe Hanım, babanızın Sünni, annenizin Alevi olması, birçok Türk arkadaşınız olması ve onları sevmeniz doğal. Doğal olmayan bu ülkenin baskıcı, zorba, insanları tek kalıba dökmeye çalışan rejimidir.

Bizim istediğimiz de Kürdün-Türkün, Alevinin-Sünninin birbirine düşman olması değil, birbirine saygılı olması, eşit haklara sahip olması, bir arada hoşgörü ile yaşaması. Bunu istemeyen ise, görüldüğü gibi bu zorba rejimdir. Bu ülkeyi yönetenlerdir. Halkı karşı karşıya getirenler, aralarında dostluk bağlarının kurulmasını önleyenler onlardır.

Bir noktaya daha değinelim: “Ben hayatımda ne solcu oldum, ne de sağcı” diyorsunuz. Aslında bir toplumda solcuların da sağcıların da olması doğaldır ve her toplumda çok sayıda solcu da sağcı da vardır. Böyle bir şey o toplum için veya kişiler için kusur sayılmaz. Sağ sermayenin, sol ise emekçilerin tarafıdır. Herkes sınıfsal durumuna, çıkarlarına uygun olarak (bazan da buna tam ters biçimde..) sağcı ya da solcu olabilir. Önemli olan arada demokratik bir tartışma ve yarışma geleneğinin oluşmasıdır.

Bu ülkede ne yazık ki bu gelenek yok; çünkü ülkeyi yönetenler uzun yıllar yalnızca sağı serbest bıraktılar, solu ise tehlikeli saydılar, yasakladılar, ezdiler. Hala da bu eski dozda olmasa bile, devam ediyor.

Öte yandan, bir sağcı da bir solcu da Galatasaraylı veya Diyarbakırsporlu olabilir.. Spor güzel bir insan uğraşı. Uygarca yapılırsa halklar arasında dostlukları da güçlendirir. Ama bu ülkede sporu da çarpıtmışlar. Galatasaray’ın veya milli takımın başarıları şovenizmin, ırkçılığın şahlanması için bir araç yapılıyor. Yenilgiler ise ulusal düşkırıklıkları yaratıyor. Spor karşılaşmaları savaş alanlarına dönüşüyor.

Bunun nedeni, bizce, bir yandan bu toplumun başarıya susamışlığıdır, öte yandan, yine ülkeyi yönetenlerin marifetidir. Onlar, eğer ordu ve polise, yani vurup kırmaya verdikleri önemin yüzde birini, binde birini spora, eğitime verselerdi, bu toplum şimdi daha sağlıklı ve uluslararası spor karşılaşmalarında daha başarılı olurdu. Ayrıca, sporda bile şovenizmi, ırkçılığı kışkırtanlar yine onlardır. Bu ülkeyi yönetenlerdir, bu ülkenin medyasıdır.

" Kürtçe öğrenmek isteyenler için bir bölüm yapmışsınız; çok iyi. Dün ben biraz çalıştım. Ama bizimkiler hiç “spas dıkım!” demez, “teşekkür dıkım” derler… “İyi akşamlar” için de “êvara te xêr!” derler…
Bir anımı anlatayım: Benim annem Türkçeyi 20 yaşından sonra öğrenmiş. Beni küçükken bakkala göndermişti. Bana dedi ki : ‘Ayşe git, biraz karma (qarme) al.’ Ben de gittim, bakkala, ‘biraz karma verir misin?’ dedim. Bakkal ne dediğimi anlamadı. Utandım, ama türkçesi de aklıma gelmiyor.. Adam durumu anladı, ‘git dolaba bak,’dedi. Dolabı açıp gösterdim. Adam bana güldü ve, ‘kızım, bu kavurma’ dedi…
Yani ortada kalmışım… Bu arada ben niye kitap okumam, bilmiyorum. Belki hayatın içinde yaşadığım için…
Kendinize iyi bakın, iyi çalışmalar..."

Ayşe Hanım, Kendinizi boşlukta hissettiğiniz anlaşılıyor. Oysa buna neden yok. Sadece kafanızı meşgul eden sorunlar var ve bu da doğal. Araştırarak, düşünerek zamanla onlara cevaplar ve çözümler bulabilirsiniz; bu da sizi rahatlatır.

Kendi anadilinizi, yani Kürtçeyi az da olsa bildiğiniz anlaşılıyor. En azından çocukluktan kalan bir temel var. Eğer çaba gösterirseniz onu kısa zamanda geliştirebilirsiniz ve yazı dilini öğrenebilirsiniz. Bu iyi de olur. Genç yaşında iki dili iyi kullanan, hatta iki-üç yabancı dil öğrenen çok insan var. Biz, ne yazık ki zorba rejim tarafından kendi anadilimizi öğrenmekten yoksun bırakılmışız. Kürtçe okullar geçmişte olmadı. Bugün de rejim, sözde AB uyum yasalarına rağmen bunu engellemekte diretiyor. Yine de kendi çabamızla öğrenebiliriz. Bunu yapan, hatta Kürtçe şiir, roman, inceleme, siyasi yazılar yazan birhayli insan var. Kürtçenin daha şimdiden zengin bir kütüphanesi var.

Her dilde olduğu gibi Kürtçede de yerel şiveler var ve bunların belli farkları var; bu doğal. Yine her dilde olduğu gibi standart yazı ve kültür diliyle bu şivelerin arasında da bazı farklar var. “Spas dıkım” ve “roj baş”, “şev baş” gibi deyimler yeni döneme özgü. Sizin de belirttiğiniz gibi bunların halk dilinde farklı karşılıkları var. Bu fazla önemli değil, her ikisi de kullanılabilir. İnsan bildiğiyle başlar, sonra geliştirir.

“Qarme” sözcüğünün Türkçesini (kavurma) bilmediğim için utandım, diyorsunuz. Oysa bunda utanacak bir şey yok. Başkaları bizim dilimizi bilmeyince utanıyorlar mı?

Asıl utanması gerekenler bize anadilimizi kullanmayı yasaklıyanlardır. Bu zorbalıktır, kültür düşmanlığıdır, ırkçılıktır; yani aynı zamanda bir insanlık suçudur.

Bakalım suçlular ne zamana kadar bu suçu işleme özgürlüğünü kullanabilecekler?..

Bu zulüm sonsuza kadar sürmez. Pir Sultan’ın dediği gibi:


Yürü bıre Hızır Paşa!
Senin de çarkın kırılır;
Güvendiğin Padişahın
O da bir gün devrilir

Hızır Paşa’nın çarkı kırıldı, padişahı devrildi. Bu zorba rejimin de sonu gelecek elbet.

Ayşe Hanım,

Herkes şu veya bu şekilde “hayatın içinde”dir. Ama salt kişisel deneyim yetmiyor. Kitaplar başkalarının deneyimlerini, görüşlerini de bize iletiyor. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

Bu elbet her okuduğunuza inanmanız veya ille de başkalarının dediği gibi yapmanız gerektiği anlamına gelmez. Kitaplarda yazılan şeyler içinde de akla yatkın olan var, olmayan var; iyi var, kötü var. Onları da belli bir elekten geçirmek gerekir. Kitap seçerken güvendiğiniz dostlarınızın, okuyan insanların görüşlerini de alın.

Okumak her çağdaş insan için gerekli. Kitapların dünyasında da pek çok güzellikler, zenginlikler var.

İnsan bunlardan yoksun kalmamalı.

En iyi dileklerle


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver