Seçimler ve Sol

Hüseyin Kaya


3 Kasım seçimleri, üzerinde çok durulması, çok tartışılması gereken sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Derin devletle şu veya bu şekilde ilişkilenmiş partilerin tümü sandığa gömüldü. Ama geçen dönem aynı kadroların yönetiminde barajda kalan bir parti, devlet ve medyanın gündem yapması, destek vermesi ve laiklik elden gidiyor korkutmasıyla halkın bir kesimi inandırılarak devlet partisine baraj atlatılmış ve meclise sokulmuştur.

Düzen dışı gibi görülen ve kısmen de öyle olan ama her vesile ile düzen partisi olduğunu ispatlamaya ve düzene hızla yamanmaya çalışan; ancak liderine yapılanlar sonucu halk tarafından düzen dışı olarak değerlendirilen, halka yakın gibi algılanan, fazla siyasi geçmişi olmamasına rağmen ve aynı kulvarda benzer misyona sahip başka bir parti olmasına rağmen, hatta bu misyonun asıl sahibi tarafından aktif bir şekilde desteklenmesine rağmen AKP, girdiği ilk seçimde büyük bir patlama yapmış ve %34'ü geçen oy alarak tek başına iktidar olmuştur.

Hiç kimse halkın bu tercihini görmezden gelemez, hiçe sayamaz. Elbette halkların her tercihinin doğru olduğunu söylemiyoruz. Ama gerçekten bu seçimlerin siyaset bilimcilerce nesnel olarak sosyal ve siyasal açıdan çok derinlikli olarak incelenmesi gerekir.

Muhtemelen, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bütün olumsuzluklarına rağmen çok seçenekli medyanın, siyaseti ve siyasileri tanımasında çok olumlu etkisi olmuştur. Elbette bu medya eşitsizliğin de sonuçlarını ortaya çıkarmıştır. Gündeme gelenler, şu veya bu ölçüde halk tarafından yakın bir şekilde izlenmiş ve bir hükme varılmıştır. Eşitsizlik de burada kendini göstermiştir. Seçimlerden önce, seçim boyunca ve seçimlerden sonra da bu tavır aynı şekilde sürdürülmüştür. İyiler ve kötüler diye siyaset kategorize edilmiş ve seçmenler yönlendirilmiştir.

Bazı medya sahipleri de parti kurarak doğrudan seçime katılmış, pilav üstü döner, şarkı ve propaganda yöntemleriyle çaresiz vatandaşlar yönlendirilmiştir. Doğrusu çok başarılı da olunmuştur. Bu başarının yanında özellikle görsel medyanın çağımızda insanları yönlendirme konusunda ne kadar etkili olduğunu da çok açık bir şekilde ispat etmiştir.

Bazı partiler de medyayı hiç kullanamamıştır. Daha doğrusu medya onlardan kaçmış, kapılarını onlara kapatmıştır. Bunlar devrimci demokrat parti ve kişiliklerdir.

Kısacası çok değil, ömrü bir yıl öncesine dayanan, genç ve "çoluk-çocuktan" kurulu bir parti seçimleri kazanmış, pek çok parti sandığa gömülmüş, seksen yılı aşkın bir süreden beri mücadele eden devrimci-demokrat sol ise % 1'lere gelememiştir.

Kürtlerde ise durum traji komik. On beş yıl boyunca Kürdistan kurmak amacıyla silahlı mücadele verenler, İmralı süreciyle birlikte iddialarından vazgeçince ve 'Türkiyelileşmeye' başlayınca hızla irtifa kaybetmeye başladılar. Tutarsızlıklarının yanına politikasızlıkları da eklenince bekledikleri sonucu alamadılar. Dört parti diye saydıkları blok da barajı aşmalarına yetmedi. Yetmeyeceği de belliydi. Zaten o partiler, herkes biliyordu ki dört değil iki buçuk partiydi. DEHAP, HADEP'in yedek partisiydi, bir. Akın BİRDAL ve arkadaşları farklı bir adla parti kurmalarına karşın herkes biliyor ki çok önceden beri HADEP'le birlikte çalışıyorlardı. Bu da etti mi yarım. EMEP'i de eklediğin zaman iki buçuk parti ediyorlar.

Demokrasi cephesinde yer alan ama farklı biçimlerde ve ayrı ayrı seçimlere giren partilere gelince;

1- ÖDP ve TKP: Bu iki parti farklı siyasi geleneklerden gelmelerine rağmen çok önemli denebilecek siyasi görüş ayrılıkları yok. Birlikte çalışabilir, beraber aynı çatı altında seçimlere girebilirlerdi. Girmediler. TKP eski, kaba marksizme dayalı şabloncu anlayıştan ödün vermeden, yirmi yıl önceki söylemleri tekrar ederek seçimlere katıldı. Doğaldır ki bu anlayış, kitleleri heyecanlandırmaya yetmedi ve % 1'lere bile ulaşamadı. ÖDP ise, kendini büyük oranda yenilemesine rağmen iç çalkantıları ve iç mücadelesi hiç bitmedi. Gücünün büyük bir bölümünü iç mücadelede harcadı. Bu mücadele öyle uzun sürdü ki kavga erince aktif üyelerinin bile heyecanı ve enerjisi tükendi. Kendi içinde denge sağlayamayınca güven de kalmadı. İç güven ve enerjisini tüketen bir parti, kabuğunu kırıp dışarıya çıkamadı ve boğuldu. Bu boğulma sonucu siyasi alanda her gün biraz daha eridi ve geçen seçimlerde aldığı oyların çok gerisinde kaldı.

Yeterli ekonomik gücün olmaması, medyadan yararlanamama da alınan sonuçlarda epeyce etkili olmuştur.

Elbette partileri aldıkları oy oranlarıyla değerlendirmeyiz ve böyle bir değerlendirmenin de son derece yanlış olacağına inanıyoruz. Çünkü oy üzerinden değerlendirirsek CHP gibi köhne bir düzen partisini, bir statükocu anlayışı olumlamış oluruz ki böyle bir hataya asla düşmeyiz. Politika ayrı bir sanattır, zaman ve dönemsel hava partilerin yaşamında ve halktan destek almalarında önemli bir rol oynar. Halk yandaşı olduğu halde halktan destek alınmayabileceği gibi halk düşmanlarının büyük destek aldıkları de tarihin sayfaları arasında bolca yer almaktadır. Bu nedenle zamanı ve somut durumu çok iyi tahlil etmek gerekir. Bence Türkiye solu bunu yapmıyor.

Bu anlayışla gidilmeye devam edildiği taktirde tabela partisi bile olabilme şansları kalmaz. Oysa Türkiye'nin sola ihtiyacı vardır ve her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Kendini yeniden tarif etmiş, somut durumun tahlilini yaparak Türkiye'nin demokratik devrim programını yeniden belirlemiş bir sola hayati önemde ihtiyaç vardır.

Türkiye solu bu programı yaptığında ve aralarındaki kısır tartışma ve kavgaları bir kenara bırakarak programlarını halka anlatmaya başladıklarında, görülecektir ki çok kısa sürede demokratik muhalefetin odağına oturmuşlar. Gelecek yıllarda da güçlü bir potansiyelle Türkiye politikalarının belirlenmesinde söz sahibi olurlar.

2-HADEP/DEHAP cephesi : DEHAP, EMEP ve seçim için kurulan ve muhtemelen DEHAP içinde kalacak olan SDP ile birlikte seçimlere katıldılar.

Çok şatafatlı ama programsız bir şekilde meydanlara çıktılar. Halka söyledikleri tek şey "kardeşlik, barış, Türkiyelileşme" idi. Son zamanlarda bir aday, hedeflerinin "Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak" olduğunu dahi söyledi. Somut ve anlaşılır hedeflerden birisi buydu. Medya TV'de yapılan tüm analizlerde, % 10 barajlarının çoktan aşıldığı, "iktidarlaşma" mücadelesi verdikleri söylendi.

Temel propagandalarını burjuva siyaseti temelinde, rakip partilerin yapamadıklarını, kötülüklerini anlatma üzerine kurdular. Parlamentoya girdiklerinde neler yapacakları konusunda hemen hiçbir söylemleri yoktu. Kürdistanda ilkel milliyetçilik üzerine kurulan siyaset batıya gelindikçe revize oluyor, barış ve kardeşlik; bazen de emek-emekçi söylemleri ön plana çıkıyordu. Cami ile kilise arasında kalmış beynamazlar gibiydiler. Bir yandan devletle hoş geçinmeye çalışırken bir yandan halka mavi boncuk kabilinden popülist bir dil kullanıyorlardı. Hatta bazen koruculara iş alanları gösterme gibi kendilerine hiç de farz olmayan işlere bulaşıyorlardı. Hasılı el yordamıyla bir çalışma sürdürülmekteydi. Böyle olunca de elbette gereken destek gelmedi.

Blokun oy oranı Kürt illerinin çoğunda geçen seçimlere göre düştü. En iddialı olunan illerden biri olan Batman'da geçen seçimdeki %61 oranındaki oy, seçmen artmasına rağmen bu seçimde %47'lere düştü. Diyarbakır ve Bingöl ve başka illerde de durum aynı.

"Kürdistan kurma" söyleminden Türkiyelileşmeye yönelen, Silahlı şiddetten "Atatürk'ün çağdaş uygarlık hedefine yönelen" bir çizginin bu sonuçlara varması yadırganamaz. Blok bileşenlerinden biri "AB'ye hayır" üç adım ötede aynı meydandaki diğer bir grup da "AB'ye evet" diyorsa halk niye oy versin! Yani blok bileşenleri asgari seçim belgesinde bile ortaklaşmamışken halk size oy verir mi?

Alınan iki milyon oyun büyük bir bölümü son yirmi yılda kaybedilen değerlerin anısına verilen oylardır. Yakılan, boşaltılan köylerin, faili meçhullere götürülen canların, ve dağ başlarında daha açmadan solan güllerin kan parasıdır bu oyların çoğu.

"Bu halkı, demokratik cumhuriyete doğru temelde bağlamak, devleti demokratikleştirmek, toplumu demokratikleştirmek ve uzlaştırmak gerekir. Bunun başka yolu yoktur. Bunu cesaretle ortaya koymak gerekir. Bu devlete yamanmak değil, devletle demokratik uzlaşmadır." (A.Adalı-Y.Özgür Gündem 9.11.2002)

Eğer bütün bu değerlerin " demokratik cumhuriyetle (neresi demokratikse) uzlaşma" adına yapıldığı baştan söylenseydi ve halk bunları tam olarak öğrenebilseydi acaba bu bedelleri ödemeyi kabul eder miydi? Ama olan olmuş, iş işten geçmiştir. Yaşar Kaya diyor ki:

"Türkiye'deki operasyon bitti, şimdi sıra Kıbrıs'ta. Türkiye partisi olduğunu iddia eden DEHAP bu konuda işin neresinde?"

Adam yanındakine:

"Navê te çiye bıra?" (adın nedir kardeş?)

"Navê min Pixo ye."(Adım Pixo'dur.)

"Navê bavê te çiye Rixo?" (Babanın adı nedir Rixo (rix : Hayvan pisliği)

Zılam got: (adam dedi ki)

"Te navê mın kıre gıddık, dora navê bavê mın maye!" (Benim adımı hallettin de sıra babamın adına geldi!)

Türkiyedeki meseleyi hallettiniz de sıra Kıbrıs'a geldi!...

Türkiye partisi olamamasını eleştiren aynı Y.KAYA birkaç satır sonra da :

"Önümüzde üç harita var. Birincisi Türkiye'deki seçim haritası; o da şu: Kim, hangi parti, hangi ilde ne kadar oy almış. İkinci harita, Kürt coğrafyasında, Kürt oyları yani DEHAP oyları. Üçüncüsü ise Kürt ilerinde DEHAP blokunun aldığı oyların özelliğidir. Bir misal verirsek; merkezde Kürtler yüzde 30 oy almışlar, bir de Kürt Ardahan'da, Kürt ilçesi olan Göle'de DEHAP var. Öbür ilçelerde zaten Kürt yok ve oy da yok, bu çok tabii bir netice." diyerek DEHAP'ın Kürt partisi olduğunu söylüyor. "Kürt oyları, yani DEHAP'ın oyları..." Bu da doğaldır. Çünkü sayın Y.KAYA, hiçbir zaman net olamadı. Kafası her zaman karışıktır.

Başka bir yazısında da, Konya'nın Kulu, Yunak ve Cihanbeyli ilçelerinin silme Kürt olduğunu ve DEHAP/HADEP'in buralarda neden seçim arefesinde örgüt kurmaya çalıştığını eleştiriyor. Yani diyor ki madem orada Kürt var ve HADEP/DEHAP da bu misyonu temsil ediyor, o halde oralarda çoktan örgütlenmeliydi. (Y.Ö.Gündem 14.11.2002) Dedik ya kafası karışık.

Seçim öncesi Güney Kürdistan'la ilgili olarak yapılan açıklamalar da işin tuzu biberi oldu. A.ÖCALAN: "Kürtlere bağımsızlık değil, demokrasi lazımdır. Bağımsızlık İngilizlerin oyunudur. Kukla bir Kürt devleti (D.Perinçek de öyle diyor) ile Kürtlerin bir elli yılı daha pazarlanmak isteniyor" derse ve Osman ÖCALAN da, " Kuzey Iraktaki Kürt meclisi demokratik değil, çünkü Türkmenler temsil edilmiyor" diyerek ağabey ÖCALAN'ı desteklerse, elbette halkın kafasında, ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz diye sorular oluşmaya başlar. İşte kaybolan oyların asıl adresi buralardadır. Yanlış yerlerde adres aramaya onu bunu, parti yöneticilerini suçlamaya gerek yok. Onların durumu zaten ortada.

Seçim öncesi Medya TV'de yapılan bir oturumda Ruşen ASLAN'ın, "Kürtlerin önce kendi içlerinde barış yapmaları, bloklaşmaları gerekir. Bu bağlamda DEHAP, HAK-PAR'la görüştü mü?" sorusuna HADEP genel başkan yardımcısı Kemal PEKÖZ, "Hayır görüşmedik ve görüşmeyeceğiz. Çünkü HAK-PAR bizi çok eleştiriyor." diyerek yanıtladı.

Onları eleştirmekte ne kadar haklı olunduğu ortaya çıktı mı? Keşke daha çok eleştirseydik. Bizim aylar, yıllar önceden söylediklerimizi araba duvara toslayınca kendileri söylemeye başladı. Bakın seçim sonrası Gündem Gazetesinde yazı yazan köşe yazarları neler söylüyor:

"HADEP'li yöneticiler, gelişme, yenilenme ve güçlenmenin ancak özeleştiri ile mümkün olduğunu savunuyor. "Özeleştiriye, en az eleştiri kadar önem verirsek, doğru kullanırsak, yapıcı olursak iyi sonuçlar çıkaracağız" diyor. Tersi bir yaklaşımın ise önlerini kapatacağını savunuyorlar. Özeleştirel yaklaşıma karşın, seçim öncesinde aslında kendi rengini ortaya koyan, bireysel, grupsal çıkarları uğruna bozgunculuk yapan, "Genişliği savunuyoruz" diye ya kendi yerlerini sağlamlaştırma ya da "komisyonculuk" yaparak HADEP'in siyasal geleceğini şu veya bu çıkar grubunun insafına terk etmeyi savunan eğilimin bu yaklaşımı içine sindirmekte zorlandığı, sindiremediği de biliniyor. HADEP'in büyüme politikalarını boşa çıkarmaya çabalayan bu eğilim sahipleri, barajı aşamama sonucu -HADEP'in olanaklarını ailesel, parlamenter istemleri doğrultusunda kullanamayınca- hedef saptırmaya, başkalarını suçlamaya yönelmiş gibi görünüyorlar. Seçim sonrasında gerek halk toplantılarında gerekse örgüt toplantılarında bu kişilik ve anlayış, uyguladığı dar, ilkel milliyetçi politikalarını ve düzeni aratan yerel yönetim uygulamalarını meşrulaştırma, halkı ve değerlerini suçlama çabasına girmiş görünüyorlar. Kökeni Kürt feodalizmine, ilkel milliyetçiliğe, Kürt egemen sınıflarına dayanan, emekten yoksun, tüketici, halkı esas almayan, yerel yönetimleri kendi çiftlikleri gören bu "sonradan görme" anlayış, siyaseti de çıkarlarının hizmetine sokmayı kendine bir hedef olarak belirlemiş durumdadır. Egemenlik politikalarını, HADEP emekçilerinin üzerinde yeniden inşa ettirme çabası, meşrulaştırılmak isteniyor. Dahası bir ayağı HADEP'te diğer ayağı düzendeki bu zihniyet, daha ileri giderek, şantajlara başvurabilmektedir.

Diğer yandan ben merkezci, kendisini esas alan, dar dogmatik zihniyet de bu eğilimleri görmezden gelerek aslında güçlü bir zemin haline gelmiştir. Küçük hesapları düşünen, kendini kapsamlılaştırmayan, kariyerist, yetkici yaklaşım eleştirel sınıf mücadelesinin parti içinde gelişmesini tıkatmıştır. Bireycilik, örgüt tarzını kendine göre düzenleme, disiplinden, yaratıcılıktan, üretimden uzak, kendine göre çalışma tarzı HADEP'in yeni dönemde aşması gereken diğer bir hastalıktır."(B.Binboğa-Y.Özgür Gündem-22.11.2002)

"HADEP'in mevcut duruşu da doğru bir partileşmeyi ifade etmemektedir. "Biz, Türkiye partisiyiz" demekle, Türkiye partisi olunamadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Türkiye partisi olabilmek için psikolojik, düşünsel, programsal, örgütsel, yönetimsel her alanda gerçekçi ve köklü değişiklikleri yapmak gerekir. Şu açığa çıkmıştır ki, HADEP savaş döneminin ortaya çıkardığı bir partidir, barış ve demokratik serhıldan döneminin görevlerini yerine getirmeye yetmemektedir. Bu iş, HADEP'cilikle artık yürümez ve onun mutlaka aşılması gereklidir." ( S.Erdem Y.ÖzgürGündem-18.11.2002)

"Eğitime, sağlığa, istihdama, barışa, demokrasiye, iç ve dış borca, halen kitleleri kasıp kavuran ekonomik krize vb toplumsal sorunlara ilişkin çözüm projelerinden yoksun bir siyasal oluşumun kitlelere güven veremeyeceği bilinmektedir. Blok bileşenleri defalarca uyarıldığı halde, uyarılar dikkate alınmamıştır."
Emek alanından doğru sorumluluk sahibi olan kadro ve kadro adaylarının eski alışkanlıklarından sıyrılamadıkları görülmüştür. Yakınmacı, akıl veren, küçük burjuva aydın kişiliği ve anlayışıyla gelişmelere ve sorunlara yakalaşan, halkı küçümseyen ve halka tepeden bakan, kendisinden başkasını beğenmeyen dedikoducu ve karalayıcı tarz aşılamamıştır. (Emekçiler forumu sayı:16 shf.4-5)

Eleştiri ve öz eleştirileri gayet net ve açık. Üstüne bir şey eklemeye gerek yok. Peki şimdi bunlar eleştirdi diye K.PEKÖZ ve onun gibi düşünenler, bu kişilerle de bir araya gelmeyecekler mi? Eğer vicdan ve izan varsa çıkıp aylar öncesinden kendilerini dostça eleştirenlere teşekkür etmeleri gerekiyor.

Eleştiri olacak. Dostluk da devam edecek.

Adı barış ve demokrasi bloku olan bir yapının adındaki sözcüklere ilişkin bir çözüm programı yoksa neyi çözecek!?...

"Halka tepeden bakan küçük burjuva kişilik" halktan destek alabilir mi? Doğal olarak almaması gerekir ama almıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi halk, hak edilenden çok daha fazla destek sunmuştur. Ama her zaman olduğu gibi şimdi de karşılığını alamamıştır. Bundan sonra halk verdiği desteğin hesabını soracaktır. Ya hesap verilecek; "Türkiyelileşme, Türkiye'nin hizmetine girme..." ya da "MHP de değişiyor bence. MHP ile anlaşmaya karşı değilim. HADEP ve MHP birbirlerine yaklaşımda duygusal engeller aşılmalı. (Özgür Halk S.110.shf.18) 'Demokratik prensiplere CHP'nin mevcut yapısı şimdi hazırdır. 1990-2000 arası pratikten dersini çıkarmıştır. HADEP ilkelerde, prensipte anlaşarak CHP ile ittifaklara girişebilir.' gibi söylem ve hatalardan dönülecek, Kürt demokratik hareketi olunacak, ya da birkaç yıl içinde eriyip yok olunacaktır. Kendisi dışındaki Kürt hareketleriyle bir araya bile gelmeyen anlayış, CHP, ANAP, SP ve sonra da -kendini feshedip içinde yer almak koşuluyla- SHP ile oturuyor ittifak aramaya çalışıyor.

Düzenin has partisi CHP'yle veya Kürtlerin içindeki truva atı SP ile neyi nasıl paylaşacak!? Bir gün bu hesaplar önlerine gelmeyecek mi? Özünden bu kadar kaçış niye?

Bu yazı yazılırken, 26.11.2002 gecesi ATV'nin kendisiyle yaptığı röportaja HADEP İstanbul il başkanı şunları söylüyordu:

"Kürt sorununun çözümü ile ilgili yalnız biz açıklama yapınca bu konu (Kürt yurtseverliği yada devletin ağzıyla "kürtçülük"demek istiyor) üzerimizde kaldı. Bu hiç hak etmediğimiz bir durumdu."

Türkiyelileşmek adına bu duruma düşmeye gerek yok. Kürt olmak, Kürt demokratik haklarını savunmak hiç kimseye zarar vermez. Bu bölücülük de değil yıkıcılık da değildir. Bunu küçümsemek, ilkel milliyetçi diyerek suçlamaya kalkışmak doğru değildir. Unutulmasın oyların büyük çoğunluğu o küçümsenen halktan alınmıştır. Yine yerel yönetimlerde ulusal yanı ağır basan, hem de başrol oynayan o "milliyetçi" denilerek şimdi küçümsenen oylarla iktidar olunmuştur. Bunları kimse yok sayamaz ve bir kenara atamaz. "Yeterince Türkiyelileşme sağlanamadığı için blok oyları yetersiz olmuştur. O halde Kürt değerlerini biraz daha geriye atalım" düşüncesi kitleleri hakim paradigma içinde eritmeye yönelik bir düşüncedir. Bu hem çok zararlı hem de çok tehlikelidir.

Kürdi değerlerimizin tümünü koruyacağız. Bu alanda gerekli kurumlaşmayı sağlayacağız. Bu kurumları etkili hale getireceğiz. Ve kendimizi devrimci-demokratik tarzda yeniden yaratacağız. İşte o zaman Türk'e ve Türkiye'ye yardım edebiliriz. O zaman kalıcı ve sağlam birlikler kurabiliriz. Türkiyeli devrimci-demokrat kesimlerle ittifak yapma, ortak cephe ya da bloklar oluşturmaya hiçbir zaman karşı olmadık ve olmayacağız. Ama "Türkiyelileşme" adına hakim ulusal yapılar içinde erimeye, yok olmaya da asla razı olmayacağız.

Düşünün bir kere. (Mış) gibi düşünüp FKÖ lideri Arafat'ın şunları söylediğini varsayalım: "Ey Filistinliler, bizim kaybımız yeterince İsraillileşmemektendir. İsraillileşelim..." Kopacak kıyameti görebiliyor musunuz? Ya da aynı şeyi ETA veya İRA yapsa yer yerinden oynamaz mı?

Asıl problemi burada aramak gerekir. Kürt ulusal demokratik hareketleri mutlaka bir araya gelmeli. Hiç kimseyi dışlamadan, hiç kimseyi küçümsemeden, hiç kimseyi yok saymadan; tüm kişi ve oluşumlar en kısa zamanda bir araya gelmelidir. Suyumu bulandırdın, şurada şöyle dedin, beni suçladın gibi köylü tarzı yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Ön koşulsuz bir araya gelinmelidir.Ülkenin ve dünyanın durumu tartışılmalı, çözümlemeler ışığında bir yol haritası çizilmeli ve Türkiye demokratik güçlerinden kimlerle yola gidilecekse ondan sonra onlarla görüşüp ortak cephe veya blok oluşturulmalıdır. Kendi içinde barışık olmayan bir Kürt hareketinin halka, dostlarına ve müttefiklerine güç ve güven vermesi, gerçekten güvenilir bir güç olması mümkün değildir. Zira alınan bu oylar doruktur. Eğer gerekli dersler çıkarılmaz ve aşiretçi-köylü mantıkla hareket edilmeye devam edilirse gelecek seçimlerde bu destek de verilmeyecektir.

3-HAK-PAR : Yeni kurulduğu için seçime girme hakkını kazanamayan HAK-PAR, genel başkanları A.Melik Fırat'ı Diyarbakır'dan aday gösterdiler. Seçim süresince özverili, coşkulu bir çalışma yürütüldü. Ancak daha önce devlet baskısından şikayet eden HADEPli'lerin saldırı ve engellemelerine maruz kalındı. HADEP yandaşları, yurtsever bir aday olan A.M.Fırat dışında hiçbir parti ve kişiye saldırmadı. Ne yazık ki Bahçeli'ye alkış tutan eller, A.M.Fırat'a taş attı, demir çubuk ve sopalarla saldırdı. Ve ne yazık ki kürtler adına yaşanan bu talihsizlik de tarihe bir not olarak düştü. Bu saldırılara "halka kürtçe selam verdiği" için devletin baskısı eklendi. A.Melik Fırat, kısa seçim süresinde çeşitli nedenlerle defalarca sorgulandı, gözaltına alındı. Baskılara rağmen çalışmalar sürdürüldü ve çok başarılı olundu. Ancak halkın teknik olarak oy kullanmayı bilmemesi ya da iyi anlatılmaması nedeniyle ve bağımsız adayın oy pusulası ile birleşik oy pusulasını birlikte zarfa koymaları sonucu binlerce oy geçersiz sayıldı. Böylece kazanılabilecek bir seçim kaybedilmiş oldu.

3- Bağımsız adaylar : Kürdistanın pek çok ilinde bağımsız adaylar seçime girdi. Geçen şiddet döneminde devlet yandaşı olmaları nedeniyle devletin desteklediği dokuz aday seçimi kazandı. Muhalifler ise kazanamadı.

Ve bir seçim daha geride bırakıldı. Sol ve yurtsever Kürtler tarafından fırsatları iyi değerlendirilmeyen ve başarısızlıkla sona eren bir seçim daha yaşanıp geçti.

Yeni siyasal durumun ortaya çıkardığı yeni dönem, yeni açılımların önünü açacaktır. Devletin AB'ye girme doğrultusunda atacağı adımlar önümüze zengin mücadele alanları açacaktır. Bu alanların daha geniş olması, Kürt ve Türk devrimci-demokratlarının dönemi iyi tahlil etmeleri ve daha geniş haklar alma yolunda işbirliği yaparak mücadele etmeleriyle mümkün olacaktır. Eski klasik, statukocu anlayışlarda ısrar ise bizi çok gerilere düşürecek ve döneme denk düşmeyen geri noktalarda mücadele etmek zorunda bırakacaktır.

Lafazanlıkla, sloganlarla, doğmalarla, katı merkeziyetçi yaklaşımlarla ve tarikatvari ilişkilerle bir yere varılmadı, varılmayacak. Sol, rüştünü ispat etmelidir. Bunun tek yolu da demokrat olmaktan, demokrat gibi davranmaktan geçer. Pratik ifadesi ise farklılıklar içinde yanyana olmayı becermektir. Sol bunu becerebilirse şartlar elverişlidir, yol alabilir. Aksi takdirde daha kötü durumlar önümüzde durmaktadır.

Seksen seneden beri mücadele eden Türkiye solu ve Kürt demokratik hareketine bu durum reva değildir, hak değildir ve yakışmıyor da. Çözümü de vardır ve herkes tarafından bilinmektedir. Önemli olan çözmeye gerçekten niyetli olmak ve o küçücük büfeleri terk etmeyi göze alıp bir süper markete taşınmaktır. Hepsi bu kadar...


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver