3 KASIM Seçimi ve Sonuçları Üzerine

Bayram Bozyel
HAK-PAR Genel Başkan Yardımcısı

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan erken genel seçim sonuçları herkesi yeni durum değerlendirmelerine yöneltmiş durumda. Zira geçmiştekilerden bir çok yönüyle farklı ve beklenmedik sonuçlara yol açmış olması, bu seçimin yol açtığı siyasal tabloyu değerlendirmeyi daha da önemli kılıyor. Belki erken bir tespit olacak ama, şimdiden yeni bir dönemin kapanmak üzere olduğunu söyleyebiliriz. Ancak benzer şekilde yeni dönemin başlangıcından söz etmek için henüz erken. Öte yandan bu seçim sonuçlarını tek başına değerlendirmek eksik kalır. Bu nedenle 3 Kasım seçim sonuçlarını, bizzat bu sonuçların doğmasında etkili olan iç ve dış koşularla birlikte değerlendirmek daha anlamlı olur. AKP hükümetinin kurulup işe başladığı bugünlerde konunun daha iyi anlaşılması bakımından ufak bir ufuk turu gezintisine çıkmakta yarar var.

Erken genel seçime nasıl gelindi?

Bugünün ve giderek 3 Kasım erken genel seçimine yol açan sürecin irdelenmesi bakımından en gerçekçi hareket noktasının Susurluk kazası olduğunu düşünüyorum. Bugüne gelinmesinde, hatta bir bütün olarak12 Eylül düzeninin çözülmesi bakımından susurluk olayı bir kırılma dönemidir. Değerlendirmemizde bir bütünlük oluşturmak için bir kez daha hatırlamaya çalışalım bu olayı. Devletin suçlu olarak aradığı bir katil, o katili esas olarak yakalamakla sorumlu üst düzeyde bir emniyet mensubu ve bu ülkenin yasama organının üyesi bir milletvekilinin içinde bulunduğu bir mersedes araba - kaderin bir tecellisi mi yoksa miyadını doldurdukları için yok edilmelerini gerektiren bir planın sonucunda mı- Susurluk ilçesine yakın bir yerde bir kamyona çarptı. 3 Kasım 1996 yılında gerçekleşen bu kaza Türkiye'de bomba etkisi yarattı. Devletin illegal çete ve mafyayla içiçeliğini ve devletin hukuk düzeninden koparak nerelere kadar savrulduğunu göstermesi bakımından -gökte aranıp yerde bulunan- eşi bulunmaz bir tabloydu Susurluk kazası. 12 Eylül rejimiyle başlayan ve daha sonra Çiler, Ağar ve Doğan üçlüsü tarafından yeni bir aşamaya ulaştırılan ve düşük yoğunluklu savaş konsepti adı altında kamufle edilmeye çalışılan hukukdışılık çığırından çıkarak orta yere serildi Susurluk kazasında. Rejim, Susurluk kazasıyla açıkçası su üstü yakalanmıştı.

Susurluk kazası toplumdaki temiz toplum ve hukuk devleti bilincini ateşledi. 'Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık' eylemi Türkiye'de sivil toplumu harekete geçirerek demokratik bir dalga yarattı. Böylece Susurluk kazası ilk kez Türkiye tarihinde sivil toplum önderlikli yeni mücadele geleneğinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Söz konusu sürecin bugünle ilişkisi bakımından yol açtığı üç temel gelişme var.

Bunlardan ilki, Susurluk kazasının tetiklediği temiz toplum ve hukuk devleti istemlerine yönelik olarak başlayan sivil toplum hareketinin maniple edilerek 28 Şubat müdahalesine giden yolun açılmasıdır. Bilindiği gibi, esasen devlet mafya düzenini hedefleyen 'Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık' eylemindeki inisiyatif bir dönem sonra darbe yanlısı laik kesimler tarafından ele geçirildi. Daha sonra ise bu eylem amacından saptırılarak Refahyol iktidarına karşı bir eyleme dönüştürüldü. Bu gelişmelerin ardından postmodern darbe olarak nitelen 28 Şubat müdahalesi gerçekleşti. Bu müdahale askerin Türkiye siyasetindeki ağırlığının legalize olmasına yol açtı

İkinci bir sonuç ise Refah gibi dini referanslara dayalı partilere iktidar yolunun kapalı olduğunun ortaya çıkmış olmasıdır. Susurlukla bağlantılı olarak gündeme gelen 28 şubat müdahalesi, aynı zamanda dönemin Refah partisi içindeki yeni arayışlarda ve giderek bu alandaki Saadet ve AKP olarak sonuçlanan ayrışmada tetikleyicisi bir role sahiptir.

Üçüncü bir sonuç ise Mesut Yılmaz'ın ve partisinin bugünkü tükenişi ile ilgili olan sonuçtur.

28 Şubatla sonuçlanan sürecin sivil cephedeki önemli aktörlerinden birinin de ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz'ın olduğu unutulmamalı. Mesut Yılmaz o dönemde çete düzeninden hesap soracak ve temiz topluma giden yolda öncülük edecek bir lider olarak ortaya çıktı. Oysa hemen 28 Şubat sürecinin başında başbakanlık koltuğuna oturan Mesut Yılmaz ilk adım olarak Çiler ile karşılıklı olarak kirli dosyalarını aklattı. O zamandan itibaren Mesut Yılmaz hep itibar kaybetti ve sözünün adamı olmadığını ortaya koydu.

Sondan bir önceki seçim

18 Nisan 1999 yılında gerçekleşen erken yerel ve genel seçimlere damgasını vuran PKK lideri Abdulah Öcalan'ın Kenya'dan kaçırılarak Türkiye'ye getirilmesi oldu. DSP lideri Bülent Ecevit Kıbrıs kahramanlığından sonra Öcalan'ı yakalayarak yeniden kahramanlaştı ve bunun semeresini 18 Nisan seçimlerinde birinci parti çıkarak topladı. MHP'nin şövenizmle bağı ise herkesçe biliniyor. Yıllardır sömürdüğü şehit edebiyatı ve en son olarak da Öcalan'ın kellesi üzerine yürüttüğü kampanya bu partiyi de ikinci sıraya yükselti. Dolayısıyla 18 Nisan seçimlerini kazanan esas olarak şövenizm ve ondan beslenen partiler oldu. Öte yandan seçim sonucunda ortaya çıkan siyasi tablo tek bir hükümet seçeneğine izin veriyordu. Refah ve daha sonra kurulan Fazilet Partisi 28 Şubat süreciyle peşinen hükümet denklemi dışında bırakılmıştı. Son Refahyol'daki suç ortaklığından dolayı DYP ve lideri Tansu Çiller'de hükümet dışında bırakılıyordu. Dolayısıyla geriye tek bir hükümet seçeneği kalıyordu. Bu da ancak DSP, MHP ve ANAP'tan oluşacak bir koalisyonla mümkündü ve öyle de oldu. Özellikle DSP ve MHP'nin ilk kez bir hükümette yer almış olması bazı çevrelerce en büyük toplumsal uzlaşma olarak nitelendirildi.DSP, MHP ve ANAP'tan oluşan koalisyon hükümeti Türkiye'nin gelmiş geçmiş en istikrarlı hükümeti olarak lanse edildi. Oysa bu sadece görüntüden ibareti. Hükümet partileri nerdeyse pamuk ipliği ile birbirlerine bağlı idi ve deyim yerinde ise bu hükümet zoraki bir biçimde ayakta yürüyordu.

Önce Kasım 2000, ardında da 19 Şubat 2001 tarihli ekonomik krizler toplumla birlikte hükümeti de derinden sarstı. Hükümet açısında geri sayım başladı ve deniz tükeniyordu artık. Türkiye nerdeyse son elli yılın en büyük ekonomik şokunu yaşadı. Ülke ekonomisi bir anda üçte bir oranında yoksullaştı. Milli gelir üç bin dolardan iki bin dolara düştü. Eski işsizlere iki milyon işsiz daha katıldı. Üç yüz bine yakın işyeri kapandı. Esnaf ilk kez sokaklara döküldü Türkiye'de. Türkiye bu ekonomik depremden ancak ABD'nin teşviki sonucu IMF'nin verdiği 16 milyar dolarla tam bir çöküşten kurtuldu. NATO'nun kalelerinden biri ve Batının bir parçası olan Türkiye'nin -özellikle de dünyanın 11 Eylül sonrası tablosu içinde- tümden batmasına göz yumulmadı. Bu tablo aynı zamanda Türkiye'yi ekonomik ve siyasi olarak iyice uluslar arası sermaye kuruluşlarının denetimine soktu. Çapulcu ve çete düzeninin gelip toslayacağı nokta buydu işte. Ekonomik çöküş, toplumda yokluk ve yoksulluk, siyasete kirlenme, içi boşaltılan bankalar, sürekli katlanan iç ve dış borçlar aynı zamanda siyasetin ve siyaset kurumlarının da dibe vurması demekti. Buna bir de Avrupa Birliği'ne ilişkin uyum süreci eklenince hükümet bakımından artık görüntüdeki uyumu da sürdürmek imkansız hale geldi.

Türkiye bakımından AB üyesi olmanın anlamı

Kim ne derse desin Avrupa Birliği'ne katılım süreci geçmişten bugüne Türkiye'yi en çok etkileyen ve daha da etkileyecek olgulardan biridir. Avrupa Birliği üyeliği, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda çağdaş düzeyde normların yakalanması ve daha çok da yüksek demokratik standartların hayat bulması demektir. Bu ise Türkiye'nin baştan sona değişmesi anlamına gelir. Bu konunun zaman zaman Türkiye'de bu kadar gerilim ve saflaşma konusu olmasının nedeni de budur. Kuruluştan bugüne dek Türkiye'deki egemen otoriter sistem ve onun uzantısı diğer yaşam alanlarındaki uygulamalarla kıyaslandığında, Avrupa Birliğine tam üyeliğin gerçek anlamda bir devrim anlamına geldiğini görmek daha da kolaylaşır.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecine bağlı takvime gelince; daha önce de kaç kez söylediğim gibi Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyelik süreci, dönüşü olmayan bir yoldur. Türkiye esas olarak 1995 yılında Avrupa Gümrük Birliğine girmekle Avrupa Birliği'ne giden otobanın turnikelerinden içeri girmiş sayılır. Ve geçilen bu yerden bir daha geri dönüş yoktur.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne giden yolda işleyen sürecin geri işlemezliği konusunda daha bir çok şey söylenebilir. Ancak şimdilik işin bu boyutunu bir yana bırakarak esas olarak bu sürecin Türkiye siyasal yaşamına olan etkilerini,özel olarak da bu sürecin 3 Kasım seçim sonuçlarındaki ağırlığını irdelemekte yarar var.

Uzun süreden beri, Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde Türkiye'nin atması gereken adımlara ilişkin sert tartışmaların yaşandığı biliniyor. Bu konuyla ilgili olarak beliren saflaşmanın bir yanında, başta rantçı ekonomik düzenden olumsuz etkilenen ve dünyanın gidişatını iyi gözlemleyen büyük sermaye çevreleri olmak üzere, geniş çalışan ve işsiz yığınlar, hak ve özgürlüklerinden yoksun Kürtler, belli bir ayrımcılığa tabi olan islami çevreler, ilerici ve demokrat aydınlar var. Araştırmalar Avrupa Birliğine taraftar olan kesimlerin Türkiye toplam nüfusunun % 70-80'ini oluşturduğunu gösteriyor. Öte yanda ise mevcut sistemden beslenen asker sivil bürokrasinin önemli bir kesimi, rantçı ve çapula dayalı ekonomik düzenden beslenen talancı çevreler ve gıdasını gericilik ve şövenizmden alan siyasal güçler var.

Ancak süreç genel olarak Avrupa Birliği ekseninde beliren saflaşmanın değişimci güçlerinden yana işlemekte. Dünyadaki genel durum, Türkiye'deki ekonomik, siyasal ve kültürel değişim her geçen gün şöven ve militarist zemini aşındırmakta ve dolayısıyla halka rağmen halkı kollamayı kendisine görev edinen çevreleri zayıflatmaktadır.

Öte yanda Kıbrıs'ta çözüm süreci bir çok bakımlardan kendisini iyice Türkiye'ye dayatmış durumda.

Türkiye, işte bu iç ve dış faktörlerin etkisi altında 3 Kasım 2002 tarihinde erken genel seçim tarihinde karar kıldı. Esasen bu seçim tarihinden yana görünen partilerin çoğunun kaygısı, her geçen günün kendilerinin aleyhine işlediğini görmek ve erken bir seçime gitmekle bu aleyhte işleyen süreçten daha az zararla çıkmak oluşturuyordu. Ne var ki tehlike anı çoktan gelip dayamıştı. Bu tehlikeyi açıkça gören bir tek kurt politikacı Ecevit oldu, ancak onun uyarı ve çırpınışları da bir işe yaramadı.

3 Kasım 2002 de ne Oldu?

İşe önce sayısal verilerden başlayalım.

3 Kasım 2002 tarihli erken genel seçime katılım % 78 olarak gerçekleşti.

Seçim barajını sadece iki parti aştı: AKP ve CHP.

AKP geçerli oyların % 34'ünü , toplam oyların ise % 26 sını alarak parlamentodaki 550 milletvekilinden 363'ünü kazandı. Böylece AKP seçmenlerin 1/4 oyuyla parlamentodaki sandalyelerin 2/3ünü kazanmış oldu.

Bir önceki parlamentoda temsil edilen üç iktidar partisi DSP, MHP ve ANAP ile birlikte muhalefette bulunan DYP ve SP de barajı aşamayarak parlamento dışında kaldı.

Bütün bu sonuçlarıyla, 3 Kasım 2002 tarihli erken genel seçimi son yirmi yılın en kayda değer seçimi olarak tarihte yerini almış durumda.

Bu genel tespitten sonra söz konusu seçimlerin sonuçlarını yorumlayalım şimdi de.

Önce olumsuz olandan başlayalım.

Bu seçim sonuçları içinde en olumsuz yan toplum- parlamento bağlamında gerçekleşen temsildeki adaletsizliktir. Oysa temsili demokrasilerin olmazsa olmaz koşularından birisi, toplumun bütün renkliliğiyle çoğulcu ve adil bir şekilde kendini parlamentoda ifade edebilmesi başka bir deyişle temsil edilmesidir. Mevcut seçim sonuçlarına göre seçmenlerin % 58'i parlamentoda temsil edilmemekte, parlamentoda temsilci bulunduramamaktadır. Bu durum kendisine parlamenter demokrasi diyen bir rejim için bir trajedi değilse de bir yüz karasıdır. Bu tablo temsili demokrasinin katlinden başka bir şey değildir. Birazdan AKP açısından sayılacak bir çok olumlu etkene rağmen, söz konusu temsildeki çarpıklık ve adaletsizlik hem genel olarak mevcut parlamentonun hem de AKP hükümetinin en zayıf yanını oluşturmaktadır. Bu tablonun şekillenmesinde %10 barajına dayalı seçim sisteminin belirleyici bir rol oynadığı kesin.

Öte yandan muhalif kesimleri engellemek için düşünülen % 10 barajına dayalı seçim sistemi düzen partilerinin tümünü parlamento dışında bırakarak ilk kez hayırlı bir işe yaradı. Bir seçimde bu kadar toplu bir siyasi temizliğin yaşandığı ne Türkiye tarihinde ne de demokratik başka bir ülkede görülmüş değil herhalde. İlginç olan sadece iktidar partilerinin parlamento dışında bırakılması değil, esas olan iktidar partileriyle birlikte muhalefete bulunan ancak Türkiye'deki mevcut olumsuzluklardan iktidar partileri kadar sorumlu bulunan partilerin de parlamento dışında kalmış olmalarıdır. Zira bu partilerin tümü 12 Eylül rejimin ürünüdürler ve söz konusu olağanüstü dönemin bugüne kadar yaşatılmasında her birinin ayrı ayrı sorumlulukları var.

Ülkede yol açtıkları bunca ekonomik, siyasi ve ahlaki çöküşte rol alan partiler 3 Kasım seçimlerinde sadece parlamento dışında bırakılmakla kalmamış, bu siyasi parti ve kadrolar siyasetin de dışına itilmişlerdir. Bu olayı Türkiye siyasal yaşamı bakımından topyekün bir temizlik olarak nitelendirmek son derece yerindedir. Çünkü bir siyasal sistem öz itibariyle o sistemi temsil eden siyasal parti ve kadrolarda ifadesini bulur. Bu anlamda sistem partilerine yönelik gerçekleşen temizliğin gerçek hedefinde mevcut sistemin olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

Öte yandan siyasal yaşamda bir yanlışın reddi olarak gerçekleşen siyasal ve toplumsal bir iradenin her zaman otomatik olarak doğru seçeneklere yöneldiği söylenemez. Türkiye gerçeğinde yaşanan da budur. Toplum düzen partilerinin tümünü parlamento ve siyaset dışına itip cezalandırmakla isabetli bir tercihte bulunmuş, ancak AKP'yi tercih etmekle aynı oranda doğru bir seçenek yaratamamıştır. Böyle bir tablo içinde AKP dışında nasıl bir seçenek yaratılabilinirdi sorusu ise pratik bir anlam ifade etmekten uzak kalır. Bir bakıma toplum bu aşamada olabileceklerin içinde gerçekçi bir tercihte bulunmuş da denebilir.

Umutlu olmak için haklı nedenler

3 Kasım seçim sonuçları, Türkiye'nin geleceği ile ilgili olarak umutlu olmak için haklı nedenlerin olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Türkiye gibi bir ülkenin bütün gelgitlerine ve sıkıntılarına rağmen dünyadaki genel gidişattan, toplumların daha çok demokrasi yönündeki değişim süreçlerinde etkilenmemesi düşünülemezdi. Hele batı ile kopmaz bağlarla bağlı olan ve bu alanda yukarıda belirtildiği gibi entegrasyon anlamında önemli mesafeler kat eden bir Türkiye'nin bu süreçten herhangi başka bir ülkeden daha çok etkilenmesinden daha doğal ne olabilir. Otoriter bir sistemin ve böyle bir şemsiye altında çevrilen dolaplar, gerçekleşen soygunlar, işlenen suçlar ve işkencelerin sürgit devam etmesi bir kere toplum yasalarına aykırıdır. Türkiye'nin yakın geçmişten bugüne yaşadığı ve bundan sonra yaşayacağı değişim sürecinde Avrupa Birliği'ne uyum sürecinin belirleyici bir ağırlık taşıdığına şüphe yoktur.

3 Kasım seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tablonun gösterdiği gibi Türkiye'de gericiliğin ve her türden şövenizmin zemini hızla aşınmaktadır. Başta MHP, DSP ve DYP olmak üzere böylesine gerici bir kültür üzerine siyaset yapan partilerin önemli bir darbe yemesi ve bu oranda da ağırlıklarını yitirmesi önemlidir. Türkiye'nin Kürt sorunu başta olmak üzere, demokrasi ve Kıbrıs gibi iç ve dış sorunlarını çözmesinin önündeki engeller düne göre azalmıştır. Bu alandaki barikat ve engeller geçmişe göre daha da zayıflamıştır ve daha da zayıflayacaktır.

AKP hakkında birkaç söz

AKP'yi değerlendirirken Refah Partisi'nin 28 Şubat 1997 yılında karşılaştığı yarı askeri müdahaleyi unutmak olmaz. Zira bu müdahale Refah partisinin daha sonraki bölünmesinde ve giderek AKP'nin şekillenmesinde bir dönüm noktası teşkil eder.Türkiye'nin o günkü koşullarında Refah gibi islamcı bir partiye iktidar yolunun kapalı olduğunu gören şimdiki AKP kadroları pragmatik bir manevrayla yollarını klasik islamcı hareketten ayırıp şimdiki AKP'yi kurdular. Bu tablo içinde oluşan AKP iktidar fırsatını yakalamak için geçmiş görüş ve düşünceleriyle önemli oranda bağlarını kesti yada öyle görünmeye çalıştı. Elbette AKP'nin referansları içinde islami değerler var ve bütün düzen partileri gibi ve belki biraz daha fazla toplumun dini duygularına seslenmek zorunda. Ancak bütün bunlara rağmen AKP'yi gerçek anlamda islamcı bir parti olarak nitelemek doğru değil. Olsa olsa moda deyimle AKP belki light bir islamcı parti olabilir. Bu nedenle de eski merkez sağ ve sol diye ifade edilen bütün kesimlerden oylar AKP'ye akarak onu iktidara getirmiştir. AKP'nin izlediği uzlaşmacı ve pragmatik tutum, Tayyip Erdoğan'ın karizması ve bu parti ve liderine karşı bazı kesimlerin izlediği dışlayıcı politikalar bu partinin yükselişinde önemli bir rol oynadı. Öte yandan sözkonusu partinin ve kadroların ilerici, çağın ihtiyaçlarını gözeten bir perspektif ve programa sahip oldukları söylenemez. AKP düzen partilerinin tümden çürüdüğü ve bu nedenle de toplumun tepkisini önemli ölçüde üstlerine çektiği bir konjonktürün ürünüdür. Başka bir değişle AKP'yi diğer partilere duyulan tepki oylarıyla iktidar olmuş bir geçiş partisi olarak nitelendirmek mümkün. AKP izleyeceği politikalara bağlı olarak kısa vadede bugünkü gücünü bir süre daha koruyabilir. Ancak bir süre sonra Türkiye'deki ekonomik ve sosyal koşullara bağlı olarak Türkiye'de siyasetin yeni dengelere kavuşması, AKP'ye oy verenlerin de bu yeni dengelere göre yeniden saflaşması kaçınılmazdır.

AKP iktidarına ilişkin temkinli iyimserlik

AKP'nin bu seçimde elde ettiği mutlak başarı içerde olduğu gibi dışarda da yoğun bir ilgi konusu. İçerde ve dışardaki değerlendirmelerdeki ortak tema AKP iktidarına bir şans verilmesi yönünde. Özelikle içeride yıllardır koalisyon partilerinden çekilen sıkıntılardan dolayı parlamentonun AKP'ye sunduğu rahat çoğunluk oldukça iyimser bir atmosfer yarattı. Bunun üzerine faizler düştü, döviz fiyatları geriledi, borsa uzun bir süreden sonra ilk kez bu kadar yükseldi. İşin ilginç yanı şu ki düne kadar AKP ekseninde irtica telalığını yürüten bir çok kişi ve çevre, seçim sonrası yeni döneme oldukça hızlı bir biçimde uyum sağlayarak yeni hükümete kredi açmaya başladı.Herkes yaratılan bu büyülü havanın bozulmaması için özel bir özen içinde. Sözkonusu özeni en çok gösterenlerin başında ise AKP yetkilileri geliyor. Çünkü elde ettikleri başarının kendilerine rahat bir iktidar imkanını otomatik olarak sunmadığını en başta onlar biliyor. Zira AKP'yi destekleyen bir çok kesimin sık sık uyarıyla karışık 28 Şubat deneyimi aba altında sopa olarak göstermesi oldukça dikkat çekmektedir.

Son hükümet döneminde çığırından çıkan ekonomik ve siyasal bunalımlardan sonra AKP ve CHP'den ibaret bir parlamento aritmetiği ile AKP'nin hükümet olarak sahip olduğu çoğunluk haklı bir rahatlamanın sebebi. Avrupa Birliğine katılım yönünde işleyen süreç, Kıbrıs'ta belirlen çözüm olasılığı bu iyimserliği daha da artırıyor. Öte yandan AKP'nin kendisinden kaynaklı ve bu partiyi kuşatan koşullar göz önünde bulundurulduğunda sözkonusu iyimserlikte temkinli olmak kaçınılmaz oluyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi AKP'yi gerçek anlamda çağdaş, değişimci ve demokrat bir parti olarak nitelendirmek mümkün değil. Bu hem partinin program perspektifleri açısından böyle hem de kadroların sahip olduğu birikim ve dayandıkları referanslar bakımından. Öte yandan AKP iktidarı geçmişteki bütün hükümetleri yaşadıkları bir iç kuşatma altında. Türkiye'deki güçlü geleneksel kurumların sivil hükümetler üzerindeki ağırlığı bilinmeyen bir şey değil. Başta 12 Eylül anayasası olmak üzere MGK'nin, asker ve sivil bürokrasinin, statükocu siyasal güçlerin, özetle mevcut sistemden faydalananların, AKP iktidarını, olası demokratik açılımlarda rahat bırakacaklarını düşünmek saflık olur. Türkiye'nin yaşamak zorunda olduğu değişim hızına bağlı olarak statükocu güçlerin direncini artırması mümkündür. Ancak bu direnç ne kadar sert olursa olsun, bundan böyle Türkiye'nin içine girdiği süreçten geri çevrilmesi mümkün değil.

Sınırlı Diyarbakır deneyiminin gösterdikleri

3 Kasım erken seçimine doğru yol alınırken Kürtlerin arayışlarından ve özel olarak HAK-PAR'ın durumundan kısaca söz etmekte yarar var.

Önce kısaca HADEP cephesinde olup bitenlere değinelim. Kamuoyunda Kürt partisi olarak tanımlanan ve Kürt oylarına dayalı bu parti seçim öncesinde yoğun bir ittifak arayışına başladı. Esasen yürüttükleri çalışmayı ittifak olarak nitelendirmekten çok, bir tarafa yamanarak ne pahasına olursa olsun parlamentoya girme olarak nitelendirme daha doğru. Bir parti bakımından ittifak arayışı demek hem politik söylemlerde hem de fiziki olarak farklı güçlerin birliği anlamına gelir. Oysa HADEP, yürüttüğü ittifak arayışlarında hiçbir zaman muhatap güçlerin ne politik söylemlerine ne ilkesel yaklaşımına önem verdi. O nedenle de sağ uçtan sol uca kadar kimler varsa (HAK-PAR hariç) kapıları çalınarak kendileriyle milletvekili pazarlığı yapıldı. Sonuçta her yerden kapılar yüzlerine kapanınca, iki sol partiyle seçime gidildi.

HAK-PAR açısından ise durum tamamen farklı nitelikteydi. 11 Şubat 2002 tarihinde kurulan HAK-PAR erken seçim tarihi açıklandığında, seçime katılabilecek yasal ve fiziki koşullardan yoksundu. HAK-PAR gerçek anlamda bir baskın seçimle karşı karşıya kaldı. O dönemdeki değerlendirmeler sırasında bazı arkadaşlar 3 Kasım seçiminin HAK-PAR'ın seçimi olmadığını, başka bir ifadeyle HAK-PAR'ın bu seçimlerde herhangi bir iddia sahibi olmaması gerektiğini söylerken oldukça gerçekçi düşünüyorlardı.

Buna rağmen yapılan değerlendirmelerde bir seçime bir bütün olarak ilgisiz kalmaktansa Diyarbakır'da ve varsa başka birkaç yerde bağımsız aday gösterilmesinin daha doğru olacağı sonucuna varıldı.

Bu koşullarda ve üstelik son anda başlatılan bağımsız aday seçim çalışması bir anda önemli yurtsever kesimlerin ilgisini çekerek kamuoyunda ön plana çıkmaya başladı. Kısa bir süre içinde Diyarbakır ve çevresinde geçmişte politik çalışmışlarda yer almış, birikimli ne kadar kadro varsa hepsinin ilgisini çekti ve onları belirli ölçülerde harekete geçirdi. Belirli ölçülerde diyorum, çünkü o sınırlı seçim süreci içinde bağımsız aday etrafında bir araya gelen geniş yurtsever kesim ve aydınları gerçek anlamda ve tam kapasiteyle harekete geçirebilme şansı olmadı. O dedenle görüntüde oluşan seçimdeki kaynama ve hareketlilik yeterince oya dönüşemedi.

Sanırım sınırlı Diyarbakır deneyiminden çıkarılacak en nemli nokta, başta Diyarbakır olmak üzere her yörede hala yeterince harekete geçirilmemiş ama HAK-PAR politikalarına sıcak bakan önemli bir aydın birikiminin varlığının görülmesidir. Söz konusu aydın birikimi gerçek anlamda örgütlenip harekete geçirildiğinde durumun bugünkünden daha olumlu olacağına şüphe yoktur.

HAK-PAR'ın Diyarbakır'daki bağımsız aday deneyimini bir yanda doğru değerlendirirken, diğer yandan, sözünü ettiğim koşullarla sınırlılığını düşünerek abartmamak da gerekir.

Sınırlı Diyarbakır deneyimin gösterdiği bir gerçek de HADEP/DEHAP eksenindeki gücün Kürt sorununun çözümüne giden her yol ve platformda ne denli bir sorun teşkil ettiğinin görülmesidir. Sorun esas olarak şudur, Kürtlerden güç alan ama bu gücünü yine Kürtlerin uzun vadeli mücadelesine karşı kullanan bir hareketin yol atığı handikaptır. Durum bu olunca sorunu kitlelere, özelikle de Kürt kitlesine kavratmak oldukça güçleşir.

İşte böyle bir hareket Diyarbakır'da ortaya çıkan Bağımsız adaya karşı, dünyada ne kadar çirkin ve ilkel yöntem varsa hepsini kullandı. Bağımsız adayın tek kusuru Kürt sorunuyla ilgili bir partinin genel başkanı oluşuydu. Eğer Kürt sorunuyla ilgisiz bir yada birden fazla bağımsız ya da partili aday çıkıyorsa bu baylar açısından sorun yok. Yok eğer ortada Kürt sorununa yönelik ufak bir kıpırtı varsa o zaman beyinleri tepelerine fırlar. Kürt sorununa ilişkin her çabanın kendilerinin gerçek yüzünü çıkarttığını bilen bu kesim, öcüden korkarcasına bu girişimden korktu ve tam bir karşı saldırı politikası kullandı. Kürt toplumunun en ilkel ve gerici duygularını gıdaklayan ve bunu harekete geçiren HADEP/DEHAP, demokrat ve aydın insanların hayatlarında asla tenezzül edemeyeceği bir karalama kampanyası yürüttü. Bununla da kalınmayarak bu ilkel ve saldırgan tutumla HAK-PAR konvoyuna saldırıldı. HAK-PAR'lıların soğukkanlı tutumu sayesinde saldırı olayının büyük bir faciaya dönüşmesi engellendi. Bu saldırganlık aynı şekilde sandık başlarına da yansıdı. Polis, sandıkları bunlara teslim ederek bu alanda cirit atmaları sağlandı.

Bu ilkel düzeydeki saldırganlığın bilimsel-psikolojik açıklamasını bu hareketin kendilerine ilişkin özgüvensizliğinden ve hisettikleri yoğun korku ile yapmak mümkün . Diğer yanda toplumsal gelişme daha şimdiden Türkiye'deki gericiliğin zeminini hızla zayıflatmaktadır. Türkiye'de şöven partilerin hezimetleri bu sürecin en belirgin göstergesidir. Bu değişim rüzgarı yakında daha da doğuya kayarak Kürtleri de derinden etkileyecek. O zaman şimdiki ne korku ne de saldırganlık bir işe yarayacak.

Kürdüyle Türküyle bir bütün olarak Türkiye'nin yeni gelişme ve değişimlere imza atacağına kuşku olmasın.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver