|
Danimarka Konferansı Belgelerinden:
Türkiye'yi yönetenlen Kürtleri inkar politikasından vazgeçmelidirler Necdet
Gündem Değerli Katılımcılar, Öncelikle Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR)'ni böyle önemli bir toplantıya davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Genel Başkanımız Sayın A. Melik Fırat başta olmak üzere tüm Başkanlık Kurulu üyelerimizin hepinize selamlarını, sevgi ve saygılarını iletmek istiyorum. HAK-PAR ve erken genel seçim... Konuya geçmeden önce Türkiye'de güncel olan, uzun yıllardır olağan süresinde yapılmayan, bazen askeri ve bazen de sivil darbeler sonrasında gündeme gelen seçim sürecine işaret etmek istiyorum. Basın-yayın organlarından ve partimizin açıklamalarından da öğrendiğiniz gibi, partimiz, bu seçimlere katılamıyor. Bunun önemli nedenlerinden biri, hukukidir: Antidemokratik, Kürtlerin varlığını ve temsilini red eden, Türkiye'nin çoğulcu gerçeğine uygun olmayan 12 Eylül Anayasası, Siyasal Partiler, Seçim ve Milletvekili Seçimi Yasaları; siyaset platformunu alabildiğine daraltmış. Devletçi olmadığını söyleyenleri alanın dışına itmiş. Zaten varolmayan çoğulcu temsilin önünü, tümden kapatmıştır. Ayrıca, hukuksal/siyasi sistem, tekçi/otoriter temsili sistemi korumak/kollamak için de, değişik toplumsal, sınıfsal, etnik/ulusal, dini kesimleri temsil eden siyasi partilerin siyaset yapmalarının önüne antidemokratik barikatlar çekmiştir. İkinci neden, partimizin erken seçimden birkaç-ay önce kurulmuş olmasıdır: Partimiz, yeni kurulmuş olduğundan, yasal açıdan seçim için gerekli olan hazırlıkları yapmaya zaman, teknik imkan ve örgütleme fırsatı bulamamıştır. Ayrıca, ülkemizde yaşanan 20 yıla yakın silahlı çatışmaların sonucu, insan kaynaklarının derin tahribat görmesi, iç toplumsal dinamiklerin parçalanması, hem devlet ve hem de PKK'nin otoriter antidemokratik saldırı ve baskılarından dolayı düşünme, düşünce üretme sürecinin dumura uğratılması; düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin işlememesinden dolayı demokratik örgüt refleksinin körelmesi, toplumda şiddetle yaratılan yılgınlık, sindirilmişlik, ve umutsuzluk da Hak ve Özgürlükler Partisi'nin örgütlenme sürecinin hızını olumsuz etkiledi. Buna rağmen, Kürtlerin bu seçimlere kendi kimliği ile katılımını ve Kürtlerin TBMM'de temsilini sağlamak; Kürtleri geleneksel Türk siyasi hareketi içinde eritmek isteyenlerin kirli emellerini halkımıza anlatmak, asimilasyoncu entegrasyona dur demek, Kürtler için hazırlanan tuzakları halkımıza açıklamak için seçim siyaseti tayin ettik. Ayrıca her şeyden de önemlisi; Kürtlerin sahipsiz olmadığını, HAK-PAR'ın Kürtler için önemli bir siyasi alternatif, Kürt sorununun çözümünde kendine düşen görevi yapmada kararlı olduğunu izah etmek için seçimlere "bağımsız aday" ile katılma kararı aldık. Bu seçim siyasetinin sonucu olarak, Genel Başkanımız, hepimizin kalbi, tarihsel öneme sahip, özgürlük hareketinin en önemli tayin edici alanlarından biri, Kürt lideri Şeyh Sait ve dava arkadaşlarının asıldıkları/gömülü oldukları, yakın tarihimizin birçok yurtsever şehidinin taht kurduğu alan olan güzel kentimiz Diyarbakır'da bağımsız adaylığını koydu. Gönül isterdi ki ülkemizin diğer kentlerinde de bağımsız adaylıklar gösterelim. Ama buna olanağımız olmadı. Diyarbakır'da genel başkanımızın/bizim, kazanma şansımız var. Sizlerin de desteği ile bu şansımızı güçlendirmek istiyoruz. HAK-PAR Türkiye'yi çoğulcu, katılımcı demokratik tarzda yeniden yapılandırmak ve Kürt sorununu gerçekten çözmek iddiasındadır... Siyasi programımızda: Türkiye'nin evrensel çoğulcu demokrasi ve Avrupa Birliği rasyonelleri içerisinde kapsamlı yeniden yapılandırılması projelendirilmekte; Kürt sorununun çözümünde kapsamlı görüş, projeler ve önermeler sunulmaktadır. Partimizin programının bir yerinde Kürt sorununa çözüm getirme açılımı niteliğinde şöyle denilmektedir: "HAK-PAR, Türkiye hükümetlerinin, Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova ve benzeri ülkelerde bulunan azınlıklar/topluluklar için savunduğu tezleri, Türkiye'de yaşayan Kürtler için de istemesi durumunda, sorunun çözüm yoluna gireceği inancındadır". Ama Kürt sorununa ilişkin öneri ve açılımlarımız bundan öteye söz konusu. Programımızda, Türkiye gerçeğini ve resmi yaklaşımını yansıtan bu açılım, aynı zaman da Partimizin kapatılma nedenlerinden biri olarak ileri sürülmektedir. Herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Dünya değişmekte ve yeniden yapılanmaktadır. Türkiye de bu değişime ayak uydurmak, çağdaş demokratik dünyada yerini almak zorundadır. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olma doğrultusundaki iradesi de bunun göstergelerinden biridir. Bunun için de, çağdaş demokratik dünyanın felsefesini, ilkelerini, kurumlarını ve sistemsel yapısallığını içselleştirmesi gerekmektedir. Değişen dünyada sorunların diyaloglarla çözümü, genelde hakim bir anlayış ve etkin çözümleyici sistemlerden biridir. Türkiye de mevcut sorunlarını çözmeye çalışırken, diyaloga, toplumsal uzlaşmaya, sorunların taraflarını ciddiye almaya mecburdur. Biz Hak-Par olarak Türkiye'de Kürt sorununun, demokratik, barışçı, eşitlikçi, adil ve uzlaşmacı bir yöntemle çözümünden yanayız. Bunun da olanaklı olduğunu, dünyanın ve Türkiye'nin bugünkü koşullarında açıkça görüyoruz. Kürt sorununa barışçı, eşitlikçi, demokratik ve adil bir çözüm bulunmaksızın Türkiye'de gerçek demokrasinin yerleşemeyeceğini söylemekle kalmıyoruz, tarihsel tecrübenin bunu ortaya çıkardığını da gösteriyoruz. Türkiye'yi yönetenler, öncelikle Kürtleri inkar politikasından vazgeçmelidirler. Kürt halkının varlığını, Kürtlerin, Türkiye toplumunda ana bileşenlerden biri olduğunu kabul etmeleri ve bu gerçeği anayasal bir konsept haline getirmeleri gerekir. İnsanların bireysel ve kolektif haklarına saygılı olmak, hukukun üstünlüğünü kabullenmek, bu çerçevede Kürtlerin ulusal demokratik haklarını kabul etmek, kurumsallaştırmak ve hukuksallaştırmak insanca yaşamın, barışın, ilerlemenin, ekonomik büyümenin, kıymet sahibi olmanın ve demokrasinin olmazsa olmaz şartları olduğunu görmeleri gerekir. Bunun da yeni demokratik, çoğulcu, katılımcı temsili kurumları sistemleştirmekle olanaklı olacağı öngörülmek zorundadır. Bu öngörü de, Türkiye'nin bileşenlerinin, unsurlarının, etnik/ulusal, dinsel/mezhepsel, düşünsel coğrafyasının yeniden belirlenmesi ve tanımlamasıyla olanaklı olacaktır. Gerçekçi olmak bir zorunluluktur. Kürtlerin varlığı gibi diğer hayati unsurlar da olduğu gibi kabul edilmeli ve çözümlerde, yapılanmada hesaba katılmalıdır. Türkiye'yi yönetenler, Kürtlerin siyasi çözümler üretme istemlerini "bölücü" olarak görmekten vazgeçmelidir. Kürtlerin de Türklerle eşitçe, onlar kadar haklara sahip olmak, birlikte yaşamak istediklerini ve bunda samimi olduklarını anlamaya çalışmalıdırlar. Yunanistan ve Bulgaristan'da Türk azınlıkların bugünkü konumlarının bu ülkeleri bölmekten çok bütünleştirici olduğunu görmeleri gerekir. Türkiye'de esas bölücü faktörlerin, etnik/ulusal guruplara, dinsel/mezhepsel ve toplumsal kesimlerin hak ve özgürlüklerini tanımamak; ekonomik ve toplumsal geri kalmışlık; yoksulluğun, işsizliğin ve eğitimsizliğin olduğunu görmeleri gerekir. En can alıcı sorunda, Kürt sorununun inkarının, çözüm üretmek isteyen tarafların militarist bir anlayışla bastırılmasının, yasaklanmasının toplumsal yaşamı olumsuz etkilediğini anlamaları gerekir. Türkiye'nin bugünkü gerçeğine baktığımız zaman, son 15 yılda, resmi rakamlara göre 35 bin, gayri resmi rakamlara göre 60 bin insanın öldürülmesi, binlerce Kürt köyünün boşaltılması, Kürtçe isimlerin Türkçeleştirilmesi, Köy koruyuculuğu, OHAL, Özel Bölge Valiliği statüsü, milyarlarca dolar askeri harcamalar, demokratik sürecin on yıllarca gerilemesi, bir çözüm olmaktan çok, bir yıkım oldu. "Kürtler sindirilecek, yıldırılacak ve ulusal istemlerinden vazgeçecek" diye düşünenler, yanıldıklarını kabul etmelidirler. Kürtlerin ulusal demokratik, bireysel ve kolektif haklarını elde edinceye kadar demokratik savaşımlarını sürdüreceklerini ve bunda kararlı olduklarını anlamalıdırlar. *- Partimiz sorunun özgürce tartışılması için bütün yasakçı ve engelleyici unsurların ortadan kaldırılmasını, *- Temsili kurumlar vasıtasıyla Kürtlerin siyasi sisteme katılmasını, *- Kürtçe yayın ve eğitim konusunda eşitlikçi düzenlemelerin yapılmasını, *- Kürt dili, kültürü ve tarihinin bütün unsurlarıyla gün yüzüne çıkartılması için devlet desteğiyle gerekli kurumların oluşmasını, varolanların desteklenmesini, *- Kürtçe insan ve yer isimlerinin kullanımının her türlü engelden arındırılmasını, *- OHAL'in ortadan kaldırılmasını, *- Köy koruculuğunun kaldırılarak açtığı yaraların sarılmasını, *- Zorla göç ettirilen insanların yerlerine dönüşleri sağlanarak yaşamlarının idamesi için gerekli olanakların sağlanmasını, Genel bir siyasi af ile toplumsal barışın sağlanmasını istiyor. Kürtlerin ulusal demokratik haklarını tanımayan, örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğünü gerçek demokrasinin temel öğelerinden biri olarak görmek istemeyen, sorunların çözümünde diyalog ve uzlaşma yerine toplumsal gerilimi tercih eden anlayış, Türkiye Cumhuriyeti devletini çağdışı olmaya mahkum etmiştir. Hak ve Özgürlükler Partisi, Türkiye'nin çağdışı olmasının bir haksızlık olduğunu tespit ediyor. Türkiye'nin çağdaş dünyanın bir parçası ve AB üyesi olmasını istiyor. HAK-PAR, siyasi programını, toplumsal, ekonomik, siyasi istemlerini, AB'nin demokrasi prensiplerine ve uluslararası hukuk kurallarına göre hazırladı. Buradan hareketle Türkiye'de çoğulcu demokratik devleti, çoğulcu demokratik idari sistemi programına koydu. Yine buradan hareketle partimiz; Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi'ne, Avrupa Birliği Ulusal Azınlıklar Sözleşmesine, Katılım Ortaklık Belgesine ve kendisinin de taraf olduğu diğer uluslararası sözleşme ve antlaşmalara uyması için gerekli düzenlemeleri yapacak. Ancak böyle olursa, Türkiye'de Kürt sorunu ve diğer temel sorunlar çözüm yoluna girer, çoğulcu, katılımcı gerçek demokrasinin gelişmesinin önü açılır. Hak ve Özgürlükler Partisi, Türkiye'nin yeniden yapılandırılması için uluslararası hukuk normlarına uygun; çoğulcu, katılımcı, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir anayasayı toplumsal uzlaşma ve referandumla yaratmak istiyor. Bu anayasada Türkiye Cumhuriyeti devleti ademi merkeziyetçi bir idari yapılanmaya kavuşturulacak. Kürt sorununun çözümünde önemli bir yeri olan yerel yönetimler ve bölge meclisleri yaşama sokulacak. Hak ve Özgürlükler Partisinin önerdiği yerel yönetimler ve bölge meclisleri; dışişleri, savunma ve makro-ekonomi dışında tüm hizmetlerden sorumlu özerk yapıda olacak. Bu, Kürtlerin yoğunluklu olduğu bölgelerde Kürtlerin kendi kendini yönetimi; eğitim, kültür, güvenlik, sağlık ve benzeri sosyal hizmetlerle donatılacak. Türkiye, Irak'taki Kürtlerle ilgili hukuksuz, uluslararası diplomatik kurallara aykırı davranışlarından vazgeçmek zorundadır... Görüşlerimi sonuçlandırırken, Türkiye'yi ve biz Kürtleri yakından ve yakıcı bir şekilde ilgilendiren tehlikeli bir gelişme ile ilgili görüş belirtmemem doğru olmaz. ABD ve müttefiklerinin Irak'a müdahalesinin gündeme geldiği günden itibaren, hem dünyada, hem Kürtler arasında ve hem de Türkiye'de değişik boyutlarda tartışmalar ve projeler gündeme gelmektedir. Müdahalenin güncelleşmesi, bu tartışmaları doğal olarak daha da kızıştırmaktadır. Bu tartışmalar platformunda, en anlaşılmaz tartışmalar ve görüşler, Türkiye tarafından gündeme getirilmektedir. Bu tartışmaları, görüşleri ve davranışları Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan bir Kürt olarak ve HAK-PAR olarak anlamakta hem zorluk çekiyoruz, hem de Kürtlere ilişkin geleneksel devlet politikalarını tanıdığımızdan dolayı anlayabiliyoruz. Ama bir doğru var ki, Irak halkları, kendi rejimlerinin karakterine, devletlerinin federal demokratik olup olmamasına kendileri karar vereceklerdir. Türkiye'nin, Kürtler bağımsız devlet istemedikleri halde, istiyor gibi bir veriden hareket etmesi doğru olmadığı gibi, böyle olsa bile oraya müdahale hakkına sahip olmadığı da ortadadır. Irak sorunu, bir komşu sorunudur, Türkiye'nin bir iç sorunu değildir. Bu doğrudan hareket edilmelidir. Özellikle de, 20 milyon Kürdü olan ve bu Kürtlerin sorununu çözmeyen Türkiye'nin daha dikkatli, saygılı olması gerekir. Savaş kışkırtıcılığının, işgal senaryolarının Türkiye halklarına sağlayacağı bir yarar yoktur. Bu senaryolar, Türkiye için büyük bir tehlike oluşturur, yoksulluğumuzu daha derinleştirir, toplumsal gruplar arasındaki farklılıkları, uçurumları daha da artırır. Parti olarak bunu tasvip etmemiz olanaklı değildir. Türkiye yöneticilerinin bu yanlış davranışlarından vazgeçerek, kendi iç sorunlarıyla uğraşmaları gerekir. |
||||||
|
||||||