|
Danimarka Konferansı Belgelerinden:
Türkiye ve demokratikleşme rotası Hamiyet
İzol Çağlar boyu çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş topraklarda kurulu olan Türkiye bu güne dek tanık geldiği kültürlerden evrensel bir sentez yaratabilme şansına sahipken; inkara, baskıya, şiddete dayalı bir siyasi çizgide ısrar etmesi geleceğini kendi elleriyle güdükleştirmektedir. Kurulu olduğu coğrafyada örnek bir sistemi yaşatabilmesi mümkünken bundan itinayla imtina etmesi sıradan ve kendiliğinden gelişmiş bir durum değildir. Aksine bilinçli bir tercih sonucu gelinen bir noktadır. Ancak Türkiye'nin gösterdiği yüzü ile sakladığı gerçek yüzü birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye'yi anlayabilmek için onun dünya yapılanmasında takındığı görünürdeki yaklaşımları ile şu an durduğu nokta arasındaki farklılığı saptayabilmek gerekiyor: Uluslararası kurumlara katılmak ve uluslararası bir takım belgelerin altına imza atmak bir ülkenin stratejik kararlarındandır. Çoğu durumlarda iç hukukun da üstünde olan bu stratejik kararlar o ülkeyi bağlar ve bir takım sorumluluklar altına koyar. Türkiye de bir çok dönemlerde benzer stratejik kararlar almış, bir çok uluslararası belgelere imza atmıştır. Örneğin; yeni dünyada barışın tesisini ve sürekliliğini amaçlayarak 1945 yılında kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin bir kurucusu da Türkiye'dir. 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni kabul etmiş ayrıca Avrupa Konseyi'nin 1950 yılından beridir üyesi olup konseyce hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1954 tarihinden beri de tarafıdır. 1963 yılında da Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile ortaklık sözleşmesini de imzalamıştır. En son; 1999 tarihinde Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığının kabul edilmesi ve Kopenhag Kriterleri'ne uyumu bir plana bağlayan Katılım Ortaklığı Belgesi ile Türkiye Avrupa'nın demokratik devletleri arasına girmeyi ve bu ülkelerdeki değer ve ölçütte demokrasiye uymayı temel prensip edinmiştir. İç hukukun uygulamalarının uluslararası belgelerle çelişkileri ve nedenleri Tüm bunlara bakarak aslında Türkiye'nin izlediği yolun çağdaş, demokratik, insan hak ve özgürlüklerinden yana bir mecrada ilerlediğini söylemek gerekecektir. Ne var ki uygulamalar ve iç hukuk bunun tam aksini söylemektedir bizlere. Örneğin, 1963 yılından beri AET ortaklık sözleşmesinin gereklerini yerine getirmemiş temel insan hak ve özgürlükleri alanında dahi 39 yıldır köklü bir adım atmamıştır. Parlamento düzeni, çok partililik ve seçimle değişen iktidar, gibi olgular Türkiye'ye modern bir devlet görüntüsü vermektedir. Oysa ki; 3 askeri darbe geçirmiş bir ülke olarak Türkiye ne yazık ki bu modern kurumlara sadece şekli açıdan sahiptir. Bu kurumları işler hale getirecek düşüncenin ifadesi ve örgütlenmesi prensiplerinden hassasiyetle kaçınması çoğulcu demokrasiyi sekteye uğratan temel nedenlerdir. Dolayısı ile Türkiye, yönetici klik yüzünden insan hak ve özgürlüklerinin hem yasal düzlemde hem uygulamada kısıtlandığı, bu uğurda zor ve baskıya başvurmaktan kaçınılmayan bir görüntü sergilemektedir. Bu anlamda bir takım düzenlemeler son derece çarpıcıdır.İnsan hakları standartları, Türkiye'nin tarafı olduğu ulusalüstü insan hakları belgelerindeki standartlarla açıkça çelişir durumda tutulmuştur. Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1954 yılında kabulünden bu yana, binlerce insan düşüncelerini açıkladığı için hapis cezasıyla cezalandırılmış ve cezalandırılmaya da devam edilmekte; sözleşmenin diğer bazı hükümleri de sürekli ihlal edilmektedir. Yakın tarih bu ihlal örnekleriyle doludur. Örneğin; Türkiye, İşkencenin Önlenmesi Birleşmiş Milletler (1988) ve Avrupa Sözleşmelerini (1989) kabul etmiştir. Ama son on yılda binlerce insan işkence ve onur kırıcı muameleye maruz kalmış, işkencede öldürülmüş, sakat kalmıştır. 12 Eylül Askeri darbesi sonrasında çıkarılan 2932 sayılı yasa ile insanların anadilleri ile konuşmaları yasaklanmış ve hapis cezası ile cezalandırılmışlardır. Daha düne kadar Anayasa'dan kaynağını alacak şekilde dil yasağı korunmuştur. 12 Eylül darbesi ile 23 bin kişiye; 1 yıla kadar hapis, 10 bin kişiye; 1 ila 5 yıl arası , 6 bin kişiye; 5 yıl ile 10 yıl arası , 2 bin kişiye; 10 yılla 20 yıl arası, bin kişiye; 20 yılın üzerinde, 630 kişiye; ömür boyu hapis cezası verilmiştir. 1980 yıllarında siyasi faaliyet yürüten 98 bin 404 kişi örgüt üyeliği gibi gerekçelerden yargılanmıştır.. Türk Ceza Kanununun 146, 125 ve 168. maddelerinden yargılanan 21.764 kişi, gerisi diğer siyasi suçlardan olmak üzere 25 bin kişi giydiği hükümler nedeniyle bu gün hala kamu haklarından ve siyaset yapmaktan yasaklı durumdadır. 1950'li yıllardan şimdiye kadar 25 parti kapatılmış, halen 3 parti hakkında da kapatma davası devam etmektedir. Demokrasi ve Kürt sorunu Türkiye'nin dış politika olarak yürüttüğü yönelimi ile iç politikası arasındaki bu çarpık çelişki niye mevcuttur? Açıktır ki; devleti yönetenler demokrasiye, temel insan hak ve özgürlüklerine yürekten inanmamakta, ulusalüstü belge ve kurumların önemini kavramamakta, iç politika ile dış politikayı bir bütünlük içinde yürütme tutarlığını göstermemektedirler. Demokrasiye taktiksel olarak yaklaşım demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir Türkiye'yi kendi çıkarları ile çelişir olarak algıladıklarını göstermektedir. Dolayısı ile egemenler kendi kişisel ve siyasal konumlarını güçlendirme ilkesiyle en demokratik hak ve talepler alanında alabildiğine baskıcı , antidemokratik ve zora dayalı bir sistem geliştirmiş; ekonomik ve sosyal haklar alanında da kendi lehlerine düzenlemelerde bulunmuş, ülke kaynaklarını kendilerine seferber etmişlerdir. Bu bağlamda; Türkiye'de siyasi ve yönetsel yapılanma devlet lehine konumlanmış halkın/bireyin özgürlük alanı alabildiğine daraltılmıştır. Kürt sorunu paranoyasıyla daraltılmış olan hak ve özgürlükler özellikle Kürtler açısından çok daha belirgin çizgiler içermektedir. Hal öyle bir noktaya gelmiştir ki Türkiye'de Kürt sorununun çözümü önündeki tüm engeller Türkiye demokrasisinin de önündeki engeller olmuştur. Kürt sorunu noktasındaki fobiler atlatılarak soruna çözüm temelinde yaklaşılması durumunda Türkiye'nin demokratikleşmesi de sağlanacaktır. Hak ve özgürlüklerin istisna, görev ve sorumlulukların ise esas olarak alındığı baskıcı, antidemokratik, eşitlikçi olmayan bir çehre çizer Türk hukuk sistemi. Ancak Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeller Kürt sorunu çerçevesinde egemenlerin ördüğü yaklaşımla somutluk kazanır. Anayasadan başlamak üzere Ceza Yasası gibi bir dizi temel yasalar bu felsefeyle kaleme alınmıştır. Bu anlamda özellikle temel bir formülasyon Kürt sorunu düşünülerek kaleme alınmıştır denilebilir. Bu; "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" düzenlemesidir. Mesela bu ilke düzenleme 1982 anayasasında 6 yerde direkt ve çeşitli yerlerde dolaylı olarak ortalama 20 kez dile getirilmiştir. Anayasa'nın tüm yasaların temeli olduğunu, iç hukukun anayasaya uygun ve onunla çelişemez bir şekilde düzenlenmesi zorunluluğunu da belirtelim. Öncelikle kürtleri ve zaman zaman da islami kesimleri de etkisi alanına alan önemli bir düzenleme de " halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmek" prensibidir. Bu da ceza yasasında oldukça geniş bir alanı etkisi altına almakta ve yığınla insanın kovuşturmalara konu edilmesinde ana prensip olarak kendini göstermektedir. Kürtler ile ilgili bu temel kısıtlamaların yanında oldukça geniş bir yelpazeye yayılmış çok çeşitli antidemokratik hükümler de vardır. Örneğin: 1982 anayasasına göre Türkiye'de herkes Türktür (Anayasa madde 12); Eğitim öğretim kurumlarında Türkçe'den başka hiçbir dil ile eğitim yapılamaz (2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/a) , dolayısıyla Kürtler anadilleriyle hiçbir eğitim hakkına sahip değildir; Eğitim öğretimi yapılacak yabancı diller Milli Güvenlik Kurulunun görüşüyle tesbit edilir (2923 Sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/c); Türk milli kültürüne, ahlak kuralları, örf ve adetlerine uygun düşmeyen adlar çocuklara konulamaz. Kürt milli kültürü diye bir şey düşünülemeyeceğine göre Kürtler çocuklarına istedikleri isimleri koyamaz. (1587 sayılı Nüfus Kanunu, Madde 164); "Türkçe olmayan adlar, İl Daimi Encümeni'nin görüşü alındıktan sonra İçişleri Bakanlığı'nca değiştirilir." (10.06.1949 tarihinde yürürlüğe giren 5422 sayılı İl İdaresi Kanunu, Madde 1). Kürtçe olan binlerce köy, kasaba isminin değiştirildiğini bu vesileyle de belirtmekte fayda var. Yasaklamalara değinmeye devam edelim: "Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, milli güvenlik, cumhuriyet, milli egemenlik, kamu düzeni, genel asayiş, kamu yararı, genel ahlak ve genel sağlık açısından suç veya suça teşvik ihtiva etmesi halinde, eser yasaklanır ve kanuni takibat açılır." (3257 sayılı kanun, madde 9/3) "Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ırk, din, mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanarak, azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek veya yaratmak amacıyla dernek kurulamaz.'' (2908 sayılı Dernek Kanunu, Madde 6) "Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli farklılıklara veya din, kültür, mezhep, ırk, dil farklılığına dayanan azınlıkların bulunduğunu ileri süremezler.'' (2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, Made 81) Türkiyede yaşayan her genç Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetişmek zorundadır (Anayasa, Madde 58) Sıralamaya yeni yeni maddeler eklemek mümkün. Ancak temel felsefe açısından yaklaşımları vermeye yeterli örneklerdir bunlar. Bir an için Türkiye Cumhuriyeti Devleti kanunlarından bu ve bu yöndeki hükümlerin çıkarıldığını düşünelim: Göreceksiniz ki o zaman aslında Türkiye Cumhuriyeti bölgesinin en demokratik yasalarına sahip nadide bir ülke olacaktır. Avrupa Birliği uyum yasaları ve Türkiye demokratikleşmenin neresine geldi? Türkiye 1999 yılında Avrupa Birliği'ne aday olarak kabul edilirken bir dizi düzenlemeler yapmanın zorunluluğunu da biliyordu. Özellikle Kopenhag kriterleri çerçevesinde yasalarını demokratikleştirmek, ülkedeki insan hak ve özgürlüklerini evrensel çağdaş bir düzeye yükseltmek, devlet mekanizmasını hukuk devletinin özelliklerine uygun hale getirmek taahhütleri altına girdi. Geçtiğimiz yıldan başlamak üzere ve özellikle bu yıl boyunca bir takım yeni düzenlemelerde de bulundu. Bu yeni düzenlemelerle idam cezasını kaldırdıklarını, devleti ve kurumlarını eleştirmeyi , düşünceyi ifade etmeyi suç olmaktan çıkardıklarını, vakıflara dernek ve siyasi partilere örgütlenme açısından daha uygun bir zemin hazırlayarak gösteri ve yürüyüş hakkında iyileştirmelerde bulunduklarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları karşısında yeniden yargılama hükmünü benimsediklerini, anayasa ve çeşitli kanunlardan yasaklanmış dil kavramını kaldırarak Kürtçe yayın hakkı ve bağlantılı olarak Kürtçe eğitim hakkı sağladıklarını, basın suçlarını çağdaş düzeye yükselttiklerini, basın suçlarında hapis cezası yerine para cezası getirdiklerini, işkenceyi önlemede tedbirler aldıklarını, partilere devlet ödeneğinden mahrum bırakma cezası verilerek artık kapatma cezaları ile cezalandırılmayacağını, sanık haklarını güçlendirdiklerini kamuoyuna açıkladılar. Gerçekte Türkiye demokratikleşti mi? 1- Düşünceyi ifade özgürlüğü: Bu başlık altında söylenebilecek maddeler Türk Ceza Yasasının 312, 159 ve Terörle Mücadele Yasasının 7 ila 8. maddeleridir. Uyum yasaları bağlamında söz konusu maddeler bir takım değişikliklere uğradı gerçekten de. Ancak bu değişiklikler işin esasına yönelik değişiklikler miydi yoksa ufak tefek rötuşları geçmeyen makyaj hileleri miydi? Öncelikle TCK madde 159. 159. madde esas olarak yazan çizen beyinlerin Türklük, Cumhuriyet, Büyük Millet Meclisinin, hükümetin "manevi şahsiyetine": bakanlıkların, devletin askeri ve emniyet kuvvetleri veya adliyenin "manevi şahsiyetine" yönelik söylem ve yazılarında elde koz olarak tutulan bir maddedir. Madde hakaret ve sövmeyi engellemeye yönelik olarak kanunda yer bulurken aslında hizmet ettiği amaç, bu kurumlara eleştirilerin dahi engellenmesidir. Uyum yasaları çerçevesinde de madde ile ilgili hiçbir değişiklik yapılmamış sadece cezanın -ki o da sadece üst sınırında olmak üzere- bir indirime gidilmiş, para cezası da kaldırılmıştır. Modern ceza yasalarında benzer maddeler bulunmakla birlikte bu amaçla kullanılmamakta, açıkça hakaret ve küfüre yönelik engelleyici bir düzenleme olarak kanunlarda vücud bulmaktadır. 312. madde ise soran, sorgulayan, eleştiren tüm aydınları cendereden geçiren, binlerce aydını cezaevlerinde süründüren Türk Ceza kanunun en tartışmalı maddelerinden biridir. Bu madde düşüncenin ifade edilmesinin en sağlam sübabıdır. Son süreçle köklü bir değişikliğe uğramayan madde yeniden düzenlenerek elden geçirilmiştir. Yeni düzenlemeyle göze çarpan en belirgin şey ise özellikle maddeyi uygulayacak olan hakimlere çok geniş bir takdir hakkının verilmiş olmasıdır. Hak ve özgürlüklerin kullandırılmasının Halep'ten esen rüzgardan bile etkilendiği bir ülke olan Türkiye'de hakimlere tanınan bu geniş ve soyut takdir hakkı her koşulda lehte değerlendirilemeyeceği kaygı da uyandırmaktadır. Yani özeti; Türkiye aydınları gene yazdıklarına, söylediklerine itina etmeli, çok ileri gitmemeli, ısrarcı olanlar ise ceza evlerinde uzun yıllarını geçirmeyi göze almalıdır. 159 ile 312. maddelerde izlenen yol ne yazık ki Terörle mücadele yasasında da izlenmiştir. İnsanlar gene soyut iddialarla terör örgütü mensuplarına yardım, yataklık veya örgütlerin propagandalarını yapmakla suçlanacak ve tartışmalı bir çok kavram dolayısı ile cezalar yiyecektir. Düşüncenin ifadesi önünde hiçbir sınırlamanın olmamasını beklememek gerekmektedir elbette. Bir takım sınırlamalar en modern ülkelerde bile mevcuttur. Ancak bu sınırlamalar yalnız ve yalnız "ırkçılığı öven ve şiddeti açık ve yakın tehlike yaratacak şekilde teşvik eden ifadeler" karşısında konmalıdır. Modern yaklaşım budur. 2- Örgütlenme, gösteri ve yürüyüş hakkları Uyum yasalarıyla bu konuda bir takım yenilikler getirildi. Ancak yapılanlar örgütlenmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması biçiminde olmadı. Hala Türkiye'de her düşünce rahatça örgütlenememekte özellikle Kürtlerin özgül talepleri doğrultusunda örgütlenmeleri önündeki engeller sıkı sıkı korunmakta, dernekler faaliyetleri ve amaçları çerçevesinde hala o sınırlara uymak zorunda kalmaktadırlar. Siyasi partilere kapatma cezasının yanında bir de ödenek kesintisi cezası verilmesinin hükme bağlanması ile siyasi partilere para cezaları getirme biçiminde yeni sorunlarla boğuşmalarına bir zemin hazırlanmaktadır. Gösteri ve yürüyüş özgürlüğünün getirildiği konusunda kopartılan yaygara ise tam bir aldatmacadır. Göstericiler en geç gösteriden 48 saat önce durumu bildirmekle yetinecek ancak idare bu gösterileri 2 ay gibi bir süreyle erteleme tehdidiyle bu hakkı kullanamaz hale getirebilecektir. Bu yüzdendir ki 1 Mayıs'ların Temmuz'lara, 21 Mart'ların Mayıs'lara ertelenebilmesi işten bile değil. Hatta kamu güvenliğini sağlanamayacağı gerekçesiyle hepten iptali mümkün olabilecektir. 3- Basın Yasası Yasaklanmış dil kavramının yasalardan çıkarılması ile artık Kürtçe yayınlara yasal zemin hazırlayan yasa "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" sopasını elinde tutmaya devam etmektedir. Cezalarda nisbi indirime gidilen yeni düzenlemeler ile sorumlular gene hapis cezalarından kurtulamamakta, yüksek para cezaları ile özellikle muhalif basın maddi olarak yok oluşa sürüklenmekte, basın alanında sadece kartellere büyük para babalarının basınlarına geçit tanınmaktadır. 4- Kürtçe eğitim-Kürtçe Kurslar!- Anadilde eğitim hakkı en temel insan hakkı iken Kürtlerin onyıllardır kullanamadıkları haklarının en başlarında gelmektedir. Uyum yasalarıyla düzenlenen Kürtçe eğitim hakkı ise Kürtlerin taleplerine cevap verecek nitelikte değildir. 20-25 milyonluk bir nüfusa sahip olan Kürtlere Kürtçe eğitim hakkının sadece kurs düzeyinde tanınması oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. Ki bu kurs hakkının da ciddi kayıtlarının olması örneğin sadece ilköğretim mezunlarına bu kurslara devam hakkı verilmesi; 6. 7. 8. sınıflara gidenlerin ancak hafta sonları ve mesai saatleri içinde bu kurslara kayıt yaptırabilmesi; reşit olmayanların anne ve babalarının yazılı onaylarının aranması; kursa katılanların listelerinin Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gönderilmesi kursların alabildiğine güdükleştirilmesi sonucunu doğuracaktır. Kursların paralı olması ise uzun savaş ve istikrarsız bir ekonomik sistem dolayısı ile yoksullaşmış Kürtlerin bu kurslara devamını engelleyecek bir diğer faktör niteliğindedir. Bir diğer handikap ise henüz bu kurslarda okutulacak müfredatın bir netlik kazanmamış olmasıdır. Çıkartılan yönetmeliğin Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkında Yönetmelik. ismiyle olması bile kafalarda düzenlenecek olan müfredatta Kürtçenin kendi gramatik yapısına dikkat edilmeyeceği mesela Türkçede olmayıp Kürtçede olan harflerin (x, q, xw vs.) verilmeyeceği kuşkusu yaratmaktadır.. 5- Kürtçe TV Kürtçe televizyon konusunda da yapılması planlanan öz olarak bir hakkın teslimi değildir. Henüz son şeklini almamış olmakla birlikte gündemde tartışılan bu hakkın bir devlet televizyonu kanalında-o da ancak bir kaç saat- olabileceği, yayınların devlet eliyle ve "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" çerçevesinde yapılacağı; özel kanallara ise bu yetkinin verilmesi halinde bu kuralın çok sıkı takip edileceği şeklindedir. Yani ne kürtçe eğitimde ne de Kürtçe TV düzenlemesinde soruna yaklaşım çözümleyici olmak değil aksine işi daha çarpık bir hale getirip uzun vadede çözümünü imkansız kılmak görüntüsündedir. 6- Ölüm cezası: Zaten fiiliyatta uygulanmayan ölüm cezası savaş ve savaş tehdidi hallerinde işlenmiş suçlar hariç olmak üzere kaldırılmış bulunmaktadır. Yüzyıllardır savaş alanı olmaktan kurtulamayan Kürtlerin yaşadığı coğrafyada her dönem savaş tehdidinin olduğu düşünülecek olursa "ölüm cezası" yörenin üstünde demokrasinin kılıcı gibi sallandırılmaya devam edilmektedir. En demokratik çözüm şartsız olarak ölüm cezasının kaldırılması iken siyasi kaygılar evrensel hukuk standartlarının önünü bir kez daha kesmiştir. Son uygulamalar Uyum yasaları çerçevesinde yapılanlar "mini demokrasi paketi " olarak adlandırıldı. Gerçekten yapılanlar mini bir demokrasi paketi midir yoksa göz boyamanın ötesine gidemeyen koskoca bir kandırmaca mı? Kürtler çocuklarına Kürtçe isim bırakamıyorsa; parti kapatma davaları hala mahkemelerde devam ediyorsa legal partilerin üst düzey yöneticileri ile il yöneticileri operasyonlarla gözaltına alınıyor ve yasadışı örgüt propagandası yapmakla suçlanarak yasak yayın bulunduruyor diye davalara konu oluyorsa, 29 adet gazete dergi OHAL bölgesine sokulmuyorsa; korucular sivil halka devletin silahı ile devletin gözü önünde saldırıyor, ölümlere sebep veriyorsa; köylerinden göç ettirilmiş olanlar zararları tazmin edilerek geri dönemiyorsa; kendi anadillerini öğrenmek için öğretmenler kendi evlerinde çaba sarf ediyor ama bu çabadan dolayı bölücülükle suçlanıyor, en uzak illere sürgün ediliyor ve haklarında onlarca yıllara varan davalar açılıyorsa; düğünlerde çalgıcılar Kürtçe şarkılar söylüyor diye gözaltına alınıyor ve düğün halayları sırf bu yüzden dağıtılıyorsa; Kürtçe kaset çalan dolmuşçular yaka paça adliye koridorlarında süründürülüyor aleyhlerine davalar açılıyorsa; bir şekilde çocuklarına Kürtçe isim vermiş olanlar daha sonra cumhuriyet savcılıklarınca suç işledikleri iddiası ile soruşturmalara tabi tutulup, haklarında davalar açılıyorsa; Kürtçe dilinde eğitim en azından seçmeli ders hakkı talebi dile getirerek rektörlüklere dilekçe veren üniversite öğrencileri okuldan atılıyor, uzaklaştırılıyor, soruşturma ve davalara maruz bırakılıyorsa; gözaltında işkenceler yapılıyor insanlar tecavüz tehditleriyle korkutuluyorsa son yasal düzenlemeler istendiği kadar "demokrasi paketi " olarak gündeme sokulmaya çalışılsın, gerçekte olan biten, sorunların üstünü örtmekten, iç ve dış kamuoyunu kandırmaktan, gözleri boyamaktan başka bir şey değildir. Türkiye'nin demokratikleşmesi isteniyorsa atılacak ilk adım Kürt sorunu çerçevesinde ayak bağı olan tüm antidemokratik yasaların çağdaş ve evrensel ölçütlere getirilmesidir. Aksi bir tutum bu ülkeyi sonsuza dek karanlığa mahkum edecektir. Bunda ise hiç bir çevrenin uzun vadede çıkarı olmayacaktır. |
||||||
|
||||||