|
Danimarka Konferansı Belgelerinden: Tek yol diyalog, müzakere ve anayasal garantilerdir Birgitte Vestermark Türkiye'nin demokratikleşmesinde, Kürtlerin ikili bir rol oynadığını süylemek yanlış olmaz. Kürt azınlığı bir taraftan demokratikleşmeye katkıda bulunurken, diğer taraftan demokratikleşmenin ününde bir engeldirler. Demokratikleşmeye katkıda bulunuyorlar, çünkü, sürekli olarak baskı altında olduklarını, ezildiklerini dile getiriyorlar. Uluslararası alanda kendi durumlarına dikkat çekmek için, Türkiye'de şu anda var olan demokratik hakları kullanıyorlar. Bilindiği gibi, Türkiye Avrupa Birliği'ne üye olmak istiyor ve Kürtlerin azınlık haklarını ısrarla dayatmaları sonucu, -sadece kağıt üstünde olsa bile- Türkiye demokratik reformları yapmak zorunda kaldı. Türkiye ağustus ayında bir reform paketi kabul etti. Bu pakette kabul edilenler arasında, (barış zamanında) ölüm cezasının kaldırılması, düşünce üzgürlügü sınırlarının genişletilmesi ve ilk kez kabul edilen Kürtlerin dil ve kültürel hakları da var. Buna güre şimdi, prensip olarak, Kürtçe okullarda okutulabilir ve Türk televizyonu Kürtçe yayınına başlayabilir. AB, geçen hafta yayınladığı ilerleme raporunda, Türkiye'nin yaptığı bu reformları, Kopenhag Kriterleri yolunda önemli bir ilerleme olarak değerlendirdi. Kopenhag Kriterleri, AB'nin aday üyelerin yerine getirmesini zorunlu olarak kabul ettiği politik kriterlerdir. Ama AB, aynı zamanda reformların, bütün halkın tümüyle temel hak ve özgürlüklerden yararlanmasını engelleyen önemli sınırlamlar içerdiğini ve pratikte uygulanması için önemli bir dizi değişiklerin yapılması gerektiğinin altını çiziyor. Benim bu yakında konuştuğum bir diplomat "Kanunların kabul edilmesi yetmez, onların uygulanması lazım" dedi. Türk Hükümetinin reform paketlerinin ne kadar uygulanacağını ancak zaman gösterecek. Ama aynı zamanda, Kürtlerin silahlı mücadelesinin yıllarca, Türkiye'nin demokratikleşmesini engellediğini de söylemek gerekir. Bu, devletin, Kürtlere karşı savaşı gündemin üst sıralarına koymaya zorladı ve aynı zamanda değişen Türk Hükümetleri'ne, reformları yapmaması için mükemmel bir bahane oldu. Onlar yaklaşık olarak şu sebepleri öne sürüyorlardı: "Biz ülkenin Güney Doğusu'nda geniş bir askeri operasyon içerisindeyiz" ve "eğer biz reformları yaparsak, Kürtler bunu bağımsız bir devlet kurmak için kullanırlar." Öne sürülen bu sebepler, Türk yetkililerin, reformları yapmamak için bahanesi olarak değerlendirilebilir, ama Kürtler silahlı mücadele ile, hükümetin eline, tarihte sömürgecilerin, Avrupalılar da dahil, kullandığı önemli bir anti- demokratik koz verdi. Şu bir gerçektir ki, (kabul edelim ya da etmeyelim) eğer bir devlet veya bir halk, kendisini tehdit edilmiş veya kendi çıkarlarının büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu hissederse, ayaklar altına alınan önce insan hakları ve demokratik haklardır. Son olarak ABD ve Avrupa'nın 11 Eylül olaylarının etkisiyle, yakalanan El Kaide üyelerini, mahkemeye çıkarmadan, nasıl aylarca gözaltında tutulduklarını ve Amerikan yetkililerinin, soruşturmalarda, Amerika'da işkence yasak olmasına rağmen, bu yasalara uymamak için, ne yollar denediklerini, gördük!!! Hak ve özgürlükler sanki, sadece "barış" zamanında kafada tutulması gereken bir lüks olarak gorülüyor. Silahlı mücadeleye başvuranların çoğu, genelikle silahlı mücadeleye başvurmazlarsa, seslerinin işitilmediğini söylüyorlar. Ama bu silahlı mücadeleler nadir olarak, hayal kırıklığına karşı biraz rahatlama sağlamaktan başka bir şeye yarıyor. Genellikle de, sivil halkın etkilendiği yoğun bir misilleme ile karşılaşıyor ve nadir olarak gerçek bir sonuca götürüyor. Çünkü taraflar, karşı tarafa önemli kayıplar verecek kadar güçlüdürler ama kesin askeri bir zafer kazanacak kadar güçlü değildirler. Türk ve Kürt sorunu bu konuda tek örnek değil. Bunun gibi bir sürü sorun var. Örneğin: Uzun yıllardır sürmesi, nerdeyse çözümsüzlüğe kilitlenmesi ve çok sayıda sivilin hayatına mal olması ile tanınan Kuzey İrlanda ve Bask ülkesi var. Azınlıklara, en az kayıpla demokratik haklar sağlayacak tek yol diyalog, müzakere ve anayasal garantilerdir. Ama azınlıklar da şehit, kendini feda etme rolünü bırakıp, uzlaşmaya istekli olmalıdırlar. Elbette başarı sağlamak için, masanın öbür tarafında, sırtını dönüp kulaklarını tıkayan değil, dinlemek isteyen bir tarafın da olması lazım. Türk yetkililer, daha baştan silahlı mücadeleye karşı olan partilere karşı bir ayrımcılık uyguladı ve hala PKK terörü ile hiç bir ilişkileri olmadığını söylemelerine rağmen, bu partilere karşı aynı tavrını devam ettiriyor. Gerekçesi ise hep, "Kürt halkının hakları için mücadele eden Kürt partisi, hangi metodu kullanırsa kullansın, devlete karşı mücadele ediyor" değerlendirmesidir. Ama böyle bir gerekçe kabul edilemez. Bu demokrasi için silahlı mücadele kadar kötüdür. Demokrasi hakkında konuşurken, hedefe gitmek için kullanılan metotlar hedefin kendisinden daha önemlidir. (Bu böyledir, çünkü, demokrasilerde, istek ve planlarımızı hayata geçirmenin tek yolu, halkın çoğunluğunu arkasına almaktır) İki tarafa da, ülkeyi demokratikleştirmekte istekli olma yolu gösteriliyor ve bu da başlamış durumda ve aşağı yukarı Türkiye'nin bu günkü durumu budur. Son olarak sizleri, sizi düşündürecek Balkanlara, Yoguslavya'nın birçok küçük ulusa bölündüğü döneme götürmek istiyorum. Bu dönemde ben değişik azınlıkların temsilcileri ile konuştum ve hepsinin, kendilerinin kendi bölgelerinde en büyük halk topluluğu olması için, sınırların nerden geçmesi ile ilgili çok yaratıcı görüşleri vardı. Azınlıkların korunması konusu ise hiç birini ilgilendirmiyordu. Ama işte sorunların çözümlenmesinin asıl püf noktası burada. Çünkü, azınlıkların korunması sağlanmadan, -mümkün değil demek istemiyorum ama- istikrarlı bir demokrasi kurmak zordur. |
||||||
|
||||||