|
Eğitim-Sen
Tüzük Kurultayı A. İbrahimoğlu
Temmuz ayı içinde toplanan Eğitim Sen Tüzük Kurultayı, Eğitim Sen'in geleneksel duruşunu ve anlayışını değiştiren tüzük değişikliğine gitmiştir.Öyle değişiklikler ki Eğitim Sen'i Eğitim Sen yapan çok önemli değerleri de terk etmiştir. Kuruluşunda sendikanın vazgeçemeyeceği temel ilkelerden biri olarak kabul edilen "ana dilde eğitim hakkını savunmayı" tüzüklerinden çıkarmıştır. Bu değişiklik neden yapılmış ve bunun anlamı nedir? Eğitim Sen yöneticilerine bakılırsa, bu değişiklik bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Eğer bu değişiklik gerçekleştirilmese sendikanın kapatılabileceğini ve bu konuda uyarı aldıklarını yine yöneticilerin söylediği bir mazerettir. Mazeret bu ama anlamı çok büyüktür. Ana dilde eğitim hakkını savunmanın terk edilmesi ve yerine ana dil öğretiminin konulması Kürtler'i azınlık bir topluluk konumundan daha geri ve daha alt bir konumda görmekle eş değerdedir. Çünkü çağdaş dünyada, azınlıklara bile ana dillerinde eğitim yapabilme hakkı temel bir insan hakkı olarak görülmekte ve onlara bu hak tanınmaktadır. Oysa ülkemizde devrimci- demokrat ve yurtseverler, bu hakkın savunulması gereğini bile kabul etmemektedirler. Kürtler, bu ülkede azınlık olmamakla birlikte, sürekli hak gaspına uğramışlardır. Ve hak gaspı elbette bununla sınırlı kalmayacaktır. Önce bir ulus olarak varlıkları inkar edilecek/ediliyor; varlığı olmayan bir topluluğun da ulusal haklardan yararlanmasına böylece gerek kalmayacağı söylenecek/söyleniyor!... "Ana diliyle eğitim yapması gerekenler ulusal topluluklardır. Oysa Kürtler ulusal bir topluluk değildir ve anadilde eğitim haklarını kullanamazlar. Ancak istiyorlarsa açılacak olan kurslarla yöresel dillerini öğrenebilirler!" Temel bakış açısı bu. Devletin bakış açısı böyle. Ya kendilerine demokrat-devrimci diyen kesimlerin bakış açısı nedir? Kanaatimce onların durumları, devletten pek farklı değildir. Zaman zaman söylem düzeyinde farklı şeyler dile getirseler de resmi görüşün etkisi onları farklı davranmaktan alıkoyuyor. Bunu böylece söylemek beni asla memnun etmiyor. Devrimci- demokrat çevrelerin resmi ideolojiden farklı düşündüklerini ve farklı davrandıklarını görmek ve söylemek en büyük arzumuzdur. Doğrusunu isterseniz zaman zaman bu tür davranışları da görüyor ve büyük mutluluk duyuyoruz. Ancak mihenk taşı olabilecek bazı konularda devlet gibi düşünüp devlet gibi davranmaları bizi üzüyor. İşte bu konuda da ne yazık ki devlet gibi davranmışlardır. Kapatılırız korkusuyla tüzük değiştirmek doğrusu bize pek inandırıcı gelmiyor. Türkiye'de aydınlar, demokratlar, devrimciler yıllardan beri özgürlük ve demokrasi mücadelesi veriyorlar. Zaman zaman bedeli ağır olsa da bu mücadele devam etmektedir. Yasalarda olmayan bir hakkın verilmesini istemek suç olamaz ve kapatılma nedeni de yapılamaz. Eğer öyle olsa, grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkını istemek de kapatılma gerekçesi yapılabilir. Ceza kanununun 312. maddesinin kaldırılmasını istemek vb. gibi temel demokratik istemlerde bulunmak da suç olurdu ve kapatılma gerekçesi yapılırdı. Elbette demokratik kitle kuruluşları, sendikalar, daha geniş özgürlükleri amaçlarlar ve bunlar için mücadele ederler. Herkes bilir ki bir ülkede ekmeğin dilimini büyütmek için o ülkede demokrasi işlemesi gerekir. Bu hakları istemek, demokrasi için mücadele etmek suç olmadığı gibi kapatılma gerekçesi de olamaz. Ama eğer özgürlük taleplerimizin, demokrasi taleplerimizin karşısına örgütlerimizi kapatma tehditleri konuyorsa, o tehditlere de seve seve karşı koymalı, göğüs germeliyiz. Zira varlık nedenimiz budur. Kaldı ki bana göre kapatılma komplosu, sadece bir göz dağıydı ve mahkemelerden dönecekti. Ama bu bile göze alınamadı ve alelacele tüzük değişikliğine gidildi. İşin ilginç yanı, kendilerine "yurtsever" sıfatını takmış olan bir grubun da bu değişikliğe katılmasıdır. Öyle bir katılma ki yapılan değişiklik tartışmaya bile açılmamıştır. Hep beraber bir ağızdan ve bir hamlede ana dilde eğitim, ana dilde öğretime dönüştürülmüştür. Hafızalarımızı yoklayıp biraz geriye gidelim. Bu "yurtsever" arkadaşlar, Eğitim-İş'le Eğit-Sen'in birleşme görüşmeleri yapılırken, bu birleşmeye karşı çıkıyorlardı. Eğitim-İş'in ana dilde eğitime sıcak bakmadığını, bu anlayış sahiplerinin şoven olduğunu; bu yüzden bunlarla birleşilmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Yine bu arkadaşlar, gerek Eğit-Sen'de gerekse Eğitim Sen'de ulusal temsil hakkını kullanmak istiyorlardı. Ne oldu da şimdi böyle oldu? Pek çok şube kongresinde (Ankara 1 ve 2 nolu şube, İzmir 4 nolu şube vb.) varlıklarına bile tahammül etmedikleri Eğitim-İş kökenli grupla ittifak yapmalarını bir an için unutuyoruz. Ne de olsa dün dünle geçti ve yönetime gelmek için her şey mubahtı. Ama ne oldu da ana dilde eğitim hakkından vazgeçtiler!? Buna hakları var mı? Yarın nasıl hesap verecekler? Ulusal temsilden kasıt bazı bireylerin yönetimde temsil edilmesi miydi? İlkeler, bireylerin ya da grupların temel doğruları, temel değerleridir. Küçük çıkarlar uğruna bu ilkelerden vazgeçmek en hafif tanımıyla oportonizmdir. Elbette biz bu tür davranışları, bu gel gitleri bekliyor, söylüyorduk. Zaman sözlerimizi ispat etti. Amaçları gerçekçi olmayanların, stratejileri doğru olmayanların hedefe varmaları mümkün değildir. Dün doğru dediğine bu gün yanlış diyenlerin de ayakta kalmaları ve başarılı olmaları mümkün değildir. Elbette değişen şartlara uygun değişiklikler yapmak gerekir ama hiçbir bir şart değişmeden söylenenler değiştirilmez. Hele genel doğrular asla evelenip gevelenmez; kişi veya grup çıkarına göre değiştirilmez, çıkarlara alet edilemez. "Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur." Gidişatın bu yönde olacağı, bu dergi okuyucularının yabancısı olduğu durumlar değildir. Nitekim üniversite öğrencilerinin anadil eğitimi ile ilgili dilekçeleri gündeme girdikten sonra - ki son derece doğru ve demokratik bir mücadele idi- sayın ÖCALAN, "Bu işi resmileştirmeye gerek yok, herkes otursun evinde öğrensin." diyerek karşı çıkmıştı. Daha sonra PKK başkanlık divanı da Apo'yu desteklemiş, "seçmeli ders de olabilir." demişti. HADEP'in de benzer açıklamalar yapmasıyla eylem kırıldı. Ancak bu dilekçeleri veren çocukların bir kısmı okullardan atıldılar, bir kısmı kısa süreli hak kaybına uğradı, bir kısmı da hak kaybıyla birlikte ceza evlerine girdi ve hala içerde yatıyorlar. Madem bu talebin arkasında durulmayacaktı neden bu çocuklar tetiklendi? Onların uğradığı bu hak kayıplarının hesabını kim verecek?... Durum iyice netleşiyordu. Tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi... Zaten çok geçmedi, PKK'nin adı değiştirilerek KADEK yapıldı. ÖCALAN ve arkadaşları, geçmişlerinden kurtulmak istiyorlardı. O nedenle de geçmişle ilgili ne varsa değiştirmek, geçmişle bağlarını koparmak, geçmişin günahlarını üzerlerinden atmak istiyorlardı. Daha fazla ve herkesten çok Türkiyelileşmek, misak ı millinin en iyi temsili olmak, cumhuriyete ve kurucusuna minnettarlıkla bağlılığını sunmak temel hedefleri olmuştu. Bunlar tek tek daha önceki Deng sayılarında ele alındığı için yeniden dönmeyeceğiz. Ana dilde eğitim hakkı tartışmasız her halk için temel insan haklarındandır. Bu hakkı savunmak en asgari en temel demokratlık ölçüsüdür. Ve bu hakkı savunurken asla sağa sola sapmamak, eğilmemek, bükülmemek gerekir. Samimi ve demokrat olmak gerekir. Ne yazık ki Eğitim Sen tüzük kurultayı, bu temel hakkı savunamamış, kendisini var eden ve bu güne taşıyan bu ilkesine sahip çıkamamıştır. Bize göre, yetki durumu ortaya çıktıktan sonra onlar da kendilerini bu güne taşıyan kimliklerinden sıyrılmak, düzenle biraz daha bütünleşmek istiyorlar. Ana dilde eğitimin çok önemli olduğunu ve ulusların var olması ve yok olması ile direkt ilgili olduğunu herkes biliyor. Biz de bunun altını çizmek için Deng dergisinin Haziran-Temmuz 2002 sayısında ana dil konusunu işlemiş ve önemini belirtmiş, ana dilde öğretime indirgenmek istenen ana dilde eğitimin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmıştık. Orada altını çizerek belirttiğimiz çok önemli ve özet birkaç paragrafı bu yazıya da almak istiyorum: "Dünya bireyin ruhunda bir sözlük gibidir; o onu anadiliyle okur. Ana dil, insanın dünyaya açılan penceresidir. Bir insanın anadilinden kopması veya koparılması onun yalnızca ailesi, ulusu ile bağlarının kopması değil, aynı zamanda dünya ile bağlarının kopmasıdır." "Dillerini kaybeden ulusların ulus olarak ayakta kalabilmeleri olanaksızdır. Bu nedenle bağımsızlık savaşı veren ulusların sömürgecilerle yaptıkları anlaşmaların tümünün en başında dilin özgürleştirilmesi maddesi vardır. Bunun tersi de her zaman sömürgelerde karşımıza çıkmaktadır. Sömürgeciler de, sömürgelerindeki halkların öncelikle dilleriyle uğraşırlar. Kendi dillerini eğitim öğretim dili olarak dayatırlar. Yine basın ve yayında kendi dillerini kullanırlar. Öyle ki bilimsel bir eseri dahi okumak gerekiyorsa, mutlaka sömürgecilerin dilini bilmek zorundasınız. Bu da asimilasyon çarkını çalıştırır; yeni nesilleri bu çarkın dişleri arasına alıp öğütür. Sözün kısası, sömürgelerde, sömürgecilerle sömürge halkların en büyük mücadele alanı dildir. Anadilinden kopan birey pek çok ulusal değerlerinden de kopmuş olur." "Ama her durumda denebilir ki dil ulusun temelidir. Ve ulusal değerler dil sayesinde algılanabilir." "Yazı dili, o dilde eğitim yapılmak suretiyle öğrenilir ve geliştirilir. Ana dil eğitiminden mahrum olan halkların dillerini geliştirmeleri, kültürlerini öğrenip gelecek nesillere aktarmaları son derece zor, hatta imkansızdır. Bu da insana ve o halka yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü sosyologların, psikologların ve eğitimle ilgili tüm çevrelerin ortaklaştıkları şey, bireyin duygu ve düşüncelerini en iyi kendi diliyle aktardığı yönündedir. Özellikle çocukların ana dillerinden koparılmalarının onlara yapılabilecek en büyük işkence olduğu yine herkesin ortak görüşüdür." "Ülkemizde yaşanan tam da budur. Yıllardan bu yana Kürt halkının dili ve kültürü üzerinde acımasız baskılar, asimilasyoncu anlayış ve uygulamalar mevcuttur. Ne yazık ki özgürlük ve demokrasi adına yola çıkan bazı Kürdi anlayışlar da, son zamanlarda, bu egemen anlayışın ekmeğine yağ sürecek davranışlar sergilemektedirler. Ana dil eğitimi konusunda ısrarcı olunmaması gerektiği, ana dilin evlerde ve bulunulan yerde öğrenilmesi gerektiğini açıkça belirtmektedirler. Hatta bununla yetinmeyerek, sadece ana dil öğretimi ile basın ve yayın hakkının yeterli olacağı söylenmektedir. Bunu da "ulusal haklar" değil, "demokratik haklar" biçiminde formüle etmektedirler. Oysa dil eğimi ancak okullarda, belli bir plan ve disiplin içinde; bir amaca yönelik olarak verilebilir. Bunun dışındaki istem ve söylemler ana dil öğrenme ve kullanma hakkına asla hizmet etmez. Etse etse kırk yıldır benzer şeyleri söyleyen Kemalist anlayışa, ırkçı ve şoven anlayışa hizmet eder. Ana dille, özellikle Türkiye'de Kürt diliyle eğitim öğretimin uluslar arası düzeyde tartışıldığı bir dönemde basit azınlık hakları olan istemlerde bulunmak, halkımıza yapılabilecek en büyük kötülüktür ve son derece tehlikelidir.Ana dil öğretimi, basın ve yayın hakkı gibi istemler Kopenhag kriterlerinin bile neredeyse gerisine düşmektedir.(Kaldı ki Kopenhag kriterleri bir ülkede yaşayan azınlıklar için düşünülerek düzenlenmiştir.) Birden fazla halkın bir arada yaşadığı ülkelerde demokratlar, ezilen halkın yurtseverleri, ulusal haklardan, ulusal temsil haklarından söz etmek zorundadırlar. Hele hele ezilen ulusu kurtarma adına yola çıkanların mutlaka ulusal talepleri olmalıdır.Bunun pratikteki ifadesi siyasal olarak demokratik bir federasyon, demokratik olarak da herkesin ana dilinde eğitim yapabilmesidir."
Biz bunları söyledik, dostlarımızı uyardık ama bu sözler söylenmemiş sayıldı. Bu gün emperyalist kapitalist ulusların güdümünde oluşan uluslar arası sözleşmelerin bile gerisine düşülerek ana dilde eğitim hakkını savunma tüzükten çıkarıldı. Geri dönüş başladı mı nerede durulacağı belli olmaz. Tarih bilincine sahip olanlar bunu çok iyi bilirler. Resmi ideoloji her zaman insanları zorla ve şiddetle teslim almaz. Bazen de insanların beyinlerini esir alır. İnsanları yarattığı resmi ideolojiye bağımlı kılar ve düşünemez, üretemez duruma getirir. Tehlikeli ve zor olan budur. Fiziki esaret ve şiddet bir gün biter. Ama beyinler teslim alınmışsa bundan kurtuluş çok zor, hatta imkansızdır. Dünyanın pek çok ülkesinde bazı değerler öne çıkarılır ve insanlar buna kilitlenir. Liderler kutsallaştırılır. Grup, takım; biz yerine liderler ve yaratılan 'kutsal değerler' öne çıkar. Artık her şey bu lider içindir, bu değerler içindir. Bu durumlar en çok geri toplumlarda, bazen de kendilerine ilerici sosyalist denilen toplumlarda ortaya çıkar. Hiç kimse söylenenlerin, yapılanların hatalı olduğunu söyleyemez, karşı çıkamaz. Çıkanlar da hemen bu değerler adına karalanır, bazen de ortadan kaldırılır. Az gelişmiş toplumlarda lider ve resmi görüş çok önemlidir. Halka yapılan her türlü kötülük bu değerlerin arkasına saklanmaktadır. Türkiye, resmi görüş ve lider etkisini en katı olarak yaşayan ülkelerdendir. Bu yüzden yapılacak her şey -olumlu ya da olumsuz- devletin, grupların veya kişilerin yüce çıkarlarına dayandırılmaktadır. Devletin veya grupların yüce menfaatleri söz konusu olunca da bireylerin çıkarlarının önemi ortadan kalkmaktadır. Bağımlı uluslar için de durum farklı değildir. Onların da resmi görüşü vardır. Onlarda da lider etkisi çok önemlidir. Onlarda da lider her şeyi bilir ve halk adına uygun olanı yapar. O yanılmaz; dün ve bu gün farklı şeyler söylese de mutlaka bir bildiği vardır. Onun söylediklerini tartışmak, farklı şeyler söylemek "kendini dayatmaktır. Kendini dayatmak ise lidere, harekete ve o halka yapılabilecek en büyük kötülüktür. Aslolan liderin dediklerini anlamak ve onun söylediklerini halka tercüme etmektir." Böylece kişinin yaratıcılığı, üreticiliği köreltilmekte, birey körü körüne lideri izleyen robotlara dönüştürülmektedir. Bu durum bize yabancı değildir. Reel sosyalizmin çöküşünün ardındaki temel düşüncelerden biri bu anlayış değil miydi?... Neden devrimden sonra Sovyetler Birliğinde bir Tolstoy, bir Gorki, bir Çaykovski vb. çıkmamıştır? Kişinin kendisini ifade etmesi, sınırsız özgürlükle mümkündür. Sanatçı kendini özgür hissetmezse kendini ifade edemez, özgün olanı yaratamaz. Siparişle kalıcı eser üretilemez. İşte temel sıkıntı buradadır. Bu resmi görüştür. Devletlerin resmi görüşleri olduğu gibi grupların da, siyasi anlayışların da resmi görüşleri olabilir.Ve bu görüşler, o hareketlerin olduğu gibi ülkelerin ve halkların önlerini tıkamakta, ufuklarını karartmaktadır. İşte ana dil eğitimi ile ilgili eğitim emekçilerinin istemi de ne yazık ki resmi görüşler arası anlaşma sonucu tüzükten çıkarıldı. Bu değişikliğin arkasından meclis de Kopenhag kriterlerine uygun değişiklikler yaparak bazı yasaları meclisten geçirdi. Ana dilde öğretim hakkını da -ana dilde eğitim değil- kabul etti. Böylece Eğitim Sen'i bu istem için mücadele etme zahmetinden(!) kurtardı. Bu amaç gerçekleştiğine göre, yöneticilere düşen görev, kurultayı yeniden toplayıp gereği kalmayan bu maddeyi tüzükten çıkarmaktır.
Eğitim Sen'in geldiği nokta bir yol ayırımıdır. Ya tüzük kurultayını toplayıp ana dilde eğitim hakkını savunma maddesini yeniden tüzükteki amaçlar bölümüne alır ya da asgari demokrat olmanın belirleyici ölçüsü olan bu maddeden vazgeçerek yeni kimliği ile kitlelerin önüne çıkar. Yönetimi paylaşan ve kendilerine yurtsever diyenlere de çok önemli bir sorumluluk düşmektedir. Onlar da ya adlarının önündeki "yurtsever" sıfatından vazgeçecekler, ya da ana dilde eğitim hakkına sımsıkı sarılacak ve temel varlık nedenleri olarak göreceklerdir. Sendikada ulusal temsil hakkını isteyenler, bir koltuk uğruna, ana dilleriyle eğitim yapabilme hakkını savunmaktan vazgeçmelerini kimseye anlatamazlar. Ana dilde eğitim hakkını savunmayan, onu tüzükten çıkaranlara demokrat denilemeyeceği gibi yurtsever asla denilemez. İnanıyoruz ki Eğitim Sen'de sağ duyu galip gelecek, kendisini var eden ve bu günlere taşıyan kimliğine ve değerlerine sahip çıkacaktır. Bu konuda açılacak hukuk davalarını da bu güne kadar olduğu gibi yine göğüsleyecektir. Bunun için yeterli gücü, birikimi ve deneyimi vardır. Geriye kalan biraz cesarettir. Evet sadece biraz cesaret. |
||||||
|
||||||