|
Bir
belge Ali Haydar Koç
Kürt Tarihine ilişkin araştırmaların azlığı ve özellikle yakın çağa ait tarihi vesikaların sunduğu bilgiler ile ulusal ve siyasal düşüncelerin bilimsel veriler ışığında yeterince incelenmediği gerçeği ortadadır. Yakın tarihimizde gelişen sosyal, siyasal ve ulusal fikirlerin ve özelliklerinin araştırılamamış olmasının yanısıra, bu fikirlerin içinde gelişme gösterdikleri politik ve toplumsal zemin de bilimsel olarak genişliğine araştırılamamıştır. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla ve günümüze kadar uzanan dönemlerdeki yerli düşünürlerin önemli sayılabilecek olanları, ulusal ve politik nazariyeler üretemedikleri ve Kürt tarih ve siyasal fikirlerinin üretilmesine de katkıda bulunmadıkları bir gerçektir. Üretilen düşünceler çoğunlukla Kürdistan'a hüküm eden imparatorluk ve devletlerin çıkarlarına hizmet ettiği gibi, ayrıca Kürtlerdeki aşiretçi toplumsal yapının sınırları içinde boğulup kalmıştır. Yani aşiretçi yapıyı aşan ulusalcı ve devletçi siyasal fikirlere doğru giden bir yolun izlenmediği gerçeği olgularla kanıtlanmaktadır. 19. Yüzyılın ikinci yarısı ile 20.yüzyılın başından itibaren geleneksel sınırlar içinde düşünsel ve tarihsel teoriler yaratmaya çalışan bazı gelenekçi Kürt aydınları, eskiye dayanan yerli gelenekçi ulusal ve siyasal düşünceler ile batının etkisiyle ortaya çıkan yeni düşünce ve ulusal fikirleri birbirine karıştırarak bir gelişme göstermek istemişlerse de, sonuçta eskiye ait düşünsel ve kültürel değerlerin etkisinde kalarak ileriye yönelik bir gelişme gösterememişlerdir. Bu gelişmeler ışığında ilerlemenin olmayışının temel nedenlerinden bir tanesi ise Kürt düşünce dünyasında tarihi olguların karşılaştırılarak bilimsel bir zeminde araştırılmamasından ileri geldiğini rahatca savunabiliriz. Bilimsel olarak çok şikayetlerimiz var, ama şikayetlerimize karşılık çözümler bulmada ise zayıf davranarak ısrarcı olmuyor ve çözümler bulmuyoruz. Kürt tarih bilimi ile uğraşmak isteyen çoğu yerli düşünürün en büyük şikayetlerinden biri yazılı belgelerin yetersizliğidir. Bir tarihçi için birinci sorun belgelerin yetersizliği değildir, birinci sorun gerçekten tarihçi olarak bir dönem üzerine çalışıp çalışamıyacağıdır. İlk etapta gerekli olan tarihçinin kendi mesleğine karşı duyduğu saygı ve bilimsel çalışma azmidir. Kürdistan tarihi ile ilgili çalışma yapmak isteyen bir çok bilimadamı ve araştırmacı Kürtlere ait belgelerin yetersizliğinden yakınırlar, çok az sayıda varolan belgelere, Kürdistan'ı denetimlerinde tutan, çıkarları gereği yakından ilgilenen devletlerın gizli arşivlerinde saklı tutuldukları için ulaşamadıklarından şikayet ederler. Elbetteki bu düşüncelerinde haksız olduklarını söyliyemeyiz. Arşivlerdeki tarihi değeri olan yığınla bilgi ve belgelerin derlenmesi çok zordur, ayrıca Kürtlere ait eserlere ve Kürtleri konu edinen yazılı vesikalara ulaşmak da pek kolay değildir. Sözkonusu devletlerin Arşiv ve kütüphanelerinde, üzerlerinde "gizlidir" damgası olan belge ve zengin kaynakların büyük bir titizlikle saklanmaları ve bilimadamlarına yasaklanmaları bilinen bir gerçektir ve araştırmacıların önüne çıkarılan en büyük engellerden birini teşkil ediyor. Ama vaziyet böyledir diye herşeyi bırakmak gerekmiyor. Belgeleri elde etmek için çok çaba ve emek harcamak gerekiyor. Son senelerde Kürt tarihi üzerinde yapılan amatör çalışmalarda daha çok romantik Kürt tarihçiliği öne çıkarılmıştır. Bu düşünsel tarzın, kendisine yönelik yapılan eleştirilerin önünü tıkadığını görmekteyiz. Ayrıca zaman zaman Kürt tarihi ile ilgili bilgileri ve belgeleri bilimsel açıdan yorumlama yoksunluğunun ve çıkmazının yaşandığını da kabul etmek gerekiyor. Araştırmacı anlayışa dayanan bilimsel tarihçilik tarzını ve yöntemini temsil edecek bir düzey yakaladığımızı söyliyemeyiz. Bütün bunların yanında Kürtler açısından pek iyi bir durum arz etmeyen asıl konu ise, Kürt arşiv ve Kütüphanesinin kurulamamasıdır. Kürt toplumunun bilgi üretme merkezlerine ihtiyacı var, bilgi üretme merkezlerinin de bilimsel çalışmalarını yürütebilmeleri ve bilgi üretebilmeleri için de kurulacak olan Kürt arşiv ve kütüphanelerinden yararlanması gerekiyor. Yani belgelerin yetersizliği fikri ile arşiv ve kütüphanelere ulaşmama düşüncesini yok edebilmenin yollarından biri, -ki en önemlisidir- Kürt arşiv ve kütüphanelerinin kurulmasından geçiyor. Bunun yanında Kürtlerle ilgili belge ve bilgilere daha rahat ulaşmak için bir bilgi bankasının kurulması da pek yabana atılacak bir düşünce değildir. Herşeyden önce tarih bilimi yazılı belgelerin yorumlanmasıyla ve kuşkusuz ki yazılı belgelerle yapılır. Tabii ki belgelerin varlığı sözkonusu olduğu zaman bu kural geçerli, yoksa başka yollar da yok değil. Ama belgelerin yorumlanmasından önce bulunması gerekiyor ve bu da öyle kolay bir iş değil, çok zahmetli bir iş ve işçiliktir. Tarihi olaylar kendilerini ancak belgelerin vasıtasıyla tanıtabilirler ve tanınabilirler. Belgeler geçmişimizin birer tanığı ve açıklayıcısıdırlar, onlara bir şahit gibi soru sordukça konuşabilirler, ama eğer soru sorulmazsa konuşmaya pek niyetli değildirler. Kürtlerin tarih bilinci, bilimi ve araştırması daha emekleme dönemindedir. Ne yazık ki, Kürt tarih anlayışının günümüzdeki genel durumunu şöyle bir cümle ile kısaca formüle etmek mümkün. Bir kısım Kürt parti ve örgütleri Kürt tarihini objektif değil de, kendi parti anlayışı ve ideolojisine göre yorumlamayı daha uygun görüyor ve objektiflikten uzak duran masalcı kahramanlıkları hikayeci bir anlayışla anlartarak romantik bir yol izliyorlar. Yani belge ve olguları karşılaştırarak açıklamak gibi bir düşünceleri ve kaygıları yoktur. Tabii ki bu gibi araştırmalar onların işi değil, ama onlara doğru malzemeyi sunmak tarihçiye düşüyor, onların da bunu kendi siyasetlerini ve toplum hakındaki düşüncelerini daha sağlam ve doğru temele oturtması için kabul etmesi gerekiyor. Bunu şunun için yazıyorum; Kürt tarihi ile ilgilenenler daha çok bu partilerin ve örgütlerin anlayışıyla hareket ederek onlardan etkileniyorlar, halbuki bu partilerin ve örgütlerin başta tarih bilimi olmak üzere diğer bilim alanlarıyla ilgilenenlerden etkilenmesi gerekiyor. Maalesef bizde bu konu tam tersi, tarihin yanlış yorumlarla sloganlaştırılması yolu izleniyor. Politik çıkarlar gereği kendi geçmişimizi icat etmeye gerek yoktur, geçmişimiz zaten vardır ve devam ediyor. Üzülerek söylemek gerekirse bizde bazen geçmiş icat edilmektedir. Tarih yazmak öyle kolay bir iş değildir, onurluca, gerçekleri doğru yazmak, yorumlamak ve elden geldiğince en gizli kaynaklara bütün zorlukları göze alarak ulaşmayı becermektir tarih. Geçmişi icat etmek gibi kolaycı ve gerçekçi olmayan bir yola başvurmak hiçte doğru bir düşünsel tavır değildir. Aslında bu konuda söylenecek çok şey var, ama bu gibi konular şu an benim konumun ana etkenini oluşturmuyor. Kürdistan ile ilgili arşiv ve kaynak araştırmaları bilimi ve bilgisi daha çok zayıf bir durum yaşıyor. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı Kürtler kendilerini tanımakta ve tanımlamakta büyük bir zorluğu yaşamaktadırlar. Kürt iç ilişkileri ve Kürt tarihi ile ilgili bilgiler çoğunlukla dışarıdan içe aktarılmış bilgilerden oluşuyor. Kürtler kendileri hakındaki kaynaklara ulaşıp bilgi ve düşünce üretmede çok geri bir durumu yaşadıkları gerçeği gözardı edilemez. Kürtler hakında yazılan tarihi bilgiler daha çok yabancı gezginciler, Kürt coğrafyasında çıkarı olan devletlerin dış istihbarat ve dış ilişkilerden sorumlu elemanları, savaş zamanlarında Kürtleri tanıyan yabancı subay, asker ve teknik elemanların yazdıkları anılar ve Kürdistan hakkında yabancı devletlerin dışişleri bakanlığına bağlı elçi ve konsolosların raporları ve anılarından oluşuyor Elbette ki bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu tür bilgiler Kürdistanda çıkarı olan devletlerin politik ve ekonomik eğilimlerini temsil etmekle birlikte, Kürtler açısından en azından Kürtler hakkında bazı tarihi bilgileri de yazılı hale getirmişlerdir. Ama şunu gözardı etmemek gerekiyor, bilgilerin ve belgelerin çoğu taraflı olarak Kürdistan'da kendi politik ve ekonomik emelleri olan devletlerin çıkarları temelinde hazırlanmıştır. Kürt dış politikası üzerinde çalışan bir bilim adamı için bu tür belge ve kaynaklar çok önem arzedebilirler. Ama Kürt iç politikasını belirlemeye çalışan siyasi organizasyonlar ve Kürt iç ilişkileri üzerinde çalışma yapan bilimadamları ve araştırmacılar için birinci dereceden bir öneme sahip değildirler. Burada eleştirilen ve yanlış görülen düşünce ise bir bütün olarak Kürtlerin kendi tarihlerini sürekli dışarıdan öğrenmeleridir, amaç ise bu tür eğilimlerden artık vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamak ve bu eğilimlerin doğru olmadığı gerçeğini ortaya koymaktır. Kürt tarihi üzerinde bilimsel çalışma ve araştırmalar yapmak isteyen araştırmacıların öncelikle Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları içindeki kütüphanelere, askeri kurmaylıklara ait arşivlere ve devlet arşivlerine uğraması gerekiyor. Bu araştırmaların bilimselliği açısından daha kolay anlaşılabilmesi için de bütün bu saydığımız devletlerin dillerine de hakim olmak da bir başka zorunluluğu önümüze koyuyor. Ve tabii ki şu notu düşmeden geçemiyeceğiz: Kürtleri içeren bir çok vesikanın da yukarıda saydığımız devletler tarafından yokedildiğini de hesaba katmamız gerekiyor. Yine Kürtlerle ilgili araştırmaların bir başka boyutunu ise Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, yani hemen hemen bütün Doğu ve Batı Avrupa ülkeleri, kuzey Afrika devletlerinin çoğu ve Amerika'daki kütüphane ve arşivlerdeki bilgi ve yazılı vesikalar oluşturuyor. Ve yine bu kütüphane ve arşivlere uğramak isteyen bir tarih araştırmacısının çalışmasını yönelttiği devletin diline bilimsel çalışmanın yararlılığı açısından hakim olması gerekir. Kürtlerle ilgili belge ve bilgilerin dünyanın en geniş coğrafyasına yayıldığını söylersek pek abartmış olmayız. Geniş bir coğrafyaya yayılmış vesikaların peşinde koşmanın önümüze koyduğu zorlukların varlığı bir yana, el değmemiş yazılı belgelerle yeni düşünce ve teoriler üreterek bilime katkı sunmanın ve bir toplumun gizli kalmış tarihsel dünyasını açığa çıkarmanın keyfine de rahatlık ve sevinç demek lazım. Kürt tarihinde geçmişten günümüze uzanan Kürt dış siyasetinin en incelenmemiş alanı ve en az hatıra getirilen konusu ise diplomasi tarihidir. Bu incelenmemiş ve Kürt tarihinde pek hatırlanmamış olan bu konu, Kürtlerle diğer devlet ve toplumlar arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkilerin sağlam bir temel üzerinde oluşmamasında büyük bir rol oynamıştır. Bu derin tarihi unutkanlığın, araştırma yapan kişiler tarafından vesikalar ışığında yazılarak hatırlanması bilimsel bir vazifedir. Bu alanda tarihçilerin yapacağı bilimsel çalışmalar ışığında ortaya çıkan/çıkabilecek belgeler Kürtlerin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel geçmişten günümüze uzanan Kürt düşünce tarihine büyük katkılarda bulunacağı gibi, Kürtlerle yukarıda saydığımız devletler arasındaki diplomasi tarihinin de temel taşlarını teşkil edeceği muhakaktır. Geçmiş ile ilgili tarihsel değerlere sahip belgelerle toplumları bigilendirme ve toplumlar arasındaki diplomatik ilişkilerin ortaya çıkarılması vazifesinin genellikle bilimsel araştırmalar yapmak isteyen tarihçiye ait olduğu ve tarihçinin de bu türden verileri vesikalar ışığında bilimsel gerçekliğin süzgecinden geçirerek insanlara sunması ona yüklenmiş bir ödevdir. Kürt diplomasi tarihi ile ilgili çalışmalar daha işlenmemiş hammadde gibi Kürt tarihçilerinin önünde bekleyen en zorunlu görevlerden biri olarak beklemektedir. Bu türden araştırmalar derinliğine ve genişliğine yapılmadığı sürece, Kürtlerin dışarıya yönelik politik çalışmlarında pek başarılı olamıyacaklarını bilmek zorundayız. Belgeleri kapalı kapıların ardına kilitliyerek hapis etmenin, veya düşünen insanları cezalandırıp yine kitaplar ve diğer belgeler gibi kapalı kapıların ardına kilitlemenin, tarihte insana pek bir faydası olmuş mudur? Çok iyi bilmek gerekiyor ki, hiç bir zaman gerçekler saklanamaz ya da ömür boyu gizli kalamaz. Kürdistan'ın yıllardır bu tür baskılara ve inkarlarla dolu bir tarih yaşaması, insanlığın yaşadığı en büyük talihsiz trajedilerinden ve ayıplarından birini bize açık bir şekilde olgularıyla birlikte göstermektedir. Ayrıca Kürtlerle ilgili bir çok belge ve değişik zaman ve mekanlarda yazılmış dökümanlar dünyanın değişik arşivlerinde, kütüphanelerinde ve istihbarat servislerinin raflarındaki gizli bölmelerde hapistir. Artık bizim görevimiz bütün bu zorlukları göze alarak bir toplumun gizlenen gerçeğini tarihsel gözlemlerle bilim dünyasının hizmetine sunmaktır. Tarih yazmak, onu namusluca, doğru olarak yazmak, yapabildiğimiz ölçüde gizli kaynaklara ulaşma, zorluklara katlanmayı göze alarak Kürtlerle ilgili belgelere ulaşma becerisini göstermektir. Anadolu'dan Rusya'ya, Kafkaslar'a, Ortadoğudan Kuzey Afrika'ya ve yine Avrupa'dan Amerika'ya kadar bütün arşivlerde Kürtlerle ilgili milyonlarca belge bulunmaktadır, çoğunun sadece tozunu silip topluma sunmalıyız ve çoğu da hapislikten kurtulmayı beklemektedir. İşte bütün bu belgeleri Kürt beleği ile biraraya getirerek, araştırarak ve analiz ederek, başta Kürt kamuoyu olmak üzere Kürtlerle ilgili tarih çalışmaları yapmak isteyen yabancı bilimadamlarına sunmalıyız. Ve artık biz kendimizi yabancıların hakkımızda yazdıklarıyla değil, yerli bilimadamlarının araştırmalarıyla tanımalıyız, yabancılar bizden bizi öğrenmeye çalışsınlar, biz de onların kaynağı olursak daha iyi olur düşüncesini taşıyorum. Bütün bunlar beraberinde Kürtlerle diğer toplumlar arsındaki dayanışmayı ve karşılıklı bilgi alışverişini de getirecektir. Bu kısa açıklamadan sonra elimde şu anda asıl konuyu teşkil eden bir belge var ve onu Kürt kamuoyuna sunmayı bir görev biliyorum. Özellikle bu belge dikkatlice incelenince İngiltere'nin ikinci dünya savaşından sonra Ortadoğu'daki ekonomik ve siyasi çıkarlarını sağlamlaştırmak ve geliştirmek için çok yönlü çalışmalar başlattığını görüyoruz. Ve özellikle o dönemde Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'da kendine mütefikler bularak politik ve ekonomik girişimlerde bulunması İngilizleri daha çok telaşlandırmıştı. Bu belge İngiltere'nin 1945'den sonraki dönemde Kürtlere karşı çıkarcı siyasetini de çok net ortaya koymaktadır. İngilizlerin Ortadoğu'da bir Kürt haritası istememelerinin nedenlerini ancak bu gizli kalmış ve 50 yıl sonra ortaya çıkmış vesikalarla anlıyoruz. Belgede neler yok ki, Kürt tarihi ile ilgili bilgiler, Kürt büyükleri hakındaki düşünceler, Kürt partileri, Kürt basını, Kürt aşiretleri ve aşiret reisleri, aşiretler arasındaki ilişkiler, Kürt aşiretleri ile Ortadoğu'da varolan devletler arasındaki sosyal ve siyasi ilişkiler, İngiliz Dışisleri Bakanlığı'nın Kürtlere karşı olan açık tavrı, Sovyet tehlikesine karşı Kürtleri Ortadoğu'daki politik çıkarlarının neresine koyacakları konusundaki telaşı, Kürdistan'daki dini gruplar arasındaki ilişkiler, 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kürt isyanlarıyla ilgili detaylı inceleme ve yorumlar, Türkiye, İran ve Irak'ın Kürtleri istenilen seviyede denetime almadığı ve yönetemediklerini eleştirmek, önerilerde bulunmak ve özellikle Kürtlere bulundukları devletlerin egemenliklerinde yaşamaları tavsiyesinde bulunmak, vs. Bu kısa bilgiden sonra belgenin yorumunu olduğu gibi okuyucuya bırakıyorum. Belge İngiltere'deki Kraliyet Arşivi'nin uluslararası işlere bakan Kraliyet Enstitüsü Bölümü'nden alınmıştır. Uluslararası işlere bakan Kraliyet Enstitüsü'nün Ortadoğu'dan sorumlu grubu tarafından 02.05.1947 tarihinde yapılan bir toplantıda hazırlanmıştır. Bu grubun bir üyesi olan Collonel W.G. Elphinston tarafından okunarak tartışmaya açılmıştır. Aynı zamanda bu belge, grubun yaptığı sözkonusu toplantının gündemini teşkil ederek tartışılmıştır. Belge "Kürt problemi" (The Kurdish Problem) adını taşımaktadır. Belgenin üzerindeki tarih 2 Mayıs 1947'dir. Yine belgenin üzerinde "gizlidir Yayınlanamaz" damgası mevcuttur. Belgede 31 katılımcının ismi geçmektedir, tahminim bu katılımın daha yüksek olduğu yolundadır. Yine bu belgede ismi geçenlerin bir kaçının Kürt kamuoyunca Kürdolog olarak bilinmesi de işin bir başka yönünü teşkil etmektedir. Belgenin orjinali ingilizcedir. Belgeyi İngilizceden Türkçeye çevirerek ve özellikle belge üzerinde yorum yapmaktan kaçınarak aşağıda olduğu gibi yayınlamayı gerekli gördüm. Tabii ki çeviri profesyonel bir çevirmenin çalışması değil, gerekli itina gösterilmesine rağmen tercümenin niteliği konusunda okuyucunun hoşgörüsüne sığınıyorum.
Kürtlerden dünyanın en eski halklarından biri olarak sözedilir. M.Ö. 2000 yılına ait Sümer (Sümer devleti Ortadoğu'nun en eski devletlerinden biri idi) yazıtlarının bu halka dayandığı öne sürülür. Kürtlerin, Herodot (Herodotos) ve Ksenefon(Xenephon) adlı tarihçilerin, tarih kitaplarında zikredildikleri bilinmektedir. Yani mantar gibi birden yerden bitmiş bir halk değil, sözünü ettiğimiz halk. Etnik varlığını 4000 yıl boyunca koruyabilmiş bu halkın, bundan sonra da ayrı varlığını koruyabileceği ve bunun da onlar adına bir süre daha sorun oluşturacağı düşünülemez mi? Bu gelişmenin nedeni, bana kalırsa Kürtlerin asimile olmaya duydukları tepkiden kaynaklanmaktadır. Sözgelimi 17. yüzyıldan bu yana Suriye'de, Masyaf Gaza el Alavita adlı bölgede, dört bir yanında Arapların yaşadığı 400 Kürt'ten oluşan bir Kürt Aşireti yaşıyor. Aşiret Kürt geleneklerini bugüne kadar koruyarak sürdürebilmiş, kısaca Kürt varlığını koruyabilmiştir. Tarihte en ünlü Kürtlerden biri, daha çok da "Haçlı seferlerini püskürten Selahaddin" olarak bilinen, Selahaddin Eyübi'dir. Modern Kürtlük kategorisi altında değerlendirilebilecek çarpıcı bir örnektir. Eyübi; Arap rejimi altında Kürt olarak da yaşanabileceğini gösterir. 17. yüzyılda Kürtler, istilaci Türkler ile İran'ın Safevi Hanedanlığı arasında cereyan eden savaşa karışırlar. Bugün olduğu gibi, o zaman da Kürtlerin İran yönetimi ile arası bozuktur ve böylece Kürtlerin önemli bir bölümü Aryan olan İran hükümetine karşı, Osmanlı istilacıları ile ittifak yaparlar, Kürtlerin kendileri de Aryandırlar. Bu olayla, bugün, Azerbeycan ve Türkiye'nin Güneydoğusunda yaşanan durum arasındaki benzerliği (analojiyi) gözardı edemeyiz. Yani, eğer Kürtler yaşadıkları ülkenin hükümetine karşı kuzeyli istilacılarla ittifak edecek olurlarsa, bunun tarihte bir ilk olmıyacağını bilmek zorundayız. Osmanlı Sultanı Murat (IV.) ve İran Şahı II. Abbas'in 1639 (Burada kastedilen Kasr-i Şirin Antlaşmasıdır) yılında yaptıkları ve 1918 yılına kadar İran ile Türkiye'nin sınırlarını belirleyen antlaşmayla, Kürtler sınır olarak ikiye bölündüler. Eylül 1921'de imzalanan Franklin- Bouillon antlaşmasıyla da Kürtler Türkiye'nin Güneydoğusu ile Suriye arasında bölünmüş oldular. Keza bugünkü Türkiye-Suriye sınırları da bu antlaşmaya göre belirlenmiştir. Sultan (IV.) Murat'ın yaptığı antlaşmanın, Farslılara karşı Osmanlılara yardım etmelerinden ötürü Türkiye Kürtlerine bazı imitiyazlar tanımış olduğu söylenebilir. Antlaşma uyarınca onbir Kürt Emirliği oluşturulmuş ve öyle görünüyor ki Kürtler 1826'ya kadar bu sınırlar dahilinde barış içinde yaşayabilmişlerdir. Ancak 1826'dan sonra Sultan (II.) Mahmut'un modernleşme programını yürülüğe koymasıyla birlikte devreye giren modern sivil yönetim bölge "Baronlarının - Emirlerin", yani feodal önderlerin otoritelerini büyük ölçüde sarsmıştır. Bir yanda Mısır'da Mehmet Ali Paşa ayaklanması, öte yanda İbrahim Paşa tarafından Türkiye ve Suriye'nin istilaya çalışılması Kürtler için bir fırsat yaratmıştır. Botan Prensi Bedirhan önderliğinde 1830'dan 1845 yılına kadar sürecek bağımsız bir Kürt Konfederasyonu teşkil edilmiştir. 1847'de Türkler Bedirhan'ı indirip yeniden Türk idaresini kurmuşlardır. Bedirhan Girit'e sürülmüş, 1868'de Şam'da ölmüştür. Ayaklanmanın bastırılması bazı sonuçlara yolaçmıştır; ayaklanmanın içinden, bugünlere kadar Türkiye'de varlığını sürdüren bir Kürt ulusal hareketi filizlenmiştir. Hareketin merkezi ise Suriye'ye, ilk başkanı 1830 ayaklanması önderinin torunu Celadet Bedirhan olan, "Hoybun Komitesine" geçmiştir. Suriye'deki Kürt topluluğu üç gruptan oluşmaktadır: bir yanda Jeğerah ve Halep'in kuzey-batısında, Kürt dağında bazı aşiretler yaşamaktadır. Buradaki Kürt nüfusu tahminen 200.000 dolayındadır. Bir diğer yerleşim bölgesi de 20.000 kadar göçmen Kürd'ün yaşadığı Şam'dır. Ayrıca Suriye ile Lübnan'ın bazı bölgelerinde de pek çok politik göçmen Kürt yaşamaktadır. Kürt ulusal Komitesi "Hoybun",a yön veren güç, doğal olarak bu üçüncü gruptan oluşmaktadır. Bünyesinde yer alan Taşnak üyeleri dolayısıyla, Hoybun hareketi aynı zamanda Ermeni ulusal hareketine de bağlıdır. Hoybun hareketinin beş kişiden oluşan yönetim kurulunda Bedirhan'lar artık temsil edilmemektedir. Kurul, Diyarbakırlı Cemil Paşa'nın torunları Kadir ve Ekrem, Memduh Selim, Nafız Bey (ikisi doktor) ve genç fanatik bir yurtsever olan Osman Sabri'den oluşmaktadır. Şam'daki Kürt Kolonisinin önderleri, özellikle Ali Ağa ve Zilfo, ulusal harekete sempati duymaktadırlar. Ne var ki, bizim edindiğimiz izlenime göre bu ilginin altında biraz kendi kişisel prestijini arttırma ve harekete ilgisiz kalma durumunda karşılaşacakları olası dedikoduları önleme kaygısı yatmaktadır. Aşiret reisleri ulusal harekete daha aktiv bir biçimde destek olmaktadırlar. Bunlar, 1925 ve 1930 yıllarında Türkiye'deki isyancılara yardım etmek için fırsatlar kollamışlardır. Sözgelimi, aşiretler arasında yaygın olduğu üzere Türkiye-Suriye sınır hattı üzerinde sürekli geçiş yapabilmişlerdir. Bu aşiretlerin konumları sınırın bir yakasından diğer yakasına karşılıklı haber taşıyabilmek için oldukça da uygun bir durumdadır. Hoybun örgütü Türkiye, İran ve Irak'da etkinlik gösteren Kürt hareketleri ile de temas halindedir. Yardım gereksinimi olan Kürt yurtseverleri, örgütün mali kaynakları elverdiği ölçüde destek görmektedirler. 1930 isyanı önderlerinden İhsan Nuri bu ödeneklerden yararlananlar arasındadır; kendisi daha sonra servet yaparak Tahran'da yaşamını sürdürmüştür. Az önce Kürt ulusal hareketinin feodal imtiyazlara yönelik Türk saldırısına karşı bir tepki olarak doğduğunu belirledik. Ancak modern Kürt hareketinin yalnızca eski pozisyon ve güçlerinde inat eden aşiret reislerinin ajitasyonu ile örgütlenebildiğini düşünmek yanlış olur. Hareketin önderlerinin, bir bölümü öyle olmazsa da, çoğunun aynı zamanda aşiret reisi olduğu doğrudur. Ne var ki, bu da Kürtlerin öteden beri, aynı zamanda doğal önderleri olan feodal önderlerine liderlik vasıflarını yüklemeleriyle ilgilidir. Benzer bir argüman Filistin'deki Araplar içinde geçerlidir. İki dünya savaşı arasındaki dönemde Türklere karşı yapılan üç ayaklanmayı -1925'de Piranlı Şeyh Sait, 1930'da İhsan Nuri önderliginde ve 1937'de Dersim'de- feodal önderlerin ajitasyonundan çok daha derin, çok daha zorunlu ivmeler belirlemiştir. 1919'da sekiz ay boyunca bir Kürt aşiretiyle birlikte yaşadığım için, onları iyi tanıdığımı söyliyebilirim. O günlerde bir çok yönetim alternatifi arasında seçim yapma şansı belirmişti ve benim tanıdığım aşiret kesinlikle Türkleri seçmeye eğilimliydi. Açıkça Kürt bağımsızlığına karşıttılar ve bunu açıkça söylüyorlardı. Kendilerine iyi ekin, ekmek, konuklar geldiğinde kesilmek üzere kurbanlık koyun, akşamları için bir şişe arak (rakı), kan davalarında kullanılmak üzere yeterli miktarda mühimmat verildiği sürece, aşiret Kürtleri kimin idaresi altında yaşayacaklarını pek önemsemiyorlardı o günlerde. Türkleri tanıyorlardı, başları sıkıştığında kime rüşvet vereceklerini biliyorlardı ve bu yüzden Türkleri eleştirmekten imtina ediyorlardı (sakınıyorlardı). O günlerden bu yana eğitim sayesinde çok şey değişti. Sözgelimi şu benim yaşlı a şiret liderinin oğlu, Aqualar(Aşiret belgede geçtiği gibi yazılmıştır) diye bilinirler, Beyrut'taki Amerikan Üniversitesi'nde eğitim görmüştü, mükemmel İngilizce konuşuyordu. Bugün artık aşiretler dış dünyanın ürünleri arasına girdiler, çağdaş uygarlığın okul gibi, hastane gibi nimetleriyle tanıştılar ve bütün bu nimetleri kendilerine aşiret reislerinin, kendi bütçeleriyle sağlayamayacağını gördüler. Feodal geleneklerin (usüllerin) zayıflaması yönünde bir eğilim var karşımızda. Yine de Kürt ulusal hareketinin giderek güçlendiğini görüyoruz. Nasıl açıklamalıyız bu durumu? Bence bunun nedenini ulus (aslında rase,ırk) gururunda aramalı. Kürt, Kürt olmakla, kadim bir soydan gelmekle gurur duyuyor ve ne Türk, ne Arap, ne de Farslılar tarafından asimile olmamakta inatçı davranıyorlar. İki savaş arası dönemde yaşanan üç büyük Kürt ayaklanmasına aslında Mustafa Kemal'in özellikle de 1937 Ocağın'da Dersim'de yayınlattığı Kürt karşıtı yasalarla son noktasını bulan, asimilasyon politikası neden olmuştur. Ulus gururu İran ve Irak'ta daha farklı bir yol izlemiştir. Kürtler, Arap ya da Fars hükümetinin tebaası (vatandaşı) olmakdan hoşlanmamakla birlikte, istediklerinin kendilerine verilmesi, yani adil bir anlaşma yapılması halinde, bu hükümetlerle ortak çalışmaya hazır görünüyorlar. İran'da adil bir anlaşmanın yapılmadığına inanıyor Kürtler. Irak'ta ise genelde çok fazla haksızlığa uğradıklarını düşünmüyorlar, ama bu yolda elde edilen kazanımlara aracılık eden Britanya hükümetini affediyorlar. Bağdat'taki Arap hükümetine pek güven duymuyorlar. Bütün bunlardan Britanya Hükümetinin ve halkının ne çıkarı olabilir gibi bir soru yöneltilebilinir. Ortadoğu'da barış ve Ortadoğu halklarıyla iyi ilişkiler içinde olmamız, bana göre en büyük çıkarımız olmalıdır. Barış koşullarını yok edebilecek ve özelliklede dış güçler tarafından Ortadoğu barış güvenliğini sarsabilecek ve yıkıcı doktrinlerin yayılmasını sağlayabilecek her durum karşısında dikkatli mütaalalar geliştirmek zorundayız. 17. yüzyılda Kürtlerin İran'a karşı Türklere yardım ettiklerini gördük. Yakın gelecekte de Kürtlerin İran'a karşı Rusları ya da Türkleri desteklemesi düşünülebilir mi? Rusların Kürt ulusal hareketini kendi çıkarlarına uygun olarak yönlendirdiğine ilişkin tam bir açıklık olmazsa da, elimizdeki bilgiler biraraya getirildiğinde ortaya çıkan tablo bu tahmini doğrulayıcı niteliktedir. Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sonrasında, sınırlar yeniden düzenlenince 20.000 Kürt kendisini Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti vatandaşı olarak buldu.
Kürt toplumunun Mahabad çevresinde toplandığı ve Gazi Muhammed adında,
bölgede sözü geçen bir Kürdün bu işle yakın bağlantıları olduğu öğrenildi.
"Niştiman" adında, açıkça sosyalizan eğilimler taşıdığı halde,
Kürt ulusal hareketine ciddi ivmeler kazandirabilen bir gazete yayınlanmaya
başladı. Daha sonra bu topluluk "Komala Kurd" ya da "Kürt
Toplumu" olarak anılmaya başlandı. Kendilerinin, Mahabad Kürtlerinin
kuşkuyla karşıladığı, açıkça Rus yanlısı bir çizgide olan "Tudeh"
Partisinden ayrılıklarını vurgulamak için çabalar harcadılar. 1944' de "Azadi" (özgürlük) ve "Yekitiya Tekoşin" ( mücadele birliği) adında açıkça Komunist eğilimler yansıtan iki Kürt dergisi daha yayınlanmaya başlandı. "Niştiman" çevresi, hak mücadelesinde Kürtlerin birliğinin sağlanması gerektiği yolunda dayatıyor, feodal liderlere de kendilerini modernize etmeleri için çağrıda bulunuyordu. "Azadi" ise ulusçuluk davasından uzak durmakla birlikte, yerel gericiliğe, emperyalizm ve sömürgeci güçlere karşı mücadele edebilmek için, Kürtleri birlik oluşturmaya çağırıyordu. "Azadi" çevresi açıkça Britanya karşıtı bir çizgide yer alıyordu. Ayrıca Kürt- Arap birliği propagandasına da kapılmıştı azadiciler, ancak bu çizgi okuyucuların büyük bir bölümü tarafından pek rağbet görmedi. 1945'de Gazi Muhammed'in Mahabad'da Rusların onayıyla milis güçleri oluşturduğu söylendi. Ayrıca Rusların Barzan'daki Molla Mustafa isyanında da parmakları olduğu duyuldu; buna göre Irak ordusunun sabık Subayları Mehabad'a geçerek Ruslardan yardım almışlardı. 1946 baharında Rusya'nın Azerbeycan'dan çekilmesi konusu tartışılırken, Gazi Muhammed' in Mahabad'da Rus himayesinde bağımsız bir Kürt yönetimi kurduğu ve görkemli bir zat olan Molla Mustafa'nın da bu Kürt yönetiminin askeri güçlerinin başına getirildiği öğrenildi. Mahabad'da kendini gösteren bir diğer akıncı da Hama Raşid idi. Raşit 1941 Sonbaharında İran'a karşı yapılan Kürt ayaklanmasını yönetmiş ve İran'dan sürüldüğünden beri Irak'ın Süleymaniye kentinde ikamete zorlanmıştı. İran Başbakanı Qawam es Sultaneh koltuğunu henüz sağlamlaştırmadan önce, Ruslar inişe geçmeye başladılar ve İran ordusunun Azerbeycan'a girmesine göz yumdular. Kabak, Gazi Muhammed'in başına patladı. Gazi Muhammed'in akibeti hakında bilgi edinmemiz ise şimdiye kadar mümkün olmadı. Gerçekten de Rus politikasının, işlerine geldiğinde geri çekilmeye, (özelliklede kararlı bir hükümetle karşılaştıklarında) uygun koşullar sağlandıktan sonra ise daha güçlü bir biçimde bastırmaya dayandığını görmüş bulunuyoruz. Gelecekte Rusların İran'da daha kararlı bir çizgi izleyecekleri söylenebilir. Gerçi onlar için bireylerin pek önemi yoktur, ama bundan sonra uygulayacakları planlamalarda kendilerine yardımcı olacak ne Gazi Muhammed ne de başka bir lideri bulamayacaklarına kesin gözüyle bakılabilir. Molla Mustafa'ya yapılan teşvikler bir yana, Irak'ta Rus nüfuzu en çok da propaganda yöntemleriyle sağlandı. Bağdat'ta Kürt "Rızgari" ya da "Rescue" Partisi olarak bilinen bir Kürt grubunun bir yandan da Rus yanlısı, ya da İngiliz karşıtı yayınlar dağıttıkları bilinmektedir. Irak, İran ve Türkiye Kürtlerinin büyük ölçüde Rus nüfuzu ve İngiliz karşıtı Komünist propagandanın etkisi altına girdiklerine kesin gözüyle bakılmalıdır. Keza Suriye'de de aynı etkinin oluşmakta olduğuna ilişkin işaretler bulunmaktadır. Bu ülkenin Khalid Bağdaş (Halıt Bektaş) adındaki genç ve zeki Kürt Komünist Partisi lideri bir süre önce Londra'da toplanan komünizm konferansına katılmıştır. Bu gelişmeler karşısında neler yapılabilir? Cahil ve yoksul olmasına rağmen Kürt köylüsü, eninde sonunda komünist ajitatörler için kötü bir malzemedir. Siyasi bilinçten yoksun olan köylü, gerçekte yalnızca kendi ekini ve sürüleriyle ilgilenmektedir. Bolşevizm hakında öğrendikleri, ağalar ve aşiret şeflerinden tiksinti uyandırmakta ve bu ideolojiyi kesinlikle kendi yaşam tarzlarına aykırı bulmaktadırlar. Irak ve Güney İran'da Kürtlere seçme şansı verilecek olursa, Kürtlerin bizi seçeceği yönünde duyumlara sahibiz. Suriye'de bazı grupların, aşina oldukları ve manda süreci boyunca tercih ettikleri Fransa'ya öncelik tanıyabilecek olmaları bir yana, bizim lehimize bir tahmin Suriye için de geçerli sayılabilir. Kürtler kendi hallerine bırakılsalar, herhalde köklü bir değişimden yana tavır almazlardı. Ancak Kürtlerin kendi hallerine bırakıldığını kim söyliyebilir? Gittikçe daha fazla Kürt, istençli ya da istençsiz, yeniden Rusya tarafına çark etmektedir. Ancak içlerinden bazılarını, Britanya'dan medet ummaya iten neden nedir? Kuşkusuz aramızda onları bu yönde teşvik etmek isteyenler bulunmaktadır, ancak politikamız bu olmamalıdır. Kürtlerin yaşadıkları ülkelerin (devletlerin) yönetimleri kendi uyrukluklarında bulunan bu halka karşı daha yapıcı ve liberal bir politika izlemeye ikna edilmelidirler. Bu yönetimler, asimilasyonun olanaksız olduğunu ve halen topraklarında yaşamakta olan Kürtlerle adil bir anlaşma yaptıkları takdirde, Kürtlerin güvenilir yurttaşlar olarak kazanılabileceğini anlamak zorundadırlar. Eğer bunlar yapılabilirse, Kürtlerin komünist propagandaya alet olmaları tehlikesi azaltılmış olur. Hizmetimizde olan bütün meşru yöntemleri kullanmak süretiyle Türk, İran ve Irak yönetimlerine önerilerde bulunmak, gerçek Kürt gailesine kulak vermek ve reform programları önermek Britanya'nın politikası olmalıdır. Sovyet nüfuzunun önüne geçmenin en iyi yolu budur. Aynı zamanda, Kürt sorununu kullanarak Ortadoğu güvenliğini sarsmak isteyen güçlerin bu arzularını da böylece önlemiş olacaktır. Kürtlere gelince, kanımca aramızda Kürt dostları olan herkes, onları, bizim (Britanya'nın) bu fevkalade cömert yaklaşımımız konusunda aydınlatmalı ve kendilerini bu yaklaşıma uygun bir tarzda yetiştirmeleri yönünde teşvik etmelidir. Ayrıca, Kürtler tarafından yönetilmeyen bir ülkede seçkin bir yurttaş olarak yaşanabileceğini kanıtlayan Selahaddin Eyubi örneğine işaret etmekte yarar vardır.
Bununla birlikte Türk hükümeti Kürtler üzerinde şimdiye dek hiç olmadığı kadar otorite kurabilmiştir ve oldukça verimli bir politika yürütmektedir, ordu ise her yerde hazır ve nazırdır. Hükümet bugünkü koşullarda, herhalde dışsal müdahalelerden çekinmemektedir. Şimdilerde en çok hangisinin, ulusçuluk hareketinin mi, yoksa asimilasyon politikasının mi zaferle çıkacağı merakla beklenmektedir. Mr. Edmonds konuyla ilgili bir kaç olguya daha değindi: 1946 Aralığında Türkler, Tunceli (Dersim) bölgesini kapsayan askeri yönetime son verdi ve sivil yönetimi yürürlüğe koydu. Parlamento ve basında güvensizliği ifade eden açıklamalar yapıldıysa da, yönetim, bölgede asayışın yeniden sağlandığına emin olduğunu dile getirdi. Bu da Kürtlerle verimli anlaşmalar yapılabileceğini gösteren bir dönemin başladığının işareti sayılabilir. Görüşlerim fazla iyimser görünebilir, ama her şeye rağmen bunların umut verici gelişmeler olduğunu düşünüyorum.
Hamilton devamla: Rus nüfuzunu kırmak için bağımsız Kürt devleti'ni amaçlayan harekete destek vermeliyiz. Irak ve Türkiye hükümetleriyle Kürtlerin durumunu garanti altına alan önlemler üzerinde pazarlıklar yürütmeliyiz diye konuştu. Bu düşüncelerini Dışişleri Bakanlığı'na da ilettiğini, ancak önerilerinin geri çevrildiğini söyledi. Hamilton, buna rağmen, o günden bu yana Hindistan'da, istemleri prensipte Kürtlerinkinden farklı olmayan Pakistan üzerinde anlaşma sağlanabildiğini de sözlerine ekledi. Bu soruların yanıtlarını kendisinin de bilmediğini, ancak Asurlular probleminin Pakistan sorunu ile benzerlik taşıdığına dikkat çekti. Asurluların Britanya önderliğine hazır olduklarını ve hem Kürtlerin, hem de Asurluların Britanya'nın kendi gelecekeleri için oynayacağı rolün bilincinde olduklarını ekledi. Hamilton şöyle devam etti: Onlara işbirliği ve etkin yardım olanakları sunabilirsek, kendilerini güvende hissedecekler. Zira bugüne kadar onları bir çok kez yarı yolda bıraktık ve onları önemsemediğimizi açıkladık.
|
||||||
|
||||||