Olası bir Irak operasyonu ve
Türkiye'nin geleneksel Kürt politikası

Mahmut Kılınç

 

Aslında, yukarıdaki başlık "Türk Devletinin Geleneksel Kürt Düşmanlığı" seçilseydi daha isabetli olurdu. Türk Devleti'nin, Kürt Halkı'nın ulusal ve demokratik haklarını serbestçe kullanma isteği karşısında gösterdiği, hiç bir akli ve bilimsel ölçüye sığmayan tutum ve davranışları, daha doğru bir ifadeyle saldırılarını, başka nasıl tanımlamak mümkün olabilir? Elbette bu durum, tarihi süreçte defalarca kanıtlandığı gibi, hem Türk ve hem de Kürt toplumu aleyhine ağır sonuçlara neden olmaktadır.

Türk Devleti'nin sürdürdüğü bu karşıt askeri ve politik süreçlerin; nedenleri, çıkışları, tanımı, pratikte izlenen yöntemler; bütün bunların Kürt toplumunun kollektif bilincinde bıraktıkları izler ve nihayet toplumsal yargının vardığı sonuçlar, Kürt Halkı ile merkezi otoritenin ilişkilerini belirlemekte ve bu, tarafların biriken sorunların çözümüne yaklaşımlarına da yansımaktadır.

Bu askeri ve politik süreçlerin neden olduğu karşı tepkinin, Türk Devleti ve toplumu üzerinde yarattığı korku sendromu, çatışmalardan kaynaklanan korkunun bir döngüye dönüşmesi, askeri ve sivil bütün kurumları da rehin alarak; çatışmaların bittiği dönemdeki gelişmeleri de bütünüyle etkileyip demokratik gelişmenin önünü tıkamakta, toplumun kendi kabuğuna çekilmesi sonucuna neden olmakta ve bu da bir bütün olarak toplumu hızla gelişen dünyadan kopararak; bir krizler girdabında debelenmesi sonucunu doğurmaktadır. Eğer, topluma özgüvenini kazandıran ve onurlu bir barış sürecinde ilerlemesini sağlayan bir liderlik yoksa, toplumu derinden sarsacak ekonomik ve siyasal alt-üst oluşlar kapıya dayanacak ve böylesi bir süreç, söz konusu toplumun, on yıllarca geriye doğru yuvarlanmasına neden olabilecektir. Böylece, dünya gelişip her bakımdan büyüdükçe, ırkçı-şoven ideolojik ve politik tercihlerde ısrar eden ülkeler marjinalleşmekten kurtulamayacaklardır.

Ne yazık ki, bu askeri ve politik süreçler, pek çok zamanlar düşmanlık sınırına varmakta; Kürt halkının, bölgesel ve uluslararası alanda hak ve çıkarlarına saldırıda bulunulmakta, ulusal demokratik haklarına engel olunmakta, uluslararası hukuktan doğan hakları gaspedilmekte, Kürdistan bölgesi uygulanan planlı devlet politikalarıyla geri bırakılmakta, bu bölgeye uluslararası sermayenin girmesi hem alt yapının hazır hale getirilmemesi ve hem de pek çok bürokratik engeller çıkarılarak engel olunmakta ve nihayet bir insanlık suçu olan asimilasyonda ısrar edilerek, bir halk toptan tarih sahnesinden silinmek istenmektedir. Bunlar düşmanlıkla olanaklıdır. Düşmanlık illaki silahla olur diye bir yanılgıya kapılmamak gerekir, aynı zamanda silah kullanmadan da, ekonomik, sosyal, siyasi, askeri ve diplomatik tedbirler alarak bir halka veya topluma karşı düşmanlık yapılabilir ve bu topluma gelecek kuşakları da geniş şekilde olumsuz etkileyecek zarar verilebilir. Örneğin, bir halkın dil, kültür, folklorik değerlerine sahip çıkılmasına ve bunları serbestçe kullanmasına engel olmak ve ayrıca, bugünkü uluslararası askeri ve siyasi sistemin verdiği imkanları da kullanarak, bu evrensel değerlerin yok edilmesini veya gaspederek, başka bir halkın değerleri gibi göstermek de düşmanlık değil midir? Veya bir halkın en doğal hakkı olan kendi ulusal diliyle eğitim görmesi hakkının, yöntemi ne olursa olsun engellenmesi, bariz bir insanlık suçu değil midir? Daha da beteri, bir halkın kendi bölgesi ve toplumunun ekonomik, toplumsal sorunlarına çözüm bulmasına, akla gelmedik yöntemler kullanarak engel olunması nasıl tanımlanabilir?

Ayrıca TC'nin, bu karşıt askeri ve politik süreçlerin dikkat çekici bir yanına daha değinmek gerekiyor. Bu hemen hemen benzeri görülmeyen bir durumdur. Genelde Ortadoğu ve özelde Irak'la ilgili bir sorun ortaya çıktığı hemen her dönemde, her kademeden Türk Devlet yöneticileri hiç bir insani kural ve değer tanımadan, Türkiye'nin dışındaki Kürtlerin herhangi bir alanda, ulusal demokratik haklarına sahip olması ihtimali belirince; verilen karşıt mesajlar, yapılan tehditler anlayan herkes için açık bir düşmanlıktır. Velev ki, bu sokak kabadayılığı "Türkiye'nin yüce çıkarları" uğrana yapılıyor olsa da, bütün bu tehditlerin insani değerlere karşı olan yanını perdeleyemez. Bu, yalnız "Irak Kürtleri" için olmamakta, örneğin herhangi bir Avrupa ülkesinin bir bölgesinde bulunan göçmen Kürtlerin, dayanışma ve yardımlaşma amacıyla kuracakları bir dernek bile, basını da kullanan bu yöneticilerin tehditlerini içeren kof saldırılarından payını almakta ve ilgili ülke çok sorumsuzca suçlanarak, TC'nin bölünmek istendiği savı kolayca ileri sürülebilmektedir. Türkiye'nin, Kürtlerin toplumsal, siyasal, ekonomik gibi haklarını kullanmak için dünyanın neresinde olursa olsun, hiç bir siyasi, hukuki ve diplomatik kural ve nezaket tanımadan, bir takım bahanelere sığınarak Kürtlere saldırmasını insaf sahibi herkes, hak ettiği şekilde değerlendirmelidir.

Özellikle ABD'nin, Afganistan'da Talibani ezmek ve iktidardan uzaklaştırmak amacıyla başlattığı ve sürdürdüğü operasyonundan sonra, "uluslararası alanda terörizmi destekleyen devlet" yönetimlerine karşı bir tedbirler dizisinin başlaması ve bunun sonucu olarak Irak'a karşı da bir askeri harekatın başlama ihtimalinin belirmesi, Türkiye'de çok ciddi boyutta bir sendromun depreşmesine neden olmaktadır. Türk Başbakanı Bülent Ecevit ve diğer devlet yoneticileri, hemen her gün medya önüne çıkarak Irak'a karşı bir askeri harekatın yapılmasını istemediklerini, bunun Türkiye'nin bölünmesine neden olabileceğini hiç sıkılmadan söyleyebilmekteler. Hatta bazen daha da ileri giderek, Kürdistan Federe Devleti'ne müdahale edeceklerini ve bunun "meşru" olacağını ileri sürmekteler. Kimse sormuyor ki, "neden Irak'a karşı bir askeri harekatın başlaması ve iflah olmaz bir insanlık düşmanı olan Saddam Hüseyin'in hak ettiği şekilde defedilmesi, TC'nin bütünlüğünü bozacak olsun? Güvenliğini tehdit etsin? Faşist Bağdat rejiminin sürmesinin TC`nin bütünlüğü ile ne gibi rabıtası bulunmaktadır?"

Kürt Halkına karşı kimyasal silah kullanan, bügüne kadar yüzbinlerce Kürt insanın ölümüne neden olan Bağdat rejiminin gitmesi ve yerine bu ülkede yaşayan bütün halkların ve farklı dinsel ve mezhepsel grupların, elbette buna Türkmenler de dahil, hak eşitliği temelinde temsil edilecekleri bir demokratik sisteme kavuşmaları ve eğer olacaksa, gönüllü bir birlik içinde yaşamaları neden Ankara'nın güvenliği ve birliğine zarar versin? Yoksa, Saddam'dan sonra sıranın Ankara'ya geleceği korkusu mu böyle söyletiyor?

Sonra kaldı ki, Saddam'ın def edilmesinin Kürtlere ne kadar yarayacağı da henüz açık değildir ve Ankara'nın düşmanlığını depreştirdiğinin aksine bir sonuç da ortaya çıkabilir!. Nitekim, ABD yönetimlernin de bizat içinde yer aldığı uluslararası komplolar sonucu Kürt Halkı çok acılı süreçler yaşamış, kitlesel katliam ve sürgünler olmuştur.

Öyle görünüyor ki Ankara'nın hesabı, Kürtler için olumlu bir sonuç verme ihtimalinin şimdiden ters yüz edilme çabasıdır. Bu uğursuz ihtimal tümden yok da değil! Maalesef bölgedeki veya bölgeyle bağlantılı gelişmeler, özellikle New York saldırısı gibi, Washington'u baskı altına alan her gelişme, Kürt Halkının geleceğini rehin almak isteyen güçlerin, ABD nezdinde işini de kolaylaştırmaktadır.

Onlar uğursuz girişimlerini sürdüre dursunlar, olaylar onların beklediğinden daha hızla gelişmektedir.

Başkan Georg W. Bush'un seçilmesiyle ABD'de gündemin on sıralarına tırmanan Irak'a müdahale, 11 Eylül saldırısından sonra daha da gündemleşmekle kalmadı, son günlerde artık ABD'nin "yarım bıraktığı işi" tamamlaması için gün sayılmaktadır. ABD'nin, Irak'a olası müdahalesi kamuoyunu ikiye bölmüş durumda. İyi bir şekilde izlendiğinde, Irak'tan yana tavır alan veya en azından müdahalenin hiç bir şeyi çözmeyeceği görüşünü ileri süren kesimlerin, devletlerin açıkca bu Irak'la çıkar ilişkisi içinde bulundukları görülür. Bu kesimler, ABD'nin müdahalesine karşı koyarlarken, genellikle dört gerekçeye sığınmaktalar.

Birincisi, bölgenin daha da istikrarsızlaşması, bölge ülkelerdeki iç çelişki ve çatışmaların daha da derinleşmesi ve bu ülkelerde toplumsal kırılmaların olacağı riski. İkincisi, bu işi ABD kendi çıkarını esas alarak yaptığına göre, başka bölgelerde de bu tür müdahalelerin artık bir gelenek halini alabileceği tehlikesi. Diğer bir gerekçe de, özellikle Turkiye'nin ileri sürdüğü Irak'ın toprak bütünlüğü gerekçesi ve biliniyor ki Turkiye'nin temel çekincesi, bu müdahaleyle Kürtlerin devletleşmeye doğru bir adım daha ileri atma ihtimalinin varlığıdır. Bir diğeri de, özellikle demokratik olmayan rejimlerle idare edilen bölge ülkelerinde, demokratik gelişmelerin filiz vereceği endişesi ve bunun bir istikrarsızlığı körükleyebileceği iddiası.

Yukarıda da değindim gibi, bütün bu gerekçeler görünürde olanlar, perdenin arkasında, bu devlet veya güçlerin Irak'la olan çıkar ilişkileri veya kendi düzenlerinin sarsılabileceği endişesi yatmaktadır. Ancak, her ne sebeple ileri sürülürlerse sürülsünler sonuçta bu çabalar Saddam Hüseyin'in tiranlığını koruma işlevi görmektedir. Oysa Saddam, sadece Kuveyti işgal etmeye kalkan ve bu nedenle ABD'yle çelişkiye düşen biri olarak hatırlanırsa, bu sınırlar içerisinde kalarak yapılacak bir değerlendirme, Saddam'ın ve Irak rejiminin yaptıklarını yeterince anlaşılmaz kılar.

Bağdat rejimi, genel olarak Saddam iktidarı ele geçirdikten sonra, özel olarak da 80'lı yılların başından bu yana yalnız Irak'ı değil bölgeyi kan gölüne çevirmiş ve milyonların ölümüne neden olmuştur. Ülkesinin harap ve Irak halkının mağdur olmasının ilk sorumlusudur. Bütün bunlardan dolayı yargılanmayı bırakın, hala bir kahraman olarak karşılanmakta, hala bir avuç hırsız ve çapulcu Türk tüccarı tarafından, bir kaç dolar daha ceplerine girebilsin diye, ambargo delinerek korunmaya çalışılmaktadır. İnsani hiç bir değerden nasibini alamamış ve sadece gözleri para hırsı ve Kürt düşmanlığı bürümüş bu takım, bir ihale almak, ya da bir buzdolabı daha satmak için yüzbinlerin ölümünden sorumlu bir diktatörün eteğini öpmekte hiç bir beis görmemekte. Bağdat'a aylık uçak seferleri yapan bu takımın devletten destek aldığı ve hatta Türk Dışişlerinin bu gezileri organize ettiği gizlenmeye bile gerek duyulmamaktadır.

Elbette herkes yaptıklarıyla anılacaktır.

Bölge istikrarının bir unsuru olarak görülen Saddam, iktidarı zorla ele geçirdiği günden bu yana Kürt Halkına karşı savaş suçu, insanlık suçu işlemiş ve kitlesel katliamlara başvurmuştur. Aynı Saddam, M. Mustafa Barzani önderliğindeki Kürt Ulusal Direnişinin İran'dan olası desteğinin kesilmesi karşılığı Cezayir'de imzalanan anlaşmada Körfez'de İran'a bıraktığı toprak parçasını, bu ülkedeki iç karışıklığı fırsat bilerek geri almak için İran'a karşı savaş başlatmış, bu savaşta taraflardan yüzbinlerce insan hayatını yitirmiş, her iki ülke de tahrip olmuş, toplumların kalkınmasına ayrılması gereken kaynaklar savaşın finansmanına ve silaha yatırılmıştır. Hem bu savaşta ve hem de bu sırada Kürt Halkına karşı kimyasal silah kullanmış ve binlerin bir kaç dakikada yok olmasına neden olmuştur. Özellikle, bu konu gündeme gelince bugün Saddam'ı korumak isteyen kesimler, Bağdat rejiminin suçluluğunu bir kenara bırakarak, onlara bu silahları verenleri öne çıkarmak gayretkeşliğine düşmekteler. Bu, gerçek suçluyu gizleme gayretinden başka bir anlam taşımaz. Elbette Saddam'a bu silahları veren devlet veya kişiler de Saddam kadar suçludurlar, her ne kadar bunların başka amaçlarla verildiği ileri sürülse bile, kontrol edilmemesi veya bu ihtimalin göz önüne getirilmemesi onların suçluluğunu gizlemez. Ancak, bu silahları direk Kürt Halkına karşı kullanan Batı'lı fabrikatörler değil, bizzat Saddam'ın kendisi idi. Üstelik Bağdat rejiminin benzer silahları yapması ve geliştirmesi ihtimali her zaman vardır ve bu ciddi bir potansiyel tehlikedir.

Şimdi, bütün bunlar açıkken hala Saddam'ın bölgede bir istikrar unusuru olduğunun ileri sürülmesi, tamamen bir yutturmacadır, bir sahtekarlıktır. Burada önemli olan, Saddam sonrası Irak'ın nasıl yeniden yapılandırılacağı olmalıdır. Saddam'ı korumak isteyen kesim ve güçler gerçekte Saddam sonrası için gerekli çabayı gösterebilseler; Kürt ve Arap halklarının barış içinde bir arada ve huzur içinde yaşamaları amacıyla zaman ayırsalar, daha iyi olmaz mı?

Oysa, bugünkü Irak'tan beslenenler, son çare Saddam gidecekse mevcut sistem devam etmeli diyorlar. Burada gözardı edilmek istenen, bölgenin önemli bir gerçeğidir: Bu da, Saddam gibi diktatörlerin, bölgedeki otoriter rejimlerin birer ürünü olduklarıdır. Ortadoğu ülkelerinde gerçek bir demokrasinin olmayışının elbette tarihsel ve kültürel nedenleri bulunmaktadır, ancak uluslararası ilişkilerde öne çıkan aşırı pragmatizm otoriter rejimlerin ömrünü uzatmaktadır. Bölgenin bu gerçeği demokrasinin kurumlaşmasına, toplumsal ve etnik sorunların çözümü önündeki en temel engeldir. Diktatörlük bölgenin değişmez kaderi olmuş durumda, bazı ülkelerde birden fazla partinin tabelasının asılı olmasına bakmayın, aslında bunların tümü, otoriter bir babanın çizdiği sınırlar içerisinde, konulan kuralları aşmamaya özen göstererek oynayan çocuklara benzemekteler.

Oysa doğru olan, Saddam sonrası Irak'ın halkların yararına oluşmasına katkıda bulunmaktır. Korkularının esiri olanlar, olsa olsa bölgedeki sorunların önümüzdeki on yıllara yayılmasına ve böylece gelecek nesillere bir sorunlar yumağı bırakılmasına neden olurlar. Hele bunun barış ve insan hakları adına yapılması da ayrıca bir talihsizliktir.

Irak operasyonuna karşı olan Türkiye'nin bu tutumu üzerinde önemle durmak gerekiyor. Üstelik Türkiye, "ülkelerin toprak bütünlüğünün korunması" ilkesinin arkasına sığınmaktadır. Her Irak sorunu gündeme gelince, ayıdan pençe yiyen sağır adam misali, Türkiye ezberini tekrarlayıp duruyor. Bu da, Kürt Halkının herhangi bir şekilde ulusal demokratik haklarına sahip olmaması, Kürdistan Federe Devletin'nin bağımsız bir devlet sürecine girmemesi, hatta halen sürmekte olan federe devlet statüsünün resmiyet kazanmaması ve uluslararası alanda, örneğin BM nezdinde kabul görmemesi... Elbet bunların bu kadar yalın söylenmesinin yanında, toprak bütünlüğü, bölge barışı, Türkiye'nin uğrayacağı zararları ve güvenliği gibi, gerçek niyeti gizleyen iddialar ileri sürülecektir. Ancak ana tema, Kürt Halkına düşmanlıktan başka bir şey değildir.

Türkiye bu tezlerini son olarak ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz'e, para olarak ne isteklerini de içeren listeyi ekleyerek iletti. Türkiye'nin bu pazarlıkta istediği para miktarı, sıraladığı koşullar arasında en sonuncusu muydu, yoksa esasta hepsinden önemlisi bu muydu? Son yıllarda Türkiye'nin, uluslararası sorunlarda ABD ve AB nezdinde aldığı tavırlara bakıldığında paranın çok önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Türkiye bu işleri parayla yaptığına göre, bir öneride bulunmak lazım: Kürtler de çok geniş bir kampanya açsınlar, yüklü bir para toplasınlar ve bu ülkeye rüşvet versinler, Kürt Halkının kullanacağı her imkanın önüne dikilmesin. Hatta, bu ülkenin "borçlarını çevirebilecek" bir imkan yaratabilirler, buna güçleri yeter sanıyorum! Böylece kavga, döğüşe de gerek kalmaz! Para, bu ülkenin uluslararası ilişkilerinde geçmişe oranla çok daha önemli bir unsur durumunda, böyle olunca neden olmasın...

Nitekim, 29 Temmuz günü Ankara'da hızlı bir diplomatik trafik yaşandı. ABD'nın Ankara Büyükelçisi Robert Pearson Türk Dişişlerini peş peşe iki kez ziyaret ediyor. Basından anlaşıldığına göre, ABD yaklaşan operasyonda Türkiye'den isteklerini Ankara'nın önüne koymaktadır. Bunlar arasında İncirlik dışındaki diğer askeri hava alanlarının kullanılması talebinin olduğu da ileri sürülüyor. Büyükelçi ikinci ziyaretinde, Türkiye'nin, Afganistan'da Uluslararası Güc'ün komutanlığını alırken istediği 228 milyon dolarlık hibenin, Kongre'den geçtiğini ve ödeme emrinin imzalanması için Başkan Bush'un önünde bulunduğunu özellikle iletmiştir. Hükümet, Çankaya'da "Kırmızı Çizgi" zirvesi adıyla Kürdistan Federe Devleti'ne karşı bir eylem planı yaparak, Kürt Halkının geleceğine müdahale etmeyi tasarlasın dursun, işin sırrı yeşil dolar tomarlarında yatıyor.

Irak'a karşı yapılacak bir operasyonla nasıl bir tablo ortaya çıkabilir? Pek çok senaryo Türk basınına yansımaktadır. Bir kere, Bağdat'a egemen olacak iktidarın niteliği Kürt Halkının geleceğini yakından ilgilendiriyor. BAAS'ın değişik tondaki bir renginin Bağdat'a sahip olması, Kürtler için fazla bir şeyi değiştirmeyecektir. 1958'den 1970'lere kadar Bağdat pek çok el değiştirdi ve üstelik bunlar hep silah zoruyla oldu, ama sonuçta Kürt Halkı için hiç bir demokratik gelişmeye neden olmadı. Kürtler, sadece direnmek zorunda kaldılar ve sonuçta, dönemin ABD Dişişleri Bakanı Henry Kissinger'in bizzat içinde yer aldığı uluslararası bir komploya kurban gittiler ve insan zayiatının da ötesinde büyük toplumsal kıyım ve özgüven erozyonu yaşadılar. Bu kıyıma sebep olanlar, hiçbir dönemde sorumluluklarını hatırlamak istemediler. Öyleyse, Arap şovenizminin Irak'ta iktidar olması Kürtlerin işine yaramayacaktır ve dolayısıyla Irak'a barış gelmeyecektir.

İkincisi, bir "Demokratik Federe Irak Devleti"nin kurulmasıdır. Bu, en kuvvetli olasılıktır. Böyle bir durum, bu devlette yer alacak güçlerin bir uzlaşmasıyla söz konusu olabilir. Bazı dönemlerde, örneğin Irak Ulusal Kongresi gibi adlarla muhalif gruplar bir araya geldiler, son olarak da Londra'da sonradan toplantıdan çekilen Türkmen grubu hariç, bütün grupları bir araya getiren bir toplantı daha yapıldı ve bu toplantıda, "demokratik Federe Irak" gündeme oturmuştur. Türk devletinin bölgedeki istihbarat faaliyetlerine yardımcı olan ve Ankara'nın güdümündeki Türkmen Cephesi, Ankara'nın geleneksel Kürt düşmanlığı politikası girdabından kurtulamayarak, örneği az bulunan bir tavır sergilemiş ve "Federal Irak" istendiğinden toplantıdan çekildiğini açıklamıştır. Hak talebinde bulunan ve yıllardır bunun mücadelesini yaptığını ileri süren bu grubun, Demokratik Federal Irak'tan korkusunu anlamak olanaksızdır. O zaman, bu grubun hiç bir sıkıntısı yok ve hakları gasp edilmiyor demektir. Aman! Kürtler bir hakka sahip olmasınlar, biz de olmayalım diyebilecek kadar, Kürt düşmanlığının cinnet boyutuna vardırılması kime ne kazandırdı?. Doğrusu yer yüzünde başka bir örneği daha bulunmayan bu davranışın, Türkmenlere kazandıracağı bir şey de olmaz.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Pek çok zamanlar Türkmenlerin haklarından dem vuran Türkiye, Bağdat rejimi tarafından sürülen Türkmenlerin güvenli bir şekilde Kürdistan Federe Devletine yerleştiklerini göremezlikten gelmektedir. Kaldı ki, Türkiye'de 20 milyon Kürdün hiç bir hakkı yokken, orada Türkmenler, kendi dilleriyle eğitim görüyor, kendi okullarını açıyor, kimlikleriyle her türlü siyasal örgütlenmeyi yapıyor, basın ve yayın alanında her türlü haklarını kullanıyorlar.

Irak'da, tek örgütlü ve düzenli silahlı güce Kürt Halkı sahiptir. Herhangi bir senaryoda yer almaları için belli güvenceler istemeleri son derece yerindedir. Zira, her seferde haklı olarak dönüp tarihlerine bakıyorlar ve ihanetin acısını bir kez daha derinden hissediyorlar. Elbette bu ihanetlerin uğursuz aktörlerini hatırlayacaklardır. Bu nedenle, Kürdistan Federe Devleti, bu operasyonda ABD'nin Türkiye bağımlılığını en asgari düzeye indirmesi için ne gerekiyorsa onu yapmalıdır. Bu bir bedel gerektirebilir, bunu göze almalıdır. ABD'nin bu harekatta ihtiyaç duyduğu ve özellikle Türkiye'den temin etmek zorunda kalacağı askeri ve lojistik desteği temin etmek için, bir yandan ABD nezdinde girişimde bulunmaları ve diğer yanda, kendi aralarında mutlak bir uyuma gitmeleri gerekir. Irak'a karşı yapılacak askeri bir harekatın bir tarihi imkan sunduğu kesindir. Elbette böyle bir harekatın Kürt Halkı için hem getiri ve hem de götürüsü olacaktır. Ancak stratejik bir hedefle ve konjukturel hesapların yerinde yapıldığı bir siyaset ve elbette ödenecek bir bedelle, tarihi bir aşama elde edilebilir.

Neden ABD, Ortadoğu'da başka bir mütefiğinin olmasını istemesin. Kaldı ki, Kürdistan coğrafyası çok stratejik bir konumdadır ve ABD'ye karşıt devletlerle çevrilidir. Globalleşme süreci ve NATO'nun Rusya ile geliştirdiği yeni süreç, bölgenin bugüne kadar süre gelen dengelerini etkileyecek, bölgede taşların yeniden yerleştirilmeleri gündeme gelebilecektir. Bu yeni süreç, Türkiye için de geçerlidir ve Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde gerekli demokratikleşmeyi sağlaması bu süreci daha olumlu kılacaktır. Elbette bu süreçler aylık, günlük zaman dilimleriyle anlatılamaz, önümüzdeki en az yirmi yılda bu yönlü değişimler olacaktır ve Kürt halkının yurtsever örgütlü güçleri bunu dikkate alarak hesap yapmalılar.

Bölgede istikrar isteyenler, bu isteklerinde samimiyseler iki konuda adım atmalılar. Birincisi bölgedeki sorunların temelini oluşturan Filistin ve Kürdistan sorununların çözümü, ikincisi bölgede demokratik rejimlerin yerleşmesi sürecine destek vermek. Bölgenin ekonomik geriliği de sorunların kangrenleşmesine zemin hazırlamaktadır. Elbette, bölgeyi yönetmek isteyen devletlerin, çıkarlarını demokratik rejimlerin sınırları içerisinde gözetmeleri ve diktatörlükleri gözden çıkarmaları gerekiyor. Böylece Irak bu sürecin başlamasında ilk önemli adım olabilir. Ortadoğu'nun bu kesiminde, Irak'ın demokratik bir federal yapıya kavuşturulması, sanıldığından daha fazla çevresindeki ülkeler üzerinde olumlu tesirleri olacaktır. Özellikle, Kürdistan Federe Devleti'nin uluslararası alanda resmiyet kazanmasıyla oluşaçak demokratik bir Irak, ehil yöneticilerin yönetimine girebilirse, zengin kaynaklara sahip bu ülke kısa zamanda büyük mesafeler alabilir. Bu ülkenin hem demokrasi ve hem de kalkınma bakımından bir cazibe kazanması, komşu ülkeler üzerinde, ortak alanlar üzerinden olumlu etki yapacaktır. Nitekim, Irak'ın bir Arap-Kürt devleti şeklini alması Arap devletleri ve halkları üzerinde, Kürdistan Federe Devletinin gelişmesinin yaratacağı cazibeyle Türkiye, İran ve Suriye'de yaşayan Kürdistan halkı üzerinden bu devletler üzerinde ve İslam olan bir ülke olması bakımından da, bütün İslam dünyası üzerinde olumlu tesirleri olacaktır. Federal bir Irak devleti elbette laik ve demokratik olmalıdır. Bu da, İslam dünyasında Türkiye'nin oluşturmak istediği kötü "örnek" in gerçek yüzünü gösterebilecek ve böylece İslam dünyası önünde, Kemalizmin İslam'ın tarihi gelişimi ve kültürüne ters düşen "kendine göre bir din yaratma" gibi, toplumsal kaoslara neden olabilecek zorlamalarının karşısına sağlıklı, demokratik bir örneği görülebilecektir.

Türkiye'nin demokratikleşmesine karşı olan kesimler, özellikle AB'ne karşı olan kesimlerin aynı zamanda ABD'nin Irak operasyonuna karşı olmaları ve bunun büyük oranda çakışması bir tesadüf değildir. Ben 1996 yılında bir vesileyle yazdığım bir yazımda, Ortadoğu'da Kürt sorunun çözümü öncelikle Kürdistan'ın Güney parçasından başlayacak demiştim ve her Kürt örgütünün buna göre adım atması gerektini yazmıştım. Diğer parçalarda sorunun çözümü, bundan sonra gelecektir. Nitekim öyle olmaktadır. Bir bakıma Irak'ın demokratikleşmesi, NATO'nun yeni bir sürece girmesi ve Türkiye'nin AB üyeliği süreci bir bütün olarak ele alındığında tarihin yargısından kaçmanın mümkün olmadığını bugünden söylemek olanaklı. Elbette bu, "gökten inmeyecek", insan katkısıyla olacaktır.

Yazıya noktayı koymadan, Güney Kürdistan da tehlike işaretleri vermeye başlayan bir konuya daha değinmek gerekiyor. Bugüne kadar Kürt Halkının en temel hakkı olan devletleşme sürecine karşı sadece işbirlikçi Kürtlerin ve işgalçi devletlerin çıktığını biliyorduk. Ancak PKK'nin, bu partinin genel başkanın Türkiye'ye teslim edilmesinden sonra "yeni strateji" adına gütmeye başladığı politika ve son olarak bu partinin kendini KADEK olarak değiştirmesiyle başlayan süreçte, bu oluşumun yetkili ağızları da Kürtlerin devletleşmelerine "demokrasi" adına karşı koymaktalar. 9 Temmuz 2002 tarihli Ö.Politika gazetesinde yayınlanan O. Öcalan'ın açıklamaları ve aynı sahifede verilen "PÇDK'den askeri oluşum" haberi ciddi bir endişe kaynağı oluşturmaktadır. Bu partinin, Kürdistan Federe Devletine karşı olan niyeti ve tavrı, A. Öcalan'nın da ifade, savunma ve avukatları kanalıyla Türk devleti yöneticilerine gönderdiği yazılı metinlerde de defalarca yazdığı gibi önemli soru işaretleri taşımaktadır. Nitekim, KADEK'in Kürdistan'ın her parçasında örgütlenme çabası ve hedefi yeni sorunların başlangıcı olabilir. Güney'de kurulan PÇDK'nin "Partizan Çözüm Kuvvetleri" adıyla bir silahlı yapı oluşturmaya başlaması, KADEK'in yukarıda bir cümlede izah edilen amacını ele verdiği gibi, diğer yanda yakın gelecekte yeni kanlı bir çatışmanın işaretlerini vermektedir. Temennimiz bundan uzak durulmasıdır.

O. Öcalan'nın şu söyelediklerinin de önemle üzerinde durulması gerekiyor. Özellikle bu partiye yakın duran aydın-yurtsever kimselerin ve bilhassa Güney'den insanlar önemle bu konu üzerinde durmalılar. Öcalan, KDP'nin devletleşme eğilimine dikkat çekerek; " Türkiye, KDP ittifakı Güney Kürdistan'da devletleşmenin zeminini yarattı. (TC'ye gafleti! hatırlatılıyor. M.K.) KDP, bu ittifaktan aldığı güçle her bakımdan kurumlaşmayı yaşadı. Bunun uluslararası bir değerlendirilmesi de oldu. KDP şimdi diyor ki, federatif temelde devlet olmak istiyorum. Yani biçimsel olarak bağımlı ama işlevsel bakımından devletleşmenin politikası. (...) Şimdi bu politika Kürt Halkı için ne getirir, ne götürür sorusu önem kazanıyor. Sadece kendi başına devletleşme Kürt Halkını çevresiyle çatışmalı hale getirir. Demokratikleşmeye dayalı bir ittifak çabası komşu ülkelerle çelişkileri çözmeye sağlarken, salt kendi başına devletleşme ise çelişkileri geliştirir"demektedir

Yukarıda değinmek istediğim tehlike bu söylemde ifadesini buluyor. Komşu ülkeler denilen Kürdistan'ı işgal eden devletlerdir. Kürt Halkının devletleşmesine, bu devletlerin karşı oldukları ve bu uğurda ülkelerinin her türlü kaynağını yok ettikleri zaten biliniyor. Önemli olan, Kürt Halkının kendi kaderini belirleme hakkına saygı gösterilmesidir. Kürt Halkının bunu hem işgalci devletlerden ve hem onların işbirlikçilerinden beklemeye hakkının olduğu açıktır. Kürtler, zaten hiç kimseyle çatışmak istemiyorlar, bu bir sır değil, ama bu olacak diye ulusal demokratik haklarından feregat mi etmeliler?.

Buna karşın, KDP lideri sayın Mesut Barzanin, Kürdistan Parlamentosundaki örnek konuşmasından bir kaç cümleyi birlikte okuyalım. Barzani diyor ki, "Biz hiç bir devletin vesayetini kabul etmeyiz. Ben açıkça söylüyorum ki, biz işgal altında yaşamaya alışık değiliz. Özgürlüğümüz için, pek çok zamanlar derbeder ve sürgün olduk, senelerce çadır ve mağaralarda top ve uçak bombardımanı altında yaşadık. Ancak özgürdük. Bir dağdan diğerine giderken kimseden icazet almadık. Kanunların üstünde olalım demiyorum, ancak adil kanunlar olmalı ve herkes bunlara riayet etmelidir. Evet, biz merkezi hükümetin zorbalığını hiç bir dönemde kabul etmedik, nasıl olur da bir başka devlet ya da komşu bir devletin, muayyen bir sistem altında bizi zaptûrapt altına almasına karşı sessiz kalacağız."

" (...) Gerektiği zaman mertçe dövüştük. Ancak şimdi diyalog zamanı, karşılıklı birbirlerini kabul etme zamanı, çoğulculuk, insan hakları ve serbestlik zamanıdır. Bunları bir tarafa bırakarak, illa da tehditkar bir dil kullanılacaksa; o zaman buradan söylüyorum: Halkı için ölmeye karar verenler, kimsenin tehditlerinden korkmazlar."

Doğru söze ne demeli. Kürdistan Federe Devletinin kazanımlarını korumak her Kürt insanının görevi olmalı ve bu her yönden meşru bir haktır.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver