|
Büyük bir yeniden doğuş olayı Munzur Çem 9 yıl sonra yeniden 12 Mayıs 2002 günü, Urmiye havaalanından Irak-İran sınır kapılarından biri olan Hacı Umran'a doğru yol alırken, o günlerin gelişmelerini düşünmemek ve az sonra karşılaşacaklarımızı merak etmemek elde değil. Derken son derece güzel ve verimli bir ovanın kuzey kesimine kurulu Piranşer'i geride bırakıp, yüksek kesimleri yer yer karla örtülü benekli dağları tırmanıyor ve nihayet Hacı Umran'a varıyoruz. Burası, kuzey-güney yönünde uzanan dağlar arasında bir geçit. Bulunduğumuz yerin hayli yüksek bir rakıma sahip olduğunu, havanın serinliğinden ve yakın mesafedeki karla örtülü alanların çokluğundan anlıyoruz. Karın olmadığı yerler otla örtülüdür. Sınır kapısı dedikleri şey ise ıssız araziye kurulu ve üzerinde İran İslam Cumhuriyeti bayrağının asılı olduğu kücük bir bina, iki nöbetçi kulesi ile yaklaşık 100 m. uzunluğundaki dikenli tellerden ibaret. Sağ yanımızda, teller arasına çakılı demir kazıklara monte edilmiş bir panoda Humeyni ile halihazırdaki dini lider Ali Hamaney'in resimleri var. Üzerinde asma kilit bulunan demir parmaklı kocaman kapı, bir taraftan öteki tarafa geçişleri engelliyor. Kapının İran tarafında bizler, yani gidenler, diğer tarafında ise yakınlarını karşılamaya gelenler.. Bu arada kim bilir ne zamandır görüşmemiş olan akraba ve dostlar selamlaşıyor, parmaklıklar arasındaki boşluktan ellerini uzatarak tokalaşmaya çalışıyorlar. Bizimle birlikte gelen bir Dr. var. Karısı ve iki çocuğu diğer yakadaki kalabalığın arasındalar. Çocuklar, babalarına kavuşmak için çırpınıyor, ağlıyorlar. Ne var ki sınır görevlileri izin vermiyor buna, "yasak" diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Neyse ki demir kapıya sokulan baba çocuklarla konuşuyor ve bir süre sonra da susmalarını sağlıyabiliyor. Sınır görevlilerinin hayli uzun zaman alan pasaport kontrollerinin bitmesini beklerken, üzerinde bulunduğumuz sınır çizgilerinin ne kadar uyduruk, anlamsız ve haksızca olduğunu düşünmemek elde değil. İki yakasında aynı dili konuşan, aynı tarihe, kültüre ve kimliğe sahip insanların yaşadığı güzelim dağ ve vadiler, ancak haritalarda görebileceğiniz çizgilerle ikiye ayrılmış. Akrabalar, komşular, dostlar birbirlerini görebilmek ve gereksinmelerini giderebilmek için, bu çizgiler üzerinde oluşmuş sunni engelleri aşmak zorundalar. Derken kontrol bitiyor, görevli, teker teker isimlerimizi okuyor, pasaportlarımızı elimize veriyor ve demir kapıyı açarak, Kürdıstan'ın özgür parçasına geçmemize izin veriyor. Hakkını inkar etmemeli, Urmiye Hava Alanı dahil, 13-14 saattir bulunduğumuz İran'da, güvenlik görevlilerinden kaynaklanan en ufak bir saygısızca söz ya da davranışa rastlamadık. Beklemeden Hewlêr'e gitmek üzere bir araba kiralıyor ve özgür Kürdistan'ın içlerine doğru ilerllemeye başlıyoruz. Ne var ki yaklaşık bir kilometre ötedeki Hacı Umran ilçesinin hemen girişinde, şoför arabayı durduruyor; sürücümüz sağ yandaki yamaçta bulunan binayı işaret ederek oraya gidip kayıt işlemlerini yaptırmamızı söylüyor. Merdivenleri çıkıp genişçe ve kalabalık bir odaya giriyoruz. İran sınır kapısında beklerken, içerdeki görevlilerle herhangi bir şekilde irtibat ıçerisinde olmanız, ne yaptıklarını görmeniz mümkün değil. Kürt kontrol noktasında ise durum tam tersi. İçeriye girdiğınizde görevliler sizi çok samimi bir havada karşılıyor, oturmanız için yer gösteriyorlar. Ancak eğer oturma yeri yoksa dışarıda sıranızı beklemeniz söyleniyor. Görevlilerden birinin önünde bir defter var. Sırayla bize sorular soruyor ve aldığı yanıtları kaydediyor. Soru listesi ise hayli uzun. Buna, görevlinin ağır tempoda çalışan biri olması da eklenince, kayıt işlemleri olması gerekenden daha uzun zaman alıyor. Bu arada bazen kendisi bazen de arkadaşlarından biri, kusura bakmamamızı, bu tür bilgileri kaydetmenin gerekli olduğunu hatırlatmaktan geri kalmıyor. Yeniden yola koyulup vadiden aşağıya doğru inerken, gözlerimiz ilk olarak sağ yanımızda yükselen, karlı zirvesi siyah bulutlara gömülü, ürküntü verici dağa takılıyor. Şoföre adını soruyoruz, "Helgurt dağı.. Irak Kürdistanı'nın en yüksek dağı budur," diyor. Yol aldıkça, artan bir ilgiyle ve büyük bir zevkle seyrediyoruz etrafımızı. İlerlemiş yaşlarına rağmen, sağlı-sollu, önlü-arkalı; gökyüzüne heybetle tırmanan Kürdistan'ın dağları bir an için çocukluk günlerime geri götürüyor beni. Sanki yeniden doğup büyüdüğüm yerlerdeyim. Ülkemin coğrafyası ne kadar da birbirine benziyor! Yol asfalt. Virajlar oldukca keskin. Şoför 100-120 km.lik bir hızla buralara dalarken, yüreğinizin ağzınıza gelmesini önleyemiyorsunuz. Vadi giderek derinleşirken bazan sağ, bazansa sol yanımızda kalan çayın çamurlu suları durmadan coğalıyor. Sular akıp giderken, Kürdistan'ın toprağını birlikte götürmeyi de ihmal etmiyorlar anlıyacağınız. Bir süre sonra, çıplak yamaçlar, yerlerini meşe ile örtülü alanlara bırakmaya başlıyor. Ağaçlar bazan seyrek, bazan sıklar. Genç fidanların çokluğundan ormanın koruma altına alındığını anlamak güç olmuyor. Ne var ki orda-burda, yine aynı yamaçlara yayılmış keçileri gördükçe, insan bu korumanın bir işe yarayıp yaramayacağını sormaktan alamıyor kendini. Daha sonra ki günlerde, ülkenin değişik yerlerini gördükçe, bu koruma işinin hayli ciddi boyutlarda olduğunu anlıyoruz. Üstelik sadece var olanı korumakla yetinilmiyor, büyük bir ağaçlandırma çalışması sürdürülüyor. Bir çok yerde, bu şekilde ağaçlandırılmış yamaçlar eşlik ediyor size. Hem bu işin sadece devlet eliyle yürütüldüğünü de sanmamak gerekir. Halk da geniş ölçüde katılıyor. Mustafa Barzani'nin doğum günü olan 14 Mart, geleneksel ağaçlandırma günü, daha doğrusu bayramıdır. Her yıl bu gün, her aile en az bir ağaç dikiyor. Hacı Ümran'dan ayrıldıktan yaklaşık yarım saat sonra, BM'ye ait bir jip ve yanında bir kaç sarışın adam çıkıyor karşımıza. Soru sormamıza gerek kalmadan "Bunlar Amerikalılar, mayın temizleme çalışması yapıyorlar," diyor şoför. Bakıyoruz, daha ötede araziye kurulu çadırların ilerisinde ekipler yamacı tırmanmaktalar. O an aklıma bizim keskin anti-amerikancı solcular geliyor. Burda olsalardı ne derlerdı acaba? Hiç kuşkusuz sol yumruklarını havaya kaldırır, "Amerika defol" derlerdi. Bunu yaparken, can alan, insanları sakat bırakan mayınlar ne olacak diye düşünürler miydi acaba? Hiç sanmıyorum. Bu gibi şeyler fazla ilgilendirmiyor onları. Bu arada buğday, nohut, mercimek gibi şeyler yüklü kamyonlar bize ters yönde İran'a doğru yol alıyorlar. Şoför, Kürtlerin bu tür gıda maddelerinden İran'a epeyce sattıklarını söylüyor. Bu sözlerden sonra da her nedense sözü Türkiye'ye getiriyor ve bir yıl önce oraya gittiğini söylüyor. Arkasından da "Kürdistan'ın her yerini dolaştım," diyor. "Nasıl buldun?" şeklindeki soruma "İnsanlar çok yoksullar, baskı da çok. Türkiye çok zulümkar. Kürtler için İran, Suriye ve Irak'tan daha kötü" diyor. Bu ve benzeri sözleri, sonraki günlerde gezimiz boyunca Kürdistan'ın her tarafında, hem de çok sık duydum. Halk gerçekten de Türkiye'nin Kürt politikasına çok tepkici. Türkiye'yi yönetenlerin izledikleri düşmanlık politikası karşısında başka türlüsünü düşünmek de mümkün değil zaten. Vadinin daha ilerisınde sol ilerde Revanduz gözüküyor. Uzaktan görebildiğim Revanduz, düşündüğümden daha küçük ve geri bir ilçe görünümünde. Daha ileriki günlerde içinden geçerken de bu kanım değişmiyor. Yanımızdaki Güneyli arkadaş, Revanduz'un İran-Irak ve Türkiye arasındaki kaçak ticaretin en önemli merkezlerinden biri olduğunu söylüyor. Öyleyse ekonomik durumun tahminimin tersine iyi olması gerekir. Kanalizasyon ve yol yapım çalışmalarının trafiği hayli güçleştirdiği hemen önümüzdeki bir yerleşim biriminden geçerken, şoför bi ara sağ ilerde yanyana dizili tek katlı güzel evlerden oluşan mahalleyi işaret ediyor ve "Bunlar şehit aileleri için yapılan evlerdir," diyor. Bu haberi duymak rahatlık yaratıyor içimde. Çünkü daha yola çıkmadan en çok merak ettiğim konulardan biriydi bu. Güney Kürdistan'ın yüzbinlerce şehidi var, bu biliniyor. Bu şehitlerin geride bıraktıkları aileleri ne durumdalar acaba, diye hep sormuşumdur kendi kendime. O esnada arka koltukta oturan Dr. Gülistan benden önce davranıyor ve "çok var mı bu evlerden?" diye soruyor. "Evet evet çok, hükümet her tarafta yapıyor bunları." Sonraki günlerde şoförün söylediklerinin doğruluğunu gözlerimizle görüyoruz.
Şehit Revanduz'u geride bırakarak Geliyê Ali Beg (Ali Bey Vadisi)'in derinliklerinde ilerlerken, soför Xıdır, yola çıktığımızdan beri her fırsatta Avrupa'ya olan hayranlığını yeniden dile getiriyor. Bu hayranlığın nedenini öğrenmek amacıyla bir kaç soru soruyorum, ama net bir yanıt almak mümkün olmuyor. Sadece "Awrupa xweş e, xweş e" (Avrupa güzeldir, güzel) dedi durdu. Oraya gitmeye can atıyordu. Bir kaç metre ötemizde hızla akmakta olan nehrin (yöre kürtçesinde nehre "ze" deniliyor) bir yerinde, iki arabanın yanyana geçemiyeceği kadar dar olan köprünün başına gelince bekliyoruz. Çünkü karşıdan gelen araba, köprüye adım atmış bile. Yanımızdan geçerken de bakıyoruz ki arabada beyaz giysiler ıçerisinde bir gelin oturuyor. Bu bir düğün kafilesidir. Demek ki toplumda önemli değışiklikler var. Kürdistan'ın ıpıssız bir vadisinde, arabada oturmakta olan gelin geleneksel giysiler değil, çok uzak diyarların modası olan giysiler giyinmiş. Dünyanın çok küçüldüğü doğru değil mi? Orayı geçince de, sürücümüz sol yandaki dağları işaret ederek "Buralarda PKK'liler var" diyor. "Çoklar mı?" diye soruyorum "Eskisi kadar değiller ama varlar," karşılığını veriyor. Biraz sonra bu kez yol kenarında tek katlı, güzel bir bina çıkıyor karşımıza. "Burası okul, yeni yaptılar," diye açıklamada bulunuyor sürücümüz. Çatısında Kürt bayrağı dalgalanan pırıl pırıl okula bakıp, heyecanlanmamanız mümkün mü? Beyaz suların aşağıya döküldüğü "Şelala Geliyê Ali Begê" (Ali Bey Vadisi Şelalesi)'de verdiğimiz mola bitiyor ve dik yokuşları tırmanıp inmeye devam ediyoruz. Bir ovaya kurulu Harir'i geride bıratıktan sonra nihayet Saqlawa'ya varıyoruz. Güzelliğine doyum olmayan, evlerin meyve bahçelerine gömülerek adeta kaybolduğu ilçede, 1993 yılında bir grup arkadaşla birlikte bir hafta kalmıştık. Bir süre sonra ise kuzeydeki hakim tepeye kurulu Selahattin'i de arkamıza alıp uçsuz bucaksız ovanın ortasına kurulu Hewlêr'e; yani başkente giriyoruz. Bu, Hewler'i ilk ziyaret edişimdir. Kent merkezine doğru ilerlerken, otomobilimiz bir yerde kırmızı ışıkta duruyor ve durur durmaz da çok rahatsız edici bir sürprizle karşılaşıyoruz. İki kolu, omuzdan biraz aşağıdan kesik olan bir çocuk cama yaklaşarak para istiyor; yani dileniyor. Nedenini soramadık ama muhtemelen bir mayının, başka türden bir patlayıcının ya da kimyasal gazların bir kurbanıydı. Sonraki günlerde bu türden başka sakatlar da karşımıza çıktı. O nedenle de Sağlık Bakanlığı yetkilileriyle karşılaştığımda, sorduğum ilk sorulardan biri, sakat durumda olan savaş kurbanlarına protez yapan merkezlerin var olup olmadıkları şeklinde oldu. Bakanlık Planlama ve Eğitim Dairesi Başkanı Dr. Lezgin´n verdiği bilgiye göre halihazırda bu isi yapan üç merkez var ama yeterli değiller. İki merkez daha kurulmaktaymış. Kent olarak Hewlêr Yukarıda da değinildiği gibi Hewlêr dümdüz bir ovaya kuruludur. Kale hariç, kent alanında küçük bır tümseğe dahi rastlayamazsınız. Caddeler hayli geniş. Birbirine paralel uzanan ve kenti bölümlere ayıran üç büyük caddesi var hewlerin. Bunlar "Otuz", "Altmış" ve "Yüz" olarak adlandırılıyor. Saddam yönetiminin, gerektiğinde kent halkını rahat abluka altına alabilmek için bu türden bir planlamaya gittiğı söylendi bize. Kentin işlek caddelerinin bazı yerlerinde trafik lambaları var, ama çok değiller. Önemli bir kesim lambasız. Özellikle de kalabalık saatlerde, ya da elektriğin kesik olduğu zaman, polis ekipleri trafik akışını bizzat sağlıyorlar. Trafiğe çıkan arabaların en az yarısı hatta yarısından da fazlası taksidir. Çünkü kentte toplu taşımacılık hemen hemen yok. Benzinin ucuz oluşu, otomobil sayısının hızla artmasında rol oynadığı gibi taksiciliği de cazip kılıyor. Taksi çokluğu issizliğe karşı önemli bir etkendir ama uzun vadeli düşünüldüğünde, toplu taşımacılığın ihmal edilmesinin doğurabileceği sakıncalı sonuçları da şimdiden gözönüme almak gerekir. Benzinin ucuz olduğunu söylerken, buna ilişkin somut bir rakam vermeden geçmek olmaz. Almanya bir litre benzin alabilmek ıçin vereceğiniz parayla Kürdistan'da duruma göre 15 ile 30 litre arasında benzin alabilirsiniz. Yukarıdaki rakkamlardan anlaşıldığı gibi fiyatlar sabit değil. Hükümete ait satış yerlerinde çoğunlukla yarım dinara benzin almak mümkün iken, serbest piyasada bu bazan bir dinara kadar çıkabiliyor. Trafik kurallarına uyma konsunda ise ciddi eksilikler var. Özellikle yayalar bu konuda büyük sorun oluşturmaktalar. İnsanlar, canları nereyi istiyorsa oradan karşı tarafa geçme hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Bunu yaparken, hiç değilse trafiği uzun süre aksatmama gibi bir dertleri de yok. Karşıdan karşıya geçişler bazan bir parkda keyifle gezmenin gamyemezliği ile gerçekleşiyor. Nasıl olsa otomobil sürücüleri dikkat etmek ve onlara çarpmamak zorundalar. Daha önceleri Hewlêr'in, en başta da kanalizasyon sorunu nedeniyle oldukça kirli bir kent olduğunu duymuştum. Gerçekten de öyleymiş ama son bir kaç yıldır bu konuda büyük gelişmeler sağlanmış. Bu dönemde kanalizasyon şebekesinin %80'inden fazlası bitirilmiş. Ne var ki Hewlêr'in bazı bölgeleri eskisi kadar olmasa da hala kirli. Caddelerde, elinizdeki herhangi bir artık maddeyi atabileceğiniz çöp kutuları yok. İnsanlar bunları oraya-buraya atmakta çok rahatlar. Pazar yerlerinde, ellerinde uzun saplı süpürgeleri olan çöpçüler habire ortalığı süpürüyorlar ama yeterli olmuyor. Çöplerin topluca atılabileceği daha büyük plastik bidonlara ise sıkça rastlıyorsunuz. Bütün bunlara rağmen, yine de İstanbul Şam ve Halep gibi kentlerde üzerinde sinek uçuşan ve etrafa pis koku saçan çöp yığınları yok. Dikkatimizi en çok çeken şeylerden birinin de Duhok gibi Hewlêrde de kara ve sıvrisineklerin çok az oluşuydu. Nedenini sorduğumzda, ilaçlama sonucu olduğu söylendi. Hewlêr'de yaya kaldırımı düzenlemesi iyi durumda değil. Cadde üzerinde yetişmiş ağaç sayısı az. Mevcut ağaçların büyük bır bölümünün ömrü 5-6 yıl öncesine uzanıyor. Vali Yardımcısı Mehdi Xoşnav (Hoşnav), Körfez savaşı sonrasında yakıt bulunamadığını ve bu yüzden de insanların ısınmak amacıyla meyveler dahil ağaçları kesmek zorunda kaldıklarını söyledi. Gerçekten de bu dönemde Kürdistan'da ormanlar büyük darbe yemiş. Kentte 40 bin kişilik bir stadyum var. Stadyum Fransuva Hariri ismini taşıyor. Bilindiği gibi Fransuva hariri Hewlêr valisiydi ve geçtiğimiz yıl fanatik dinci gruplar tarafından katledildi. Özgür Kürdistan'da çok canlı olan inşaat sektörü, Hewlêr için de geçerlidir. Bir bakıma ona inşaat kenti de diyebilirsiniz. Kanalizasyon şebekesini tamamlama, caddeleri genişletip düzenleme ya da yenilerini açma çalışmaları hızla sürüyor. Bina yapımı daha da canlıdır. İnşaat halindeki kamu kurluşlarına ait binalar, işyerleri, konutlar her yerde karşınıza cıkıveriyor. Binaların mimari güzelliği ise ayrıca görülmeye değer. Kendisi de Hewlêrli olan Vali Yardımcısı Mehdı Xoşnav, bu dinamizme değinirken "İkinci Körfez savaşından sonra çekingenlik vardı, geleceğe güven yoktu, bu yüzden de insanlar parayı nakit olarak elde tutmayı tercih ediyorlardı. Şimdi durum değişti, tercih parayı işletme şeklindedir" diyor. Konutların hemen hemen tamamı tek katlı, müstakildir. Yeni yapılanlar içerisinde villa türü dubleks olanlar oldukca yüksek bir orana sahipler. İki-üç katlı apartman şeklindeki binalara da yeni yeni rastlanılıyor. Hewlêr de güzel ev sayısının bir hayli olduğunu belirtmek gerekir. Duhok, Hewlêre göre daha küçük bir kent. 1990'lı yıllarda nüfusu aniden artmış buranın ve bu gün 250 bin dolayında seyrediyor. Bu yüzden de kenti boydan boya ikiye bölen ana cadde artık trafik tıkanıklığına şahit oluyor. Trafiği rahatlatmaya yönelik yol çalışmaları, burada da hızlı bir tarzda sürmektedır. Yaşam düzeyi bakımından Duhok Hewlêre göre daha ileridedir. Bunu otomobil farkından bile anlayabiliyor insan. Hewlêr'de eski otomobil sayısı, Duhoka oranla daha fazladır. Yeri gelmişken Kürt hükümetinin, 10 yaşından daha eski otomobillerin ithal edilmesini yasakladığını belirtelim. Fiyatlar yine Duhok'ta daha yüksektir. Hewlêr'in ekonomik bakımından göreceli olarak daha geri olmasının en önemli nedenlerinden birisi, hiç kuşkusuz uzun yıllar süren savaş döneminde daha çok göç almış olmasıdır. Duhok'ta çarşı-pazar Hewlêr'e göre daha düzenli ve temiz gözüküyor. Bu kentin ticari hayatında Mazi ismindeki supermarketin önemli bir yeri var. Mazi yeni yapılmış, çok çeşitli malın bir arada sergilendiği oldukça modern bir alış-veriş merkezidir. Kentiçi yollardan, ya da caddelerden söz açılmışken, şehirlerarası yollara da bir kaç cümle ile değinmek gerekir. Kürdistan'da kentleri birbirine bağlayan yollar asfalttır. Anayollar içerisinde bozuk olanına pek rastlamadık. Ne var ki Irak hükümeti zamanında yolları askeri amaçlarla yapmış. Örneğin, Hewlêr-Duhok yolu bu nedenle cok dağlık alanlardan geçirilmiş ve gereksiz yere uzatılmış. Kürt hükümeti şimdi Musul üzeri giden yeni bir otoban yapıyor. Bu bittiği zaman, şimdi 4-4,5 saat olan iki kentin yolu 1,5 saate inecek. Hewlêr-Hacı Ümran yolunu genişletilmesi ve mümkün olduğunca otoban haline getirilmesi çalışması da devam etmektedir. Bu iki yolun tamamlanması, Kürdistan ile Suriye, Türkiye ve İran arasındaki ulaşımı büyük ölçüde kolaylaştıracak. Her iki kentin elektrik sorunu ise oldukça büyük. Hewlêre elektrik YNK kontrolündeki Dokan barajından sağlanıyor. Ne var ki hem suların az olduğu yıllarda üretim düşüklüğü nedeniyle, hem de YNK ile KDP arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden elektrikler sık sık kesiliyor. Duhok'ta ise sorun daha küçük ölçekli değil. Bu kentin elektriğinin küçük bir bölümü Saddam'ın elindeki Musul'dan sağlanıyor ki bu daha çok hastaneler içindir. Kent elektriğinin asıl sağlandığı kaynak, jeneratörlerdir. Aslında Kürt hükümeti için elektrik üretimine son derece elverişli nehirler üzerinde bir baraj inşa etmek çok güç bir iş değil. Sorun gerekli teknoloji, uzman eleman ve finansman sağlamada karşılaşılan güçlükten ileri geliyor. Komşu devletler (Türkiye, İran ve Irak) bu işe izin vermiyor, Irak ise hem ambargo altındadır, hem de Kürdistan'da bu tür bir yatırımın gerçekleştirilmesini bu günkü koşullarda istemiyor.
Kalabalıkta yol aça aça ilerliyoruz ve bir kez daha sorduktan sonra bir dükkana giriyoruz. Pencere önünde duran iki makina sık sık calışıyor, Dinar desteleri hazırlıyor. Dükkanın her yerinde rastgele atılmış para desteleri var. Masada duran ve bize ne istediğizi soran kişiden başka kimse bizimle ilgilenmiyor. Euro'yu verip deste deste Dinarları alıyoruz. "Bunlar sayılmış mı, doğru mu?" diye soruyoruz, "Doğru ama siz yine de sayın" diyor. Bir köşeye oturuyoruz, hemen yanımızda yaşlı bir adam var, önü, arkası, yanları, kucağı parayla dolu. Bir kez olsun bakmıyor bize, sadece paralarını sayıyor. Bu kadar kalabalık bir yerde bu kadar çok paranın ortalıkta dolaşması ve sahiplerinin de her hangi bir kuşkuya kapılmaksızın işlerini yürütmeleri, Avrupa'dan gitmiş bizler için gerçekten de büyük bir sürpriz. Daha sonraki günlerde "İnsanlar soygundan korkmuyorlar mı?" diye soruyoruz, aldığımız yanıt hep aynı, "Niye korksunlar ki, hiç bir şey olmaz" şeklinde oluyor. Gectiğimiz yıl faaliyete geçen Kürdistan Böge Bankasının ülke ekonomosindeki rolü her gün artmaktadır.
Dikkatimizi çeken önemli noktalardan bir diğeri, gerek Hewlêr'de ve gerekse Duhok'da her çeşit tüketim malının rahatça bulunabilmesidir. Elekronik eşya piyasası ise en canlı piyasalardan biridir. Okuyucuya bir fikir vereceğini düşünerek rastgele saptadığımız bazı yiyecek
maddelerinin fiyatlarını verelim. Bunu yaparken de önce Kürt Dinarı'nın
değerinden bahsetmemiz gerekir. İyi bir binek otomobilini 5-6 bin dolara satın almak mümkün. Kompütür fiyatları Almanya'ya oranla daha düşüktür. Hewlêr pazarında rastgele saptadığımız bazı sebze ve meyvelerin 1'er kg'nın Kürdistan Dinarı olarak fiyatları şöyle: Domates 4, yeşil erik 5, salatalık 2, kayısı 4-5, kavun 4-5, karpuz 3, yeşil biber 5, muz 6-7, elma 2-3, armut 2-3, kayısı 4.. Duhok'ta, Mazi supermarkette rastgele tesbit ettiğimiz kimi meyve ve sebzelerin fiyatları ise şu şekildeydi: Muz 10, yeni dünya 10, elma 5, kavun 12, karpuz 5, portakal 8, yesil fasulye 15, kayısı 7, kabak 5, bakla 7, havuç 3, domates 7, salatalık 5, patlıcan 5, biber 8, patates 7 Dinar. Buna karşılık bir öğretmenin, hemşire ve sağlık memurunun, devlet dairelerinde çalışan öteki memurların maaşları 500-600 Dinar cıvarında seyrediyor. Memurlar saat ikiye kadar çalışıyorlar. Bu yüzden de kamu kesiminde çalışanların çoğu ikinci bir iş bulma şansına sahipler. Bir doktorun maaşı 1250 Dinar dolayındadır. Doktorlar öğlene kadar hastenede, öğleden sonra ise kendi muayenehanelerinde çalışıyorlar. Kent halkının önemlice bir bölümünün ev sahibi olması kira yükünü hafifletirken, köylerle olan bağları da ek gelir elde etmelerini sağlıyor. Örneğin, un, yağ, peynir, sebze ve meyve temini gibi. Sanıldığının tersine işsiz sayısı hayli azdır. Hatta bazan işgücü sıkıntısı çekildiği ve dışardan işçi getirildiği de oluyor. Diyelim ki Duhok'a Musul yöresinden çalışmaya gelenler var. Eskiden insanlar çok düşük ücretlerle çalışmaya rıza gösterirlerken şimdi belli bir tercih yapma şansına sahipler. İşi olmamasına rağmen verilen ücreti yetersiz bularak çalışmayanlardan bahsedildi bize. Bunda, BM tarafından parasız olarak gıda maddesi dağıtılmasının etkisi var. Bu yönüyle yardımların önemini tabi ki küçümsemek mümkün değil. Ama insan ister istemez, uzun vadede bu uygulamanın tembelliğe ve belleşçiliğe yol açıp açmıyacağını sormaktan da alamıyor kendini.
Kürdistan eknomisinde, göreceli olarak tarımın büyük ağırlığı var. Buğday, nohut, mercimek, meyve çeşitleri bakımından son derece zengindir. Kuzey ve orta bölgelerde, vadilere kurulu köylerin önemlice bir kısmı meyve bahçelerine gömülüdür. Hewlêr ovasında ise meyvecilik yeni yeni ortaya çıkıyor. Bu ova bir buğday deposudur. Bizim bölgeye vardığımız mayıs ayı başında orta ve kuzey bölgelerde ekinler henüz yeşildi ama Hewlêr ovasında biçiliyordu. Yağışların bolluğu yüzünden bu yıl tahıl ürünleri de oldukça boldu. Buğday verimliliği 1e 20 ile 1e 30 arasında değişiyordu. Kürdistan, meyve bakımından hayli zengin sayılır. Hatta bazı meyvelerin ihtiyaci aştığı ve bu nedenle de bahçelerde çürümeye terkedildiğini hem halktan, hem de bürokratik çevrelerden duyduk. Kuşkusuz bunda, halkın meyveleri değişik şekillerde kullanma alışkanlığının (kurutma, reçel yapma, meyve suyu elde etme vs.) zayıf olması da rol oynuyor. Meyvelerin bu yönde değerlendirilebilmesi için hükümetçe çaba harcanıyor. Bir yanda halkın bu konudaki alışkanlığı güçlendirilmeye çalışılırken, bir yandan da bizzzat kamu kuruluşları eliyle değerlendirme çalışmaları yapılıyor. Hayvancılık ürünleri yönünden de herhangi bir sıkıntı yok. Et, süt, yoğurt, yağ ve peynir yönünden Kürdistan oldukça rahat. Duhok'da bulunan tavuk işleme fabrikası, halkın ihtiyacını karşılamaktan öte, önemli ölçüde ihracat yapabilecek kapasiteye sahip. Aslında Kürdistan'ın birçok tahıl ve hayvancılık ürününü ihrac edebilecek potansiyeli var iken bunu sınırlı düzeyde gerçekleştirebiliyor. Bunun başlıca nedeni ise onu çevrelemiş olan devletlerin izledikleri abluka politikasıdır. Bölge devletleri, belli ürünlerin Kürdistan'nın bu yöresinden ithal edilmesine izin verseler de, bu iş hemen her zaman büyük engel ve tahditlerle yüzyüzedir. Yine BM'nin izlediği politika da bu konuda ciddi bir güçlüğü oluşturmaktadır. Bu yazının başka bölümlerinde de değinildiği gibi BM, ihraç edilen Irak'a ait petrolden elde edilen paranın Kürtlere ayrılan bölümü ile gıda maddesi satın alıyor ve bunu Kürdistan halkına parasız olarak dağıtıyor. Daha önce de değinildiği gibi bunun, özellikle de yoksul kesimler bakımından önemi büyük olmasına karşın, ekonomiye de gözardı edilemiyecek bir zarar veriyor. Çünkü BM, dağıttığı gıda madelerini dışarıdan getirtiyor. Örneğin unu Avusturalya'dan ithal ediyor. Böyle olunca da bölgenin kendi tarım ürünlerinin satışı ciddi ölçüde engelleniyor. Kürt hükümeti ısrarla bu duruma karşı çıkıyor ve BM'nin, halka dağıttığı gıda maddelerinin mümkün olduğunca Kürdistan'da satın alınmasını istiyor ama BM bugüne kadar bu yönde herhangi bir olumlu adım atmış değil. Örneğin bunun da etkisiyle Kürdistan'da silolar dopdolu. Şu an hükümet ciftçinin buğdayını satınalıyor ama tüketme ya da satma olanağı bulamadığı taktirde nereye kadar yapabilir bu işi?
Hewlêr'e varışımızdan bir gün sonra Sağlık Bakan yardımcısı Dr. Abdullah ile görüşmemiz vardı. Çünkü Kürdistan'a gelip çalışmak istiyen Dr. Gulistan, bir an önce hastahaneleri görmek istiyor. Ben de hem eski bir sağlıkçı olarak ve hem de Kürdistan üzerine hazırlamayı düşündüğüm bu yazıda sağlığa yer vermeyi düşündüğüm için aynı istemleri taşıyorum. Dr. Abdullah, bize yardımcı olmayı memnuniyetle kabul etti ve hemen bir arkadaşını görevlendirdi. Gezimizin ilk durağı Hewlêr'deki Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi oldu.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi 1985 yılında inşa edilmiş. Normal kapasitesi 260 yatak iken, bu rakam bazan 400'ü bulabiliyor, yani normal kapasitesi yetersiz. Aynı hizmeti sunmak üzere inşa edilmekte olan yeni hastane ise henüz bitmemiş. Kürdistan'da sağlık hizmetleri parasız sayılır. Örneğin, başvuru sırasında 2 Dinar alınıyor. Fakir durumda olanlar ile aciller bunu da ödemiyorlar. Bundan sonraki aşamalarda yapılan tedavi tümüyle parasızdır. Bir sonraki gün, bu kez Türkiye'de devlet hastahanelerine denk düşen Rızgari Hastanesindeyiz. Kadın ve Doğum Hastalıkları Hastanesinde karşılaştığımız eksiklikler üç aşağı-beş yukarı burada da var. Binanın eski oluşu, kapasite yetersizliği, ileri teknolojiye dayalı tıbbi cihazların ve kimi dallarda uzman doktor yetersizliği, mevcut olan kimi yeni cihazları kullanacak personel bulmada karşılaşılan sıkıntılar (örneğın, narkoz ve rontgen cihazlarını kullanacak eleman) vs. Söz bu noktadan açılmışken, Duhok hastanesini gezdiğimiz sırada, Kadın Hastalıkları bölümünde bulunan en son model ve çok pahallı bir ultraşal cihazının, bu işi yapabilecek uzman doktor olmayışı yüzünden boş bekletildiğini gördük. Laboratuvarlar hem sayı olarak azlar ve hem de bir çok tahlili yapma olanakları yok. Kuşkusuz bu da teşhis ve tedavide önemli güçlükler yaratan bir etken. Hastalar bu gibi durumlarda Bağdat, Musul; hatta Ankara, Tahran ve Şam gibi kentlere gitmek zorunda kalıyorlar. Tabi bu da çok az sayıda insanın yapabileceği bir şey. Rızgari Hastanesi Başhekimi Dr. Muzaffer ve ismini şu an hatırlayamadığım genç Ürolog bu açıdan yurt dışındaki Kürt doktorlarını eleştirdiler. "Geliyorlar, sorup gidiyorlar," diye serzenişte bulundu ikisi de. Dr. Gulistan ile onlar bu konuları konuşurken çoğunlukla sessiz kalmayı tercih eden ben o an söze karıştım ve "Sizce bu konuda nelere yapabilirler ya da yapılabilir?" sorusunu yönelttim. Yanıtı özetle şu şekilde oldu: "Örneğin belli alanlarda uzmanlaşmış doktorlar buraya gelip bir ya da bir kaç ay kalarak, personel eğitiminde yardımcı olabilir, kendi branşlarıyla ilgili ameliyatlar yapabilir, bizde yetersiz olan bölümlerin geliştirilmesi, olmayanların kurulması, ilaç ve cihaz temini için çaba harcıyabilirler," dediler. Sanıyorum yurtdışında bulunan doktorlarla Kürdistan'dakiler arasında sağlıklı bir diyalog sağlanabilir ve uygulanabilir bir program oluşturulabilir. Rızgari Hastanesini onarma ve modernleştirme çalışmaları da devam etmektedir. Kürdistan'a ilaç ve tıbbi cihazlar çoğunlukla BM kuruluşları eliyle getirtiliyor. Görüştüğümüz kişilerin verdikleri bilgiye göre kullanabilecek uzman personel sorunu çözülürse modern tıbbi cihazların BM kuruluşları eliyle ithali güç değil. Bundan ayrı olarak ilaçlar Türkiye, İran, Suriye ve öteki kimi arap devletlerinden alınabiliyor. Ancak Kürdistan'a komşu devletlerin politikaları yüzünden bu her zaman kolay olmuyor. Aşı ve aşılama durmunu, sonraki günlerde yaptığımız görüşme sırasında Duhok Sağlık Müdürü Dr. Abdullah'a yönelttik. Aynı zamanda başarılı bir operatör olan Dr. Abdullah bize, aslında aktif bir aşılama kampanyası yürüttüklerini, BM kuruluşlarının da kendilerine destek verdiklerini, asıl olarak yeterli ve taze aşı bulmakta zorlandıklarını söyledi. "Bunun nedeni ise Saddam rejimidir. Çünkü BM, muhattap olarak Bağdat yönetimini kabul ediyor. Irak hükümeti, BM ile yaptığı görüşmelerde yeterli aşıyı bize ulaştıracağını söylüyor ama pratikte öyle yapmıyor, engeller çıkartıyor. Bu yüzden de zorluk çekiyoruz." Dr. Gülıstan'ın salgın hastlıkların durumuna ilişkin sorusuna, "Bazı salgın hastalıklar neredeyse ortadan kalktı. Bazıları ise zaman zaman gözükseler bile ciddi bir tehdit değiller," diye karşılık veriyor. Hewlêr ve Duhok illerinde bulunan sağlık kuruluşları ve öteki alanlardaki istatistiki bilgileri, Sağlık Bakanlığı Planlama ve Eğitim İşleri Başkanı Dr. Lezgin'den aldık. Dr, Lezgin, sözlü olarak anlattıklarının yanısıra bır de istatistiki tablo verdi bize.
Faktör,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Duhok,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Hewlêr ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Toplam Eğitim Daha sonra kendisiyle görüşme olanağı bulduk ve böylece eğitimin durumu ve sorunlarıyla ilgili daha geniş bilgiler edinebildik. Kürdistan'da şu anda okulu olmayan köy yok. Öğrenci sayısı 15i bulan bütün köylere okul yapılması hükümetçe kararlaştırılmış ve bu başarılmış. Öğrenci sayısının 15'den daha az olduğu yerleşim birimleri için de ortak okullar yapılmış, böylece bu gibi yerlerin öğrencileri de okula gitme şansına sahip olabilmişler. Hükümet 2000 ve 2001 yılında 289 okul inşaa ederek çözmüş bu sorunu. Okula başladıktan üniversiteyi bitirene kadar öğrencilerin kalem, defter, kitap vb, giderleri hükümetçe karşılanıyor. Değişik yerlerden üniversitelerin bulunduğu kentlere okumak üzere gelen öğrenciler için yurtlar inşaa edilmiş. Bunlara burs veriliyor. Ancak bütün bunlar ne ölçüde yeterlidir, eksiklikler var mıdır, varsa nelerdir? Zaman yetersizliği nedeniyle bu konuda bilgi edinme olanağım olmadı, dolayısıyla da birşey söyleyebilecek durumda değilim. Okul sayısı bakımından Hewlêr ve Duhok'da durum şöyledir: Okul Sayısı Çocuk.,,,,,,,,,,,,
Ilk okul,,,,,,,ılk/orta,,,,,,,,,orta
okul,,,,,,,,Orta/lise,,,,,,,
Lise,,,,,,,,,,,, Enstitü
(lise-
Toplam okul, öğretmen ve öğrenci sayısının illere göre dağılımı Öğretmen ve ögrencilerin cinsiyete göre dağılımı
Özgür Kürdistan'da ulusal azınlıklar kendi dillerinde eğitim görme hakkına sahipler. Sınırları içerisinde yaşayan 20 milyon Kürde özel kurslar açmayı bile fazla gören Türk devlet yöneticilerinin sözümona sahip çıktıkları Türkmenler de dahil buna. Yukarıda bahsettiğim Eğitim Bakanlığının yıllığında, Türkmen okulları ile ilgili bir hayli ayrıntılı bilgi var. Ne var ki burada bu tür ayrıntıları aktarmaya gerek yok. Okul, öğretmen ve öğrenci sayısı ile ilgili kısa bir kaç bilgiyi vermek, bir fikir edinmek bakımından yeterli olur kanısındayım..
Bu durum, Türkiye'deki şoven çevrelerin gerçek dışı iddialarına karşın özgür Kürdistan'da yaşamakta olan Türkmen nüfus hakkında da sağlıklı bilgi edinmemize yardımcı olmaktadır. Konuştuğum bir çok politikacı ve halktan kişi, özgür alanlardaki Türkmen nüfusun 1000 aileyi geçmeyeceğini söylediler.
Ülkede sinema yaşamı ölü gibi. Bu, sinema salonlarının yokluğundan, ya da halkın ilgisizliğinden ileri gelmiyor. Tersine güzel sinema salonları var. Hewlêr de Kültür Bakanlığı'na ait "Media Hall"in salonu bunlardan biri. Bunun dışında da salonlar gördük. Sinemanın geri olmasının asıl nedeninin, film ithalatının güçlüğüdür. Yetklililer, bu konuda ciddi sıkıntı yaşadıklarını ifade ettiler. Örneğin Duhok'taki 5 yıldızlı Jiyan Hotel'in modern sinema salonunun faaliyette bulunmamasının en büyük nedeni bu. Bu güçlüğe rağmen Kürtlerin sinemayı hepten unuttuğu sanılmamalı. Hem özel hem de resmi planda, bu konuda harcanan çabalar var. Kültür Bakanlığı film yapımı ile ilgili çalışmaları destekliyor. Bizim Kürdistan'da bulunduğumuz günlerde bu bakanlığın desteğyle "Jiyan" isimli Kürt filmi gösterildi ve galası yapıldı. Jiyan, Halepce katliamından sonra, ABD'de yaşamakta olan oralı bir öğretmenin, ilçesine gelip bir okul binası inşaa etmesini konu ediniyor. Daha sonraki günlerde ise Kürdistan TV'nin desteğiyle Media Hall'de "Kürdistan 1. Kısa Metrajlı Kürt Filmleri Festivali" düzenlendi. 4 gün süren festivalin son gününde ödüle layık görülen filmler açıklandı, dereceye giren yönetici ve oyunculara ödülleri verildi. Festival de İran Kürdistanı Kürtlerinin eserleri belirgin bir ağırlığa sahipti. Yeri gelmişken Kürdistan'ın bu parçasında dil, kültür ve sanatsal faaliyetlerin son yıllarda hayli canlılık kazandığını, geliştiğini belirtelim. Bir görüşmemizde bu konuyu İran KDP Genel Sekreteri Abdullah Hesenzade'ye de sordum. Yanıtı özetle şöyle oldu. "İran bu konuda Türkiye'den elbet farklı. İran'da kendinize Kürt derseniz kimse bundan rahatsızlık duymuyor. Kürtlerin varlığını, onun dilini, kültürünü, tarihini inkar eden yok. Kürdistan resmen de bir eyaletin adıdır. Dil ve kültür alanında çalışmalar serbest. Ne var ki İran, devlet olarak bugüne kadar verdiği sözlere uygun pratik adımlar atmış değil. Yani resmi planda ciddi bir değişiklik yok." Yeri gelmişken, ziyaretin başlangıcında Urmiye'den Hacı Umran'a doğru yol alırken, yanımızda bulunan bir polis memurunun bize "Şu an Kürdistan'dasınız" demesi dikatimi çekmişti. Polisin Kürdistan dediğı yer, resmi olarak da adı Kürdistan olan İran Kürdistan'ıydı. Bu da ister istemez Türk polisini aklıma getirmişti. Türkiye'de bırakalım bir polis memurunu, sıradan biri bu terimi kullanırsa başına neler gelir düşünebiliyor musunuz? Hewlêr de Pertûkxaneya Şerefxan (Şerefhan Kütüphanesi), Duhok da ise Pertûkxaneya Bedirxaniyan (Bedirhaniler Kütüphanesi) bu iki kentin kültür yaşamında istisnayi bir yere sahipler kuşkusuz. Özellikle de gençlerin kütüphanelere hayli ilgi gösterdiklerini ilgililerden duyduk. Hewlêr'de, Halepçe Caddesi üzerindeki Koşkê Hûnermendan (Sanatçılar Köşkü) görülmeye değer yerlerden bir diğeri. Bina son derece güzel bir mimariye sahip. Bir galeri, biri açık, birı de kapalı olmak üzere iki tiyatro salonu, bir orkestra salonu ve 67 odası mevcut. Burada hemen hemen her türden sanatsal ve kültürel çalışma yapılabilecek. Bizim ziyaretimiz sırasında bina henüz hizmete açılmamıştı. Ne zaman açılacağını sorduğumuzda, vali yardımcısı M. Xoşnav'dan, "19 Haziran'da" yanıtını aldık. Bu tarihin seçilmiş olması da yine nedensiz değil. 19 Haziran 1947 yılında Mustafa Barzani Türkiye-İran sınırı boyunca 45 günlük bir yürüyüşten sonra Sovyetler Birliğine gittiğinde, önde gelen dört arkadaşı, Bağdat rejiminin vaadlerine kanıp birlikte gitmemişler. Bunlar İzzet Abdulaziz, Mustafa Xoşnav, Hayrullah Abdulkerim ve Muhammed Qutsiler. Ne var ki teslim olur olmaz, Bağdat rejimi bunları idam etmiş. Köşkün açılış tarihi, onların idam edildiklerı gün olan 19 Haziran olarak saptanmış. 40 bin kışilik futbol stadyumu kente canlılık kazandıran eserlerden bir
diğeri. Stadyum ismini, geçtiğimiz yıl fanatik islami örgütler tarafından
katledilen vali Fransuva Hariri'dan alıyor. Mehdi Xoşnav, stadyumun büyük
ölçüde Fransuva'nın kişisel çabaları sonucu ortaya çıktığını, altını çizerek
belirtmekten geri kalmıyor. Süryani olan Fransuva, halkının katkılarını
sağlamak için büyük bir kampanya örgütlemiş ve sonunda Hewlêri bu stadyuma
kavuşturmayı başarmış. Yukarıda bahsi geçen Koşkê Hûmermend'in yapılmasında
da yine Fransuva'nın çabaları belirleyici olmuş. Duhok'da gezme fırsatı bulduğumz Galeri ve Folklor Müzesi çok dikkat çekici yerlerden biriydi. Bir çok folklorik eşyanın sergilendiği müzenin büyük salonun bir bölümü klasik Kürt oturma odası dekoruna sahip. Kürdistan TV ekranlarında da zaman zaman izlediğimiz gibi, dengbejler burada toplanır, klasik Kürt müziğinden parçalar sunarlar.
Kürdistan'a gitmeden önce basın-yayının durumu ile ilgili olarak çok olumlu şeyler duymuştuk. Türk yönetiminin Kürt basınına karşı izlediği sınırsız terörün etkilerini her gün izleyebilen bir basın çalışanı olarak, oradaki gerçek durumu çok merak etmem doğaldı. O nedenle de Kürdistan'a varır varmaz, öncelikle izlemeye çalıştığım konulardan biri bu oldu. Bu arada, öncelikle bu parçadaki basının bir özelliğini belirtmekle başlamak istiyorum işe. bölge basını "bağımsız" ticari kuruluşlar şeklinde örgütlenmiş değil. Basın yayın organları hükümetin, politik partilerin, çeşitli dernekler ile özel ve kamu kuruluşu niteliğindeki kuruluşların doğrudan ya da dolaylı desteği ile ve çoğunlukla da onların yayınları şeklinde faaliyet gösteriyorlar. Örneğin günlük "Bırayeti" gazetesi, Kurdistan TV, Gulan dergi ve TV, KDP yayınlarıdır. Kürdistan Komünist Partisinin haftalık gazetesi Rêgayê Kurdıstan (Kürdistan Yolu), TV'si Azadi ismini taşıyorlar. İslami kesimlerin de kendi gazete ve dergileri ile TV istasyonları var. Politik, etnik ve dinsel grupların tümü kendi yayınlarını çıkartıp dağıtmakta
özgürler. Mesleki kuruluşlar yine öyle. Biraz tuhaf olacak ama Saddam
gazeteleri de Kürdistan'da dağıtılıyor. Bize verilen bilgiye göre, halk
arasında bunlara ilgi yok, geldikleri gibi geri gidiyorlar. Buna karşılık
Saddam yönetimi Kürt basınının Irak'a girmesine izin vermiyor. Basının durumu konusunda en geniş değerlendirmeyi, Bırayeti gazetesinden gazeteci Abdurezzak Ali'den aldık. Abdurezzak Ali, aynı zamanda Kürdistan TV ekranlarından tanıdığımız biri. Görüşme sırasında, basın özgürlüğünün ne durumda olduğunu çok açık bir dille sordum ve kendisinin de görüşlerini aynı açıklıkla dile getirmesini rica ettim. Sorumuza verdiği yanıt özetle şöyle oldu. "Eğer bizi Türkiye, İran, Irak ve Suriye ile karşılaştırırsanız, onlardan daha ilerdeyiz. Ama Avrupa'ya göre eskilikliklerimiz var, onların düzeyinde sayılmayız. Her şeyi çok rahatça yazabildiğimizi söyleyemem. Bazı noktalarda zorlanıyoruz." Siz, aynı zamanda iktidar olan bir partinin yayını olan günlük bir gazetede çalışıyorsunuz. Peki siyasal iktidardan kayanaklanan eksiklik ve yanlışlıklari dile getirebiliyor musunuz? şeklindeki soruya ise şu yanıtı verdi: "Hükümeti eleştirebiliyoruz. Çok şey yazıyoruz. Hem köşe yazarları makalelerinde, hem de bizzat okuyucular mektuplarıyla yapıyorlar bunu. Halkın sorunlarını dile getirmekte hayli ileriyiz. Ama daha önce de söylediğim gibi zorlandığımız şeyler de oluyor." Neleri eleştiriyorsunuz mesela? "Parlemto ya da hükümet tarafından kararlaştırılıp da yerine getirilmeyen şeyler, yanlış yapılan şeyler.." Bırayeti'nin bugünkü sayısından örnekler verebilir misiniz?' Bunu üzerine gazeteyi açıyor. Bugün "Dünya Çocuk Günü." Bu yüzden de gazetenin önemlice bir bölümü bu soruna ayrılmış. Bir sayfayı göstererek "Bu sayfada halktan gelen istek, öneri ve eleştiriler yer alıyor." Sayfaları çevirmeye devam ederken de "Şu iki sayfa yine çocuk sorunuyla ilgili bilgi ve yorumlara ayrılmış. Hayli sert eleştiriler de var," şeklinde bilgi vermeyi sürdürüyor. Basında en fazla yer alan konular arasında neleri sayabilirsiniz? "Irak'ın durumu, Kürdistan'ın geleceği, hükümet ve BM kuruluşları tarafından yapılan çalışmalar, bir de zengin-yoksul farklılaşması. Bu son konu çok önemlidir. Kürdistan'da şu an hızlı bir zenginleşme yaşanıyor, dengesizlik büyüyor. Zaten Serok Barzani de parlamentoda bu konuya değindi ve 'adaletsizlik var, hükümet bunun önünü almalı,´ dedi." BM'nin çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? BM kuruluşları çok iş yapıyorlar mı? "BM çok iş yapıyor ama çok bürokrasi var. Sarfedilen para ile yapılan iş karşılaştırıldığında, çalışmalar çok rantabl sayılmaz. Hem onların bürokratları rantabl değil, hem onlarla çalışan bizimkiler. Bürokatlara çok büyük paralar ödeniyor." Daha sonra kendisiyle yaptığımız bir görüşme sırasında, söz yoksulluğa geldiğinde, aynı gazetenin genel yayın yönetmeni A. Selam Berwari, "Yoksulluk yok diyemeyiz, var elbette. Ancak kimilerinin abarttığı gibi de değil. Örneğin, muhakkak sizin de dikkatinizi çekmiştir; çarşı çok canlı, dükkanlar dolu, insanlar çok sayıda araba alıyorlar ki bunlar eski arabalar da değil, lokantalar dolup taşıyor, her kes parasız tedavi olabiliyor, parasız eğitim görebiliyor, yüksek oranda yoksulluğun yaşandığı bir ülkede bunlar mümkün mü?" dedi. Gazeteci Aburtezzak Ali, bir kaç yıl önce "namus meselesi" denilerek ailesi tarafından ölüme mahkum edilen bir kadının hikayesini TV ekranlarına yansıtan gazeteciydi. O nedenle de bu konuyla ilgili şu anki durumu sormadan edemiyoruz. "Toplum geri, kadın özgür değil, önemli sorunları var. İyi gelişmeler var ama yeterli sayılmaz. Öldürme konusuna gelince; durum eskisi gibi değil, çok azaldı fakat hala da böyle şeylere rastlamak mümkün. Yeri gelmişken şunu da belirteyim. TV'ye yansıttığım o olay nedeniyle, bahsi geçen aile, kendilerini küçük düşürdüğüm gerekçesiyle beni mahkemeye verdi. Dava devam ediyor." Gazeteci A. Ali ile sohbetimiz devam ederken Kadınların mahkemeye başvurma hakları olduğunu ama pratikte bunun zor olduğunu, Kürdistan'da suç işleme oranının çok azaldığını, din ve ibadet özgürlüğü yönünden insanların serbest olduklarını belirtti. Söz basından açılmışken Duhok'da gezme fırsatı bulduğumuz Kürdistan TV stüdyosundan bahsetmeden geçmek olmaz. Duhok'a varışımızdan bir gün sonra, Üniversite Rektörü'yle olan randevumuza giderken, yol kenarında ve oldukça yüksekte dalgalanan kocaman Kürt Bayrağı dikkatimi çekmişti. Gerçi bütün resmi binalarda bu bayrak asılı ama oradaki biraz daha görkemliydi. Binanın şekline bakınca da kendi kendime "Burası televizyon binası olmalı" diye düşündüm. Öyle düşündüm çünkü binanın öyle bir görünümü vardı. Bundan iki gün sonra, stüdyoyu görmek üzere Kürdistan TV Kurmancca bölümü sorumlusu Muyyed Tayyib tarafından bu binaya götürüldüğümüzde yanılmadığımı anladım. Bu arada şunu da belirteyim; görmeye gittiğimiz stüdyo, Kurdistan TV'nin Duhok bölge televizyonu stüdyosuydu. İçeriye girdiğimzde çalışma odalarının küçük ve kalabalık oluşu, mobilyanın eskiliği dikatimizi çekti. Bu, binanın dıştan görünüşüne uygun olmayan bir durumdu. Ancak sesimizi çıkarmadan klavuzu izleyerek odaları tek tek dolaşıyoruz. Personel büyük çoğunluğu genç elemanlardan oluşuyor. Çok güler yüzlü ve candan insanlar. Kimilerinden çalışmalarla ilgili kısa bilgiler alıyoruz, kimiyle de sadece selamlaşmakla yetiniyoruz. Ne var ki sıra çocuk programlarının hazırlandığı ve çizgi filmlerinin seslendirildiğı bölüme gelince kalış süremiz uzuyor. Büyüklerle çocuklar bir aradalar. Sorumlulardan öteki bölümlere oranla daha geniş bilgi ediniyoruz. Burada, kürtçe olarak seslendirilen yabancı yapımı filmler, sadece Duhok'a değil, Hewlêr'ê ve isterlerse Süleymaniye'ye de veriliyor. Zaten Kürdistan'da bu işi sadece onlar yapıyorlarmış. Gezimizi tamamlayınca, yetkililerden öğreniyoruz ki gezdiğimiz bölüm, binanın eski ve küçük kısmıdır. Dışardan gördüğümüz ve ona bitişik olarak inşa edilen yeni bina henüz tamamlanmamış. Bir yetkiliye personel eğitimi için ne gibi olanaklardan yararlandıklarını sorduğumda "Diyebilirim ki her şeyi burada kendi çabamızla hallettik ve ediyoruz. Bu konuda dışardan herhangi bir destek alabilmiş değiliz," diyor. Kendi kendime, "İnsan kendi koşullarına denk düşen iyi bir program önüne koyup disiplinli çalışınca neler yapmaz ki, "diye söyleniyorum.
Hewlêr Vali Yardımcısı Mehdi Xosnav'la birlikte kavurucu Hewlêr sıcağında, zevkle gezdiğimiz yerlerden biri de Hewlêr Parkı oldu. Bu parkın yeri, Sadam yönetimi günlerinde ordu merkeziymiş. Yani Kürdistan'ı yakıp yıkan ve yüzbinlerce kişiyi katleden merkez. Körfez Savaşı sonrasında halkın kürtçe "raperin" dediği ayaklanma günlerinde, Hewlêrliler buraya saldırıp tarûmar etmişler. Sonraki yıllarda, bu binaların hepsi yıkılmış, molozlar bir araya getirilip üzeri toprakla örtülmüş. Parka girdiğinizde, onlardan oluşmuş tepecik karşınıza çıkan yerlerden biri oluyor. Park 2000 dönümlük bir alanı kapsıyor. Bugüne kadar 350 dönümlük bölümü düzenlenebilmiş. Halihazırda dikili ağaç sayısı 500.000. İki büyük havuzu ve restoranı mevcut. Parkın geri kalan alanının düzenlenmesi çalışmaları aralıksız sürüyor. Park o ana kadar henüz küçük olan ağaçların zarar görmemesi için ziyarete açık değildi. Bu yıl 4 Haziran günü Kürdistan Parlamentosu'nun kuruluşunun 10. yıl törenleri sırasında açıldı. Başlangıçta park'a "Barzani Parkı" ismi verilmiş. Fakat Başbakan Neçirvan Barzani buna karşı çıkmış. Anlıyacağınız bir mütevazilik örneği sergilemış Barzani ailesi ve parkın ismi Hewlêr Parkı'na çevrilmiş. Park'da bir de heykel var. Bu heykel arap şairi Muhammed Mehdi Cevahiri'ye ait. M. M. Cevahiri'nin "Welatê Pehliwanan" (Yiğitler Ülkesi) isimli şiiri Kürtler üzerinedir. Külahında ise "Kürdistan" yazılıymış o'nun. Kürtler, kendilerine dost olan bu şaire büyük saygı gösteriyorlar ve bunun bir göstergesi olarak da parka onun heykelini dikmişler. Kürdistan'daki yapılan tek bronz heykel budur. Barzani dahil bugüne kadar hiç kimse için bronzdan heykel yapılmamış. Geçtiğimiz yıl bu şair için büyük bir anma toplantısı düzenlenmış. Kürtler bu toplantıya arap şairler, edebiyatçılar ve sanatçılardan oluşan kalabalık bir grup davet etmişler. Bunlardan bir bölüm davete olumlu yanıt verip katılmış ve bu nedenle de kimi arap basınında kendilerini hain diye nitelendiren yayınlar yer almış. Zaman yetersizliği nedeniyle, övgüyle bahsedilen Duhok Park'nı ise görme olanağımız olmadı. Daha önce de değindiğimiz gibi, Kürdistan'ın özgür parçasında hiç bir dil ve kültür üzerinde baskı yok. Her kes kendi dilini istediği gibi kullanabiliyor, ıstediği müziği dinleyebiliyor ve istediği gibi kültürel faaliyetlerde bulunabiliyor. Bütün dinler ve ibadetler serbesttir. Bu yönde devletten kaynaklanan herhangi bir baskı mevcut değil. Taksilerde Türkçe sözlü müzik sıkça karşınıza çıkıyor. Hem de çoğu oldukça kötü kaliteye sahip kasetlerden oluşuyor bu. Türkçe sözlü müzik dinleyen hemen hemen her kese Türkçe bilip bilmediklerini sordum, içlerinden bir kaç tanesi "çok az" bildiklerini söylediler. Ezici çoğunluk ise hiç bilmiyordu. Türkçe bilmemesine rağmen bu dilden müziği neden dinlediğini sorduğumda "Anlamıyorum ama hoşuma gidiyor," "özel bir neden yok ama müzik işte" türünden yanıtlar aldım. Aslında bundan bir kaç yıl öncesine kadar Türkçe sözlü müzik dinleme oranı çok daha fazlaymış. Tabi dinlenen müzik türü asıl olarak arabesk. İbrahim Tatlıses ile Mahsun Kırmızıgül listenin başında yer alan iki sanatkar. Bunların sadece müzikleri değil, kürt oluşları da dinleyicilerininin ilgisini çekiyor. Duhok'da bir kasetçi dükkanının sahibine, "Kimin kaset ve CD'leri daha çok satılıyor?" diye sorduğumuzda, "Zekeriya" diyor. "İbrahim Tatlıses ve Mahsun Kırmızıgül'den daha mı fazla?" "Evet daha fazla." "Peki Tatlıses mi daha çok tutuluyor yoksa Kırmızgül mü? sorusuna ise "Tatlıses önde" yanıtını alıyoruz. Zekeriya Güney Kürdistanlı genç bir sanatçı. Kendisi Hollanda'da yaşıyormuş. Son bir kaç yıldır arabeskte büyük başarı sağlamış. Şarkılarını kürtçe söylüyor. Onun müzik piyasasına girmesiyle türkçe söyleyen arabeskçiler önemli ölçüde gerilemişler. Zekeriya geçtığimiz yıl bir konser vermek üzere Kürdistan'a gitmiş. İslami çevreler karşı çıkmışlar. Camilerde onu kafir olduğuna, ahlakı bozduğuna dair propaganda yapılmış. Buna karşılık entellektüel çevreler destek vermişler. Basın dinci kesimleri sert şekilde eleştirmiş. Halk sanatçıya büyük ilgi göstermiş ve 40 bin kişilik stadyum tıklım tıklım dolmuş. İlk CD'sinin ilk baskısı 600 000 adet çıkmış. Kürdistan için oldukça yüksek bir rakam. Kürdistan'da spora ilgi giderek artıyor. Spor kollejleri var. Hewlêr Üniversitesi Rektör Yardımcısı'ndan edindiğimiz bilgiye göre Spor Kolleji'nde okuyan kız öğrencilerin sayısı, erkek öğrencilerinkinden hayli fazla. Mehdi Xoşnav'dan edindiğimiz bilgilere göre, arap ülkeleri arasında yapılan satranç, halter ve bisiklet yarışlarında birinciliği Hewlêrliler almışlar. Erkeklerarası vücut güzelliği yarışmasında ise Asya birinciliği Hewlêr'in olmuş. Futbola bir hayli ilgi var. Bir ara çarşıda dolaşırken hemen hemen tamamını gençlerin oluşturduğu bir grubun sloganlar eşliğindeki yürüyüşüyle karşılaştık. Meğer futbol karşılaşmasında Hewlêr takımı rakibi arap takımına galip gelmiş, onlar da maç sonrasında bunun keyfini çıkartıyorlar.
Hewlêr'deki Rızgari Hastanesi Başhekimi odasında oturuken bir ara içeriye genç bir kadın girdi. Odada bulunanlar, saygıyla kalkıp yer gösterdiler. Biraz sonra tanıştırıldık. Genç hanım, Kürdistan Kadın Birliği Başkanı Şirin Amedi'ydi. Şirin Amedi, oradan ayrılmadan önce bizi kendi başkanlığındaki kadın örgütü bürosuna davet etti. Biz de bu davete uyduk ve öğleden sonra bu ziyareti gerçekleştirdik. Büro, hayli geniş ve ferah bir yer. Doğal olarak, her şeyden önce kadınların durumu hakkında bilgi edinmek istedik ve sorularımız da bu yönde oldu. Söyledikleri özetle şöyle: "Kadınların çok çeşitli sorunları var. Ancak bu sorunlar günden güne çözüme kavuşuyor, düzelme var. Tabi ki bazı şeylerin kısa sürede ve rahatlıkla haledilmeleri olanaklı değil, bunu da gözönüne almak gerekir. "Kadın örgütü olarak kadınların hemen hemen bütün sorunlarıyla ilgileniyoruz. Bizden başka kadın örgütleri var, bazı şeyleri birlikte yapıyoruz. Pratikte müdahale ettiğimiz bir çok olay oluyor. Ayrıca uluslararası arenada Kürt kadınlarının sesinin duyurulması için de çaba harcamaktayız. "Şehit ailelerinin hepsinine parasal yardım yapılıyor, ev veriliyor. Kendilerine hizmet sunan iki hastane faaliyettedir. Çocukların çalışmasını yasaklayan bir yasa var. Son yıllarda ülke çapında sürdürülen okuma-yazma kampanyasına kadınlar büyük ilgi gösterdiler, pek çok kadın okuyup yazmayı öğrendi." Bu arada namus meselesi diye aileleri tarafından ölüme mahkum edilen kadın bulunup bulunmadığını sordum. Buna yanıt, örgütlenme sorumlusu Zekiye'den geldi. "Kadınların öldürülmeleri olayı sadece bununla sınırlı değil. Bırakuji (YNK-KDP çatışması), yoksulluk, gelenekler (özellikle aşiret töreleri), fanatik dini grupların tutumları vs. Kadınlara yönelik bu tür öldürme olayları görülür görülmez biz ve başka kadın örgütleri karşı çıktık. Parti ve YNK de karşı çıktılar. Basın olayın üzerine gitti. Bunlar artık şimdi yok diyebiliriz. Ama dediğim gibi her şey bir anda düzelmiyor. Zamana ihtiyaç var." Partlamento'da 4 kadın milletvekili var. Bunlar, kadınların durumlarının düzeltilmesi için çaba harcamaktalar. Gazeteci, yazar, avukat, doktor, mühendis, öğretmenlerin ve öteki kimi meslek sahiplerinin kendi mesleki kuruluşları mevcut. Dêğişik kişilere bu gibi örgütlerin gereği gibi etkili çalışma yapıp yapmadıklarını soruyoruz. Yanıt genellikle negatif oluyor. Bu kuruluşlar beklendiği ölçüde etkili değiller. Oysa toplumsal sorunların çözümü ile demokrasinin yerleşip gelişmesinde bunlara büyük görevler düştüğü açıktır.
Duhok'da 5 yıldızlı Hotel Jiyan'ın salonunda otururken, yanımızda bulunan Duhok'lu dostumuz, ana kapıdan içeriye giren gruba bakıyor ve "Mir hat!" (Mir geldi) diyor. İşin ilginci, Mir'in yanındaki iki kişiyi tanıyoruz. Almanya'dan Kürdistan'a birlikte yolculuk yaptıklarımızdanlar. Êzdi (Yêzidi) arkadaşımız hiç beklemeden kalkıp yanına gidiyor onun, çok geçmeden de hepimiz biraraya geliyoruz. Mir Kamıran Xeyri (Hayri) Beg, 40 yaş cıvarında gözüken aydın, son derece mütevazi bir insan. Kendisi hukuk okumuş, mesleği avukatlık ama bu işi yapmıyor. Mirler Êzdilerin din adamları sıralamasında en tepede yer alan gruptur. Tabi mirlerin bir de kendi iç hiyerarşileri var. Mir Kamuran, şu an bu hiyerarşinin üçüncü sırasında yer alıyor. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra ertesi gün Laleş'e gidebileceğimizi
söylüyor Mir. Tabi bu heyecan verici öneriyi red etmek mümkün değil. Bir
sonra ki gün belirttiğimiz saatte buluşarak Mir'e ait otomobille Laleş'e
gitmek üzere Duhok'u geride bırakıyoruz. Duhok'dan ayrıldıktan sonra kısa bir süre için doğuya, arkasından da güneye sapıyoruz. Burası aynı zamanda Musul'a giden yol. Yer yer çam, ama ondan fazla meşeyle örtülü keskin virajlı dağı aştıktan ve yeşil vadide kısa bir süre ilerledikten sonra bu kez sağa sapıyoruz. Yaklaşık 20 dakikalık yeni bir yolculuğun ardından nihayet Laleş'teyiz. Laleş, zeytinin çoğunlukta olduğu çok çeşit ağaçla örtülü güzel bir vadidir. Dut, ceviz, elma, armut, nar, incir, vişne, kiraz kucak kucağa duruyor. Tapınağın yerleşik olduğu alanın bir yerine geldiğimizde ayakkabı ve çoraplarımızı çıkartmamız gerektiği söyleniyor. O an bir de bakıyorum ki en önde yürüyen Mir bu işi yapmış bile. Tıpkı Dersim'de ziyaretlerin "hewş" denilen kutsal noktasına yaklaşılırken yapıldığı gibi. Bu arada Laleş'te hizmet görevi yapan ya da orayı ziyaret etmeye gelmiş olan Êzdiler, peşpeşe gelip Mir'in elini öpüyorlar. Biraz sonra kutsal yerlerin en önemlilerinden birı olan "Kaniyê Spi" (Türkçesi: Beyaz Çeşme) deyiz. Burası, beyaz ve küçük bir yapının içerisindeki bir çeşmedir. Kapı önünde genç bir kadın duruyor. Binaya sokulduğumuzda, yine tıpki alevi kutsal yerlerinde yapıldığı gibi duvar öpülüyor. Tabi bu işi de hepimizden önce Mir yapıyor. İçeriye girmek yasak. Bu arada Mir, oranın hac yeri olduğunu belirtiyor ve "İsterseniz sizi hacı yapabilirim " diye takılıyor bize. Çeşmeden ayrıldıktan sonra, sol tarafa dönüp dama çıkıyorum. Amacım fotoğraf çekmek. Ne var ki gencin biri yanıma sokuluyor ve orada gezmenin günah olduğunu söylüyor, ben de mecburen orayı terk ediyorum. Büyük bir avluyu geçtikten sonra, bu kez bir kapıdan yeraltına geçiyor ve dehlizde ilerliyoruz. Önümüze çıkan ilk odada rengarenk bezlerle örtülü ziyaret oluyor. Daha ileride ise şırıl şırıl suların aktığı Şeyh Adi'nin türbesi bekliyor ziyaretçileri. Bir süre sonra geri dönüp yeniden ziyaret yerine geldiğimizde Mir duruyor ve karşımızdaki duvarın orta yerinde bulunan çıkıntıyı işaret ederek oranın dilek yeri olduğunu söylüyor. Duvarın karşısında belli bir mesafede durup gözlerinizi kapatıyor ve hizmetçinin elinize verdiği bezi fırlatıyorsunuz. Üç kez atma hakkınız var. Şayet bu üç hakkın birinde bez duvardaki çıkıntıya takılıp kalırsa, dilediğiniz şey gerçekleşecek demektir. Bu bölümü terkediyoruz ve bu kez, kilimlerin serili olduğu geniş avlunun yeni bir bölümüne geçiyoruz. Burası dinlenme yeridir. Bu arada, oraya yaklaşırken içerisinde ekmek bulunan kapalı bir oyuk ya da kiler gözüme ilişiyor. O ekmeğin ne olduğunu tahmin etmek benim için zor değil ama ben yine de soruyorum. Ziyarete gelenlerin getirdiği ekmek olduğunu söylüyor Mir. Yani alevilerın "pêsare" ya da "niyaz" dedikleri kutsal ekmeğin aynısı. Ziyaret yerine gelenlerin yemesi için, yine ziyarete gelenler tarafından oraya konuyor. Dinlenmeye ayrılmış salonda bir süre oturduktan sonra, arabayı bıraktığımız yere geri geliyoruz. Fakat Mir henüz gelmemiş. Bu yüzden de beyaz-uzun giysiler içerisindeki hizmetkarlarla sohbete devam ediyoruz. Bir soru üzerine hizmetkar " Tanrı Dünyayı yaratırken, buradan işe başladı. Önce Laleş'i yarattı, ondan da dünyayı türetti. Burası kainatın mayasıdır" diyor. Aynı kişiler " Laleş" kelimesinin anlamını ise " Bu kelime lal ve hış sözcüklerinden meydana geliyor. "Lal olup konuşmayacak, susacaksın," şeklinde açıklıyorlar. Yeri gelmişken beyaz giysili bu hizmetkarların hristiyanlıktaki rahiplere denk düştüklerini belirtelim. Bunlar erkek ya da kadın olabilirler. Bu göreve başlamadan önce Laleş'e geliyor, eğitim görüyor ve bir yıl bekledikten sonra da kararlarını kendileri veriyorlar. Gönüllü olarak bu işi benimseyen kişiler, yaşamları boyunca oradan ayrılmıyor ve evlenmiyorlar. Çok geçmeden Laleş'i geride bırakıyor ve batı yönde Mir'in köyüne doğru ilerliyoruz. Sol yanımızda, yani güneyde Saddam'ın kontrolündeki bölgeler gözüküyor. Êzdi köylerinin önemli bir bölümü bu özgür olmayan bölgede kalmış. Türkiye'de nasıl ki devlet eliyle Aleviler ve Kırmanclar (Zazalar) için Kürt değiller propagandası yapılıyor ise Irak'ta da Êzdilerin Kürt olmadıklarını kabul ettirme yönünde çabalar, daha doğrusu baskılar var. Êzdiler bu yüzden hayli sıkıntıdalar. O gün, Êzdilerin özel günlerinden biri ve bu nedenle de Mir'in köyünde akşama şenlik var. Orada kalıp bu şenliği görmeye can atıyoruz ama bu mümkün değil. Duhok'taki Yazarlar Birliğin'de Kırmanclar (Zazalar) üzerine bir konferans var ve konuşmacı da benim. En geç saat 18.00'de orada bulunmam gerekiyor. O nedenle de istemeye istemeye köyden ayrılıyoruz. Konferans öncesinde Yazarlar Birlığinin bahçesinde otururken, Kürdistan TV'nin Kurmanci bölümü sorumlusu Muayyed Tayyip yaklaşmakta olan üniformalı gençlerden birini işaret ederek, " Bak bir Zaza daha geliyor" diyor. Daha sonra, Muayyed'in söylediği gencin Dersimli ve lehçesinin de zazaki olduğunu öğreniyoruz. Dersimli genç kurmanciyi öğrenmiş, ama kırmanckiyi de epeyce unutmuş. Saat 18.00'deki konferansımız ise hayli ilgi görüyor ve Kürdistan TV'nin haberlerinde de yer alıyor. Konferansın bitişinden sonraki sohbet sırasında da Kırmanclar (Zazalar) ve Alevilerle ilgili sorular soruluyor. Bu ara, yanımıza gelen esmer bir genç elini uzatıyor, teşekkür ediyor ve " Ben de Dımılilerdenim. Biz Êzdiyiz" diyor. Êzdi aşiretlerinden birinin isminin " Dımıli" olduğunu önceden biliyordum, şimdi ise onlardan biri ile karşı karşıyaydım. Ne var ki programımızın yüklü olması ve oradan erken ayrılmak zorunda olmamız nedeniyle uzun uzadıya konuşma olanağımız olmadı. Sonraki günlerde aynı gençle bir kaç kez daha ve yine kısa sürelerle karşılaştık. Yeri gelmişken şunu da belirteyim; ülkemizin kuzeyinde yaşamakta olan iki grup; Kırmanclarla (Zazalar) Aleviler, bu yöredeki aydın ve araştırmacıların ilgi odağı içerisindeler. İnsanlar her iki grubu tanımaya önem veriyorlar ve biz de gezimizin ilk gününden son gününe kadar bu ilgiye hep şahit olduk. Dil ya da lehçe açısından Kırmancca (Zazaca) ile Hewremani'nin, dini inançlar bakımından ise Alevilikle Ehli Haq, Êzdilik ve Şebeklik arasındaki benzerlikler nerden geliyor, sorusu pekçok kişinin sorduğu sorulardır. Kürtlerin kendi ülkelerini ve toplumunu daha yakından tanıma çabaları artıyor galiba.
Bir akşam Hewlêr'deki Hotel Çar Çıra'da bir kez daha karşılaştığımız Prof. Dr. Şekro Xudo (Şakirê Xudo), övgüyle o gün gördüğü bir doğa harikasından bahsetti. Onun anlatımından sonra bir fırastını bulur bulmaz Bêxal'ı görmeyi kararlaştırdık ve sürekli bu fırsatı kolladık. Ziyaretimizin sonlarına doğru nihayet oraya doğru yola çıkıyoruz. Gideceğimiz yer Geliyê Ali Beg'dedir. Hewler ovasına hakim kuzeydeki tepelerden biri üzerine kurulu Selahaddin'i geride bırakarak keskin virajları döne döne inip Şaklava'yı geçtikten sonraki vadide, her geçişte gördüğümüz üç bozulmuş zırhlı araç yine karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu araçlar rastgele araziye bırakılmış olanlardan değiller. Bulundukları yer, bir açık hava müzesini andırıyor. Onları görür görmez de sürücümüz başlıyor anlatmaya. Körfez Savaşı'ndan sonraki büyük Irak saldırısı sonrasında peşmerge güçleri geriye çekilmişler. Sivil halkın kitleler halinde göçü de devam ediyormuş. Düşünülemiyecek ölçüde zor durumdaymış Kürtler. İşte o anda Mesut Barzani, tam tankların yerleştirildikleri yerde, yani Derbendi Korê'de durmuş, başındaki şaşıkı yere atmış ve " Burdan öteye gitmiyorum, burada öleceğim ben," demiş. Onun bu tavrı ve çok kısa süren konuşması peşmerge güçlerine büyük bir moral gücü vermiş. Peşmergeler sert bir direniş göstermişler ve tabi Irak tankları peşpeşe tahrip edilmeye başlamış. Bir süre sonra da Saddam birlikleri geri çekilmek zorunda kalmışlar.
Arabayı durdurup, fotoğraf çektirirken de o günleri anlatmaya devam ediyor şoförümüz. " Çok kötü bir dönemdi, fakat insanlar birbirlerine kenetlendiler. Bir parça ekmek dahi paylaşılıyordu. Kadınlar ayakkabılarını çıkartıp peşmergelere verdiler...." Bundan bir süre sonra yolun sağında küçük bir köyle karşılaşıyoruz. " Burada Hacı isminde bir adam var. Dört kadın sahibidir. Her kadın için bir ev yaptırmış, ortasına de kendi evi var. Dört karısının evine sırayla gidiyor," diyor. Yine ondan edindiğimiz bilgilere göre Hacı geçimini sağlamakta zorlanmıyormuş. Suriye Kürtlerinden bir arkadaş, " Baksana köy küçük ama camisi bile var," dediğinde, şoför hemen müdahale ediyor ve " Köylerde gördüğünüz bu camiler var ya, bunların hemen hemen hepsini Suudi Arabistan yaptırtmış. Camiler Suudilerin diyor." Bilgi sonradan başkaları tarafından da doğrulanıyor. Bu arada Geliye Ali Beg Şelalesi bir kez daha karşımıza çıkıyor. Sonra yöreye gelmişken Cundiyan denilen piknik yerini görmeden gitmeyelim diyerek oraya yöneliyoruz. Önümüze bir çay çıkıyor, üzerindeki demir köprüyü geçerken sürücümüz, " PKK bu köprüyü tahrip etti, hükümet yeniden yaptı," diyor. Biraz sonra Cundiyan'dayız. Sıcak bir cuma, yani tatil günü. Arabamızı parka bırakıyor, yaya yol alıyoruz. Kocaman kayalıkların altında doğan ve taraçalanmış yamaç boyuna aşağıya inen piknik yeri çok kalabalık. Hani iğne atsanız yer düşmez sözüyle tarif edilen gibisinden bir kalabalık. İnsanlar oldukça neşeli gözüküyorlar. Davulcu ve zurnacılar kah orda, kah burda hünerlerini sergilemekteler. Ancak burada gördüğüm davullar, ülkenin kuzey parçasından tanıdığımız davullara nazaran daha ufaklar. Tabi sesleri de ona göredir, daha az çıkıyor. Amacımız bir an önce Bêxal'a varmak olduğu için orada fazla kalmıyoruz.
Çok geçmeden dik vadiyi enlemesine kesen yolun sol tarafından yüzlerce
askeri araca ait çelik yığınları dikkatimizi çekiyor. Daha önce, insanlara
karşı ölüm kusan canavarlar, şimdi işe yaramaz halde, paslanmaya ve çürümeye
terk edilmişler. Şoför, bunların özellikle de Körfez Savaşı sonrasında
Kürtler tarafından tahrip edilmiş Irak ordusuna ait silahlar olduğunu
söylüyor. Bu sözlerinin ardından çayın öte yakasında ve bize göre sağ
tarafta, bir hayli yukarılarda gözüken mağarayı işaret ediyor, "
O mağara her zaman peşmergenin elinde oldu. Irak Ordusu bu bölgeden daha
öteye hiç gidemedi" diyor. Sohbet ede ede ilerliyor ve derken Bêxal'a ulaşıyoruz. Bêxal, beyazın beyazı suların fışkırdığı çok büyük bir çeşme. Arabayı uzağa park edip merdivenleri tırmana tırmana kaynağın başına vardığımızda aklıma ilk gelen Dersim'deki Mızur (Munzur) Gözeleri oluyor. İkisini karşılaştırıryorum; her ikisinin de suyu çok soğuk. Bêxal tek kaynak iken, Mızur gözesi onlarca çeşmeden oluşuyor. Arkasından Mızur gözesindeki çesmelerin en büyüğü ile Bêxal'ı karşılaştırıyorum; Bêxal biraz daha büyük geliyor bana. Ancak, yukarıda da belirttiğim gibi, Mızur'da kaynak sayısının fazlalığı gibi, toplam suyu da ondan çok.
KDP Duhok biriminde otururken, orada bulunan güler yüzlü, şakacı biri dikkatimizi çekiyor. Giyim-kuşamına bakıldığında bir din adamı olduğu anlaşılıyor. Biraz sonra yanımızda bulunan görevli bizi tanıştırıyor ve bakıyoruz ki gerçekten de öyle. Güler yüzlü, konuşkan adam bir mele imiş. Uzun yıllar hapis yatan Mele Nêzir. Laf lafı açarken kısa sürede melenin ilginç hikayeleri olan biri olduğu anlaşılıyor. Kendisi ile ilgili bir-kaç olayı çevresindekiler anlatıyor, o da tasdikliyor ya da tamamlıyor. Diyelim ki hapishanede iken Newroz'da ateş yakmak yasakmış. Ne yapsın Mele, yasaktır diye Newrozu ateşsiz geçirmek olmaz diye düşünmüş ve uzun giysisinin etekleri altında yakmış. Yakmasına yakmış ama bu arada giysisini bir kısmını da yakmış. Hapishaneden çıkınca yine Newroz varmış. Bizim mele ise yine yakacak birşey bulamamış ve bunun üzerine ayakkabılarını çıkartıp yakmış, bu yüzden de bir süre çıplak ayakla dolaşmak zorunda kalmış. Hapishane de bir hıristiyanla birlikteymiş. Peşmerge olan hıristiyan, savaşta bir kolunu yitirdiği için çamışırlarını yıkıyamıyormuş. Bunun üzerine onun çamaşırlarını mele yıkamış. Sağdan-soldan kimi kişiler, " Mele ayıp değil mi, utanmıyor musun da bir hıristiyanın çamaşırlarını yıkıyorsun," demeye başlamışlar. Mele buna karşılık, onun kolunu Kürdistan için savaşırken kaybettiğini hatırlatmış ve " Kürdistan her şeyden daha önemlidir," demiş. Bundan bir kaç gün sonra, bu kez de bir tanıdığın evinde yıllarca peşmergelik ya da komutanlık yapmış Bavê Tahsin ile karşılaşıyoruz. İlerlemiş yaşına rağmen cin gibi diye tarif edilen türden biri. Hareketleri çok çevik. Gözlerinin içi gülüyor. Geride bıraktığı onlarca yıllık savaş anılarından, çok sıradan bir olay gibi bahsediyor. Bir ara her nasılsa Filistin'den laf açıldı. Öyle olunca da Bavê Tahsin başından geçen bir olayı anlatmaya başladı. " Bir ara bir kürt geldi, yanımıza aldık, koruduk kendisini. Bir gün konuşma sırasında, 'Siz islama karşısınız, emperyalizme hizmet ediyorsunuz,' dedi. Bunun üzerine 'Hayır, biz kimseye hizmet etmiyoruz. Biz zulme karşı savaşıyoruz. Canımızı, malımızı, ülkemizi korumaya çalışıyoruz' dedim ama bir türlü ikna olmadı. 'Filistin için savaşmanız gerek. Orada müslümanlar yahudilere karşı savaşıyorlar, sizin de destek vermeniz gerekir,' dedi. 'Öyle diyorsun ama bak bizi ezenler de müslüman. Hem Filistin'lileri dünya tanıyor, yardım ediyor. Elimizden gelse kendimizi koruruz, onlara yardım edecek halimiz mi var,' dedim. Fakat söylediklerim yine para etmedi. Baktım ki olacak gibi değil, bir sille patlattım ve 'Madem öyle burda ne arıyorsun, git Arafat'ın yanına, onun için savaş, o da sana sahip çıksın,' dedim. " Mele Nêzir ile Bavê Tahsin gibilerini görüp dinledikce, insan, iki yüz yıldır aralıksız yanan özgürlük meşalesinin sönmeden bu günlere gelmiş olmasının sırrını daha iyi kavrıyor.
Hewlêr'e adım atar atmaz yapmaya çalıştığımız şeylerden biri de parlamentoyu gezmek oluyor, öteki işler o kadar fazla ki buna epeyce bir süre firsat bulamıyoruz. Derken günün birinde Dr. Gülistan ile birlikte KDP Parlamento Grup Başkanı Dr. Naseh Gaffur'un davetlisi olarak bu ziyareti gercekleştiriyoruz. Dr. Gaffur'un çalışma odasında kısa bir süre kaldıktan sonra, parlamento idari işlerinden sorumlu Xusrov Goran'a gidiyoruz. Tanışma faslından sonra Xusrov Goran'a parlamentonun politik bileşimi ile ilgili bir soru yöneltiyorum. 1992 seçimlerinden sonra oluşan parlamentonun 105 üyesi varmış. Bunlardan
50 tanesi KDP, 50 tanesi YNK parlamenteri ve 5 tanesi de Asurilerinmiş.
Ne var ki iki örgüt arasında meydana gelen silahlı çatışmalardan sonra YNK'liler orayı terkedince de Parlamento'da 60 parlamenter kalmış. Bunlardan 50 tanesi yine KDP'nin. 5 tanesi Asuri (süryani), 5 tanesi ise bağımsızlar. Bunlar, daha önce YNK'den seçilip de oradan ayrılmayanlardır. Parlamento'da sadece 4 kadın parlamenter var. Parlamento, yaz ve kış olmak üzere yılda iki kez tatile giriyor. Yaz tatili, 1 Temmuz -1 Eylül, kış tatili ise 1 Ocak-1 Mart tarihleri arasındadır. Yıllık bütçenin yürürlüğe girme tarihi miladi yılbaşıdır. Normalde parlamento pazar-çarsamba günleri arasında yani haftada 4 gün toplantı yapıyor. Resmi tatil günü ise Kürdistan'da da cumadır. Bir sorumuz üzerine Xusrov Goran bize, parlamento bünyesindeki " Komiteya Yasedanani Parlament"'in, geleceğin federal Irak'ı için bir anayasa taslağı hazırladığını ve bunu bir çok ulusal ve uluslarası kuruluşa ulaştırdığını anlattı. Xusrov Goran'la işimiz bitince bu kez de parlamento görüşmelerinin yapıldığı salona geçiyoruz. Orada ilgimi ilk çeken şey, buranın İsveç Parlamentosu görüşme salonuyla olan büyük benzerliğidir. Tabi İsveç parlamentosu buraya göre daha büyük. Bu benzerliği görünce de aklımıza KDP Duhok Teşkilatı Başkan Yardımcısı Cafer'in söyledikleri geldi. Cafer, daha önce yıllarca benim gibi İsveç'te yaşamış. 1992 yılında seçimler olunca parlamentoya girmiş ve bir kaç arkadaşıyla birlikte salonu çalışmaya hazır hale getirme görevini üstlenmiş. O da bu işi yaparken İsveç parlamento salonunun şeklini gözönünde tutmuş. Cafer, şu an parlamenterlik yapmıyor, partinin Duhok Teşkilatını yönetme işiyle uğraşıyor. Parlamento salonunun izleyici bölümünde oturduğumuzda, bize göre sol yanında koca bir Kürdistan bayrağı bulunan başkan kürsüsü tam karşımızda kalıyor. Parlamento gezimiz sürerken de, oradan ayrıldıktan sonra da seçimlerin yapılması ve yeni bir parlamentonun oluşturulması fikri aklımızdan çıkmıyor. Öyle ya bundan önceki seçimlerin yapılmasının üzerinden 10 yıl geçti ve bu dönemde Kürdistan'da büyük değişiklikler meydana geldi. Kaldı ki şu an sürmekte olan fiili ikiye ayrılmışlık durumuna son vermek, halkımız açısından haledilmesi gereken en önemli sorunlardan biridir. Peki bu nasıl olacak? Bir genel seçim yapmanın koşulları mevcut mudur? Şekil olarak bu nasıl gerçekleşebilir? Bu soruları bir çok önde gelen politikacıyla konuştuk. Yeni bir parlamento oluşturmanın önemini hemen her kes vurguluyor. Tabi konuştuğumuz kişiler KDP denetimindeki bölgede olan politikacılardı. YNK denetimindeki bölgeye gidemediğimiz için, onlarla konuşma olanağımız da olmadı. Fakat her iki örgütün dışında kalan politik kadrolarla da konuyu tartışma olanağı bulduk. Örneğin Irak Komünist Partisi eski Genel Başkanı Aziz Muhammed bunlardan biriydi. A. Muhammed, seçim yaptık demek için yapılacak bir seçimin bir anlam ifade etmeyeceğini ısrarla vurguladı. Ona göre yapılacak bir seçim öncesinde, bütün politik parti ve grupların çalışma yapmada gerçek anlamda özgür olmalarını sağlayacak bir ortam yaratmak gerekiyor. Öyle olmalı ki, örneğin YNK ve KDP, karşılıklı olarak şu an denetimlerinde tuttukları bölgelerde seçim faaliyetlerini serbestçe yürütebilmeliler. Peki bunun için ne yapılabilir? Bunun için, her şeyden önce iki büyük örgütün prensipte bunu kabul etmeleri gerekir. Bu sağlanınca da, gerekli yetki ve öteki olanaklarla donatılmış bir komisyon ya da benzeri bir oluşum görevlendirilebilir ve böylece seçimlerin yapılması gerçekleştirilebilir. 4 Haziran günü parlamentonun kuruluşunun 10. yılıydı. Mesud Barzani, bu toplantı nedenıyle yaptığı konuşmada da bu konuya değindi. Yine kulislerde de onun bu yöndeki düşüncelerini değişik kesimlere açtığı söylendi bize. Anlaşıldığı kadarıyla KDP yönetimi şu an bu iş üzerinde ciddi olarak duruyor. Bu satırlar yazıldığı sıra, KDP ve YNK yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda, seçime gitme ve ortak bir parlamento ile hükümet oluşturma konusunda iki örgütün anlaşmaya vardığı belirtildi. Umarız en kısa sürede ve en iyi şekilde gerçekleşir.
Özgür Kürdistan'da her bakımdan yeni bir yaşam filizlenirken bazı endişeler de insanların gündeminden çıkmıyor. Her şeyden önce Irak'ın geleceğinin, dolayısıyla da Kürdistan'nın geleceğinin belli olmaması insanların ortak kaygılarından biridir. Amerika Saddam'a karşı askeri müdahale yoluna baş vuracak mı? Vuracaksa kimlerle ve nasıl yapacak bunu? Kürtler böyle bir savaşta nasıl bir rol oynayabilirler? Bağdat rejimi yıkılırsa yerini nasıl bir rejim alacak, başka bir deyişle yeni nasıl şekillenecek? Eğer herhangi bir müdahale yapılmazsa bugünkü durum ne zamana kadar devam edecek? Ya günün birinde, Bağdat rejimi yine " uygar" dünyanın desteğini arkasına alarak eski dönemi geri getirirse! Türkiye'nin tutumu, en önemli endişelerden bir diğeridir. Ankara'daki ırkçı-şoven yönetimin izlediği düşmanlık politikası, işgal tehditleri, sınır geçişlerinin neredeyse hepten olanaksız hale getirilmesi, kendi ekonomisinede büyük zararlar vermesine rağmen uygulanan ticari ambargo ve yaratılmaya çalışılan yapay Türkmen sorunu hem huzursuzluk yaratıyor, hem de büyük tepki doğuruyor. Bu nedenle de, " Bir işgal herekatına girişmesi halinde Türkiye'ye karşı ölümüne bir savaş sürdüreceğiz" şeklinde görüşler hemen hemen herkes tarafından dile getiriliyor. Kaldı ki benzer görüşler Kürtlerin en yetkili ağızları tarafından Türk tarafına iletilmiş. Mesut Barzani, Türk delegasyonlarından biriyle yaptığı görüşmede sözü bu noktaya getirerek özetle şunları söylemiş: " Biz bu günlere gelmek için çok uzun bir mücadele verdik ve çok büyük bedeller ödedik. Bütün bunları 'Dağ Türkleri' olmak için yapmadık. İçişlerimize karışmaya ve bizi tehdit etmeye hakkınız yok." Aslında Kürdistan Parlamentosu'nda yaptığı bir konuşmada da komşulardan gelebilecek tehdit ve işgal girşimlerinin kabul edilebilir şeyler olmadığını dile getirmişti. KDP-YNK arasında yeni bir çatışma çıkabilir mi sorusu insanların aklından çıkmıyor. Gerçi kitlelerde buna karşı büyük bir tepki var. Açıkçası, halk bu tür bir çatışmayı kesinlikle istemiyor. İnsanlar bir süredir özgürlüğü ve barışı tadıyor, eskisine benzemeyen yepyeni bir yaşam kuruyorlar. Elde edilen bunca kazanımı da bir kör döğüşü uğruna feda etmeye razı olmamaları da çok doğaldır. Kanımca bu da hiç bir örgüt tarafından gözardı edilebilecek bir şey değil. Ama yine de onca acı deneyleri yaşamış olan kitleler, yoğurdu üfleyerek yiyor ve bu ihtimali hepten bir kenara atamıyorlar. PKK ile fanatik islami gruplar da en ciddi endişe kaynakları arasındalar. Bölgede iken, Türk askeri heyetlerinin son dönemde PKK'lilerle bir kaç kez buluştukları yolunda bilgiler edindik. Tabi bunların doğruluk derecesini bilemiyoruz. Ancak PKK'nin kimi güçler tarafından yeniden kendilerine saldırtılacağı şeklinde endişe, sıradan insandan politik çevrelere kadar pek çok kişinin gündeminden çıkmıyor. " Biz onlarla savaşmayı istemiyoruz, yaptıklarımızın heder olmasını istemiyoruz. PKK'ye düşmanlık etmek gibi bir amacımız da yok. Ama onların da bizim yaşamımızı bozmaya, içişlerimize karşı hakları olmadığını bilmeleri gerekir," şeklindeki söz ve temenniler her yerde karşınıza çıkıyor. Sonuç Bu yazıda aktarılan bilgi ve izlenimler, sanıyorum okuyucunun Kürdistan'nın özgür parçasındaki durum ve elde edilen kazanımlar hakkında genel bir bilgi edinmesini sağlamaya yarayacak yeterlikteler. Bir şey çok açık, ülkemizin bu parçasında kısa sürede büyük mesafeler alınmış. Kısa süre derken, Körfez savaşı sonrasında bu parçanın özgürleştiği dönemi kastettiğim sanılmasın. Çünkü bu yıllarda yaşanan KDP-YNK çatışmaları, PKK'nin tutumundan kaynaklanan sorunlar ve buna bağlı olarak meydana gelen çatışmalar, gelişmeye engel olan, hatta onu gerileten dönemler oldu. İşin aslı, gelişme dönemi, çatışmaların kesildiği, en azından azaldığı son dört-beş yıllık süredir. Her şeyden önce bu süre içerisinde Kürt karşıtlarının iddialarının tersine Kürtler modern bir devleti yönetecek yetenekte kadro ve deneye sahip olduklarını kanıtlamış oldular. Düşman güçlerle çevrilmiş olmasına rağmen, Kürdistan'ın şu an hem demokratikleşme, hem de ekonomik yönden komşularından daha iyi durumda olması küçümsenir bir şey olmasa gerek. Kürtçe, özgür parçada yaşamın bütün alanlarında kullanılan dildir. Okullarda, radyo ve televizyonlarda, yazılı basında, devlet dairelerinde ve çarşı-pazarda. Kürtler ulusal kurumlarını oluşturmuş durumdalar. İnsanlar, Kürdistan'ın öteki parçalarına karşı kesinlikle ilgisiz değiller. Diğer bir deyişle vurdumduymazlık ya da nemelazımcılık yok. Tersine, öteki parçalardaki gelişmeleri izlemekte, o parçalardaki insanlarımızın sevinçlerine de, üzüntülerine de ortak olmaktalar. Hiç kuşku yok ki, bu başarının temel nedeni de ülkemizin bu küçük parçasında, halkımızın kendi kendisini yönetme olanağına sahip olması, yani özgür olmasıdır. Türk sömürgecilerinin uykularını kaçıran ve işgal dahil her türden tehdidi savurmalarına neden olan temel etken de zaten budur. Beri taraftan Kürtler olarak bizler bu parçayı yakından tanıyabiliyor muyuz? Sıradan insanları bir kenara bırakalım; politik kadrolarımız, yazar, gazeteci ve öteki entellektüellerimiz burada olan-bitenden ne ölçüde haberdarlar? Bu irdelenmeye değer bir konu doğrusu. Bu gezi sonucunda edindiğim izlenim, oradan uzakta yaşayan bizlerin kimi konularda rahatça değerlendirme hatalarına düşebileceğimiz şeklindedir. Her şeyden önce, insan negatifler üzerinde çok yoğunlaşınca, olumlu şeyleri görmekte yetersiz kalabiliyor. Bunun ötesinde, insan doğrudan pratik mücadele içerisinde olmayınca, sebeb-sonuç ilişkisini sağlıklı değerlendirmekte, neyin niçin ortaya çıktığını anlamakta güçlük çekebiliyor. Hatta sonuçta bazan öyle bir durum ortaya çıkıyor ki, dışardan bakanlar, kendi kendilerine hep doğru düşünen, doğru şeyler olsun isteyenler rolü verirken; bizzat işin içerisinde olanlara pay olarak kalan, sürekli yanlış yapma, çıkarcılık, hatta işbirlikçilik oluyor. Tabi ki buna ek olarak bir de politik nedenlerle, bile bile her şeyi kötü gösterme çabalarının varlığını da eklemek gerekir. Açıktır ki ülkemizin özgür parçasında her yönden bir yeniden doğuş yaşanıyor. Bu doğuş sırasında anne acı çekiyor, bebek ağlıyor, ebe ise bazan yanlışlar yapıyor ama sonuçta doğum gerçekleşiyor. Ve bebek, kendisini parçalamaya can atan kurtların tehditleri altında büyümeye devam ediyor. Bu süreçte bir çok şeyi beğenmeyebiliriz, bazı şeyler bize yanlış geliyor olabilir. Bu durumda herkes elbette değerlendirmesini yapmakta, zaaf ve eksilklikleri dile getirmekte özgürdür. Ne var ki bunların varlığı, kimseye görev ve sorumluluklarını da unutturmamalı. Bir yandan eleştirilerimizin gerçekci ve yapıcı olmasına özen gösterirken, bir taraftan da hepimizin özgür parça üzerine titremeli, ona sahip çıkmalı, onu gözümüz gibi korumalıyız. Kişisel ve örgütsel kaygıların ötesinde ulusal bir görev ve demokrat olmanın temel ölçütlerinden biridir bu. |
||||||
|
||||||