|
HAK-PAR Bayram BOZYEL HAK
VE ÖZGÜRLÜKLER PARTİSİ
Tarihsel arka plan: Diğer siyasal hareketler gibi Hak ve Özgürlükler Partisi'de kendisinden önceki uzun bir tarihsel geçmişin ürünüdür. HAK-PAR'ı daha önceki siyasal mücadele tarihinin teorik ve pratik birikiminden soyutlayarak ele almak mümkün değildir. Özel olarak Kürt hareketinde genel olarak da Türkiye'deki demokrasi mücadelesinde ortaya çıkarılan bütün değerler -eksileri ve artılarıyla- HAK-PAR'ın arka bahçesini oluşturur ve bugünü besleyen kaynaklardır. Ancak bu, HAK-PAR'ın geçmişin sıradan bir devamı, geçmişin değişmeyen tekrarı olduğu anlamına gelmez. Tersine HAK-PAR, geçmişin sıkı bir sorgulamadan geçirilerek, evrensel ölçülerle yeniden yorumlanması ve sentezleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkmış bir partidir. O halde HAK-PAR'ın geçmişi nedir, onun köklerini nerede aramak gerekir, buna kısa başlıklar altında bakmakta yarar var. Bugüne yol açan koşulları irdelemek bakımından hareket noktasını çok gerilere 20. yüzyılın başına kadar geri götürmek mümkün. Ancak böyle bir yaklaşım uzun bir çalışmayı gerektirdiğinden, hareket noktası olarak daha yakın bir tarihi seçmek daha doğru olur. Bu bakımdan 1960'lı yıllardan olaya başlamak konumuz bakımından daha gerçekçidir. 1960'lı yıllarda dünya büyük değişimler ile çalkalanmaktaydı. Ezilen ve sömürge halkları verdikleri ulusal kurtuluş mücadeleleriyle ard arda özgürlüklerine kavuşarak sömürgecilik sistemine son vermekteydi. Ulusal kurtuluş hareketlerine verdiği destek ve gerçekleştirdiği ekonomik atılımlarla sosyalist sistemin prestiji bu dönemde doruk noktadaydı. Dünyanın böylesine büyük dönüşümleri yaşadığı sırada, 1961 anayasasının sunduğu kısmi olanaklarla yıllardır bastırılmış Türkiye'deki sol demokratik güçler filizlenerek boy vermeye başladı. Bu arada diğer önemli bir gelişme de Irak'ta ortaya çıkmaya başladı. Irak'ta Kürt hareketi ulusal bir direnişe geçmişti. İşte bu ve benzer iç ve dış koşulların olumlu etkisiyle Türkiye'deki Kürt hareketinde yeni bir uyanış ve yükseliş dönemi başladı. 12 Mart 1971 darbesiyle belirli bir kesintiye uğrayan Türkiye'deki demokrasi güçleri ile Kürt hareketi 1974 yılından sonra kendisini kısa süre içinde toparlayarak tekrar yükselişe geçti. Hareket bu kez daha güçlü ve kitlesel bir biçimde gelişiyordu. Özelikle gençlik kesimi hızla bilinçlenerek devrimci saflara katılmaktaydı. Kürt hareketinin en hızlı geliştiği ve en çok kökleştiği dönem 1974-1980 dönemidir. Siyasal bilincin kitleleri sardığı bu dönemde devrimci hareketin teorik ve pratik planda kaydettiği gelişmeler egemen güçleri oldukça ürküttü. Esas olarak legal örgütlenme olanağı bulunmasa bile, Kürt hareketi bir çok legal aracı ustalıkla kullanarak demokratik kanalda hızla kitleselleşerek gelişti. Bu gelişmelerin önünü kesmek amacıyla NATO desteğiyle 12 Eylül 1980 yılında bir darbe gerçekleştirildi. Dönemin soğuk savaş koşullarının da etkisiyle gerçekleşen bu karşı devrim ile süreç bir kez daha kesintiye uğradı. Amaç açıktı, öncelikle ulusal demokratik hareketi fizik ve moral olarak çökertmek, yok edemediklerini ise yer altına zorlayarak terörize etmekti. 12 Eylül darbesi büyük ölçüde amacına ulaştı. Demokratik hareket yediği darbelerle önemli oranda geriledi, elindeki mevzileri, kitle ile olan bağlarını yitirdi. 1984 yılında PKK'nin başlattığı silahlı mücadele ile Kürt hareketi iyice terörize edildi. Bunu fırsat bilen egemen güçler bütün ölçüleri bir yana iterek sınırsız bir şiddet mekanizmasını devreye soktu. Milyonlarca Kürt yerinden zorla alınarak başka yerlere sürüldü, bölge insansızlaştırıldı, binlerce insan faili meçhul cinayetlerle yok edildi. Köy koruculuğu ile toplumdaki sosyal-psikolojik doku bozuldu. Rejim anayasal ve yasal bir dizi düzenlemeyle yeniden yapılanarak gericiliği kurumlaştırdı. Ancak 1990 yılına gelindiğinde sistem giderek aşınmaya, onda yer yer gedikler oluşmaya başlamıştı. Üniversite gençliği tekrar hareketlenmiş, aydınlar seslerini giderek yükseltiyorlardı . Kürt hareketi de darbenin şoklarından kurtulup yavaş yavaş döneme uygun politikalar geliştirmeye başladı. Kürtler bakımından legal bir parti kurma ihtiyacı ilk kez bu dönemde tartışılmaya açıldı. Paris Konferansı'na katılan bir grup Kürt kökenli milletvekilinin SHP'den ihraç edilmesiyle legal parti kurma çalışmaları hızlandı ve bu çalışmalar sonucunda HEP kuruldu. HEP kısa sürede kitleselleşerek büyüdü. Değişik görüşteki Kürt çevrelerinin yanı sıra bir çok Türk aydını da HEP içinde yer aldı. Ancak bir grubun dayatmalarıyla HEP kuruluş mantığındaki çoğulcu ve demokratik yapısından uzaklaştırılarak totaliter bir nitelik kazandı. Böyle olunca da giderek zayıflayarak dağıldı. HEP'in kapanmasında sonra ortak mücadeleyi bir süre de DEP ile sürdürme çabaları olduysa da, bu da sonuçsuz kaldı ve legal düzeydeki mücadele ayrı kanallarda yürümeye başladı. HEP'teki hakim grubun ağırlıkta olduğu bir kesim HADEP çatısı altında partileşti, geri kalan diğer çevrelerin bir kısmı DDP-DBP ile siyasal mücadeleyi yürütürken bir kısmı da DKP ve başka platformlarla varlığını sürdürdü. 1990'lı yıllarda değişik biçimlerde legal mücadele yöntemleri ve araçları ön plana çıksa bile, bu dönemde son tahlilde siyasal ilişkileri belirleyen şiddet yöntemleri ve buna bağlı olarak şiddet kültürü oldu. Esas olarak şiddetin belirlediği bu dönemde, şiddetten beslenen partiler belirli bir kitlesellik ve etkinlik gösterirken, şiddet yöntemlerine karşı duran hareketler ise yeterince seslerini duyuramadılar. Toplum şiddetin taraflarına göre kutuplaştı. Böyle bir ortamda barışçıl yöntemleri savunan demokrat aydınların çoğu ya sindirildi ya da güçlüden yana tavır koydu. Örgütlü demokratik güçlerin ise sesi kısılarak kitlelere ulaşmaları engellendi. 18 Nisan 1999 yılında yapılan seçimler, şiddete bağlı toplumsal kutuplaşmanın doruğa çıktığı bir dönüm noktası oldu. Seçim sonuçları Türkiye'de şiddet kültüründen beslenenlerin zaferiyle sonuçlandı. Türkiye'de şiddete dayalı politika güden MHP ve DSP en çok oyu alırken, Kürt kesiminde ise HADEP şiddetin semeresini oy bazında toplamayı başardı. Bir dönüm noktası: 1998 yılının son aylarına gelindiğinde içeride ve dışarıda önemli gelişmeler yaşanıyordu. Yıllardır silahlı mücadele yürüten PKK lideri önce Türkiye'nin baskısıyla Suriye'den çıkartıldı, ardından da yakalanarak Türkiye'ye getirildi. Öcalan, yakalandığı gün Türkiye devletine hizmet etmeye hazır olduğunu bildirdi, sonraki savunmasını ve tutumunu da buna göre şekillendirdi. Daha sonra ise PKK silahlı mücadeleyi bırakarak güçlerini Türkiye dışına çıkarttı. Bu dönemin diğer önemli bir gelişmesi ise 1999 Aralık Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne aday ülke olarak kabul edilmesi oldu. Avrupa Birliği adaylık süreci, Türkiye'yi zorunlu olarak belirli bir değişime zorlayan önemli bir faktördür. Türkiye'de artık eskisi gibi despot ve baskıcı yöntemlerle bütün sorunları bastırmak mümkün değil. Başta ekonomik ve siyasi olmak üzere bir çok nedenden dolayı AB ile bütünleşmesi kaçınılmaz olan Türkiye, ağır aksak da olsa Kopenhag Kriterleri'ni uygulamak zorunda. Bu ise demokrasi güçleri bakımından yeni avantajlar sağlamakta, Kürt hareketine yeni olanaklar sunmaktadır. Bütün bunlar, Kürt hareketi bakımından yeni bir dönemin kapısını araladı. Silahların ve şiddetin gölgesinde yıllardır sesi soluğu kesilen, etrafı şiddet yanlısı güçler tarafından kuşatılan demokratik Kürt güçleri yeni dönemden cesaret alarak harekete geçti. Dağınık halde bulunan söz konusu güçler bir yandan yeni dönemin sunduğu siyasal koşulları değerlendirmek, diğer yanda ise Kürt hareketinde gündeme gelen savrulmayı önlemek amacıyla birlik çalışmalarına başladılar. Aynı anda bir çok kanalda girişimler başladı. Bunlardan biri Demokrasi Hareketi adı altında başlatılan girişimdi. Ancak bu girişim Kürtler arasında birlik hedeflemekten çok Türkiye'leşme iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Girişim, kendi içinde taşıdığı handikaplar ve seçilen hedefin yanlışlığından dolayı sonuçsuz kaldı. Ağırlıklı olarak HADEP kadrolarından oluşan söz konusu girişim sonunda HADEP'e katılarak yaşamına son verdi. Diğer bir girişim de, 15-16 Ocak 2000 tarihinde kendilerini Hür Demokratlar olarak tanımlayan çağrılıların gerçekleştirdiği toplantıda oluşan Yeni Bir Siyasi Oluşum İçin Komisyon idi. Ağırlıklı olarak DKP kadrolarından olmak üzere bir çok bağımsız aydının yer aldığı bu girişim kendi içinde yaşadığı bir takım sorunlardan dolayı bölündü. Ancak bu girişimin çoğunluktaki üyeleri daha sonra oluşan Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi'nde yer alarak süreci sürdürdü. Üçüncü inisiyatif ise Birlik İçin Girişim Grubu idi. Bu inisiyatif, Demokrasi ve Barış Partisi'nin çağrısıyla, DBP kadrolarının yanı sıra bir kesim Kürt aydınının ve Yeni Bir Siyasi Oluşum İçin Komisyon'nun bazı üyelerinin katılımıyla oluştu. Birlik için Girişim Grubu ile Yeni Bir Siyasi Oluşum İçin Komisyon'unun birlikten yana olan çoğunluk üyeleri 26 Ağustos 2000 tarihinde ortak bir toplantı yaparak çalışmalarını Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi adı altında birleştirdi. Bu toplantıda oluşturulan ortak komisyon hem toplantıya katılamayan tek tek aydın ve siyasi kesimlerle görüşmek hem de bölge toplantıları ile konunun tartışılmasını sağlamak ile görevlendirildi. Bütün bunların sonucunda ise Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Kongresi'ni toplamayı kararlaştırdı. O tarihten sonra Türkiye'de 6'sı bölge düzeyinde olmak üzere bir çok toplantı ve görüşmeler gerçekleştirildi. Benzer toplantılar Almanya, Danimarka ve İsveç olmak üzere yurt dışında bir çok ülkede yapıldı. Bütün bu hazırlıklar sonucunda 14-15 Temmuz 2001 tarihinde Ankara'da Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Kongresi toplandı. İki gün süren tartışmalar sonucunda yeni bir siyasi parti kurma kararı alındı ve bunun için bir komisyon kuruldu. Bu arada sürekli diyalog içinde olunan Kürt Demokratik Birlik Platformu ile sürdürülen birlik görüşmeleri 29 Kasım 2001 tarihinde olumlu sonuçlandı. İki girişimin parti kurma çalışmalarını birleştirmesi sonucuna varıldı. Tüzük ve program çalışmalarının sonuçlanmasından sonra 11 Şubat 2002 tarihinde girişim, HAK ve ÖZGÜRLÜKLER PARTİSİ adıyla partileşerek siyasal yaşamda yerini aldı. Nasıl Bir Parti: Şimdi en çok sorulan soru HAK-PAR'ın nasıl bir parti olduğu sorusudur. Bu soru bir çok bakımdan gerçekten sorulmaya değer. Zira hem kurulduğu süreç bakımından, hem kuruluş aşamasında izlenen çalışma yöntemi, hem de bünyesinde bir araya getirdiği farklı kesimler bakımından HAK-PAR özgün bir partidir. Program bakımından da HAK-PAR Türkiye'deki bütün partilerden ayırıcı özeliklere sahiptir. HAK-PAR'ın en temel özelliği, onun Kürt sorununun çözümünü merkez alan bir parti olmasıdır. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye'nin diğer bütün sorunlarının çözümünü kilitleyen ve onları besleyen bir niteliğe sahiptir. Kürt sorununa bu denli yaptığı vurgu bakımından HAK-PAR bir Kürt partisi sayılabilir. Öte yandan HAK-PAR Kürt sorununu Türkiye'nin bütünlüğü içinde ve demokratik yöntemlerle çözmeyi amaçladığı için de bir Türkiye partisidir. HAK-PAR, en başta birlik anlayışı ve ortak mücadele perspektifine dayanan bir partidir. Bunun Türkiye'deki demokrasi ve Kürt sorununun niteliğiyle yakın bir ilgisi var. İleride tekrar görüleceği üzere Kürt sorunu sadece bir grubun ya da bir sınıfın sorunu değil geniş bir toplumu ilgilendiren ortak bir sorundur. Değişik kesim grup ve sınıfların tek başlarına bu sorunun altından kalkmaları mümkün değildir. Bu nedenle sorunun çözümü için bu alanda mücadele eden bütün güçlerin güç ve enerjilerini birleştirmeleri kaçınılmazdır. HAK-PAR pratikte Kürt sorununun çözümü için ayrı kanallarda yürütülen mücadelelerin birleştirilmesi üzerine inşa edilmiş bir partidir ve onun birlik perspektifi devam etmektedir. HAK-PAR başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye'nin temel sorunlarının kaynağında demokrasinin yokluğunu görmektedir. Bu nedenle başta Kürt sorunu olmak üzere diğer bütün sorunlar ancak demokrasi içinde çözülecektir. Bu yaklaşım HAK-PAR'ın demokrat bir parti olmasının ana nedenidir. HAK-PAR, demokrasi için mücadele eden bir partinin demokratik normları en başta kendi içinde uygulaması gerektiğine inanmaktadır. Birlik anlayışını benimsemiş demokratik bir parti aynı zamanda çoğulcu olmak zorundadır. Çoğulculuk ilkesi öngörülen toplumsal sistem kadar örgütsel işleyiş için de geçerlidir. HAK-PAR'da çoğunluk hakimiyeti değil çoğulculuk anlayışı geçerlidir. Çoğunluk nicelik anlamına gelirken, çoğulculuk demokratik katılım anlamına gelmektedir ve ilkesel bir yaklaşımı vurgular. Çoğulcu bir modelde çoğunluğun değil herkesin sözü geçerlidir. Karşılıklı hoşgörü kültürü, çoğulcu ve katılımcı bir anlayış, aynı amaç için bir araya gelmiş farklı ideolojik ve sınıfsal kökenden insan ve grupların ortak mücadele ve başarısının temel güvencesidir. Çoğulcu ve demokratik bir yapının diğer bir koşulu ise kollektif bir anlayıştır. Despot ve otoriter partilerdeki lider sultalığının tersine HAK-PAR'da karar ve yönetim mekanizmaları kollektif anlayışa göre işler. Kollektivizm katılımcı ve çoğulcu bir işleyişin de ön koşuludur. Program hedefleri: HAK-PAR programında dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere dikkat çekilmekte ancak bu gelişmenin nimetlerinin adil olmayan bir biçimde dağıtıldığı vurgulanmaktadır. Gelişmiş ülkeler hem maddi hem de demokratik gelişmelerden faydalanırken az gelişmiş ülkeler ise yoksulluk ve anti demokratik koşullar içinde yaşamaktadır. Silahlanma yarışı, geri kalmışlık, dış borçlar, işsizlik, açlık, kitlesel göçler insanlığın ortak sorunları olmaya devam ediyor. Buna karşın bilgi ve teknolojik gelişmelerle küçülen dünyamızda insan haklarına saygı her geçen gün artmakta, soğuk savaş sonrası dönem hak arayışını kolaylaştırmaktadır. Diğer yandan gelişmiş ülkeler etnik ve kültürel sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözmeye çalışırken geri kalmış ülkeler inkar ve baskı yöntemlerine başvurmaktadır. HAK-PAR programında vurgu yapılan en önemli konulardan birisi de üniter devlet modelidir. Çünkü Türkiye'de sorunların temelinde önemli ölçüde katı ve merkeziyetçi bu model yatmaktadır. 1789 devriminden sonra ulusal devletlerin ortaya çıktığı bir süreçte başvurulan üniter devlet modeli günümüzde aşınmaya başlamıştır. Türkiye kendi toplumsal ve etnik koşullarını gözetmeden bu modeli batıdan ithal etti. HAK-PAR programına göre geçmişte ulusal birliği oluşturmanın bir biçimi olarak görülen üniter devlet biçimi günümüzde birliğin değil ayrışma ve bölünmenin unsuru haline gelmiştir. Çağdaş toplumlar iktidar paylaşımını yaygınlaştırarak üniter sistemlerden vazgeçmekte, etnik ve kültürel çoğulculuğu esas alan sistemlere yönelmektedir. Günümüzde eyalet, özerklik, federasyon, otonomi gibi yönetim modelleri toplumsal barış ve ilerleme için kaçınılmaz hale gelmişlerdir.
Türkiye egemen güçleri kitlelerin hak ve özgürlük taleplerini inkar ve
baskı yöntemleriyle cezalandırmakta, ekonomik kaynakları silahlanmaya
harcamaktadır. Baskıcı politikalar yüzünden militarizm güçlenmiş, hukukun
üstünlüğü, insan hakları alanında Türkiye uygar dünyanın gerisinde kalmıştır.
HAK-PAR'a göre Kürt sorunu çözülmeden Türkiye'nin hiçbir sorunu çözülmez.
Bu nedenle programının merkezine Kürt sorununun toplumsal uzlaşma yoluyla
adil, eşitlikçi ve demokratik bir çözüme kavuşturma hedefini koymuştur.
..Birleşmiş Milletler İnsan hakları Beyannamesi, Paris Şartı, AGİK süreci,
Katılım Ortaklığı Belgesi ve Kopenhag Kriterleri ve bunlar gibi Türkiye'nin
taraf olduğu uluslar arası sözleşme ve anlaşmalara uyulması halinde Kürt
sorununun çözüm yoluna sokulması olanaklıdır. Hedefler: Demokratik bir anayasa toplumsal yeniden yapılanma sürecinin anahtarı niteliğindedir. HAK-PAR evrensel hukuk ilkelerine uygun toplumsal ve kültürel çoğulculuk esaslarına dayalı, bireysel ve grupsal hak ve özgürlükleri teminat altına alan demokratik bir anayasa öngörmektedir. Devlet ve toplum çok kültürlülüğe, çok dilliliğe ve çok dinliliğe göre yeniden yapılandırılarak şekillendirilecek. Oluşturulacak demokratik anayasada Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, hak ve özgürlükleri teminat altına alınmalıdır. Yerel Yönetimler merkezi otoriter yapının demokratikleştirilmesi bakımından önemli bir işleve sahiptir. Yerel yönetimler özerkleştirilerek yerel parlamentolara dönüştürülecek. Dışişleri ve savunma hariç, eğitim sağlık gibi konular yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılacaktır. Valiler, kaymakamlar ve emniyet müdürlerinin seçimle saptanması ise merkezi yönetimlerin demokratik olmayan atama uygulamalarına son verecektir. Öte yandan mevcut olağanüstü hal uygulamalarının bütün sonuçlarına son verilecektir. MGK ve benzeri kurumlar anayasal kurum olmaktan çıkarılarak ordunun sivil otoriteye tabi kılınması sağlanacaktır. Türkiye'de, şu andaki çarpıtılmış laiklik yerine, devletin bütün din ve mezheplere eşit mesafede durduğu gerçek bir laik sistem inşa edilecektir. Eğitim sorunu Türkiye'nin çoğulcu ve çok dilli yapısına göre yeniden şekillendirilerek gerekli yasal ve idari düzenlemeler yapılacaktır. Kadınlara dönük bütün ayrımcı politikalara son verilerek, cinsiyetçi ideoloji ve tutumların ortadan kalkması için kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık ilkesi uygulanacaktır. Gençlerin ve çocukların anadille eğitimleri için özel bir çaba sarf edilecektir. HAK-PAR sosyal devlet anlayışına uygun olarak sağlıklı bir yaşam, gerekli eğitim, konut ve etkin bir sosyal güvenlik sisteminin hayat bulması için elinden geleni yapacaktır. HAK-PAR çalışma hayatını İLO ilkelerine göre yeniden düzenleyecek. Ekonomide geniş halk yığınların yararına düzenlemeler yapılacak, özel girişimcilerin hakları korunacak, verimsiz KİT'ler tasviye edilecek. Ülke çıkarlarına uygun düşen yabancı sermaye ve teknoloji teşvik edilecektir. HAK-PAR dünyada silahlanma yarışının durdurulmasını, ülkeler arası sorunların barışçıl yöntemlerle çözümünden yanadır. Ayrıca HAK-PAR ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaktadır. HAK-PAR'ı farklı kılan özellikler: 1-HAK-PAR'a yol açan koşullar: Türkiye'nin son 15-20 yılık dönemi silahların ve şiddetin gölgesinde geçen bir dönemdir. Bu dönemde bütün toplumsal ve siyasal ilişkiler şiddete göre şekillendi. Şiddet bir kültür haline gelerek yaşamın her alanına damgasını vurdu. Şiddettin hakim olduğu bu dönem kendine uygun siyasal partiler ve söylemler oluşturdu. Dolayısıyla bu dönemde esas olarak şiddet kültüründen beslenen partiler gelişip güçlendi. Şiddetten beslenmeyen partiler ise genelde zayıf kaldılar. Şimdi ise Türkiye'de silahların ve şiddettin görece geride kaldığı, esas olarak siyasal yöntemlerin ön plana çıktığı yeni bir dönem başlıyor. HAK-PAR işte bu yeni dönemin ürünü ve yeni döneme damgasını vurma iddiasında olan bir partidir. HAK-PAR geçmiş mücadele birikimlerinden yararlanıp onlardan beslendiği halde o esas olarak yeni dönemin, şiddetin ve silahların geride bırakıldığı siyasal koşulların ürünüdür. Bu durum, aynı zamanda HAK-PAR gibi bir partinin başarıya ulaşması için elverişli koşulları sunmaktadır. HAK-PAR Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözmekten yanadır. O, toplumsal sorunların çözümünde her türlü şiddet ve baskı unsurlarını red ederek diyalog ve görüşmeler yolunu savunur. HAK-PAR, yürüttüğü mücadelede yasal durum ile meşruiyet kavramlarını bir arada gözetir. Geçen dönemin kapanmasıyla birlikte şiddet kültüründen beslenen eski parti ve söylemlerin alanı giderek daralacak ve onlar tarihe karışacak. Yeni dönem ise kendisine uygun siyasal partilerin yeşermesi ve siyasal yöntemlerin ön plana çıkmasını hızlandıracaktır. 2- Geçmişin sahiplenilmesi: Başta da belirtildiği gibi HAK-PAR yeni dönemin ürünü bir parti olmakla birlikte, geçmişte verilen haklı mücadeleleri ve ortaya konulan değerleri red etmez, tersine onlara sahip çıkarak savunur. Tarih kesintisiz bir süreçtir ve birileri ile başlamaz. Türkiye'de demokrasi mücadelesi, özel olarak da Kürt hareketinin geçmişi Cumhuriyetin kuruluşu ile yaşıttır ve hatta daha da eskiye uzanır. Kuşkusuz mücadeleler tarihinin her döneminde iyi şeyler yapıldığı gibi yanlışlar da olmuştur. Bu günün kuşaklarına düşen görev, geçmişte yapılan yanlışlardan dersler çıkartmak, ortaya konulan doğru ve güzel değerleri ise yeni dönemin koşullarında yaşatıp ileriye taşımaktır. Geçmişin tümden inkarı bir hareketi düşünsel olarak kötürüm ve köksüz bırakır. Unutmamak gerekir ki egemenlerin ideolojik mücadelede baş vurduğu en önemli yöntem muhalif hareketin geçmişine saldırarak onu mahkum etmektir. Geçmişi mahkum edilen ya da yok edilen bir hareket ise köklerinden yoksun kalacağı için onu devirmek daha da kolaylaşır. Bir halkın mücadele tarihi, aynı zamanda o halkın ve onun adına mücadele veren bir partinin sahip olduğu mirası ve mücadele kaynağıdır. Siyasal bir hareket geçmişe uzanan mücadele damarlarından önemli ölçüde beslenir. Öte yandan bir siyasal parti sahip oldu zengin teorik ve pratik mücadele birikimi oranında sağlam bir duruş sergileyebilir. 3-Kürt sorununa bakış açısı: HAK-PAR'ın en temel özelliği onun Kürt sorununa ilişkin tespiti ve getirdiği çözüm önerileridir. Kürt sorunu Türkiye'nin en temel sorunudur ve o çözülmedikçe Türkiye'nin diğer sorunlarının çözümü mümkün değildir. Diğer yandan Kürt sorununun ne olduğu sorusu büyük önem taşır. Kürt sorunu nedir, o bir dil ve kültür sorunu mudur, Kürt sorunu bir yerel yönetim sorunu mudur ya da bireysel hak ve özgürlüklerin gaspı mıdır? Öte yandan Kürt sorununun bir ayrılıkçılık, terör ve ayrı bir devlet kurma sorunu olarak gösterenler de yok değil. Bir kere Kürt sorunu bugün ortaya çıkmış bir sorun değil. Tersine Osmanlı İmpartorluğu döneminde var olan, ondan da Türkiye Cumhuriyetine geçen tarihi geçmişe dayanan bir sorundur. Kürt sorununun Türkiye dışındaki boyutlarını unutmamak gerekir. Ancak HAK-PAR açısından esas olan Türkiye'deki Kürtlerin sorunudur. HAK-PAR'a göre Kürt sorunu bir toplumun her türlü ulusal demokratik hak ve özgürlüklerinden yoksun olma sorunudur. Bu haklar kollektif haklardır ve ancak siyasi yöntemlerle çözülebilir. Dolayısıyla Kürt sorununu bir ayrılıkçı terör sorunu olarak görmek ne kadar yanlış ise Kürt sorununu bir dil sorunu olarak görmek de başka bir yanlıştır. Kuşkusuz dil, kültür ve yerel yönetim sorunları önemlidir ve bunlar önemsenmelidir. Ancak bunları önemsemek ayrı bir şey, Kürt sorununun alanını dil ve kültür ile sınırlamak ayrı bir şeydir. Böyle bir yaklaşım Kürt sorununun boyutlarını daraltmak ve onu olduğundan daha hafif görmek olur ki bu da sorunun çözümüne değil çözümsüzlüğüne katkıda bulunur. 4-Birlik Politikası: Birlik politikası HAK-PAR'ı var eden en önemli unsurlardan birisidir. Ve hatta denebilir ki HAK-PAR, izlenen birlik politikalarının sonucunda kurulmuş bir partidir. Nedir birlik politikasının önemi? Birlik politikası başta da söylendiği gibi Demokrasi ve Kürt sorununun niteliği ile ilgili tespitten kaynaklanmaktadır. Kürt sorunu sadece bir toplumsal sınıf ya da kesimin sorunu değildir. Tersine bu birden çok kesimin ve hatta ve belki toplumun tümünün ortak sorunudur. Bu boyuta etkisi olan bir sorunu ise birilerinin tek başında omuzlaması ve çözmesi mümkün değil. İşte birlik sorunu bu tespitin sonucu olarak ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Bu tür birlik politikaları Türkiye benzeri bütün ülkelerde, demokrasi mücadelesi yürüten güçler bakımından geçerli bir formülasyondur. Ulusal demokratik haklarından yoksun olan toplumlar bakımından ise birlik sorunu daha da yakıcı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla birilerinin kendi nicel durumuna bakarak birlik politikasını inkar etmesi tarihsel ve toplumsal bir ihtiyacın reddi anlamına gelen bir yanılgıdır. Zira bir halkın birleşik gücü ve ortak mücadelesi olmadan baskı ve inkara dayalı politikaları geriletmek, sistemi değişime zorlamak mümkün değildir. Bu bilinçten yola çıkan HAK-PAR, Kürt sorununun çözümü için farklı kanallarda yürütülen çalışmaların -sonuç almak için- birleşmesinden doğan bir partidir. Birlik politikası dün olduğu gibi yarın da HAK-PAR'a yol gösterici olmaya devam edecektir. 5. Irak'taki Kürt hareketine bakış: Yukarıda da belirtildiği gibi Kürt sorunu sadece Türkiye'ye özgü bir olay değildir. İran ve Irak'ta da Kürtler yaşamakta ve bu ülkelerde kendi hakları için yıllardır mücadele etmektedirler. Özelikle Irak'taki Kürt hareketi son 15 yılda tekrar gündeme girerek dikkatleri üzerinde yoğunlaştırdı. Halepçe katliamından sonra Irak'ta işler Kürtlerin lehine dönmeye başladı. Körfez savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile Irak'ta 36. paralelin kuzeyindeki Kürtlerin yaşadığı bölge Saddam saldırılarına karşı koruma altına alındı. Ardından yapılan seçimlerle Kürt parlamentosu ve hükümeti oluşturuldu. Belirli kesintilere rağmen buradaki Kürtlerin durumu ekonomik, sosyal ve kültürel olarak giderek iyileşmekte, bölgede özgür ve istikrarlı bir ortam oluşmaktadır. Irak'ta Kürtlerin kazandığı bu özgürlük ortamı hem kendileri, hem Irak, hem de bölge ülkeleri için demokratikleşmeyi hızlandıran bir faktördür. Buna karşın Türkiye'deki hakim güçler, kendi içindeki Kürt sorununda bilinen inkarcı yöntemleri izlerken Irak'taki Kürtlerin elde ettikleri kazanımlara karşı da tahammülsüz bir tutum takınmaktadır. Bu özünde antidemokratik bir uygulamadır. Oysa Irak'taki Kürt hareketinin Türkiye'yi tehdit eden bir yanının bulunmadığı herkesçe bilinmektedir. Ayrıca Irak'taki Kürt sorunu son tahlilde Irak'ın bir sorunudur ve başkalarının bundan rahatsızlık duymalarının bir anlamı yoktur. İlginç olan şu ki, egemen kesimlerin Irak'taki Kürtlere karşı takındığı olumsuz tavrın bir benzerini, Türkiye'de Kürtler için mücadele ettiğini söyleyen başkaları da takınmaktadır. Bu kesimler Irak'taki gelişmeleri sürekli karalamakta ve bunlara karşı gerçek dışı bir propaganda yürütmektedirler. HAK-PAR, Irak'taki Kürt sorununu esas olarak oradaki Kürtlerin ve Irak yönetimin çözmesi gereken bir sorun olarak görmektedir. Ancak HAK-PAR bütün diğer halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini desteklediği gibi, Irak'taki Kürtlerin özgürlük, Irak'ın genelinde ise demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşmasını destekler. HAK-PAR bölgede özgürlük ve demokrasi alanında elde edilen her kazanımın Türkiye'deki mücadeleyi de olumlu etkileyeceği inancındadır. 6-Siyasette istikrar: HAK-PAR Türkiye'nin sorunlarını objektif bir biçimde ortaya koyan, sorunlar için gerekli çözüm önerilerini sunan, bu çözümlerin hayat bulması için mücadele yöntemlerini ve tutumunu net ve açık olarak belirleyen bir partidir. Siyasette istikrarlı ve kararlı bir duruş başarının olmazsa olmaz koşuludur. Siyaset duruşundaki netlik, yakın ya da uzak olsun herkesin HAK-PAR'ı olduğu gibi tanımasına ve ona göre tutumunu ortaya koymasına yol açar. Siyasetteki istikrar ve tutarlılık kitlelere ve kadrolara güven aşılayarak onları hayal kırıklığına uğramaktan alıkoyar. İstikrarlı olmayan bir hareketin ise yarın ne yapacağı belli olmaz. O esen rüzgara ve kısa vadeli hesaplarla bir o yana bir bu yana savrulur. Böyle bir parti geçici bazı mevziler elde etse bile, onun uzun vadede kitlelere güven vermesi mümkün değildir. Böyle bir partinin Kürt sorunu gibi tarihi bir sürecin ürünü ağır ve karmaşık bir sorunu çözmek bir yana, kendi varlığını bile uzun erimde koruması mümkün değil. 7-Örgütsel kişilik: Bir hareketin kararlı duruş gösterebilmesi için onun örgütsel bağımsızlığını koruması, örgüt olarak bir kişiliğe sahip olması kaçınılmazdır. Bir parti elbette kendi dışındaki gelişmelere karşı duyarlı olmalı. Sıra karar aşamasına geldiğinde ise örgütsel benliğini sonuna kadar korumak zorundadır. Bir örgütün örgütsel kişilik ve etkinlik göstermesinin diğer bir koşulu da örgütü oluşturan organların etkin bir varlık göstermesidir. Dış etki ve baskılara karşı açık bir parti uzun vadede istikrarlı bir duruş sergileyemez. Böyle bir partinin şuradan veya buradan gelen baskılara göre ikide bir yön değiştirerek savrulması kaçınılmazdır. Örgütsel kişilik ve etkinliğin örgütteki demokratik işleyiş ve katılımla doğrudan ilişkisi var. Örgütler canlı bir organizma gibidir. Normal bir canlı kendi iç fonksiyonları sonucu hareket eder. Canlılığını yitirmiş bir kütle ise ancak dışarıdan farklı bir gücün iteklemesi ile hareket edebilir. Partilerde de durum aşağı yukarı böyledir. Demokratik bir örgütte kararlar tabandan tavana doğru ve etkin tartışma süreçleri sonucunda, örgütün her biriminin karar aşamalarına katılmasıyla oluşur. Bu tür demokratik bir katılımın olmadığı bir partide ise kararlar daha çok üstten ve o da başkalarının baskısı ve etkisi altında alınır. Başarmak için: Yukarıda ifade edildiği gibi Türkiye'deki ve dünyadaki nesnel koşullar HAK-PAR gibi bir partinin başarıya ulaşması için düne göre daha uygundur. Dünyada hak arayışının görece kolaylaşması, Türkiye'de silahlı çatışma döneminin geride kalması ve toplumun yeniden yapılanma arayışı, kitlelerin HAK-PAR'a dönük sıcak ilgisi HAK-PAR'ın başarısı için elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Ancak nesnel koşulların lehte olması bir parti bakımından başarıyı otomatik olarak sağlamaz. Nesnel koşulların elverişli olması başarı için olmazsa olmaz bir koşuldur, kolaylaştırıcı bir etkendir, ama tek başına yeterli değildir. Bunun için ayrıca çağa ve koşullara uygun bir örgüt ve çalışma anlayışı gerekir. Bu ise ayrı bir çalışmanın konusudur. |
||||||
|
||||||