Geçmisten günümüze

Kürt Kadını-1

Mehmet BAYRAK

Giriş

Bir toplum içindeki bireylerin ve cinslerin ilişkilerini belirleyen asıl etkenler; o toplum düzenini biçimlendiren üretim ilişkileri ile o toplumun kültürel-inançsal yapılanmasıdır.

Kürt toplumu Milat'tan önce ve sonra, hatta günümüze kadar genellikle hayvancılıkla ve tarımla geçiniyor. Hayvancılık çoğunlukla ortak mülkiyeti ve ortak üretimi de beraberinde getiriyor. Modern anlamdaki hayvan besi çiftliklerinin bulunmadığı Kürdistan'da ve Anadolu'da, zorunlu olarak hayvan besi ve yayılım alanları olan meralar ortak kullanımdadır. Öte yandan, küçük üreticiler biraraya gelerek ortak hayvan sürüleri oluşturur ve birarada üretim yaparlar. Bu iş, doğal olarak kadın ve erkeklerin birlikte çalışmasını getirir. Aynı şey, aşağı yukarı tarımsal üretimde de geçerlidir.

Bu üretim ilişkisi zorunlu olarak kadını, çalışma yaşamının içine çeker ve dinin toplumsal yaşam gerçeğine uymayan katı kurallarına uymasını engeller.

Ancak Kürdistan'da İslamiyet'in benimsenmesi ve feodal mirliklerin oluşmasından sonradır ki, özel mülkiyetin yaygınlaşması ve İslami ümmetçi düşüncenin etkisiyle kadın sosyal yaşamdan giderek çekilir ve erkek, yaşamın hemen her alanında başat cins konumuna gelir. Feodal ilişkiler ve onun ideolojisi olan ümmetçi düşünce, bunun en büyük etkenidir.

Bu nedenle İslami öğretilere bağlı Kürt topluluklarıyla, İslam-dışı öğretilere bağlı (Alevi, Ahle Haq ve Yezidi gibi) Kürt toplulukları arasında karşı cins yani kadın-erkek ilişkileri açısından belirgin farklar vardır. Bunu, İslamiyet'ten önceki Kürt toplumu ile İslamiyet sonrası Kürt toplumunu karşılaştırdığımızda rahatlıkla görüyoruz. Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının varislerinden biri olarak Kürtler'in, bu uygarlık ve kültürlerden etkilenmemesi kuşkusuz mümkün değildi. . .

Anadolu ve Mezopotamya Mitoloji ve Uygarlıklarında Kadın

lnsanlar, herşeyden önce ortaya çıktıkları toplumsal ve kültürel ortamın ürünüdürler. Bu nedenle, insanlığın uygarlığa geçmesiyle birlikte ortaya çıkan mitolojilerde, kadın-erkek ilişkisi, bir başka deyişle karşı cins ilişkileri ve kadının toplum içindeki yeri ve konumu, o dönemin üretim ilişkileri ve gelenek, görenek, inanç gibi kültürel yapılanmasıyla ilgilidir.

O dönemlerde ortaya çıkan mitolojilerde, tanrıların kadın ve erkek olması, bize kadının toplum içindeki statüsü konusunda önemli bir ipucu vermektedir. O dönem Demeter, Afrodit, Pyske, Atena, İsis, Hera, Arura, İştar, Nut gibi birçok kadın tanrıça bu uygarlıklarda yer alırlar. Bu mitolojilerde kadın, doğurganlığından ve insan soyunu devam ettirmesinden dolayı bereket tanrıçası olarak kutsanmıştır. Mezopotamya'da bereketin simgesi olan kadın tanrıça İştar iken, Mısır'da İsis, Yunan'da Demeter, Roma'da Venüs'tür. Görüldüğü gibi dört uygarlıkta da kadın, adları değişse de bereket tanrıçası olarak kutsanmaktadır.

Kuşkusuz kadının kutsandığı alan yalnızca bereketle de sınırlı değildir ve bilgelikte de kadına önemli bir statü verilmiştir. Mezopotamya'da bilgelik tanrıçası Nebu iken, Mısır'da Thof, Yunan'da Atena, Roma'da bu tanrıça Minerva'dır. "Kadın, hem üretim hem de yaratma özelliğinden dolayı o dönemin sosyal ve siyasal yaşamında farklı biçimlerde ve değişik özellikleriyle etkinlik kazanmıştır. " (1)

Bu nedenle, bu uygarlık ve mitolojilerde bereket ve bilgelik sıfatlarından başka kadına yaratıcılık tanrısı işlevi de verilmiştir. Mezopotamya'da bu Anu iken, Mısır'da Ptah, Yunan'da Demeter'dir. Ay ile özdeşleştirme sonucu kadına verilen sıfatlardan biri de ay tanrılığıdır. Yine ev içindeki işlevi ve çocukların yetiştirilmesindeki hüneri dolayısıyla kendisine çeşitli

tanrılıklar izafe edilen kadın, fiziki güzelliği dolayısıyla da mitolojilerde tanrıçalık mertebesine ulaşır. Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit bunun bilinen yaygın örneğidir.
Çok tanrılı dinlerin egemen olduğu bu uygarlıklarda hemen her misyonun tanrıları ve tanrıçaları vardır. Konumuzu öncelikle ilgilendiren Mezopotamya'ya baktığımızda, üsttekilere ek olarak su tanrıçası Anahita, Suriye tanrıçası Atargadis, yeraltı tanrıçası Ninmah, Mari'de tapınılan tanrıça Ninni-Zaza, ekin ve yazı tanrıçası Nisaba, Elam tanrıçası Şimut bunlardan bazılarıdır. (2)

Anaerkil toplum yapılarının egemen olduğu bu dönemden ataerkil topluma geçişle birlikte, kadınların önceki konumunu kaybettiklerini görüyoruz. Mülkiyet ilişkilerinde erkeğin başat güç haline gelmesiyle, kadın eski konumunu kaybederek tanrılıktan giderek mülk durumuna dönüşüyor. Bu aşamada, kadınların iyiliğin ve güzelliğin sembollüğünden çıkarılıp kötülüğün sembolüne dönüştürülmesi ilginçtir. Bizzat erkek tanrılar eliyle kadın, kötülüğün gelişiminin kaynağı olarak sunulur. Batı mitolojilerinde Pandora, Doğu mitolojilerinde Havva efsaneleri, kadının konumunun sarsılmasının ilginç örnekleridir. İşte kadının aleyhine gelişen bu yeni anlayış, tek tanrılı dinlerde kadının günahkâr olarak görülmesine vesile olur.

Bu bir bakıma, egemen sınıfların, ezilenlere karşı yürüttükleri mücadelede kadını bir araç olarak kullanmalarıdır. Yukardaki iki örnekte de görüldüğü gibi kadın, kötülüklerin temsilcisi ve yayıcısı olarak insanlığa benimsetilmiştir. "Kadının bu derece düşürülmesi ve aşağılanması, erkek otoritesinin egemen olmasının bir sonucudur. İlk başlarda 'ana tanrıça' mertebesinde olan kadın, çelişkilerin birliğini ve her an birbirine dönüşebilme potansiyellerini temsil ederken, daha sonraki süreçte, kötülüklerin kaynağı ve yayıcısı konumuna getirilmiştir. " (3)

Uygarlığın gelişmesi ve ilk devletlerin ortaya çıkmasıyla, kadının "ana tanrıça" rolü önemini yitiriyor ve erkeğin egemenliği ön plana çıkıyor. Kuşkusuz bunda, sınıflı topluma geçişin de rolü büyüktür. Kadın, sınıflı topluma geçişle birlikle eski konumunu yitirerek, emek ve cins sömürüsüne maruz kalıyor.

Eski Anadolu ve Mezopotamya kadını üstüne yapılan araştırmalar, bundan 4000 yıl önce kadının statüsünün birçok açıdan bugünkünden daha ileri düzeyde olduğunu gösteriyor. Konuya ilişkin araştırmalar, "MÖ 2000'li yıllarda kadınların dini, ticari, devlet yönetimi gibi birçok etkinlikte yer aldığını, evlilik ve boşanmada erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu, zinada ise koşullara göre kadına ceza verilmediğini ortaya koyuyor". (4)

"Hititler'de aile anaerkildir. Aile, 'iki başlı' aile aşamasından 'tek eşli' aile aşamasına geçmiştir. " Anadolu'nun ilk imparatorluğu Hititler'deki sosyal yapı, kadını, kendi anlayışına uygun bir düzeyde yaşatmıştır. Ülkedeki kadın nüfusunun tamamına yakın çoğunluğu çalışan ve çalıştırılan kadın durumundadır. Çanak-çömlek yapımı, dokumacılık, tarım, ev içi uğraşılar genellikle kadının iş sahası ve yükümlülükleri kapsamındadır. Saray ve çevresinde ise bir tavannah (valde sultan) saltanatı vardır. Kraldan sonra en yetkili ve güçlü kimse kralın annesidir. Tavannahlar, saraydaki en güçlü kadınlardır". (5)

Gerçekten, tarihsel kalıntılar, Anadolu'da Asur ticaret kolonileri çağında hür kadınların yalnız ev kadını olmayıp, hayatın başka alanlarında ve özellikle ticaret işlerinde erkek gibi rol üstlendiklerini gösteriyor. Bu dönemde Anadolu ve Mezopotamya'da yaşayan kadınlar, kendi başlarına iş hayatına atılıyor ve her çeşit umumi işlemlerde yer alıyordu. Bu dönemde kadın, erkekten aşağı ikinci sınıf vatandaş olarak görülmüyordu. Evlilik kurumunda da, eşler tamamıyla aynı haklara sahipti ve ayrılma durumunda kazanılan mallar eşit bölüşülüyordu. Boşanma yetkisi, her ikisine de tanınıyor ve çocuğun verasetini de anne alabiliyordu. Hitit kanunlarında zina suçu, şartlara göre kadına verilebildiği gibi erkeğe de verilebiliyordu.

Kadın, ilkin Sümer'de toplumsal anlamda erkekten geri kalmaya başlamış ve giderek de toplumu denetleme ve yönetme egemenliğini erkeğe kaptırmıştır. Ancak, bu egemenliği bırakma, hiç bir zaman Hıristiyanlık ve İslamiyetteki gibi göksel emre dayalı kayıtsız-şartsız bir teslimiyet şeklinde olmamıştır.

M. S. 3. Yüzyılda ortaya çıkıp, Mezopotamya'nın ve Asya'nın birçok bölgelerine yayılarak evrensel bir din halini alan Manicilik, daha sonra Kürtlerin eski dini Zerdüştlüğü reforme ederek sistemli bir devlet dini haline gelir. Mani felsefesinde kadın -erkek ilişkisi ve kadının konumu tektanrılı dinlerden farklılık gösterir. "Üretim ve mülkiyetin ortaklığını savunan Mani inanc, kadının mülkiyet aracı olarak görülmesine, cariyelik sistemine ve çok kadınla evlenmeye karşı çıkmıştır."(6)

Kaynağını Zerdüşt inancından alan ve kendinden önceki tek tanrılı dinlerin kadın-erkek ilişkilerine bir tepki olarak ortaya çıkan Manicilerin bu anlayışı; her zaman olduğu gibi bu çağda da egemen tektanrılı dinlerin ve egemen sınıfların tepkisini çekmiş ve bu inancın mensuplan, "kadınlı-erkekli topluca cinsel ilişkide bulunmak, misafirlere kadın sunmak"gibi suçlamalara maruz kalmışlardır. Bu suçlamalar, sonraki yüzyıllarda da aynı topraklarda özellikle heterodoks din ve inanç mensuplarına karşı devam edecektir. .

Mani dininden 300 yıl sonra çıkan İslamiyet ise, bir yandan kadını tümüyle erkeğe mahkum ederken, bir yandan da üstteki suçlamaları doruk noktasına vardırp, heterodoks dinleri ortadan kaldırmanın gerekçesi yapar.

Anadolu, Mezopotamya ve İran'da kurulan Selçuklu Devleti, Arap, Acem, Kürt, Ermeni ve Asuri gibi yerli halkların yanısıra, bu topraklara yeni akan Türklerin de izlerini taşıyan karmaşık bir kültürel yapılanma içindeydi. Yalnız yerli halkların egemen sınıfları değil, bu topraklara yeni akan Türk unsurun egemenleri de kadın konusunda İslamiyetin katı kurallarını taşıyordu. Türk Sultanı Alpaslan'ın Veziriazamı Nizamülmülk Siyasetname'sinde kadınlar ve diğer dinsel öğretiler konusunda dile getirdiği olumsuz düşünceler, bu anlayışın ilginç örnekleridir ve bu düşünceler daha sonraki Osmanlı yönetiminin kadınlar ve heterodoks dinler konusundaki olumsuz tutumunun da adeta temelini oluşturur.

Cumhuriyet döneminde kadın konusundaki en eski araştırmalardan birini yapan Türk araştırmacı Zehra Celasun, Selçukiler'de halkı sınıf bağlamında, I-Göçebeler, II- Türk göçebeleri, III-Arap bedeviler, IV-Kürtler olmak üzere dörde ayırıyor ve Kürt kadınlarının özgül konumu konusunda şu belirlemeyi yapıyor:

"Kürtler'in kadınları da kocalarıyla birlikte beraberce harbeder ve harplerde geri hizmetlerde bilhassa yaralılara yardım ve su taşırlardı."(7)

Gerek Nizamülmülk'ün, Mazdekçilik ve Hurremilik gibi islamdışı öğretilere mensup Kürt kadınları için yaptığı suçlayıcı değerlendirme, gerekse Selçuklu dönemindeki Kürt kadınları için yapılan yukardaki belirleme, Osmanlı'dan günümüze kadar devam edecektir. . .
Selçuklu'nun mirasını devralan Osmanlı Devleti, başka birçok alanda olduğu gibi kadın konusunda da ona eklemlenen bir halka gibidir ve onun güçlü bir devamcısı niteliğindedir. Özellikle 16. yüzyılda Halifeliği alan ve imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devletinde, kadın konusu İslami çerçevede daha bir sistematize edilir. Araştırmacı Nora Şeni, özellikle şehirli kadınların, İslam eksenli fermanlarla belirlenen bu yeni statüsünü şöyle özetliyor:

"Osmanlı imparatorluğunda 16. yüzyıldan 19. yüzyıla, hatta 20. yüzyılın başlarına kadar, devlet tarafından, kadınlarınnn kentte varolma biçimlerini düzenleyen bir dizi ferman çıkarıldı. Şehrin başlıca otoriteleri (kadı, subaşı, yeniçeri ağası gibi), bu fermanlar gereğince kadınların yaka biçimlerinden eşarp uzunluklarına kumaş türlerine varıncaya kadar herşeylerini izlemekle yükümlüydüler. Geleneğin boyutlarını aşan ferace genişlikleri, yaşmak şeffaflıkları fermanlarla kırpılıyor; kadınların sokağı, taşıtları, dükkanları kullanma şekilleri, şehirle ilişkileri 'mutad-ı kadim'e göre belirleniyordu. (. . . ) Fermanlarla Saray, kadın kılığının boyunu, rengini, kalınlığını belirlerken, bir yandan da kadınların hangi mahallelerde, hangi saatte, ne tür arabalara binerek, nereye kadar gidebileceklerini gösteren, cinsiyet ayırımının oluşturduğu ayrı bir şehir coğrafyası geliştiriyordu. (. . . ) Yasak mesire yerleriyle yasak olmayan sokaklardan oluşan bu cinsel şehir haritası üzerinde, devlet yinç kadınların ne tür vasıtalara, nasıl bineceklerini, hangi günlerde nasıl hareket edeceklerini belirleyen özgün trafik kuralları koyuyordu. (. . . ) Nitekim 1900'lü yılların başına kadar ulaşım araçlarında kadın-erkek ayrımı sürecek; yazlıklara, adalara giden kadınlar vapurların alt bölümlerinde yolculuk etmek zorunda bırakılacaklardı. Kadınlar kocalarının faytonlarında bile görünmekten alıkonulacaklardı."(8)

Bu noktada; aydınlanmacı şair Tevfik Fikret'in 20. yüzyılın başlarında eşiyle birlikte Batılıların bir toplantısına katılmasının bile olay yapıldığını hatırlatalım.
Araştırmacı Şeni, Osmanlı toplumunda, kadının da statüsünü belirleyen devlet-din ilişkileri konusunda şu saptamayı yapıyor:

"Osmanlı toplumunda İslami kurumlar ve dinsel organlar, doğrudan devlet aygıtına bağlı olup, bu aygıtın içine gömülüdürler. İslami anlayış ve uygulayışta dini hiyerarşi ile devlet arasında zaten varolan organik bağ, Osmanlıda özellikle sıkı dokunmuştur. Dinsel organlar devlet aygıtının bir parçasıdır. Osmanlı devleti, kendine bağlı İslami bir elit oluşturup, kurduğu İslami eğitim sisteminin de bu elit tarafindan denetlenmesini sağlayarak, dini hiyerarşiyi memurlaştırır. Bürokratik karakterli bu dinsel yapının uyguladığı sosyal kontrol devletinkinden bağımsız değildir. Sünni-Hanefi resmi din, daha çok merkezi otorite denetiminin bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürür. ."(9)

Nora Şeni'nin, yazısına dayanak yaptığı çeşitli yüzyıllarda İstanbul hayatına ilişkin Ahmed Refik' in derlediği fermanlara ek olarak, tarihçi Reşad Ekrem Koçu da ilginç fermanlar ve anekdotlar sunar. Bu fermanlardan yola çıkarak şöyle diyor yazar: "İstanbul'da, Fatih'den Abdülhamid devri sonlarına, meşrutiyete kadar kadınlar, tek veya iki-üç çifte kayıklara binemezlerdi. Yasağın konulmasına sebep, bazı hafifmeşrep nazenin taze kadınların kayıklarda, kırıklan olan erkeklerle buluşmalarına mani olmaktı. (. . .) Bu hususta asırlar boyunca İstanbul Kadılığına hitaben çok şiddetli fermanlar çıkmış, sokaklarda ve mesire yerlerinde namahremlerin nazarını üstlerine çekecek kılık ve kıyafette gezen 'avret'lerin cezalandırılması ile iktifa edilmeyerek onlara böyle şeyler diken terzilerin de mesrul tutulması emrolunmuştur."(10)

Buradaki alıntılar, tüm Osmanlı toplumu, memleketleri ve halkları için kuşkusuz bir genelleme oluşturmaz. Burada anılan kurallar, başta İstanbul olmak üzere Osmanlı dinsel ve kültürel hegemonyası altına giren şehirler için geçerledir daha çok. Bunun yanında, aralarında Kürtlerin de bulunduğu, farklı statüde yaşayan ve farklı kültürel geleneklerden ve yaşama biçiminden gelen halkların kadınları, kuşkusuz belli ölçüde egemen ideolojinin titreşimlerini taşısa da esas olarak tarihsel ve toplumsal yaşam biçimlerini devam ettiriyorlardı.


- DEVAM EDECEK -

 


Dipnotlar
1- Kadın ve Felsefe: Mitolojilerde Kadının Yeri ve Önemi, Jina Serbilind, Sayı: 60/2001
2- J. Kurdo: Kürt Kültürünün Kaynakları, Öz-Ge yay. Ank. 1992, s. 38, 52 vb.
3- Kadın ve Felsefe, aynı yazı.
4- Eski Anadolu'da Kadın, Özgür llawe, 27 Ocak 2001
5- Nilay Ergen: Anadolu'da Kadın, Folktur Sanat, Sayı: 2/1987
5b- 4 Bin yıllık Hukuk Belgeleri Bulundu, Öz-Po. 4. 2. 2002
6- Kadın ve Felsefe: Mani Felsefesinde Kadın, Jina Serbılınd, Sayı: 61/ 2001
7- Zehra Celasun: Tarih Boyunca Kadın, İst. l946, s. 54
8- Nora Şeni: Osmanlıdan Cumhuriyete Kadın, Yapıt, Sayı: 9/1985
9- Aynı yazı
10- Reşad Ekrem Koçu: Tarihimizde Garip Vakalar, 3. bas. İst. l971, s. 81, 83


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver