|
Prof. Yalçın Küçük'e sorular: SUÇLUYORUM Hasan Yıldız Bireyin kendine göre bir tarih anlayışı olabilir. Geçmiş ve bugünü kendine göre yorumlama hakkı olabilir. Ancak bilim adına tarih yapan, bu iddiada olan biri 'kendine ait' olanı bir kenara bırakmakla yükümlüdür. Üstelik bu kişi tarihsel olgular karşısında kavramları ruhuna uygun kullanmasını bilendir. Çünkü "tarihçi çağının insanıdır ve çağına insan varoluşunun koşulları ile bağlıdır. Kullandığı -demokrasi, imparatorluk, savaş, devrim- gibi kelimelerin kendilerinin bile, onları ayıramayacağı bugüne özgü anlam yükleri vardır."(1) 'Tarih nedir' sorusuna yanıt arayan ünlü İngiliz diplomat-tarihçi Edward Hallet Carr, tarihçiyi geçmişin değil, yaşadığı dönemin insanı olarak görür. Ancak çok önemli bir belgeyi ele geçiren herhangi bir tarihçi, bu belgeye gerekli soruları sorma cesareti ya da duyarlılığı gösteremezse, bilimsel bir noktaya ulaşamaz. Vakavünist olanların böylesi bir zorunluluğu yok. Bu türlerin yorumları kendilerine ve olayın sahiplerine aittir. Yine bu nedenle bilim adına tarih yapanların yorumlara yükledikleri anlamlar karekteristik özellikler gösterirler. Suçlamamı bir ders performansına dönüştürmeye hiç niyetli değilim ve bu gerekli de değil. Ayrıca, bir veri alanı olarak suçlamanın kesinleşmiş belgelerine de ulaşmış değilim. Sadece bilinçli bir eylem içinde olan -son yüzyıla nakşedilen- moda deyimle, 'gönüllü sürgünlerin' düşüncelerine ve eylemliliklerine ait sezgilerim var. Yine de bu, benim soru sormama engel değildir. Bugün için somut, elle tutulur bir belge yoksa da, gören gözlerim ve diğer duyularım beni bir o kadar belgeye yaklaştırmaktadır. Sezgilerle de olsa, eğer bugün bunu söylemezsem, biliyorum ki tarihe karşı suçlu duruma düşeceğim. Çünkü tarih aynı zamanda bir 'sezgidir', 'fısıltılara kulak vermek'tir, başlangıç ve sona bu duyarlılığı katabilmektir. Hele gözümüzün önünde geçen olaylar hakkında bir şey sezemiyorsak, yine Carr'ın deyişiyle "ya siz duyarsızsınız ya da tarihçiniz alık bir adamdır."(2) İşte günümüzde 'la raison d'Etat'nın yani 'hikmet-i devlet'in kullandığı en önemli alanlardan biri olan medyanın kamuoyu oluşturmada oynadığı en önemli rol, insanların sezgilerinin yönünü değiştirmekte gösterdikleri becerilerdir. Tarihçi ise bu tuzakları aştığı için ünvanına layıktır. Peki, Türkiye'de olan nedir? Tarih adına tarihsizleştirilmeye çalışılan koskoca bir dönem aktörleri olan birilerinin 'bilim' adına bizi desenformasyona uğratmaları, onların ne kadar ayaklar altında olan politik ahlakla davrandıklarını gösterir. Politikacılık ve tarihçilik karıştığı için, sorun daha da karmaşık bir hal alır... Suçlama işte bu tiplere karşıdır. Ya politikacı olunuz; yaptığınıza ve yazdığınıza öyle değer biçelim, ya da kelimenin tam anlamıyla tarihçi olunuz, evrenselleşiniz. Politikanın reelliğiyle, tarihselliğin bilimselliği arasında sıkışan biri yolunu seçemezse, psikolojik faktörler kendisini onda acımasızca gösterir. Bizim özgülümüzde bu iki dere arasında sıkışan Sayın Prof. Yalçın Küçük'tür. O'nun son çalışması olan 'ŞEBEKE'yi uzun zamandan beri elimin altında tutmama karşın, Orhan Pamuk ve Ahmet Altan'ın romancılıklarına ait kritikleri bitirip bir türlü 267. sayfaya gelemedim. Bir politolog olarak romanlar üzerinde gösterdiği kritik ustalığı ve estetiği, politikanın ana sorunlarında her nedense gösteremiyor. Oysa ben, ve sorunla ilgili olan çok geniş bir kamuoyu bunu görme hakkına sahip olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü; Yalçın Küçük, yaşamının 7 yılını Türkiye'ye en ağır sorunları yaratan PKK çevresinde geçirdi, Orhan Pamuk'un yanında değil. Ne 'Aydınlık Zından' ne 'Sırlar' ne de 'Şebeke' adlı çalışmada günümüzün yakıcı sorunlarına ve bu arada 7 yıllık yaşamın -hatta devam eden yaşamın demek daha doğru olacak- sonuçlarına değinme gereği duymuyor. Birşey söylememek için konuşuyor, konuşma özgürlüğünü kullanıyor. Oysa ben soruyorum. Kamu adına soruyorum. Şebeke adlı çalışmanın 267. sayfasından 274. sayfasına kadar sığdırdığı bu döneme ilişkin belirlemelerini tekrar bir soru olarak kendisine yöneltmek durumundayım. Yalçın Küçük son çalışmasında İmralı sürecine değiniyor, "Bazı Kürt Şefleri'nin tümünü bana bağlamasını ölçüsüzlük saymakla birlikte, kendimi böyle bir discours'un düşünsel hazırlayıcıları arasında sayıyorum" (3) diyerek bir gönderme yapmaktadır. Discours'la sözkonusu ettiği 'İmralı söylemidir'. 'Bazı Kürt Şefleri' belirlemesinde ise bir karışıklığı önlemek için açıklayıcı olmak zorundayım: Araştırma düzeyinde, Sayın Küçük'ü bilim dışı ilişkilerinden ötürü zan altında bırakan bir çalışmada bugüne kadar sadece bu satırların yazarının imzası oldu. 'Muhatapsız Savaş, Muhatapsız Barış' adlı çalışma 'uluslararası komplo' adı altında bir dönemi polisiye roman hikayelerine döndürüp unutturmaya çalışanlara karşı yazıldı. Bu süreç, iddia ettiği gibi, bütün boyutlarıyla kendisine bağlanmış da değildir. Sürecin bir yerinde ve bir yapısında rol aldığını açıklaması bizim için yeter ve artar bile. Köşe yazarlığı düzeyinde ise Özgür Politika adlı gazetede yazılar yazan Yaşar Kaya'nın açıklamaları oldu. Yaşar Kaya ise bu eleştirileri yaparken, neden ve hangi amaç için yaptığını bilemeyecek kadar bir yerde 'şeflik' yapmaktadır. Bulunduğu yerin gerçek şefleri onun bu değerlendirmelerine bir nebze olsun değer vermemekle bunu yeterince gösterdiler. Benim ise bu kategorilerle hiçbir ilişkim yok. Dolaysıyla tartışmanın bu boyutunda Yalçın Küçük ile başbaşa kalıyoruz ve ben bundan, aramızdaki gereksizler atıldığı için, fazlasıyla memnunum. Bunu, tartışmayı daha da kolaylaştırıcı olduğu için söylüyorum. Yoksa Yaşar Kaya'nın günahı kendi boynuna aittir. Yalçın Küçük'ün 'Şebeke' adlı çalışmasında bir kaç satıra sığdırmaya çalıştığı, Türkiye'nin son çeyrek yüzyılıdır. Acıların, gözyaşının, ihanetin ve kahramanlıkların belleğimizde hâlâ izlerini taşıdığı bir çeyrek asırdır. Cumartesi Anneleri'nin yanık yüreklerinin sesinin hâlâ duyulduğu bir dönemdir. Hangi cephede olursa olsun, yüreğine taş basılan her annenin artık bir 'Cumartesi Annesi' haline geldiğini bir karanlık dönemdir bu. Tüm Türkiye insanı açısından bu dönemin aydınlatılması hem tarihsel, hem de insani bir görevdir. Çünkü anaları, oğullarının yanına götüren mezarların ıstırap yüklü yollarıdır. Birçoğunun bu hakkı bile yok... Hangi dağın başında, hangi derenin kıyısında, hangi kampın zındanında özgürlük adına kafalarına sıkılan kurşunlarla bu dünyadan göç ettiklerinde bize, sadece adlarını bıraktılar. Kimi o haktan bile mahrum oldu. Ve bu çeyrek asrın eylemliliğinin sonuçlarını savunabilir hale getirmek için Y. Küçük 'bozulma' teorisine sarılmaktadır. O'na göre "Kürtler bozulmuş"tu!.. İsmail Beşikçi Hoca'nın bu bozulmayı İmralı süreciyle başlattığını, kendisine göre ise Kürtler içinde çok önceden beri 'bozulma' yaşandığını söylemektedir. Kesin bir tarih vermemekle birlikte 'bozulma'nın Eylülist politikalar sonucu olduğunu biliyoruz, çıkartabiliyoruz. Eylülist politikalar, dünya genelinde, toplumsal laboratuvarlar'da yapılan denemelerin bir sonucu olarak, büyük güçler tarafından, 12 Eylül'den çok önce uygulamaya konmasıyla biliniyor. Küçük'ün Türk toplumu üzerinde 'küçültme ve kazıma' olarak belirttiği Eylülist politikalar, Kürtler arasında 'bozulma' olarak ortaya çıkıyordu. Bozulma, toplumun kendi kendisine yabancılaşmasıdır. Bu kavramı yerli yerine oturtmak için biraz geçmişe dönmek ve Kürtler'in, uzun bir sessizlik döneminden sonra kendileri için politika yapar hale geldikleri, şehirleşmeyle birlikte entellektüel yapının nisbeten geliştiği ve buna bağlı olarak demokrasi ruhunun uyandığı 1960 sonrası Kürt eylemliliğine bakmak yerinde olacaktır. Yalçın Küçük TİP dönemini anlatırken, demokrasi talebinin bu parti aracılığıyla Kürtler'de nasıl yoğunlaştığına dikkat çekiyor ve 'Doğu Mitingleri'nin Kürt siyasetini ve siyasetçilerini nasıl ön plana çıkardığına parmak basıyor. Bunlar Kürt uyanışının, -şimdilerde kafalara kazınırcasına söylendiği gibi- PKK hareketi ve Öcalan ile ortaya çıkmadığının sosyolojik verileridir ve başkaları tarafından da aynı dikkatle izlenmekteydiler. Denebilir ki eğer İsmail Beşikçi bu mitinglerin "çocuğu" sayılacaksa ( 4) PKK ve Öcalan bu sosyal değişimin ancak bir sonucu olabilirdi. Onlar bunu bile layıkıyla oynayamadılar; Demokrasi ruhunun yükseldiği bu dönemi redderek toplumu kendisine yabancılaştırmanın dozunu arttırdılar. Apoizm denen teori bütün bu dönemin reddi olarak ortaya çıktı. Kendi tarihini tanımayan bir kuşak böyle yetiştirildi. İşte bozulma buradaydı. Tarih ve kimlik saptırması kolonyalist politikalardır. Parodokslar ülkesi olan Türkiye'de, "ulus diye, ulus diye" ulussuzlaştırmak bu eller vasıtasıyla yapıldı. Sokaktaki insanın bu kadar propoganda bombardımanı altında Kürt sorunu deyince PKK'yi aklına getirmesini anlıyorum ama, bilim adına yola çıkanların neden bu popülist eğilimleri ölçüsüz biçimde kullandıklarını anlayamıyorum. Bunun devamı daha da beterdir: 1989 yılında Toplumsal Kurtuluş adlı dergide 'PKK içindeki Apo liderliğini bir kişinin fiziksel varlığı olarak değil, yoğun bir kollektif liderlik olarak' gören Yalçın Küçük, 1993 yılında kendi ifadesiyle "gönüllü sürgüne" çıkarak PKK çevresine ve bu kanalla Kürtler içine yerleşti. Yine kendi ifadesiyle "keşif kolu" olarak bu yapılar içinde analizler yaptı, sonuçlar çıkardı. İşte bu sonuçların uygulamaya konmasında Öcalan ile işbirliği yaptı. Bir yanda PKK'nin kongreleri yapılıyor, resmi kararlar çerçevesinde kadrolar dağlara gönderiliyorken, diğer yandan parti lideri olarak Öcalan, örgüt dışı unsurlarla farklı bir dil kullanıyordu. Yalçın Küçük bu ikili dili en çok dinleyenlerdendi. Hafıza-i beşer nisyan ile malümdür -isterse bunları yalanlayabilir, ama onun hafızasına tam bir güvenim var- unutmuş olması mümkün değildir; Suriye Krizi'nin çıkmasından çok önceleri Med-TV'de yapılan bir programda konuşan Küçük, yaklaşık olarak şunları söylüyordu: "Öcalan ile bütün konularda aynen düşünüyoruz. Yalnız onların kendi soluna karşı tavırlarında ayrılıyoz." Demek ki 'İmralı dıscours'unun iskeleti çok önceden hazırlanmıştı. Peki bundan, bırakalım PKK'yi, bugünkü Başkanlık Konseyi arasında bulunanlardan kaçının haberi vardı? Gerçi, bu soruyu sormanın artık hiçbir anlamı kalmadı. Ama etik açıdan sorulması gereken soru da hâlâ ortada duruyor: Aynı düşünülen konular neydi ve nasıl olurdu? Bu sıralar PKK ve ona bağlı olan organlar peş peşe kongreler, konferanslar toplayarak kararlar alıyorlardı. Politik açıdan yasal sayılabilecek olan bu toplantıların sonuçlarını son derece iyi bilen Yalçın Küçük, bir bilim adamı olarak nasıl olur da, örgütün yasal kararlarıyla 180 derece farklı düşünen bir liderle ortak anlayışlarda birleşebiliyordu? İşin daha trajik yanı, bu kararları aldıranın, ya da alınan kararlar karşısında ses çıkarmayanın da Öcalan olmasıdır. Öyleki Öcalan edebiyatcılar derneğinin bile ne yönde kararlar alacağını dikte ettirecek kadar olayların içinde olan bir enerjiye sahiptir. Ancak gemide toplananlar geniş hayalleriyle yaşarlarken, rota başka yöne doğru gidiyordu. Bu insanlar okyanusun içinde nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Belki de kıyıdaydılar ve kendilerini okyanusta sanıyorlardı. Pusulaları yoktu ve varsa da, onu sadece bir tek kişi kullanıyordu. Peki; bu anlayışla "tüm konularda birleşmek" örgütün, kadroların, kitlelerin aldatılması anlamına gelmiyor muydu? Bir halkın politik olarak aldatılmasına aracı olmak hangi bilim etiğinde vardır? O'nun 'İmralı discours'u nu doğru bulup/bulmamasını eleştirecek bir yan yok. Bu discours'un hazırlayıcıları arasında olabilecek olan -ismini burada anmayı gereksiz bulduğumuz- başka kişiler de olabilir. Öcalan orta yerde herkesten daha fazla discours'a sahip çıkarken, onları eleştirebilecek durumda değilim. Ama hem yasal örgüt kararlarının alındığı bir dönemde, bir devrimci, bir sol'cu bir bilim adamı gibi bulunup, PKK'nin propogandasını yapacaksınız, hem de örgütün bu kararlarıyla bağdaşmayan işler yapan biriyle ortak hedefler saptayacaksınız. Peki bunun adı 'bozulma' değil mi? Bozulmayı en etkili eller kanalıyla sahipsiz bırakılmış bir halka dayatma değil mi? Bunun adının komploculuk olduğunu siyasetin içinden gelen Yalçın Küçük bilmiyorsa kim bilebilir!.. Kendisine yabancılaşan, yabancılaştırılan toplum, bozulan toplum değil midir? Ne devrimci, ne bilim adamı sıfatı bu işlerde rol almasına neden değildir. Bir tek sıfat dışında; ve bu sıfatı açıklamayı kendisine bırakıyorum. Daha da geriye gitmeye gerek var mı? Biraz olsun geriye bakma cesareti gösterebilirsek orada hesaplanan hedefin Yalçın Küçük'e devrediliş öyküsünü buluruz. Politik olarak Öcalan'ın partisine dayattığı 'bozulma', Doğu Perinçek ile yapılan yakınlaşmada ifadesini buluyordu. Bugünkü 'discours'un ilk verileri o günkü ilişkilerde şekilleniyordu. Hâlâ hatırlardadır;'14 Ağustos Atılımı' denen gerilla savaşının şokunun toplumda yaşandığı bir sırada 2000'e Doğru dergisi PKK propogandası yaparak ilgi topluyordu. O günlerde 'Perinçek'in kendi hesapları' denip geçiştirilmişti. Şimdi 'başkası'nın da bu hesapta payı olduğunu kim, nasıl inkar edilebilir? Öyleyse; kuruluşundan beri Kürt toplumunun dinamiklerine 'ulusallık' adına saldıran bir örgüt, 'bozulma' siyasetinde başrole oynatılmıştır. Bu nedenle aynı verilerden hareket edersek, PKK hareketine, Kürtler'in içinde yaşadığı değerler sistemini parçalayan, Eylülist bir hareket olarak bakmak yanlış olmayacaktır. PKK üzerinde oynanan kontrol mekanizmasıyla bu değerler sistemiyle oynanmış, İmralı süreciyle de bu halk teslim alınmaya çalışılmıştır. Öcalan'ın 'Bekaa Discours'larına bakınız. Yerden yere vurduğu, küfrettiği, elinden tutuyor gibi yapıp tekrar yere çaldığı insan, artık kişiliğini yitirmiş, kelimenin tam anlamıyla teslim olmuş bir et yığınıdır. PKK'de kitle 'yığın' haline getirilmiştir. Zor karşışında kendilerini güvence altına almak için, zor'a teslim olan aydınlar ise, bozulan toplumun habercisidirler. Kendi tarihine ve kişiliğine yabancılaştırılan insandan ne olur? Bunların anlamını Küçük gibi biri bilmiyorsa, tarih'te bir yerde duruyor demektir. Yalçın Küçük bunu çok daha kısa özetle şöyle açıklıyor "kendi değerler sistemini yitirmiş bir halk, teslim olmaya her zamandan çok hazırdır" (5) O, 'Sevgili Başkan' ile buluşmaya gittiği tarihlerde 'bozulma' teorisinin işlediğini bir bilim adamı olarak görüyordu ama, bu mekanizmanın başında bulunan Öcalan'a 'kurumsal' bir işlev yüklemekten de geri durmuyordu. Ne anlamı olduğunu şimdi detaylandıramayacağım bir olgu daha var; Öcalan da kendi cephesinden bu tür komplimanlara yanıt vererek Yalçın Küçük için, "O'nu tek kişilik bir parti" olarak gördüğünü açıklıyordu. Bu belirlemenin toplumsal hiçbir dayanağının olmadığını biliyoruz; olsa olsa ancak bilinmeyen bir 'güç'tür sözkonusu edilen. Öyleyse Apoizm denen keşmekeşlik Eylülist bir politikadır. Eylülist politikalarda başrolü oynayan din, şimdi sırasını Öcalan'a devretmiştir. Politikanın dinselleştirilmesine sözde karşı çıkmanın hiçbir geçerli yanı yoktur. Çünkü din bu discours'un sadece bir parçasıdır. 'Discours'unu desteklediği Öcalan peygamberce sözler etmeye devam ediyor ve kendi topluluğu tarafından mesih ilan ediliyor. Görüyorsunuz ki Eylülizm, Kürtler'i hem biçiyor, hem küçültüyor. Apoizm dinsel bir espri ile politik söylemin içine aktarılıyor. Kutsal topraklardan bahsediliyor. İmralı'da lanetlediği geçmişine peygamberler diyarının toprağını katarak kutsamaya çalışıyor. Bütün bunlarda mistik bir anlayışı bulmak ta mümkündür: Tüm lanetli, bozulmuş toplumlara bir kurtarıcı gelmiştir. Peygamberler bu tür toplumların içinden çıktı, ne var ki, Öcalan'ın yolunu tıkayan, kendisini son peygamber ilan eden Hz Muhammed olmuştur. Şimdi Muhammed'in bu öngörüsünü takdir etmemek mümkün mü? Dilsizleştirilmiş, duygusuzlaştırılmış, kimliği elinden alınarak sokaklara bırakılmış halk'a kurtarıcı olarak 'İmralı discours'u büyük bir politik beceriyle sunuluyor. Ve Yalçın Küçük bu politikaların denklemleri içinde yer alarak sol analizler yapmaya devam ediyor... Peki neyin adına bu yapılıyor? Öcalan ile ilişkiye giren bir tek yasal devlet organı daha ortaya çıkmamışken, Yalçın Küçük neyin adına 'İmralı discours'unun hazırlayıcıları arasında kendisini görüyor. Barış gibi kutsal ve saygın bir kavramın arkasına sığınarak açıklama yapmak yetersiz kalıyor. Öcalan İmralı duruşmaları sırasında olur olmaz konuştukça Yalçın Hoca'nın "Öcalan fazla konuşuyor" diye tepki göstermesini şimdi daha iyi anlıyoruz. E. H. Carr ile başladım, bir tekrar da olsa O'nunla bitirmek istiyorum: "Bir tarih eserini okuyunca, daima fısıltılara kulak verin. Eğer bir şey sezemiyorsanız, ya siz duyarsızsınız ya da tarihçiniz alık bir adamdır." Ah! Sevgili Aziz Nesin, seni o kadar arıyoruz ki... Bak; 'Klinik' vak'a lar tarihimizi ne hale koydu. Duyarsızlığımız nerelere kadar ulaştı!.. Alık tarihçileri olan bir toplum olduğumuz için mi bu kadar aptalız? Bak; Bir tek soru soran yok.
|
||||||
|
||||||