Bazı sorular ve cevaplar:

Yanlışa Karşı Çıkıp
Doğruya Omuz Vermeden
Seçenek Yaratılamaz..


Aşağıdaki iki yazı www.kurdistan.nu'dan, "PSK Bulten"den alındı. İki okurun sorularına verilen cevaplardır.


C. Cen'in sorularına cevaplar:

Sayın C. Cen mektubunda, şöyle diyor: "Herhalde kendimi tanıtmamın sizin için bir önemi yoktur. Merak ettiğim sorularımı sormak istiyorum. Politik manevralar yapmadan yanıtlarsanız sevinirim."

Sayın Cen, Politika, bir bakıma karşıtlar arasında cereyan eden uzun, inişli çıkışlı bir savaştır. Öyle olunca, doğal olarak "manevraları" da olur.. Ama manevralar düşmanlara karşı yapılır, dostlara karşı değil.. Biz ise ezilenlerin, baskı görenlerin dostuyuz. En başta da kendi halkımızın, yani Kürt ulusunun kurtuluşu için mücadele ediyoruz. Bu konuda ise alnımız açık, içimiz rahat; dostlarımıza karşı, halka karşı hep dürüst olduk. Onları sadece aydınlatmak için çabaladık. Çünkü kurtuluşları buna bağlı. Bu nedenle sayın okurumuzun da yüreği rahat olsun. Biz, esen rüzgara göre akşamdan sabaha görüş değiştirenlerden, bir gün kara dediğine ertesi gün ak diyenlerden, "taktik" adına bir dediği bir dediğini tutmayanlardan değiliz.. 28 yıllık Parti yaşamımız ortada..

Sayın Cen'in soru cümleleri oldukça uzun, içinde birçok konu, yorumlar ve sorular içiçe geçiyor. Bu nedenle bazı soruları bölümlere ayırıp cevaplandırmayı uygun bulduk. Bu sorular ve bizim cevaplarımız şöyle:

1- Partinizin kuruluşundan beri PKK ile hem ideolojik, hem de silahlı çatışmalarınız oldu. Her ne kadar PPK ile silahlı çatışmadan kaçındıysanız (ki bunun sebebini sormuyorum ve sorgulamıyorum), kaçınılmaz sonuç olarak bunu yaşadınız. Ne var ki bu büyük hatadır...

PKK ile "çatışmamız" partimizin kuruluşundan beri olamaz. Çünkü PSK 1974 yılının sonunda kuruldu, PKK ise 1978 yılında.. Ayrıca PKK ile silahlı çatışmamız olduğundan söz edilemez. Saldırı tek yanlıydı. PKK kurulur kurulmaz, ilk ve başlıca eylemleri Kürt ve Türk yurtsever ve devrimci örgütlerine yönelik saldırılardı. PKK kendi dışında herkesi düşmandan sayıyordu. Örneğin, "Kürdistan Devriminin Yolu" adlı kitabında Öcalan, "Özgürlük Yolu (PSK), KUK ve DDKD bizim düşmanımızdır, öncelikle onları ortadan kaldırmalıyız, sonra sıra sömürgecilere gelir" diyordu...

Biz PKK'nın bu tutumunu teşhir ettik, ona karşı ideolojik mücadele yürüttük, ama silahlı çatışmadan kaçındık. Çünkü bunun, bizzat sömürgeci rejimden kaynaklanan bir oyun olduğunu daha baştan gördük. Amaçları Kürtleri kendi aralarında çatıştırıp Kürt sorununu terörize etmekti. Biz bu oyuna gelmedik.

"Bu büyük hatadır" diyorsunuz. Bununla neyi kast ettiğiniz iyi anlaşılmıyor. Eğer, PKK ile silahlı çatışmadan uzak durmaksa, bu hata değil, akıllıca bir tavırdır.

2- Benim asıl merak ettiğim, sizin geçmişten beri süregelen ılımlı yaklaşımlarınızla Kürdistan'ın kurtuluşunun mümkün olmaması ve Kürt halkının hakkı olan özgürlük kapısının açılamıyacağı... Bugün PKK'nın yapmaya çalıştığı üzere, Demokratik Cumhuriyet tezinin de bir sonuç vermeyeceği gibi.. TC'nin tutumu ortada.. Siz 1970'lerden beri dün PKK´nın savunduğu şeyleri az-çok savunuyordunuz.. Günümüzde tüm dünyada esen demokrasi rüzgarlarına kayıtsız kalan TC hükümeti, en ufak bir adım atmazken, 70'lerde demokrasi mücadelesiyle bir yere gelineceğini mi savunuyorsunuz?

Bir kere "1970'lerden beri PKK'nın savunduğu şeyleri az-çok savunduğumuz" iddianız gerçekçi ve haklı değil.. Bizim politikalarımız PKK'nınkinden dün çok farklıydı, bugün de öyle. Sadece 1993 yılında yaptığımız protokolle bir anlayış birliği sağladık, ama bu da kağıt üzerinde kaldı, PKK yine bildiğini yaptı, eski yanlışlarını sürdürdü.

Bizim geçmişten beri savunduğumuz tezlerle PKK'nın bugün savunduğu "demokratik Cumhuriyet" tezinin de birbiriyle ortak hiçbir yanı yok.

Biz, Türk rejiminin sınır tanımaz zulmüne, tüm kışkırtmalarına rağmen, pasifist olduğumuz için değil, ama koşulları uygun görmediğimiz için silahlı mücadeleden uzak durduk. Koşullar sizden yana değilken silahlı eyleme yönelmek, devrimcilik ya da cesaret değil, yanlış yapmaktır ve fayda yerine zarar verir. Biz bu nedenle, barışçı ve siyasal mücadele yöntemlerini izledik. Bu yöntemlerin de zafere ulaşmaya yetmediğini söyleyebilirsiniz. Ama niçin yetmedi? Acaba sol ve yurtsever güçlerin büyük çoğunluğu, bir bölümüyle maceradan, diğer bölümüyle rejime kuyrukçuluktan uzak olsa, doğru bir politikada bir araya gelse, yetmez miydi?

Sorun TC'nin niyetleri de değildir. İş TC'yi yöneten tutucu güçlere kalsa, zaten sittin sene değişim filan olmaz. Onlar sizin karşıtınızdır. Eğer köklü bir değişim istiyorsanız bu tutucu güçleri yenilgiye uğratıp iktidarı ele alacaksınız. Ya da en azından onları zorlayıp değişime, demokrasi ve özgürlük yolunda adımlar atmaya mecbur edeceksiniz. Bu da güç meselesi. Kitleleri kazanıp, örgütleyip sözkonusu hedeflere yöneltmeniz gerekir. Politika bunun içindir.

Bizim, 1970'li yıllardan beri önerdiğimiz politikalar zaferi sağlamaya yetmediyse, yanlış oldukları için değildi. Kürt ve Türk kesiminde birçok örgüt, yani sol ve yurtsever güçlerin büyük bölümü, bunu göremediği, yanlışı izlediği için yetmedi. Özellikle de PKK.. Eğer Kürt sorunu terörize edilmeseydi, eğer dost-düşman birbirine karıştırılmasaydı, eğer bir birlik sağlanıp kitleler barışçı ve siyasal mücadele kanalına yöneltilseydi, onların ortak gücü değişimi sağlamaya pekala yeterdi ve bugün Türkiye'de ve Kürdistan'da manzara çok farklı olurdu. Türkiye belki bugün demokrasi ve Kürt sorununun çözümü yolunda önemli mesafeler almış ve Yunanistan gibi, AB içinde yer almıştı. Böylesi bir birlik ve doğru politika kitleleri devrime de hazırlardı. Oysa herkesin ayrı bir yöne koştuğu, ve solda, bir yanda maceracılığın, diğer yanda rejime kuyrukçu eğilimlerin ağır bastığı bir ortamda sol da, Kürt yurtsever hareketi de yitirdi.

Diğer bir deyişle sahnede yalnız değildik. Dilimizde tüy bitercesine doğruları anlatsak bile çokları bunu göremediler, yanlışa yöneldiler. Rejimin onları çektiği mindere sürüklendiler. PKK ise zaten Kürt sorununu terörize etmekte bir araç olarak kullanıldı.

PKK bugün, "Demokratik Cumhuriyet" tezlerini savunmakla, silahlı eyleme son vermekle, siyasallaşmadan söz etmekle, bizim dediğimize mi geldi. Hiç ilgisi yok!

Biz, barışçı yöntemleri izlesek de, başından beri Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunduk. Özgürlüğün siyasal biçimini ya ayrı devlet, ya da federasyon olarak ifade ettik. Bugün de aynı görüşteyiz. Biz Kürt halkının temel haklarından taviz vemedik, vermiyoruz.

Oysa PKK bir uçtan diğer uca savruldu.

PKK İlk çıktığında sadece gizli örgütlenme diyor, hertürlü legal mücadeleyi reddediyordu. Legal Kültür derneklerine, legal yayınlara bile karşıydı. Bu tür legal çalışmaları burjuvazinin izniyle yapılan işler sayıyor ve ihanet gibi niteliyordu.

PKK ilk çıktığında sadece silahlı mücadele diyor, hertürlü barışçı mücadeleyi reddediyordu. Bu tutumu uzun yıllar devam etti.

PKK Bağımsız Kürdistan istemini mutlaklaştırıyor, federasyon veya otonomi istemeyi bile ihanet sayıyordu..

Oysa şimdi PKK gizli örgütlenmeyi bırakıyor, sadece legal mücadeleyi savunuyor; silahlı mücadeleyi bırakıyor, sadece barışçı yöntemleri savunuyor.

Ama daha da önemlisi PKK'nın Kürt halkının tüm temel istemlerini bir yana bırakması. O, bağımsız Kürdistan tezini bırakmakla kalmıyor, ne federasyon ne de otonomi istiyor. PKK Kürt istemlerini sıradan kültürel haklara indirdi. Bu hakları bile sulandırıyor. Üniter devleti savunuyor, Kemalizme övgüler diziyor..

Bu yanlış bir politikadan dönmek değil, geçmişte savunduğu ya da savunur göründüğü tüm istemlerden vaz geçmektir. Bu bir havlu atma olayıdır. Zaten reimin hizmetine girdiğini Öcalan da partisi de gizlemiyor..

3- Diyelim ki söylenenler doğru.. Neden tüm Kürt Partileri, birbirinizi eleştirip yerden yere vurmak yerine, kazanılan ortak tecrübelerle ortak mücadele etmiyorsunuz? (Parti tüzüklerinden söz edeceksiniz.. Tüzüklerde ortak bir madde olmalıdır: KÜRDİSTAN'IN ÖZGÜRLÜĞÜ esası).

Bizim tüzük ve programımız başından beri birliğe açık. Ortak amaçlar için yurtsever güçlerle ortak cepheyi amaçlamışız ve yıllar boyunca bunun için çaba gösterdik. Zaman zaman kurulup sonra dağılan birlikler de oldu. Şimdi de Kuzay Kürdistan'lı sekiz partinin ortak bir platformu var, biz de içindeyiz ve birlikte iş yapıyoruz. Bu platform 1995 yılında oluştu. Başlangıçta PKK da içinde vardı; daha sonra politikaları yüz seksen derece değişince platformla yolu ayrıldı..

Kısacası, Kürt örgütleri, özellikle de PSK birlik konusunda sekter değil. Aksine buna her zaman çok önem verdik. Ama bir örgüt, eğer daha ortaya çıktığı gün sizi düşman diye hedef seçip yok etmeyi temel politika yapmışsa onunla nasıl birlik yapacaksınız? Dün PKK'nın yaptığı gibi..

Ya bir örgüt ulusal istemleri tümden bir yana bırakmış, size baskı yapan, haklarınızı gaspeden rejimin diliyle konuşuyorsa?. Bugün PKK'nın yaptığı gibi..

Ama herşeye rağmen, PKK'yı bu bataktan çıkarmak için geçmişte çaba sarfettik. Şimdi de PKK yanlıştan dönsün, son üç yılda içine düştüğü teslimiyet plitikasına son versin, kamuoyu önünde dürüstçe özeleştiri yapsın, yine birlikte çalışabiliriz. Bizimki kan davası değil.

Ama PKK bunu yapabilir mi? Besbelli yapamaz. Apo rehin alındıktan sonra, o da Apo'nun hayatını kurtaracağım diye onunla birlikte rejime teslim oldu. Örgüt olarak kendisi de bir rehine durumuna düştü.. Şimdi ise zaten, rejimin isteğine uygun olarak kendi kendisini tasfiye etmekle meşgul..

Öte yandan, Kürt partileri arasında şiddete başvurma, silahlı çatışma ne kadar yanlışsa, ki biz her zaman bu tür yöntemlere karşı olduk, yapılan yanlışları eleştirmek de o kadar haktır ve gereklidir. Yanlışları eleştirmeden nasıl kitlelere doğru yolu göstereceksiniz?.

4- Kürdistanın bugünkü şartlarında, eğer hala politik baskılarla ve lobiler yaparak kurtuluşun sağlanabileceğini savunuyorsanız, bunu şimdi PKK da yapıyor, fakat bu, T.C'nin tutumundan anlaşılıyor ki hayalden öteye gidemez. Kurtuluş Avrupa'dan değil ancak Kürdistan'dan elde edilebilir. Kürdistan şartlarının ağırlığından söz edip Avrupa'nın tüylü yataklarında (cephe gerisinde) ahkam kesmek sizce doğru bir mücadele yöntemi mi?

Kimden söz ettiğinizi bilmiyoruz; ama biz salt lobi faaliyetleriyle, ya da politik baskılarla sonuç alınabileceğini savunmuş değiliz. Politik göçmenlerin Avrupadaki koşullarını da bilmediğiniz anlaşılıyor, sayın Cen. Belli ki bu türden spekülasyonlar ve "kuştüyü yatak" masalları sizi de etkilemiş..

Geçmişte faşist ve askeri darbeler pekçok ülkeden yurt dışına politik bir göçmen dalgasının oluşmasına yol açmıştır. Türkiye'de de kaç kez oldu. Bu insanların çoğu geçmişte ülkede çalıştılar, en önlerde mücadele ettiler, hapislere girip çıktılar. Yurt dışına çıkanların tümünü de aynı kefeye koymayın. Göçmenlik zordur, yaşayan bilir. Birçok kişi göçmenlik koşullarında yorulur, mücadeleyi bırakır. Göçmenlik bir değirmen gibi insanları öğütür. Ama yurt dışında gecesini gündüzüne katarak çalışan, direnen, ayakta kalan, örgütlü yapıyı koruyup sürdüren birhayli insan da var. Bu insanlara da saygı duymalı. Onların mücadelesi yurt içi mücadeleye büyük destektir.

Elbet, asıl mücadele alanı yurt içidir. Bizim partimiz, yani PSK da yurt içinde kuruldu. Faşizmin zindanlarına çok kişi verdi, kurbanlar verdi ve yurt içinden hiç kopmadı. Yoldaşlarımızın, taraftarlarımızın ancak küçük bir kesimi yurt dışına çıktı. Çoğunluk oradadır ve mücadele devam ediyor.

5- HADEP ve aşiret partileriyle Türkiye'de mücadele sadece düzenin bir parçası olmaktan ziyade sizce nereye gidebilir?

HADEP'in politikalarını en çok eleştirenlerden biri biziz. Ama böylesine toptancı bir küçümseyiş haklı değil. Legal mücadele alanı son derece önemlidir. İlkesel olarak bu alanı kullanmak lazım. Kürt hareketini legal mücadele alanından uzak tutmak isteyen rejimdir. Kürtler buna karşı direnerek, bu alanı kullanmakta ısrar ederek cevap vermelidirler.

Şu ya da bu legal parti yanlışlar yapabilir. Neyin yanlış yapıldığına bakmalı. Öncelikle eleştiri ve önerilerle yanlışı düzeltmeye çalışmalı. Bu mümkün olmazsa ayrı bir örgüt kurmak da mümkün. Kürtler son on yıldır bunu yapıyorlar. Ama legaliteyi tümden küçümsemek, reddetmek, yanlış bir tutumdur ve büyük laflar edip bir iş yapmamaya, atalete varır.

6- Kadrolarınızın kaçta kaçı Türkiye'de bulunuyor, bulunanlar neden seslerini yükseltmiyorlar? PKK'yı tek alternatif bırakıp muhalifsiz bir çelişki yaşatılıyor?

Sayın Cen, sorunuzun birinci bölümünün cevabı yukarda verilmişti. Ses yükseltmeye gelince, bu olanaklara bağlı. Bakın, Türk rejiminin elinde devlet malı ya da özel, onlarca televizyon kanalı var. PKK'nın da kanalı var. Ama, sizin nasıl "kuştüyü yatağınız" yoksa, bizim de bu olanağımız yok.. Buna karşılık boş oturmuyoruz. Elimizdeki dar olanaklarla sesimizi duyurmak için elden geleni yapıyoruz. Bu ses hem yurt içinde hem dışında var.

PSK 28 yıl boyunca Kürt halkına doğru yolu göstermek, yanlışlar konusunda uyarmak için elinden geleni yaptı. Özellikle, rejimin rehin aldığı PKK eliyle Kürt hareketini pasifize etmeye çalıştığı son üç yıl zarfında, kitlelerde düş kırıklığını önlemek, doğru bir kanalda seçenek yaratmak için de, yurt içinde ve dışında yoğun bir çaba gösterdi ve buna devam ediyor. Bunu tüm yurtsever çevreler biliyor. Ama sorun da işte burada. Bu çabalara omuz vermek gerekiyor. Yanlışın karşısındaki güçlü seçenekler ancak böyle yaratılabilir.

Acaba çalışanlara moral vermek, omuz vermek, ortak çalışmalarda yer almak yerine olup biteni seyretmek, ya da sadace yakınmak, "neden daha fazlasını yapamıyorsunuz?" diye eleştirmek haklı bir tavır mıdır, çıkar yol mudur?

Ne yazık ki şu anda sahnede böylesine çok seyirci var.. Onlar tribünlerden mücadele meydanına inse, çalışanlara omuz verse çok şey değişecek..


Avrupa'nın Kürt sorunu konusundaki tavrı

Sayın A. Emrah'ın sorusu şöyle:

Avrupa'nın Kürt sorunu konusundaki tavrı çözüme yardım eder mi, yoksa bunun tersi mi sözkonusu?

Avrupa deyince malum, birçok ülke sözkonusu. Düne kadar birbirine zıt doğu-batı diye ayrılıyordu. Şimdi de, iki karşıt kamp biçimindeki bu bölünme kalmamış olsa bile, farklı ülkeler söz konusu. Bu ülkelerden her birinin politikası, şu veya bu konuda, birbirinden farklı olabiliyor.

Öte yandan, Avrupa dendiği zaman, genellikle akla gelen Avrupa Birliği'dir.

Avrupa Birliği'nin Kürt sorunu konusundaki tavrı ise, geçmişten beri bir yanıyla olumlu, bir yanıyla olumsuzdur. Bu ülkelerin çoğu NATO üyesidirler ve geçmişten beri, NATO'nun diğer bir üyesi olan Türkiye'ye ekonomik, politik ve askeri planda destek olmuşlardır. Öyle olunca da, ister istemez, Kürt halkına baskı yapan bu rejimin yanında, dolayısiyle Kürt halkının karşısında olmuşlardır.

Öte yandan, Avrupa Birliği ülkelerinin Kürtlere ilişkin politikası da genel olarak demokrasiye ve insan haklarına ilişkin politikası da Türkiye'ninki ile tam olarak çakışmıyor. Bu ülkeler belli bir demokratik sisteme sahipler. İnsan hakları konusunda ortak normları var. Oysa Türkiye'deki rejim, görünüşteki çok partili parlamenter düzene rağmen iğretidir. Türkiye demokratik bir ülke değil. Düşünce, basın, örgütlenme özgürlükleri kağıt üzerinde var, gerçekte yok. İşkence sistemli biçimde süregelmekte. Bu yüzden Türkiye, bir üyesi olmaya çalıştığı AB ile sürekli olarak ters düşüyor, eleştiriye uğruyor.

Kürt sorunu konusunda da durum aynı. Avrupa ülkeleri Kürt sorununa Türkiye'nin gözüyle bakmıyorlar, Kürtler üzerindeki baskıları onaylamıyorlar. Zaman zaman eleştiriler yöneltiyolar. Avrupa Parlamentosu'nun Kürtlerle ilgili olarak Türkiye'yi eleştiren ve Kürt sorununun diyalog yoluyla çözümünü isteyen birçok kararı var.

Avrupa Birliği'nin üye adayı ülkelerin, bu arada Türkiye'nin de önüne koyduğu "Kopenhag Kriterleri"de Kürtleri yakından ilgilendiriyor. Bu kriterler azınlık haklarına saygıyı, dil ve kültür haklarını içeriyor.

Türkiye ise hem AB'ye üye olmak istiyor, hem de bu normlardan rahatsız, onları yerine getirmemek için ayak diriyor. Bu nedenle sık sık AB'ye ters düşüyor, ondan yakınıyor, AB'nin Türkiye'yi bölmek istediğini ileri sürüyor.

Oysa Avrupa ne Kürtlere dost, ne Türklere düşman. Bunlar demokratik ülkelerin çağdaş normları. Avrupa halkları, büyük küçük bu normlar sayesinde birarada barış içinde yaşıyorlar, daha geniş siyasal birlikler oluşturuyorlar.

Avrupa'nın bu tutumu, elbet Kürt sorunu bakımından olumludur. Bu tavır, Kürt sorununun tam bir çözümüne elbette ki yetmez (çünkü Kürt sorunu, Kopenhag Kriterleri'ni aşan çok daha geniş boyutlu bir sorundur); ama onu olumlu yönde etkiler.

Sonuç olarak, Kürt sorununun çözümünü şu ya da bu dış güçten bekleyemeyiz. Kimsenin böyle bir derdi yoktur. Kürt sorununu çözüme götürecek olan en başta Kürt halkının mücadelesidir. Bu mücadele sürdükçe, Türkiye'nin içinde de dışında da, çözüme yardımcı olan güçler çıkacaktır.


Çoğunluk her zaman doğru yolda olmayabilir..

Sayın A. Emrah 10 Mayıs tarihli ikinci
mektubunda şöyle diyor:


Benim geçen günkü soruma verdiğiniz cevabı okudum. Teşekkürler. Bugünkü soruma da cevap verirseniz sevinirim.


Kemal Burkay'ın PKK ve KADEK hakkındaki yazısını okudum. Ama son Newroz'da da görüldüğü gibi , Kürt halkının büyük bölümü PKK'dan yana tavır koydu. Buna rağmen PKK ve KADEK'i bu şekilde suçlamak Kürt halkına da aynı suçlamaları yöneltmek değil midir?

Sayın okurumuz,

Öncelikle Newroz'da Kürt halkının büyük bölümünün PKK'dan yana tavır koyduğu sonucuna nerden varıyorsunuz? Bu PKK'nın ve onun güdümündeki medyanın iddiası.

Newroz gösterileri sırasında bir bölüm insan PKK'dan yana slogan atmış olabilir. Bu bir ölçü olarak alınamaz. Newroz ulusal bir bayram, yurt içinde ve dışında Newroz gösterilerine nerdeyse tüm Kürt halkı katılıyor. Bunu yaparken de şunun ya da bunun hatırına değil, bayramını kutlamak için yapıyor.

Yurt dışındaki Newroz kutlamalarını ele alalım: (Yurt dışında Newroz serbest. Kimse de bir bayramı kutlamayı yasaklıyacak kadar ilkel değil.) Bu yıl yurt dışında PKK taraftarları Newrozu kendi başlarına kutlarken, PKK dışındaki Kürt kuruluşları birçok ülkede ortaklaşa kutladılar ve bu ortak etkinlikler oldukça kitlesel geçti.

Yurt içinde, Kuzey parçasında ise Newrozu kutlama hala rejimin keyfine, iznine bağlı. Örneğin o, Diyarbakır'da kutlanmasına izin verirken, bazı illerde vermedi. Yine Diyarbakır'da da bu izni, belli koşullarla, yani sınırlar koyarak HADEP'e verdi. Buna rağmen insanlar, HADEP yanlısı olsun olmasınlar, gösteri için belirlenen alana koştular. Bu doğaldır. Siz de biz de Diyarbakır'da olsak, Newroz günü sözkonusu alanda olurduk.

PKK yanlısı çevreler, Kürt halkının Newroza bu doğal ilgisini, kendilerine yonttular, bunu kendi politikalarına bir destek, onay, hatta "referandum" olarak yorumladılar. Bu yorumun gerçeklerle bir ilgisi yok.

Bu bayların deyişine göre Kürt halkı dün onlardan yanaydı, yani bağımsız Kürdistan istiyordu; şimdi de onlardan yana, yani hiçbir şey istemiyor! Onlardan yana, yani Kemalizmi ve üniter devleti savunuyor.. Bu olabilir mi? Kürt halkı bu kadar şaşkın mı?..

Ama şaşkın olan elbet Kürt halkı değil, onlar. Sözkonusu "referandum" şamatası ise bir demagoji.

Hangi politikaların halktan ne kadar destek gördüğü ancak özgür koşullarda anlaşılır, Türk rejiminin herşeyi bir deli gömleğine soktuğu bugünkü antidemokratik, yasaklı ortamda değil.

Öte yandan, birşeyin doğru olup olmadığının kanıtı salt kitle desteği değildir. Kitleler belli koşullarda yanlışı da seçebilir. Yanlışa karşı olmak, halka karşı olmak değildir.

Örneğin bir dönem Alman halkı'nın "büyük bölümü" Hitler'den yana tavır koydu, onun NAZİ partisini iktidara getirdi. O zaman Alman sosyalistleri ve demokratları Hitler'e karşıydılar. Acaba, sahip olduğu kitle desteğine bakarak, Hitler'e veya Nazilere karşı olmak, Alman halkına karşı olmak biçiminde yorumlanabilir mi?

Şah sonrası İran'ında da kitlelerin büyük bölümünün bir ortaçağ düzeni kurmaya çalışan mollaları izlediğini gördük. Bu durumda, Humeyni'ye ve Hizbullah'a karşı olmak İran halkına karşı olmak diye nitelenebilir mi?

Uzağa gitmeye ne hacet, Türkiye'ye bakalım. 1982 Anayasası halktan yüzde 90'ın üzerinde evet oyu almıştı. Buna bakarak bu anayasanın iyi olduğu, halkın çıkarlarını temsil ettiği söylenebilir mi?

Üç yıl önce yapılan seçimlerde de Türk halkının oyları en ırkçı, şoven partilere yöneldi. Kürt düşmanlığı yapan iki parti, DSP ve MHP büyük prim yaptılar. Irkçı MHP yüzde 18 oranında oy alırken, sosyalist solun en çok oy alan partisinin (ÖDP) oyları yüzde biri bile bulamadı. Oysa Kürtler bir yana, Türk halkının, emekçilerinin çıkarlarını MHP mi temsil ediyor, yoksa ÖDP mi?

Ve daha da ilginci, son seçimde Elazığ gibi halkının ezici çoğunluğu Kürt olan bir ilden en çok oyu Mehmet Ağar gibi birinin alması.. Bu, Kürtler bakımından trajikomik bir durum değil mi?.

Demek ki salt çoğunluğun tercihi ve eğilimi her zaman sağlıklı bir ölçü olamıyor. Çevresinde belli bir kitle olması kimseyi haklı kılmaya yetmez. Özellikle de ortamın doğru bir seçim yapmaya elverişli olmadığı, kitlelerin başka etkenler tarafından şaşırtıldığı, yanıltıldığı veya baskı altına alındığı durumlarda..

Bu nedenle, sayın okurumuz, PKK'nın veya KADEK'in kitle desteği ne olursa olsun, onları eleştirmek Kürt halkını eleştirmek veya "suçlamak" değildir. Burkay'ın yazısını değerlendirirken de siz yazıda dile getirilen görüşlere bakın; onlar doğru mu değil mi? Önemli olan bu.

Bunun tersi, kişiyi "çoğunluk her zaman haklıdır" gibi yanlış bir önermeye (postülata) götürür.

Politik mücadelede yanlış yapanı eleştirmek, özellikle de yanlış yapan güçlü olduğu ya da öyle göründüğü zamanlar daha da gerekli ve önemlidir. Böyle durumlarda yanlışa karşı çıkmak, kitleleri uyarmak ve onlara doğru yolu göstermek, zor ve zaman zaman riskli de olsa, bir görevdir, bir erdemdir. Ancak böyle yaparak kitleleri yanlıştan koruyabilir, bir süreç içinde de olsa, ondan kurtarabilir ve doğruya yöneltebilirsiniz.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver