|
1925 Seyîdxan KURİJ 20. yüzyılın başında ortaya çıkan diğer Kürt halk hareketleri gibi, Şeyh Sait Hareketi olarak bilinen halk hareketi de çok farklı değerlendirildi. Şüphesiz bunda sömürgeci T.C devletinin ve onun propaganda aygıtlarının önemli rolü vardır. Ancak buna Komünist Enternasyonal'in yanlış değerlendirmeleri ve Stalinist-Kemalist Türkiye solunun çabaları da eklenince, bir dönem Kürdistanlı sosyalistler bile bu harekete sahip çıkmakta tereddüte düşmüşlerdir. Ama gerçekleri sürekli saklamak mümkün değildir. Özelikle 1980'den sonra Avrupa'ya çıkan Kürt aydınlarının ve politik hareketlerinin, kendi kökleri ile ilgili çalışmalara yönelmeleri sonucu yaptıkları araştırmalar ve bazı dürüst Türk araştırmacılarının çalışmaları sonucu, 1925 Kürt Halk Hareketi ile ilgili gerçekler gün ışığına çıkarıldı. Şüphesiz ki en büyük yargılayıcı tarihtir. Tarih bu konuda hükmünü vermişir ve hareketin önderleri tarihteki yerlerini almışlardır. Biz bu yazıda; bu hareketin ortaya çıkışını, gelişimini, sonuçlarını ve niteliğini incelemeye çalışacağız. Yazımıza, Cıbranlı Albay Halit Bey'in tutuklanmasından sonra, Kürdistan Bağımsızlık Komitesi (AZADİ) başkanlığına getirilen Şêx Seîdê Paloyî imzası ile 1924 tarihinde Kürdistan'da dağıtılan bir bildiriden aldığımız bir pasaj ile başlayalım: "Türkler ve Osmanlılar, İslam ve Halife adına, 400 yıldan bu yana bizleri maalesef adım adım uşaklaştırdılar. Onlar bizleri cehalet ve karanlığa sürüklediler. Türkler ilkin göçmenler olarak bize geldiler, daha sonralari hileyle ve düzenbazlıkla buraya yerleştiler, onlar ülkemizi işgal edip yıkıma uğrattılar. Kürdistan hiçbir zaman şimdi olduğu kadar harabe olmadı. Hiçbir Kürt ve hiçbir mümin bu durum karşısında sabredemez. Bu mutsuz ve acıklı durumdan kurtulmak hepimizin görevidir. Bundan dolayı biz, hak ve doğruluk yolundan sapmamalıyız. Bizler ölümden korkmamalıyız. Haklarımızı bir daha ele geçirmek uğruna yenilgiye düşmeye müsaade etmemeliyiz. Kadınlarımıza, kızlarımıza ve de çocuklarımıza acımasızca kötü muamele eden Türk askerlerine, özellikle de subay ve komutanlarına karşı isyan et. Onlar din adına bizleri bir daha öldürüyorlar. Silahsız, günahsız, güçsüz ve savunmasızları koruyun, esir ve yaralılara karşı dikkatli olun. Bize karşı savaşmayan, bize teslim olan Türk askerlerine karşı iyi ve kardeşçe davranmak zorundayız. Ey Kürtler! Mem û Zîn destanından bu yana yaşamımızı bir düzene kavuşturamadık, atalarımızın ruhunu mutlu kılamadık, Ahmedê Xani'nin dileğini yerine getiremedik. Bundan dolayıdır ki bu sefaleti yaşıyor ve düşmanlarımızı sevindiriyoruz." (1)
Tarih mekanik değildir, aksine sürekli bir devinim içerisindedir. Ulusların yaşamı da durgun değildir, sürekli bir hareket, bir toplumsal devinim mevcuttur. Kürt toplumu da diyalektiğin bu şaşmaz kuralı gereği bazen dış şartların zorlaması ile bazen de kendi iç dinamiklerinin zorlaması ile sürekli bir değişim yaşamıştır. Kürtler, Kurdistan'ın jeopolitik durumundan dolayı sürekli yabancı işgalciler ile uğraşmak zorunda kalmışlardır. Demirci Kawa'nın zalim hükümdar Dehak'a karşı halkı örgütleyip direnişe geçmesinden bu yana (bu bizim bildiğimiz), Kürt halkı sürekli işgalcilere karşı, zulüm ve baskıya karşı direnmiştir. 1925 Kürt Halk hareketi, Kürt halkının 20. yüzyılın başlarındaki en kapsamlı anti işgalci hareketlerinden biridir. Bu hareketin örgütlendirilmesini ve önderliğini "Kürdistan Bağımsızlık Komitesi" (AZADİ) yaptığı için, burada kısaca bu örgüt üzerinde durmak istiyoruz. Kuzey Kürdistan'daki 1920-1940 yılları arasında ortaya çıkan ulusalcı hareketleri, tam olarak biribirlerinden ayırıp tek tek ele almak, olayın bütününü kavramaya yetmez. Çünkü bu olaylar silsilesi, bir zincirin halkaları gibidirler. Bu zincirlerden birini koparmak, bu tarihsel sürekliliği bozmak anlamına gelir. Ancak 1920-1940 yıllarındaki tarihsel olaylar açısından, başlangıç olarak, 1918 sonbaharında yapılan Kürdistan Tealî Cemîyetî'nin kongresini almak mümkündür. Bu kongrede iki görüş çarpışmıştı. Birinci gruptakiler, bağımsız bir Kürdistan için şehirlerde, köylerde, kısacası Kürdistan'ın her tarafında örgütlenmek gerektiğini, ikinci gruptakiler ise, müslüman bir devlet olan Osmanlı devletine karşı, şu anda bir ayaklanma başlatmanın, din kardeşliğine uygun düşmediğini savunuyordular. Bu Kongrede birinci gruptakiler galip geldiler. Kongrenin bu kararından sonra, Kürdistan Tealî Cemîyetî´nin seçkin üyelerinden Molla Hıdır Dersim'e, Seyît Kasım Erzincan'a, Veteriner Dr. Nurî Dersimi Koçgiri bölgesine, Alîşan ve Alîşer beyler Koçgiri ve Dersim bölgelerine gönderildiler. Kürdistan'in bazı şehirlerinde cemiyetin şubeleri açıldı. Bu hazırlıkların dışında Kürdistan'ın diğer yerlerinde komiteler kuruldu. Diyarbekir ve başka şehirlerde Kürt kulübleri kuruldu. Diyarbekir Kürt Kulübü´nün yaptığı toplantılarda, halk sokaklara taşıyor ve konuşmacıları sokak aralarında dinlemek zorunda kalıyordu. (2) Bu komitelerden en önemlisi ve konumuz açısından da üzerinde duracağımız "Kürdistan Istiklal Komitesi" (Azadi)'dir. Azadi, 1923 yılında Erzurum'da kuruldu. Komitenin başı Cıbranlı Albay Halit Bey idi. Bu komiteye daha sonra Hacı Musa Bey, Cıbranlı Halit Bey, Hasananlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılınının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek konularında anlaşıldı. (3) "AZADİ" Örgütünün amacı Türkler tarafından işgal edilmiş Kürt
topraklarını kurtarmak ve kendi bağımsız devletini kurmaktı. Bunun için
Kürdistan'ın birçok yerinde alt komiteler örgütlemeye çalıştı. Komite
üyeleri şehirlere, köylere dağıldılar, halk temelinde örgütlenmeye hız
verdiler. Türk okullarındaki Kürt öğrenciler ile ilişkiye geçildi, Kürtçe
yayınlara önem verildi. Türk ordusundaki Kürt subaylar ile ilişkiye geçildi.
Siyasi çalışmaların amacı Türklerin Kürdistan ile ilgili politikasını
kitlelere anlatmak, Kürt halkının ulusal kimliğine sahip çıkmasını sağlamak,
ulusal demokratik hakları konusunda mücadeleye çekmekti. AZADİ üyeleri
yaptıkları propagandada Kürdistan´ın somut şartlarını, dünya koşullarını
anlatıyor ve tek kurtuluş yolunun bir halk ayaklanması ile bağımsızlık
savaşını başlatmak olduğuna dikkati çekiyordular. Ulus devlet (Nation Staat) yaratmayı hedefleyen yeni cumhuriyetin ideolojisi tek ulus, homojen kültür ve tek şef kültüne dayalı idi. Osmanlı sınırları içerisindeki Ermeni, Rum ve diğer halklar ezildiklerinden ve Türk egemenleri için sorun olmaktan çıktıkları için sıra Kürtlere gelmişti. Zira Kürtler ulus-devlet projesinin önündeki en büyük engel idiler. T.C. Kürt sorununu temelden çözmek istiyordu. Burada, son dönemlerde yanlış bir biçimde kamuoyuna aktarılan, bir konuya değinmek ihtiyacı doğuyor. Maalesef bazı Kürt politikacılarının da iddia ettikleri, Türklerin milli mücadelesinde Türkler ile Kürtlerin omuz omuza savaştıkları savı, gerçekleri yansıtmıyor. Herşeyden önce, burada iddia edildiği gibi bir ulusal kurtulaş savaşı yaşanmamıştır. Türkler, ülkeleri sömürge olan, mazlum bir ulus değildirler. Osmanlı imparatorluğu bir paylaşım savaşına girmiştir. Bu savaşa katılan bütün taraflar gibi, sınırlarını genişletmek, daha fazla toprak işgal etmek amacı ile savaşa katılmıştır. Ancak savaşı kaybetmiştir, kazanabilirdi de. Şayet kazansaydı o zaman işgalci olarak tanınacaktı. Bu savaşta Almanya da kaybetmiştir, ama kimse Almanları mazlum ulus olarak tanımlamıyor. Savaş kaybeden elbetteki sonuçlarına katlanacaktır. 1918 ile 1922 yılları arasında süren bir Türk-Yunan Savaşı olduğu doğrudur. İngiltere, başlangıçta Yunanlıları desteklemiştir. Bu desteğin nedeni, Ankara hareketinin Bolşevikler ile olan ilişkileridir. İngiltere Sovyetler Birliği'nin Ankara hareketi üzerinden yeni yönetim ile ittifak kurup bölgeyi denetleyebileceğinden korkmuştur. Daha sonra Kafkaslar'daki Ittihat ve Terakki'cilerin Enver Paşa önderliğinde Bolşeviklere cephe almaları ve Ankara hükümetinin tavrı İngiltere´nin bu kaygılarını gidermiştir. Dolayısıyla, İngiltere Yunanistan'ı desteklemekten vazgeçmiştir. Bunun sonucu olarakta Ankara hareketi bu savaştan galip çıkmıştır. İsveç'te yayınlanan Kürdistan Press gazetesinde yayınlanan bir röportajında Yunanlı tarihçi, Ingiltere'nin ihanetine uğradıklarını beyan ediyordu.(4) Gelelim Kürtler ile Kuvay-ı Millîye'nin ilişkilerine: Herşeyden önce Kuvay-ı Millîye denen kuvvetler, Kürdistan'ın hiçbir yerinde, yabancı bir güce karşı savaşmamışlardır. Zaten Mustafa Kemal Anadolu'ya çıktığında, Kuzey Kürdistan'da Türk ordusunun dışında, bir yabancı kuvvet mevcut değildi. Antep, Maraş, Urfa yöresini işgal eden Fransızlar, daha önce Kürtlerin tamamen milis gücüne dayalı direnişleri sonucu, geri puskürtülmüşlerdi. Bu durumda Türk-Kürt ortak mücadelesi ile ülkeyi düşmandan temizleme iddiası tamamen illüzyondur. Söz konusu olan; Kuvay-ı Millîyecilerin iktidar mücadelesidir. Erzurum'da ve başka yerlerde kurulan Mudaafa-ı Hukuk Cemiyetleri, özelikle Ermeni fobisine karşı kurulmuşlardır. Bu derneklerin kurucularının çoğu, katledilen ya da tehcir ve tenkil edilen Ermenilerin, gayri menkullerine el koymuş Türk ve Kürt eşraf, tüccar ve asker-sivil bürokratlarıdır. Bunların en büyük korkuları; Ermenilerin geri gelip, mallarını geri alabileceklerine dayalıdır. Erzurum ve Sivas Kongrelerine katılan Kürtlerin çoğu, bu kaygılar ile bu kongrelere katılmışlardır. Sivas ve Amasya'daki toplantılarda, Kürtlerin lehine bazı kararların alınmasına ve bizzat Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından da imza edilmelerine rağmen, Koçgiri Kürt halk hareketinin şiddetle ezilmesinde bir sakınca görülmemiştir. Bu toplantılardan sonra ortaya çıkan Koçgiri hareketinde, Kürtler çok şey değil, sadece sınırlı bir otonomi talep ediyordular. Burada, akıllara durgunluk veren bir vahşet örneği sergileyip halkı katleden, köyleri yakıp yıkan Nurettin Paşa ve Topal Osman, Mustafa Kemal'in en yakın adamlarıdırlar. Topal Osman, Mustafa Kemal'in özel korumalığını yapmıştır. Nurettin Paşa'yı ise Mustafa Kemal mecliste savunmuştur. TBMM'de, gizli oturumlarda aile hükümeti kurmakla suçlanan Nurettin Paşa'yı, Mustafa Kemal "orduda kumanda görevi yapan biri ile ilgili karar vermek, Genel Kurmay Başkanı ile benim yetkilerim içine girer" dedikten sonra konuşmasını şöyle sürdürmüştür: "Nurettin Paşa'nın yasadışı eylem ve davranışlarına gelince; ben bunları incelettim. Bu incelemelerden bazı sonuçlar da çıkardım. Nurettin Paşa'nın değiştirilmesi kanısı doğmamıştır". (5) Özellikle Mustafa Kemal'in çok usta bir makyavelist olduğunu teslim etmek gerekiyor. Mustafa Kemal, Kürtler üzerinde çok ince hesaplara dayanan bir politika izlemiştir. Mustafa Kemal'ìn 1923'e kadarki bütün çabası, Kürtlerin kendi öz örgütlenmelerini engellemek olmuştur. Çok usta bir şekilde, bir taraftan Kürt feodallerine mektuplar yazıp onları kendi yanlarına çekmeye çalışırken, diğer taraftan Kürt aydınlarının Kürdistan´daki örgütlenmelerine engel olmuştur. Bazı ağa ve şeyhlere yazdığı mektuplarda; din kardeşliğini öne sürüp, Kürtlerin kendileri ile birlikte hareket etmeleri gerektiğini, özellikle Bedirhanlar ve Cemilpaşazadelere kanmamaları gerektiğini; zîra bunların İngiliz ajanı olduklarını dile getirmiştir. Bu mektupların çoğunu "ellerinizden öperim" gibi cümleler ile bitirmiştir. Kurdistan'da bir demografik araştırma yapmak için bulunan İngiliz Diplomat Noel, Ekrem Cemilpaşa ve Celadet Bedirhan, Mustafa Kemal'in Malatya'daki Türk yöneticilerine gönderdiği bir talimat ile Türk silahlı kuvvetlerinin saldırısına uğramışlar ve bölgeden çıkmak zorunda kalmışlardır. Mustafa Kemal, çok bilinçli bir şekilde, Kürtlerin kendileri için halk olmalarını önlemeye çalışmıştır. Çünkü; Mustafa Kemal'in ajan olarak suçladığı Kürt aydınları, kendi iradeleri ile sürece müdahale etmek istiyordular. Eğer Kürtler, kendi öz örgütleri ile sürece müdahale edebilselerdi, şüphesiz sonuç 1923 sonrasından çok farklı olurdu. Yani Kürtler, kendileri galip devletler ile pazarlığa oturabileceklerdi. Mustafa Kemal, örgütsüz bir halkı yönlendirmenin kolay olduğunu bildiği için, daha başından Kürt halkının öz örgütlerini yaratmasını engellemiştir. Şüphesiz bu konuda Osmanlı ordusunun henüz tam dağılmamış olması ve Hamidiye Alayları artıkları da yardımcı olmuşlardır. Mustafa Kemal'in bu tavrı Türkiye solu için bir gelenek olmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bu konudaki en ilginç iki örnek; Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Doğu Perinçek'tir. Sözde Kürt dostu kabul edilen bazı Türk aydın ve hareketlerinin, Kürt sorunu konusunda olumlu tavır sahibi olarak örnek göstermeyi çok sevdikleri ve maalesef Kürtlerin çoğunu da inandırdıkları Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın tavrı, özünde Mustafa Kemal'den pek farklı değildir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Elazığ Cezaevinde 1925 Hareketinden dolayı tutuklanan Kürtler ile birlikte yatmıştır. Bunun da etkisi ile olsa gerek daha sonraları partisi TKP'ye sunulmak üzere bir rapor yazmıştır. Ancak bu rapor 1970'li yılların sonlarında, kendisinin ölümünden sonra 1979 yılında yayınlanmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı burada, geleneğe uygun olarak o zamanki tek ulusal Örgüt olan ve Ağrı direnişini örgütleyen "HOYBÛN" örgütünü, emperyalistlerin ajanı olarak suçluyor. Ağrı direnişini ise, Emperyalist devletlerin Sovyetler Birliğini arkadan çevirme hareketi olarak değerlendiriyor. Aynı Kıvılcımlı, TKP'ye, Kürtlere abilik edip onlar için bir KP örgütlemesini öneriyor. (6) Doğu Perinçek, tarihten günümüze, gelmiş geçmiş bütün Kürt hareketlerini, emperyalistlerin piyonu olarak suçluyor, fakat Kürtleri bir halk olarak tanımlamayı da ihmal etmiyor. Hatta zaman zaman Kürtlerın hamiliğine soyunduğu da oluyor. Aynı Perinçek'in politik konjoktüre uygun olarak, Federasyonu savunduğu bile oluyor. Yalnız, kabul edemediği tek şey; Kürtlerin ayrı örgütlenmesidir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ya da Doğu Perinçek'de de görülen mantık Mustafa Kemal mantığıdır. Burada hazmedilemiyen; Kürtlerin kendi öz örgütlerine sahip olmalarıdır. Kürtlerin, kendileri için halk olmaları, nesne değil özne olmaları, hertürlü ince oyun ile önlenmeye çalışılıyor. Çünkü bilinir ki, kendi iradesini uygun araçlar ile ortaya koyan bir halkın, başkaları tarafından yönlendirilmesi kolay değildir. Eğer bugün Güney Kürdistan'da, 10 yıllık bir de facto Kürt Devleti varsa, bunun en önemli nedeni; o bölgedeki Kürtlerin kendi öz örgütlerine sahip olmalarıdır. 1990'larda o bölgedeki 8 örgütün bir araya gelip Kürdistani Cephe´yi kurduğu biliniyor. Şimdi tekrar konumuza dönüp AZADİ'nin durumunu inceleyelim. AZADİ örgütü; genel bir isyan örgütlemek için sürekli çalışıyordu.Yusuf Ziya, 1924 yılının ilkbaharında, Erzurum'da Cıbranlı Halit bey'in misafiri oldu. Daha sonra Halit bey'in özel bir mektubu ile Hınıs'a bağlı Kolhisar köyünde Şeyh Sait ile görüştü. Yusuf Ziya bundan sonra değişik bölgeleri (Göksu, Haci Ömer, Tekman, Gökoğlan, Karlıova, Varto) ziyaret ederek, Kürt aşiret reislerine bu kararları tanıttı. Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza Kasım 1924'te, diğer Kürt liderler ile görüşmek için Halep'e gitti. Halep'te yapılan kongreye Türkiye, Suriye ve Irak'tan önemli sayıda şahsiyet katıldı. Bu kongre, Türkiye Kürdistanı'nda 21 Mart 1925 günü genel bir ayaklanma başlatma kararı aldı. Ancak bazı olaylardan dolayı hareket erken başladı. Bu olayları kısaca şöyle sıralamak mümkündür: Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey'in erken harekete geçmesi ve 18. Alay'ın Yaveri Ali Rıza Bey ile birlikte tutuklanması, Beytüşşebab-Hakkari olaylarının patlak vermesi, birtakım gizli belgelerin Türk hükümet yetkililerinin eline geçmesi. Türk yetkililerin 1924 yılının Ekim ayında Yusuf Ziya'yı, Aralık ayında da Cıbranlı Halit Bey'i tutuklamaları. Halit Cıbril ve Yusuf Ziya'nın tutuklanmasından sonra AZADİ örgütünün başına Şeyh Sait getirildi. Bu arada Türk yetkilileri Şeyh Sait'e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs'tan ayrılıp Çapakçur'a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıya 20 sürü koyunu Halep'te satmış olan ve oradaki kongreye katılmış olan Ali Rıza da katıldı. Ali Rıza daha önce İstanbul ve Ankara'da bulunan Kürt Teali Cemiyeti üyeleri ile de görüşmüştü. Ali Rıza'nın getirdiği haberler Şeyh Sait'i bir ayaklanmanın Diyarbekir civarında başlatılması gereğine inandırdı. Şeyh Sait Lolan ve Hormek aşiretlerine de harekete katılmaları için bir mektup yazdı, fakat bu aşiretlerin önderleri isyana karşı savaşacaklarını bildirdiler. (7) 8 Ocak tarihinde Çapakçur'un Melekan köyünde bir toplantı yapılarak savaş cepheleri ve kumandanları tespit edildi (8) Şeyh Sait 12 Ocak'ta Çapakçur'da 15 Ocak'ta Daraheni'de, 21 Ocak'ta Lice'de ve 25 Ocak'ta Hani'de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve Kürt toplumunun bazı geleneksel önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran'da kardeşi Abdurrahim'in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim'e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925'de başladı. Seyh Sait bu oldu bitti karşısında mecburen hareketin genel komutanlığını üstlendi. İsyan, 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan'ın bütün bölgelerinde birden başladı. Hasanan aşireti reisi Albay Halıi Bey, derhal Muş'u kuşattı. Cıbran Aşireti'nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs'ı, Şeyh Abdullah ise Varto'yu zaptettiler. Birkaç önemsiz çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildiler. Şeyh Sait, 7000 isyancı ile birlikte Kiğı, Egil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran'ı zaptederek 14 Şubat günü Daraheni'yi tamamen eline aldı ve buraya Modan'lı Faki Hasan'ı vali olarak tayin etti. Daraheni, Kürdistan'ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Daraheni'ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur'a da hakim olunduktan sonra, bütün Harput'u tehdit altına aldı. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alarak derhal Diyarbekir üstüne yürüdü. Türkler endişeye kapılarak derhal Sarıkamış'taki 9., Erzurum'daki 8., Diyarbekir'deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa'daki 14.Süvari alaylarını, Van'daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler. Güç ve azimlerini ulusal bağımsızlik ruhundan alan Kürtler, bu büyük Türk birliklerini her yerde mağlubiyete uğratıp dağıttılar. Kürt isyancılar, kurtarılmış bölgelerde milli örgütlerini daha çok sağlamlaştırıyor ve güçlerini artırmaya hız veriyorlardı. Kışın korkunç fırtınalara, kara ve tipiye rağmen Kürtler, büyük ustalıkla, Kürdistan'ın doğal engebeliklerinden de faydalanarak, muntazam Türk birliklerine karşı çarpışıyorlardı. Silvan, Beşiri bölgeleri Türklerden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık zaptedildi. Bununla yetinmeyen Kürtler, Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge'yi de kurtararak Çemişgezek'i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler. Böylelikle 1925 yılı Mart ayının sonlarında Kürtler, Kürdistan'ın yaklaşık 12 vilayetini kurtardılar. Mevcut telefon ve telgraf hattından da faydalanarak, bu sayede Kürt merkezi ile milli Kürt güçleri arasındaki irtibatı muhafaza ediyor ve Türk birliklerinin merkezlerini de takip ediyorlardı. Aynı zamanda çok sayıda makinalı tüfek ve silahlar ile donatılmış büyük Kürt milli güçleri, Diyarbekir üstüne yürüyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taaruza geçtiler. Her iki taaruzda başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk birlikleri kaçarak zar zor içkaleye sığınabildiler. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar. Diyarbekir sokaklarındaki çarpışmalar çok kanlı oldu. Türk askerleri, asrımızın her türlü toplarına karşı koyabilecek olan, Diyarbekir surlarının üstünden Kürtler'in başlarına ve göğüslerine el bombası, makineli tüfek ve top mermilerini yağmur gibi yağdırıyorlardı. Bütün bunlara karşı Kürt milli askerleri, hançerleri ellerinde "Bıji istiklal, Bıjî Kurdistan"(Yaşasın Özgürlük, Yaşasın Kürdistan) sesleriyle hücum ediyorlardı. Kürt ruhunda ulusal hırsın ne kadar yüce olduğunu ıspatlamak için, bundan daha açık bir delil düşünülemez.... Buna parelel olarak, ulusal güçlerden kuvvetli bir kol Siverek istikametinde, diğer bir kol ise Harput ve Malatya istikametlerinde ilerlemekteydiler. İsyancılar, işgal ettikleri bütün yerlerde derhal geçici bir "Kürdistan Hükümeti" kurarak disiplin ve güveni sağlıyorlardı. Türklerden esir alınan askerlere ve özellikle de çocuklara çok iyi davranılıyor, özel esir yerlerine yerleştiriliyorlardı. Kürtlerin hizmetinde bulunmayı arzu eden Türk subay ve askerler, kendi rütbeleri ve maaşları korunarak görevlendiriliyorlardı. Türk ordu birliklerinde bulunmakta olan, birçok Kürt subay ve erleri, gönüllü olarak isyancılara katılarak, görev istediler. Çok tabıdir ki böyleleri güvenle kucaklandı ve rütbeleri yükseltilip sevinçle kabul edildiler. Artık Kürtler, Kürdistan'ın 12 vilayetini zaptetmişlerdi. Durumun çok tehlikeli olduğunu, isyancıların Siverek kapılarına dayanmış olduğunu gören Ankara hükümeti, derhal Genel Seferberlik ilan etmeyi zorunlu buldu. Kürt isyancılar, Türklere karşı kendi haklı savaşlarını ilan ederken, hiç değilse yabancı büyük devletlerin, Türklere yardım etmeyeceklerini ummuşlardı. Özellikle güney ve güneybatı sınırlarından emindiler. Halbuki, tam tersine, Türkler Fransız devletinin rızası ile Suriye demiryollarından faydalanarak, Carablus üzerinden, ilkinde 80 000, ikincisinde 25 000 askerle birlikte, hafif ve ağır top, makinalı tüfek ve uçakları Mardin'e, yani isyan bölgesine aktardılar. Durumun çok tehlikeli olduğunu anlayan isyancılar Diyarbekir'i tahliyeye karar verdiler. Diyarbekir'in tahliyesinden sonra Kürtler Türk orduları ile nihai bir savaşa girmemek için dikkatli davranıyorlardı. Bundan dolayı Sivas-Bayburt- Erzurum-Carablus-Mardin istikametlerinde ilerleyen Türk ordularına karşı, bir gerilla savaşı yürütmeye karar verdiler. Bu dönemde sayıları 200 000'e varan Türk güçlerine karşı, Kürtler'in yalnız 40 000 mücahidi vardı. Kürtler nisan sonlarına doğru erişilmez olarak bilinen Genç, Dersim, Bitlis ve Hakkari dağlarına başarılı bir şekilde çekildiler. Şeyh Sait'in kuvvetleri Genç'in kuzeyinde zor durumdaydılar. Doğuya çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait'i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait şafakla yeni bir taarruz yaparak muhasarayı yarmak istediyse de, maalesef başarılı olamadı. 15 Nisan'da Şeyh Sait Binbaşı Kasım'ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türklerin eline esir düştü ve hep beraber Diyarbekir'e gönderildiler. (9) Ali Rıza, Tekman'da Zirikan ve Hesanan aşiretlerinden 400-500 suvari toplayarak Malazgirt üzerine yürüdü. Ali Rıza'nın amacı; buradan Karaköse tarafına geçip, oradaki aşiretleri harekete geçirmekti. Ancak Şeyh Sait ve arkadaşları tutuklanınca Ali Rıza ve yanında bulunan Keremê Qol Ağası, Sılêman Ağa, Ferzende ve Hesananlı Halit Bey ve Reşit Efendi İran'a geçtiler. İran'da, İran askerlerinin saldırısı sonucu Şeyh Sait'in oğlu Diyadin, Reşît Efendî, Keremê Qol Ağası ve Hesananlı Halit Bey ile birlikte 36 kişi şehid düştü. Diğerleri Simko'nun yanına gittiler. (10) Şeyh Sait birlikleri Elazığ'ı zaptederlerken, o dönem Elaziğ'da bulunan Hasan Hayri ile temasa geçtiler. Elazığ'a giren direniş birliklerinin kumandanı Şeyh Şerif ile Dersim'e aşağıdaki telgrafı çektiler: Hozat'ta Celâlzade Mehmet Efendi vasıtasıyla bilumum Dersîm aşiretleri rüesasına; Sükuneti muhafaza ediniz, yakında bir heyetle Dêrsim'e geleceğiz; muvaffakiyetler.
21 Şubat´ta Bitlis, Diyarbekir, Dersim, Elazığ, Ergani, Genç, Hakkari, Mardin, Muş, Sırt, Siverek, Urfa, Van illeriyle, Erzurum ilçesi Kiğı (Şimdi Bingöl'e bağlı) ve Hınıs ilçelerinde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına rağmen, T.C. ordu kuvvetleri bir üstünlük sağlayamadı. Bunun üzerine Fethi Bey (Okyar) başkanlığındaki hükümet istifa etmek zorunda kaldı. 3 Mart'ta başbakanlık görevinin İsmet Paşa'ya (Înönü) verilmesinden bir gün sonra, "Takrir-i Sükun Kanunu" çıkarıldı ve biri Ankara'da, üçü Kürdistan'da olmak üzere dört "İstiklâl Mahkemesi" kurulmasına karar verildi. Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi Başkanı Giresun Mebusu Hacım Muhiddin (Çarıklı), Savcı Kayseri Mebusu Ahmet Süreyya (Özgevren), üyeler Kozan Mebusu Ali Saib (Ursavaş), Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş) ve yedek üye Bozok Mebusu Avni'den (Doğan) oluşuyordu. Hacim Muhiddin'in göreve başlamadan istifa etmesi üzerine, mahkeme başkanlığına Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu) getirildi. İsmet Paşa'nın 21 Mart'ta verdiği önergenin Mecliste kabul edilmesiyle, İstiklâl Mahkemesi'nin verdiği kararların temyiz yolu sanıklara kapatılırken, idam cezalarının uygulanmasında ordu, kolordu, bağımsız tümen veya müstahkem mevki komutanlarınınonayı yeterli görüldü. Türkler, savaş sırasında uğradıkları bütün köyleri yakıp yıktılar. Kadın, çocuk, yaşlı, demeden katledip mallarını yağmaladılar. Bu şekilde 50.000 kadar Kürt öldürüldü. Esirleri sorgusuz sualsiz süngülüyorlardı. Canlı tanıkların anlattıklarına göre, Bingöl'ün köylerinden Türklere teslim olan bütün köylüler, Bingöl'e doğru götürülürken yolda süngülenerek öldürüldüler. Sadece Bingöl'ün KUR (Dikme) köyünden 33 erkek bu şekilde öldürüldü. İsyanın genişliğini gözönüne alan Türkler, tehlikeli adettikleri düşmanlarından kurtulmak için, Bitlis'te hapsedilmiş olan aydın Kürt liderlerini, mahkemesiz yok ettiler. Bu dönemde Diyarbekir, Harput ve Malatya'da kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde R.Olson'a göre 7440 kişi tutuklanmış, bunlardan 660 kişi asılmıştır (12). Vet. Dr. Nuri Dersimi, sadece Elazığ'da 400 Palulu ve Çepakçurlu gencin, idam edildiğini bildirir. (dipnot :11) İstiklâl Mahkemeleri'nin yaptıkları katliamı anlatabilmek için bir kaç kaynaktan aktarma yapalım. H.C.Armstrong "Grey Wolf, Mustafa Kemal (Bozkurt Mustafa Kemal) adlı kitabında şöyle yazıyor: "Kürdistan ateş, kan ve demirle boğuldu, insanlar çeşitli işkencelere tabi tutuldu ve öldürüldü. Köyler yakıldı, mahsuller tahrip edildi. Kadın ve çocuklar kaldırılıp katledildiler. Mustafa Kemal'in Türkleri öc almak için Kürtleri, Sultan Türklerinin Yunan, Ermeni ve Bulgarları katlettikleri yırtıcılık ve vahşetle katlettiler. Mustafa Kemal İstiklâl Mahkemeleri denen özel mahkemeler kurdurdu. Bu mahkemeler binlerce insanı, askeri bir çabuklukla astılar, sürgün ettiler ve hapsettiler. Çoğu işkenceye tabi tutuldu. (13) Bir alıntı da bir Türk yazarından: "İstiklâl Mahkemeleri, birer terör aracı olarak çalıştı. Bu dönemde kurulmadı, fakat en çok bu dönemde işledi. Takrir-î Sükun döneminin içine giren İzmir Suikastı ile Şeyh Sait isyanı, yaygın bir terörün gerekçesi oldular." (14) 14 Nisan'da Seyid Abdulkadir ve arkadaşları tutuklanıp Diyarbekir'e getirilirler. Yapılan 4. duruşmadan sonra 23 Mayıs'ta Seyid Abdulkadir, oğlu Seyid Mehmed, Kemal Fevzi, Avukat Hacı Ahti (bavê Tujo), Hacı Askeri ve Palulu Sadi Bey idama mahkum edilirler. (15) Şeyh Sait ve 47 arkadaşı Diyarbekir'de 4 Eylül 1925'de idam edildiler. Burada hem Türk basınının idamlar karşısındaki tutumu, hem de oraya getirilmiş kalabalıkların tutumunu gösteren ve aslında insanlık adına bir ibret belgesi olan bir gazete makalesinden kısa bir parçayı buraya almak istiyoruz. "Şeyh asılıncaya kadar yirmi kişi daha dar ağacına çekilmişti. Seyre gelen halk, ilmiğini bir Şeyhin boynuna geçirmek için birbirleriyle cenkleşiyorlar, müsabâka ediyorlardı. Aslan bir nefer, Şeyh Ali'nin boynuna bizzat ilmiğini geçirdi ve ipi çekti. -"Şehit düşen kardeşlerimin kanını ödedin", dedi. Bundan sonra matbuat, tayyareciler, muhabereciler, şoförler namına bir guruba mensup biri tarafından bir şeyh ipe çekildi. -"İpi çeken var", nidaları, kadınların, -"Yaşa" sesleriyle alkışlandı." (16) Bundan sonra Türkler yavaş yavaş, kurtarılmış yerleri tekrar ele geçirmeye başladılar. Fakat kesin bir başarı kazanamadılar. Çünkü savaş gerilla gurupları şeklinde devam etti ve gerilla gurupları daha sonra toparlanarak "HOYBÛN" örgütünü kurup 1930 Ağrı direnişini örgütlediler. Hareketin önderliği hep yazıldığı gibi saf feodal değildi, aksine çok geniş toplum kesimlerini kapsıyordu. AZADİ örgütü yapısı itibariyle bir ulusal platform niteliğindedir. Örneğin Halit Cıbril (Albay), Yusuf Ziya (aydın bir milletvekili), Dr. Fuat, Avukat Tevfîk Bey, Şair Melle Abdurrahman, Şair Kemal Fevzi, İhsan Nuri Paşa, Kadri Cemil Paşa (Avrupa'da okumuş ve Kürt Tealî Cemiyeti'nde de çalışmış bir Kürt aydını; Azadi'nin Diyarbekir sorumlusu), Tayyip Ali (Azadi'nin Bingöl sorumlusu, şehir eşrafından), Fehmiyê Licêyî (Fehmi Bilal. Fehmi Bilal daha sonra 1965 de kurulan TKDP'nin kurucuları arasında yer almıştır.) v.b gibi Kürt aydınları ya da aydın özellikleri ağır basan kesimler çoğunluğu temsil ediyorlar. Ayrıca harekete öğretmen, tüccar, gazeteci ve toplumun diğer kesimleri de katılmışlardır. Hareketin ana gövdesini oluşturanlar ve yükünü çekenler, esas itibarı ile geniş köylü kitleleridir. Şeyh Sait, Halit Cıbril ve Yusuf Ziya tutuklandıktan sonra Azadi'nin başına getirilmiştir. Bunun o günün koşullarında kendine özgü haklı sebebleri vardır. Her şeyden önce, Şeyh Sait sadece bir Şeyh değil, aynı zamanda kültürlü, o günkü dünya koşullarından haberdar, itibarlı bir Kürt entelijensiyasıdır. Şeyh Sait ayrıca, Kürdistan'ın diğer parçalari ile sıkı ilişkiler içindedir. Çünkü sürekli Halep ve Bağdat ile ticari ilişkileri olan bir tüccardır. Piran'daki provokasyondan sonra zamansız başlayan harekette, fıili olarak şeyhlerin öne çıktıkları görülüyor. Bu da Kürdistan´ın o günkü sosyo-ekonomik şartlarından kaynaklanıyor. Şeyhlerin hareketin önderliğinde etkin olmalarının başlıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: 1- Şeyhler; Kürdistan toplumunda büyük nüfuz sahibi idiler. Sürekli halk arasında dolaştıklarından, halk tarafından tanınıyorlardı. Bundan dolayı kitleleri örgütlemede ve harekete geçirmede, önemli bir rol oynayabiliyorlardı. 2 - Şeyhlerin ekonomik güçleri vardı. Bu ekonomik güç halkın silahlanmasında ve örgütün diğer parasal giderlerini karşılamada, önemli bir rol oynayabilirdi. 3 - Şeyhlerin faaliyet sahaları ve etkileri aşiretlerüstü idi. Şeyhler, ağalar gibi sadece kendi aşiretleri üzerinde değil, toplumun geniş kesimleri nezdinde, otorite idiler. Ayrıca şeyhler aşiretler arasındaki çelişkileri çözmede de, önemli bir rol oynuyordular. HAREKETİN NİTELİĞİ O dönemde, dünyanın tek Sosyalist ülkesi olan S.S.C.B' de, Kürt halkını yalnız bırakmıştır. Burada S.S.C.B ve özellikle Lenin'in tavrı, dikkatle incelenmeye değerdir. Örneğin, 1917' deki "Barış Deklarasyonunda" şöyle yazıyordu: "Şayet bir ulus zora dayalı olarak, mevcut bir devletin sınırları içinde tutuluyorsa ve şayet bu ulusa, açıkca dile getirdiği istemine karşı, istilacı tarafın güçlerini tümden geri çekmesinden sonra ya da güçlü ulusun onayıyla devletsel varlığı konusunda, hiçbir baskıya maruz kalmadan karar verebilme hakkı verilmiyorsa, bu durumdaki bir birleşme ilhâktır. Bir başka deyişle, zor kullanma anlamına gelmektedir". (17) Ne yazik ki aynı Lenin 1921'de, Türkiye ile yapılan dostluk antlaşmasında, Osmanlılar tarafından ilhâk edilmiş olan Kürdistan ve Ermenistan'ı kapsayan bölgeyi, Türk toprakları olarak tanımıştır. Taraflar; herhangi bir gurubun, her iki devletin toprakları üzerinde, her türlü hak istemini reddedeceklerini dile getirmiştir. (dipnot 16) Bu politika değişikliği ile Sovyetler Birliği artık ulusal hareketlere, kendi devlet çıkarları açısından yaklaşmaya başlamıştır. TKP, Komüntern ve SSCB Ağrı Direnişini ve1938 Dersim direnişini de, aynı şekilde, gerici emperyalistlerin Sovyetleri çevirme hareketi olarak nitelemişlerdir. Hareketin İngilizlerin bir kışkırtması olduğu, sadece Türk yöneticilerinin bir uydurmasından ibarettir. Bunun için, kendisine İngiliz diplomatı süsü vererek Şeyh Abdulkadir ile görüşen ve önerileri reddedilen bir istihbarat ajanının kullanıldığı açık bir gerçektir.Türk yazar ve araştırmacılarından Yalçın Küçük ve Mete Tuncay yaptıkları araştırmalar ile bu tezleri çürütüyorlar. Zaten, o zamanın Başbakanı İsmet İnönü bir konuşmasında : " Ne yazık ki Şeyh Sait hareketinde İngiliz parmağına rastlanmamıştır" diyor. Hareketin gerici bir hareket, halifeliği geri getirmeyi amaçladığı da, yine Türk devletinin bir propagandasıdır. Zira devlet böyle davranmakla uluslararası kamuoyu nezdinde hareketin prestijini sarsmak istemiştir. Aynı devlet bütün gizli yazışmalarında ve Diyarbekir İstiklâl Mahkesi'nde bizzat Başsavcı'nın ağzı ile bu hareketin bir ulusal hareket olduğunu teslim etmiştir. Hareketin örgütleyicisi "AZADİ" örgütü, önemli oranda Asker-Sivil ve o dönem aydın sayılabilecek kesimlerden oluşuyor. Bu kesimin ve Kürt halkının halifeliği geri getirmede, hiçbir çıkarı yoktur. Ayrıca Kürt subaylarının deklere ettiği ve Kürt hareketinin manifestosu durumunda olan 11 maddelik deklarasyonda ne şeriat istemine ne de halifeliğin geri getirilmesine dair herhangi bir istem yoktur. (dipnot 11) Kısacası 1925 Kürt Halk Hareketi; örgütlü bir Ulusal Kurtuluş Hareketidir. Halkı harekete geçirmek için dini motifler kullanılmıştır, bu da gayet normaldir. Birçok Arap ülkesinde ve Malezya'da da ulusal kurtuluş hareketlerinde dini motifler kullanılmıştır.
"KÜRTLER'İ TEMSİL ETMİYORLAR" Mustafa Kemal'in Diyarbekir Valisi'ne gönderdiği yukarıdaki telgrafa karşılık, Erzurum'daki Kazım Karabekir Paşa'ya gönderdiği telgraftan: "Diyarbekır'da Kürt Kulübünün İngilizler'in kışkırtmasıyla, İngilizler'in koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını izlediği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri hakkında soruşturma yapılıyor. Kürdistan'ın tanınmış beylerinden aldığım telgraflarda, dağıtılan bu Kürt Kulübü'nün hiçbir Kürt'ü temsil etmediği, birkaç kendini bilmezin girişimlerinin sonucu olduğu, ülke ve ulusun bütünüyle bağımsız ve özgür yaşaması uğrunda her türlü özveriye ve bu konuda emirlerinize hazır oldukları bildirilmektedir... ...Hükümetin (İstanbul) bayağı tutsak bir durumda olması, başkentin baskılı bir askeri işgal altında bulunması dolayısıyla ulusun kurtuluşunun, yine ulus ordusuyla gerçekleşeceği sizce de bilinmektedir. Bu nedenle, ben Kürtler'i daha ötesi bir öz kardeş olarak, bütün ulusu bir nokta çerçevesinde birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuk dernekleri aracılığıyla göstermek karar ve çabasındayım..." (Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sayfa: 49) "EZİCİ COĞUNLUK TÜRK VE KÜRT" Mustafa Kemal'in, Edirne'deki 12. Kolordu Komutanı Mehmet Selahattin Bey'e gönderdiği bir mesajdan: "Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış bile verilemez..." (Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cilt:1 Sayfa: 72) "BEDİRHANLAR VE MALATYA OLAYI" Mustafa Kemal'in Nutuk adlı eserinden: "Bay Novel adında bir İngiliz Binbaşı, Bedirhanlar'dan Kamuran, Celadet ve Cemil Beylerle ve yanında 15 kadar Kürt atlısıyla Malatya'ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput (Elazığ) Valisi de, bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya'ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman'daki birlik de verilmiştir. Amaçlarının, Kürdistan kurmaya söz vererek Kürtler'i, işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yollamak olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere başvurulmuştur. Bu arada Vali ve ötekileri yakalatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya'ya çağırmıştır. Bunun üzerine 13. Kolordu işe girişti. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput'tan gönderilen bir birlik, ortalığı karıştıranları tepeleyecektir..."
"DİN VE ULUSUNU SATMIŞ Mustafa Kemal'in, Erzincan'ın Kemah ilçesinde yaşayan ve Kürt aşiretlerine yakınlığıyla bilinen eski Milletvekili Halet Bey'e, Sivas'tan, 9 Eylül 1919 günü gönderdiği mesajdan. "...İngiliz korumasında bağımsız bir Kürdistan kurulması amacıyla propaganda yapmakta olan İngiliz Binbaşılarından Mr. Novel'in, din ve ulusunu satmış Kürt Beylerinden Ekrem, Kamran, Ali, Celadet'le birlikte Malatya'ya geldiği ve İstanbul hükümetini tutan, açıkçası ulus ve yurt haini olan Elazığ Valisinin de bunlara katıldığı ve Bedirhanilerden Malatya Mutasarrıfı Halil Bey'le birlikte sözde postayı soyan hırsızları izlemek gibi uydurma bir gerekçeyle silahlı Kürtleri toplamaya giriştikleri öğrenildi. Şöyle ki, Kürtler'in kutsal halifelik makamına ve ülkeye olan bağlılık ve ayrılmazlıklarını göstermek üzere bazı ağaların bir takım Kürt kuvvetiyle birlikte Malatya'ya doğru yola çıkıp, padişah ve ulusa karşı İngilizler'le işbirliği yapmak hainliğine kalkışan ve yörenin temiz yürekli Kürtler'ini toplayarak, onların askerlerce boş yere öldürülmelerine ve padişaha, ulusa başkaldırmış duruma sokulmalarına neden olan vatan hainlerinin alçaklıklarını sözünü ettiğim Kürtler'e en çabuk yoldan bildirip, çağrıya uymalarının sağlanmasına çaba göstermelerini önemle bekler, olanak varsa bu işe hemen girişilerek sonucun hemen bildirilmesini dileriz..." (Rauf Orbay'ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 30, Belge no: 1113)
Dipnotlar: 1. Kürtlerin savunması: A.S. Barzanî, cilt I 2. Doza Kurdistan: Zınar Sılopî 3. Yeni ve yakın çağda KÜRT HAREKETİ, Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü, Jîna Nû Yayınları, Eylül 1991- İSVEÇ 4. Kurdistan Press 5. TBMM Gizli celse zabıtları s.286-287 6. Dr. Hikmet Kıvılcımlı: "Îttihat Kuvvet ve Şark" 7. Doğu İlleri ve Varto Tarihi, M.Şerif Fırat, İstanbul-1948 8. Ağa, Şeyh ve Devlet, Martin van Bruinessen; Öz-Ge yayınları- Ankara 9. Garo Sasuni: Kürt hareketleri ve Ermeni-Kürt ilişkileri (15.yüzyıldan Günümüze); Orfeus yayınları, Stockholm 1986 10. Eli Riza efendi mecal nedît ku bîranînên xwe binivîse. Ali Rıza`nın oğlu M. Fuat Fırat ile Seyîdxan Kurıj`ın yaptığı roportaj; Ronahî Gazetesi, Eylül 1996 11. Dr.Vet.Nuri Dersimî: Kürdistan Tarihinde Dersim, Komkar yayınları - Şubat 1988- Almanya 12. Kürt Milîyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı; Robert Olson; Öz-Ge yayınları: Ankara-1992 13. L. Rambout: Çağdaş Kürdistan Tarihi; Ronahi Yayınları -Aralık 1975- Almanya 14. Yalçın Küçük: Türkiye Üzerine Tezler-Cilt 1; Tekin yayınları-Istanbul 15. Kürt Ulusal Hareketi 1925; Osman Aydın, Weşanê Weqfa Şêh Seît 16. Cumhuriyet Gazetesi'nin muhabiri Doğan: Haziran-1925- Istanbul 17. Sovyet Dış Politikası ve Kürdistan; Jutta Von Freyberg, Kurdistan Archiv; Dortmund- Eylül-1992 |
||||||
|
||||||