|
Cahilden
de cahil kafa Hüseyin KAYA Hemen herkes siyasi partilerin niçin kurulduklarını, hangi amaçları gerçekleştirmek için çalışmaları gerektiğini bilir. Siyasi partiler, bir çalışma programı yapar ve bu programı, seçim propagandalarında halka tanıtıp destek isterler. İktidara geldiklerinde de onu uygularlar. Ülkede kurulmuş bulunan bütün partiler, bir yandan kendi programlarını tanıtırlar; bir yandan da kurulmuş bulunan diğer partilerin programlarını kendi düşünceleri doğrultusunda eleştirirler. Gerçi burjuva partiler, bu söylediklerimizi yapmazlar. Sadece demagoji üzerine çalışmalarını oturturlar. Süslü laflarla kitlelerin gözlerini boyamaya çalışırken diğer partileri de yine bu demagoji ekseni içinde suçlarlar. Ne kendi programlarını tanıtırlar, ne de başka partileri programları doğrultusunda eleştirirler. Çok iyi bilirler ki programsal açıdan halka gittiklerinde halk program denen şeyi tanır ve diğer partilerin de programlarını merak eder. Böyle olunca da muhtemelen burjuva partilerin demagojik söylemleri para etmez ve egemenlikleri sona erer. Bu nedenle burjuva partiler bundan kaçınırlar. Peki demokrat, devrimci temelde kurulu bulunan partilerle bunların mensup ve sempatizanları neden burjuva tarzını izlerler? Neden olaylara ve olgulara bilimsel yaklaşmazlar? Neden eleştirilerini programlara yöneltmezler? Bir de kalem erbabları vardır ki bunlara aydın deniyor. Oturup çeşitli konularda yazılar yazıyorlar. Peki bir aydın, kafasının estiği gibi yazı yazabilir mi? Aydın olmanın bir sorumluluğu, bir karşılığı yok mudur? Aydın, her türlü baskıya, dayatmaya karşı koyan kişidir. Aydın kişi, bilgi ve birikimini somut ve bilimsel verilere dayandıran kişidir. Söylentilere, hurafelere, tabulara, paradigmalara karşı çıkar. Düşünür, değerlendirir ve yeniden yaratır. Birilerinin gözüne girmek, birilerine şirin görünmek veya bir takım çıkarlar sağlamak gibi bir kaygısı yoktur. O, gerçeklerin, yalnızca gerçeklerin arkasından gider. Ve gerçeklerden asla taviz vermez. Aydının birilerini razı etme, birilerine yaranma gibi bir düşüncesi olamayacağı gibi birilerini küstürme, gücendirme ve kızdırma gibi bir hevesi de olamaz. Ama ne yazık ki ülkemizde olmuyor. Birkaç kel aynak aydınımız dışında aydın görünen pek çok kişi, günlük veya dönemsel çıkarları peşindedir ve yaşamını bu çıkarlara göre dizayn eder. Polemik türü yazılar yazmak hoşumuza gitmiyor. Ama bazı siyasi anlayış veya partilerin sempatizan yazarlarının yazılarını okuyunca insan dayanamıyor. Her vesile ile şunu söylüyoruz: Bizi eleştirebilirsiniz, eleştirin. Bilimsel ve haklı eleştiriden asla rahatsız olmayız. İnanıyoruz ki bu tür eleştiriler hatalarımızı, eksiklerimizi görmeye yardımcı olur ve bizi geliştirir. Fakat hiçbir bulgu ve belgeye dayanmayan suçlama, karalama türü yazılar kimsenin işine yaramayacağı gibi halkımızın kafasını karıştırmaya, mücadeleden soğutmaya sebep olacaktır. Üç yıldan bu yana zaten halkımızda ruhsal bir çöküntü yaratılmış; umutsuzluk, çaresizlik egemen düşünce ve ruh haline getirilmiştir. Şimdi de her türlü alternatif eğilim ve girişimler, hemen başında yok edilmeye, atıl bırakılmaya çalışılmaktadır. Şunu herkes bilsin ki umutsuzluk ve çaresizlik ruhu sarınca demokratik hak direnişlerini örgütlemek mümkün olamaz. Bu tür düşünce sahipleri, geçmişte şiddeti temel çözümleyici güç olarak görüyor, karşı çıkanları da işbirlikçi, hain ilan ediyorlardı. İmralı sürecinden sonra ricat başlayınca, bu sefer de, yurtsever-devrimci anlayışların yıllardan bu yana söyleye geldikleri değerleri bir bir terk etmeye başladılar.Türkiye ilerici devrimcilerinin pek çoğunun ortaklaştığı, Ulus, sömürgecilik ve Kemalizm ile ilgili temel yargılar terk edildi. Terk edilmekle kalınmadı, devlet ağzıyla sistemin adı olan Kemalizm savunulmaya başlandı.
Örneğin, Kemalizm'in Kürt dostu olduğu, hatta Kürtler'e haklarını vereceğini; ancak Kürt direnişlerinin onu kötüleştirdiği iddia edildi.(1) Şimdi de Kuvva-ı Milliye ruhlu Kemalizm'le yurtsever demokrat güçlerin özdeşleşebileceği iddia edilmektedir. Delil Karakoçan Yedinci Gündem'in 28 Mart 2002 sayılı nüshasında aynen şöyle demektedir: "Yurtsever demokrat güçler ile Kuvva-i Milliye ruhundan uzaklaşan, Kemalizm'i 1925'ler ve sonrasının şoven politikalarıyla özdeşleştiren geleneksel Kemalistler arasındaki çelişki..." Yani sayın Karakoçan diyor ki Kemalizm ikiye ayrılır: 1925 öncesi Kemalizm ve 1925 sonrası Kemalizm. Yurtsever demokratlarla, Kemalizm'in gelenekçi yanı arasında çelişki vardır. Ama 25 öncesi Kuvva-ı Milliye ruhlu Kemalizm ile bağdaşırız, bütünleşiriz. Çünkü 1925 öncesi Kemalizm, şoven değildir diyor. Nasıl oluyorsa! Nasrettin Hoca, tarlasına gitmek üzere yola çıkar. Tarlanın kıyısındaki su arkını aşıp geçmesi gerekiyor. Komşu tarlalarda çalışan komşularına, eski gücünde olduğunu kanıtlamak için iyice gerilip suyun üzerinden atlamak istiyor. Ancak su kanalının içine düşüp ıslanıyor. Yavaşça kıyıya çıkıp şalvarının suyunu sıkıyor. Herkesin kendisine baktığını sanarak, yüksek sesle: "Ah ulan gençlik ah!" diyor. Kafasını kaldırıp kimsenin oralı olmadığını görünce de: "Ulan biz senin gençliğini de biliyoruz." diyor. Biz Kemalizm'in 1925 öncesini de biliyoruz sayın Karakoçan. Kendini zorlamana gerek yok. Zaten söylediklerine senin de inandığını sanmıyorum. Çünkü bu konuda daha önce senin dostlarının yazdıkları ortada. Kemalizm, hep inkarcıdır, hep imhacıdır. Bir anlayışın uygulaması, iktidarda yaptıklarıyla ölçülür. Kemalist uygulamalar da ortadadır. Ne zaman Kürtler, biz varız, haklarımız da olmalıdır demişlerse -şimdi yaşadığımız gibi- inkar ve imha ile karşılaşmışlardır. Buna "İsyanlar Kemalizm'i bu hale getirmiştir." (A. Öcalan-Özgür Halk sayı:107) diyerek kılıf uydurmak gerçek olmadığı gibi en azından kendinizi inkardır. Öcalan, "Kürt sorununun Türklerle olası çözümünün, 1921 yılındaki Koçgiri isyanındaki gibi Parlamento içinde bir çözüme kavuşması gerekir. Koçgiri isyanı barışçıl bir biçimde çözülmüştür. diyor. (Yedinci Gündem 16 Mart 2002) Sorunun, Koçgiri isyanındaki gibi barışla ve parlamento içinde çözülmesi gerekir biçimindeki Abdullah ÖCALAN yaklaşımı, doğruları anlatmaya yetmiyor. Koçgiri isyanından sonra Kürtlere hangi hakların verildiği sorusu bir yana; olaylar eksik veya yanlış bilgilerle çarpıtılmaktadır. İsterseniz olayı kısaca özetleyelim: Yunan kuvvetleri Ankara'ya yaklaşınca, en azından bir cepheyi devre dışı bırakmak için Ankara hükümeti, Alişer ve Nuri Dersimi'yi dışarıda bırakan bir af çıkarıp isyanı soğutmak istiyor. Kısmen de başarılı oluyor. Ancak yetmiyor, bir süre sonra genel bir af çıkarılıyor ve Nurettin Paşa, bazı olaylara sebep olduğu için parlamentodan çıkarılıyor. Tıpkı Korkut Eken'e ceza verip devleti aradan çıkarmak gibi. Sonra ne oluyor? İsyanın en önemli kişileri Alişan ve Haydar Beyler, Ankara'ya çağrılıyor. Bir süre sonra her ikisi de Koçgiri'ye dönüyor. Savaşla onları imha etmeyi beceremeyenler, bir gece vakti, ikisinin bulunduğu eve bombalarla saldırıyor; Alişan Bey paramparça oluyor, Haydar Bey de ağır yaralı olarak kurtuluyor. İşte barışçı çözüm bu. "1920'lerin çözümü önemli. İsyan olmuş isyan bile iki halk arasında dostlukla hallolmuştur" diyor aynı yazıda Öcalan. Ne diyelim şimdi! Sözcükler tükeniyor bu gibi durumlarda. Yine, Öcalan'ın İngilizlerle ve Kürt devleti kurma ile ilgili verdiği bilgiler de yanlıştır. Orda da olay özetle şöyledir: Sevr Anlaşmasıyla sınırları Sivas'a kadar uzanan özerk bir Kürt Devleti kurulması kararlaştırıldı. Ancak Kuvvay-ı Milliye, durumunu güçlendirince İngilizler ve diğer batılı ülkeler bundan vazgeçti. Ve M.Kemal'i desteklemek onların çıkarlarına daha uygun düştü. Zaten M.Kemal, bunu Nutuk'ta anlatıyor. Yunanlılarla savaşın en şiddetli döneminde Samsun'a çıkan bir İngiliz subayı, hükümetinin kendisine iki vapur dolusu savaş malzemesi hediye gönderdiğini söylüyor. İnönü, anılarında, "ne kadar araştırdıysak İngilizlerin kışkırtıcılığını kanıtlayacak bir bulguya rastlamadık" diyor. Kraldan çok kralcı olmaya gerek yok. İnönü'den iyi bilemeyeceğine göre kendini yorma sayın Öcalan. Zaten devlet bunu kanıtlayamadığı için hareketin ulusal yanını gizleyip, bir irtica hareketi olarak sundu. Türk aydınları da görevlerini yapmadıkları için hemen hemen bütün tarih kitaplarında irtica-i hareket olarak yer aldı. Demek ki ne Kürtler İngilizlerin oyununa gelerek isyan etmiş, ne de daha sonra M.Kemal'in hatırlatmasıyla bu hatalarından vazgeçip devletle anlaşmışlardır. Devletin ve M.Kemal'in tüm yaptıkları taktikseldir. Fırsat bulunduğunda da sürgün ve imha süreci başlatılmıştır. "Kürtler, 1925'lere geldiğinde bütün kazanımlarını kaybettiler." (A.Öcalan Yedinci Gündem 16.3.2002 ) Hangi kazanımlarını kaybettiler sayın Öcalan? Bağımsızlıklarını mı, özerkliklerini mi... Neyi kaybettiler? Ellerindeki hangi statüyü kaybettiler? Kemalizm'i allayıp pullayarak ve Kürtleri suçlu göstererek bir yere varılmaz. Bu yaklaşım, Kürtlere de, Türklere de 'kazandırmaz.' Aynı açıklamada, "M.Kemal bu çözümü aslında geliştiremedi" diyor. Ah bu Kürtler var ya, asıl suçlu onlardır! İsyan ederek Kürt sorununu çözümsüzlüğe ittiler. M.Kemal'in de sorunu çözme konusunda elini kolunu bağladılar.(!) Devamla Öcalan, "Oysa biz iki halk arasında kardeşliği temel alan bir çözümden yanayız. PKK'nin hataları var mı? Milliyetçiliğe kayma tehlikesinden tutalım başka şeylere kadar eksikler olmuştur. Bunlara karşı tedbirlerimiz yok muydu? Vardı, biraz tedbir de geliştirdik, ama Türkiye Solu üzerine düşeni yapamadı. Biz de '93'den beri farklı arayışlara girdik. İlkel Kürt milliyetçiliği ayrılıkçılığa, ırkçı Türk milliyetçiliği de bizi inkara götürüyordu. Oysa Demokratik Cumhuriyet Kemalizm'in devrimci özüne de aykırı değildir." Durumun iyiye gitmediğini söylerken, giderek devletin hizmetine giriliyor derken haksız değilmişiz. Çarşambanın gelişinden perşembeyi görüyorduk. Öcalan'ın savunmaları, bize ipucu veriyordu. "Sömürgecilik, ulusal kurtuluş" gibi kavramların terk edilmesi, ulusal haklar yerine "demokratik haklar" diye yeni bir istemin seslendirilmesi ricatın (dönüş) göstergesiydi. Kemalizm'in devrimci özüne bugüne kadar hiçbir yerde rastlamadım ama Kemalizm'e fena taktığınız gözden kaçmıyor. Bu gidiş nerede duracak belli değil. Fakat madem TC ile kardeşliği örmek istiyordunuz, madem Kuvvay-ı Milliye ile bu kadar örtüşüyordunuz ve madem ki üniter devletin en iyi temsili sizdiniz, Misak-i Milliyi en iyi siz anlıyordunuz,(2) neden bu kadar gürültü çıkardınız? Bunlar için dağa çıkmaya, binlerce gencin ölümüne sebep olmaya ne gerek vardı? Kürt gençlerini 70'li yılların havasından etkilenerek oluşturduğunuz ütopyanıza alet etmeye ne hakkınız vardı? Bugün eğer şovenizm bu dereceye çıkmışsa elbette sizin uyguladığınız şiddetin çok önemli bir etkisi vardır. Ve elbette Türk Solu da bunda çok suçludur. Çünkü Türk Solu, uzun bir süre şiddete karşı çıkmadı. Geçmişlerindeki 'Tek yol devrim' sloganı ve devrime ilişkin stratejileri nedeniyle şiddete karşı çıkmadılar. Hatta kendilerinin yapamadıklarını başka bir örgütün yapması ve yüz binleri peşine takması onları komplekse itti. Körü körüne şiddete destek verdiler, neredeyse kuyrukçuluk yaptılar. Ne zaman şiddet tüm toplumu etkiledi ve Türk Solu, -kan göllerinin oluşması nedeniyle- kendilerini halka anlatamaz duruma geldi, o zaman uyandılar. Ama iş işten geçmişti. Şoven dalga kabarmış, bütün setleri yıkmıştı. PKK, onun önderi ve sempatizanları, kendilerinin de oluşmasında suç sahibi oldukları yıkıntılar arasında Kemalizm'i elden geçirip onda "devrimci bir öz" bulmaya çalışıyorlar. Bilgisizliğimi ve cahilliğimi bağışlayın. Benim okuduğum bilimsel kaynakların hiç birinde -Kemalist yazarlarınki hariç- Kemalizm'de devrimci bir öz olduğuna dair herhangi bir bilgiye rastlamadım. Üstelik bu kaynaklar içinde PKK'nin kimi yayın organları da vardı. İşte onlardan biri: "Kemalist iktidar, Kürt olan her şeyi yok etmeyi programına almıştır. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte iktidarın Kürt politikası inkar, asimilasyon ve direnenleri imhadır. Kısa süre sonra Kürt başkaldırıları da başlıyor. Sonuçta toplumsal kıyımlar ve sonrasında kitlesel sürgünler iki halkı yoğun olarak ilk defa ortak yaşama itiyor. Bu ortak yaşama iki halkın iradesi ile değil, Kemalistler istediği için oluyor. Kürtler kendi kimlikleri ile değil, Türk kimlikleri ile yaşamaya devam ediyorlar." (Y. Emekçiler Sayı 10 Shf.40 ) Bence de doğru olan budur. Adamın biri, kazandığı bütün paralarla içki içip ailesini perişan etmiş. Karısı imama gidip kocasına içkiyi terk etmesi için bir nuska yapmasını istemiş. İmam da yapmış. Ancak adam içkiyi azaltacağına, daha çok içmeye başlamış. Üstelik her akşam eve gelip eşine, çoluk çocuğuna eza cefa etmeye başlamış. Kadın, bir fırsatını bulup imama koşmuş: "Ocağına düştüm seyda, kocamı eski haline getir." demiş. Aman kardeşim, eski karara gelin desek de bu mümkün değil, tahribatı onarmak da mümkün değil, ama lütfen daha beter hale getirmeyin. Yüzünü çok iyi tanıdığımız Kemalizm'i pudralayıp devrimci diye sakın sunmayın. Bir an evvel, ihanet değilse, içinde bulunduğunuz bu gafletten uyanın. Başkalarını suçlayarak, karalayarak bir yere varılmaz. Düşmanımız Cehalet Halk arasında denir ki, yarım imam dinden, yarım doktor candan eder. Peki yarım cahil ne eder? O da halkın bilincini bulanıklaştırır, egemenlerin istediği türde bireylerin oluşmasına neden olur. Kalemi eline alan, bilgili bilgisiz, pek çok konuda yazı yazıyor. Bunları
okuyanlar da yanlış bilgilerle şekilleniyorlar. Diğer bir kişi de sayın Veysel Kızılırmak'tır. Bay Kızılırmak, Kürdistan'da feodalizmle ilgili bir takım bilgilerden hareket ederek sözü sayın A.Melik Fırat'a getiriyor. Onu da tarikatlarla örtüştürüp başkanlığını yaptığı HAK-PAR'ı karalamaya çalışıyor. Ama o kadar beceriksiz ki her şeyi birbirine karıştırıyor, yüzüne gözüne bulaştırıyor. "Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler" diye bir söz vardır.Yani Çingene, kendi kahramanlıklarını anlatırken hırsızlığını ortaya serermiş. Bizim yazarımız da aynen öyle yapıyor. Sonunda da tarikat ve aşiretin olumlu yanlarını, direnişçiliğini anlatarak övüyor. Onun söylediklerine bakmadan önce küçük bir iki tarihi hatırlatma yapmakta yarar vardır. Feodal toplumlarda temel belirleyiciler toprak sahipleri ile marabalardır. Cami, kilise, havra gibi dini yerler, çok önemli ve etkili üst yapı kurumlarıdır. Bu her yerde üç aşağı, beş yukarı böyledir. Kürdistan'da da böyle olmuştur. Kapitalizmin şafağı ile birlikte, ulusal güçler uyanmış, bağımsızlık yolunda bir takım çabalar içine girmişlerdir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altındaki uluslar, bu çabalarını bağımsızlıkla sonlandırmışlardır. Kürtler de örgütlenerek bağımsızlıklarını elde edebilmek için yoğun çaba göstermişlerdir. Kürt Terakki ve Teavün Cemiyeti, (1908) Kürt Talebe Hévi Cemiyeti, (1911) Kürdistan Teali Cemiyeti (İstanbul 1918) ve Kürt Teali Cemiyeti (Diyarbakır) ve Vilayat-ı Şarkiye Mudafa-i Hukuk Cemiyeti gibi örgütler böyle bir amaç için kurulmuşlardır. Bunların tümünün başında iyi eğitim görmüş, her biri birkaç dil bilen Kürt aydınları vardı. Bu aydınlar, ulusal bilinci yükseltmek amacıyla halk arasında dolaşarak propaganda yapıyor, gazete çıkarıyorlardı. Bu örgütlerin en gelişmişlerinden birisi, pek çok eski Kürt örgüt kurucularını da içine alan Azadi, 1922 yılında kuruldu.Amacı, adından da anlaşılabileceği gibi özgürlüktü. Merkezi Erzurum'da bulunan bu örgüt, daha sonra Diyarbakır'da da bir şube açarak halkı bilinçlendirme çalışmalarını büyük bir hızla sürdürdü. Ancak bu çalışmaları öğrenen devlet, hareketin olgunlaşmasına izin vermedi ve isyan, zamansız ve yeterince örgütlenmeden, devlet tarafından provoke edildi. Sonuç herkesin malumudur. Şimdi gelelim yazarın söylediklerine. "Şeyh Sait isyanıyla birlikte şeyh önderlikli isyanlar sona erdi." diyor. Sanki Şeyh Sait'e kadar yapılan bütün isyanlar şeyh önderlikliymiş gibi. Koçgiri ve Simko isyanlarını unutuyor. Bunlar hem Şeyh Sait isyanından öncedirler, hem de şeyh önderlikli isyanlar değildirler. Nasıl olsa araştıran yok, söyle gitsin. Tarikat geniş, ne söylersen para eder. Devam ediyor: "Şeyh Sait isyanından sonra şeyhler ve ağalar Kürdistan'dan sürgün edildi." İşte bu doğru. "Şeyh Sait isyanından sonra çıkan isyanlarda liderler şeyh bile olsalar -var mı böyle bir isyan?- milliyetçi kimlikleri ön plana çıkıyordu." diyor. Şeyh Sait'e büyük haksızlık değil mi? Bu isyan şeyhliği ilan etme isyanı mıydı? Milliyetçi bir Kürt isyan değil miydi?... 1940'lardan sonra Kürdistan'da şeyh ve ağaların milletvekili olmaları devletin istemi ve Kürdistan'ın feodal yapısının sonucuydu. Eğer hakim üretim biçimi feodalite olmasaydı egemenler de, milletvekilleri de şeyh ve ağa olmazdı. Ağa ve şeyhler, her zaman aşiret ve tarikat ilişkilerinin devam etmesini
isterler. Çünkü bu ilişkilerin devam etmesi onların varlık nedenidir.
Onun için bu kişilerin bu ilişkileri korumadığını söylemek eşyanın doğasına
aykırıdır bay Kızılırmak. Olur mu böyle! Bilgisizliğin, yalanın iftiranın bu kadarı da fazla. Yaşı büyütülerek milletvekili seçildiği doğru ama sadece 1957-1960 arası 2,5 yıl, 1991 yılında yeniden seçilerek - ki iki yıl sonra partisinden istifa ediyor- 5 yıl olmak üzere toplam 7,5 yıl mecliste kalıyor. Elbette ki şahsen ben de onun düzen partileri içinde politika yapmasını onaylamıyorum. Ama o günün şartlarında ailesinin yok olmayla karşı karşıya bırakıldığı bir dönemde, bunu yapan partinin karşısına çıkan başka bir partide politika yapmasını anlamaya çalışmak gerekir. Diyelim hatasını şimdi anladı ve halkının yanına geldi, bu güzel bir davranış değil midir? Böyleleri sizin içinizde yok mu? Bana sorsanız ben size yüzlercesini sayarım. Bazıları gibi 'Bağımsız Kürdistan' istemiyle yola çıktıktan sonra, yarı yolda yakalandığında Türkiyelileşip rejimin hizmetine girerek Kemalizm'e dört elle sarılsaydı daha mı iyi olacaktı! Hadi bu da bir yana, sayın Fırat, HADEP toplantılarına katıldığında ve konuşma yapmak amacıyla kürsüye geldiğinde neden spor salonları alkıştan inliyordu? O zaman aklınıza bunlar hiç gelmedi mi? Ve neden o zaman bu tür yazılar yazmadınız? Anlaşılıyor ki sizin amacınız üzüm yemek değildir. PKK ilk çıktığında yalnız ağalarla savaşmadı. Kürdistan'da varolan bütün devrimci-demokrat, yurtsever hareketleri de karşısına aldı. Hepsiyle çatıştı ve sayıları yüzlere varan devrimci insan öldürdü. Elbette kendilerinden de öldürülenler oldu. Bunu yaparken, bazı yerlerde bir kısım aşiretlerle birlik olunup bir diğer aşiretle savaşıldı. O gün savaşılan aşiret liderlerinin torunlarından bir kısmı şu an bile PKK ile birlikte hareket ediyor. Bizimle birlikte ise iyi, değilse kötüdür anlayışı doğru değildir. Ve o gün uygulanan şiddet sonucu, bir takım yurtsever aşiretler mücadeleden uzaklaştı, içine kapandı. "1950'lerde aldıkları yeni kimlikleri gereği tarikatçılığın ve şeyhliğin kimi olumlu yanlarını da bu biçimde noktaladılar." diyor bay Kızılırmak. Tarikatın ve aşiretin hangi "kimi olumlu yanları" vardır? Tarikatçılık da, aşiretçilik de dar, geri feodal yapılardır. Neden sözcükleri bu kadar zorluyorsunuz? 1950'lerle birlikte Kürdistan'da kapitalizm etkili olmaya başlayınca, daha geri olan feodal kurumlar yavaş yavaş tasfiye olmaya başladı. Bu ne benim isteğimle olur, ne de sayın Kızılırmak'ın isteğine bağlıdır. Her şeyi getirip getirip HAK-PAR'a atıyor. Diyelim ki bu parti gericiliği temsil ediyor. Peki ne istiyorsun o zaman? Nasıl olsa ilericiliğ siz (!) temsil ediyorsunuz, hitap ettiğiniz taban farklı ve doğaldır ki kullanacağınız argümanlar da farklı olacaktır. O zaman neden rahatsız oluyorsunuz? Nasıl olsa yollarınız hiçbir zaman kesişmeyecek. "Ama Kuzey Kürdistan'da bu çizgi -aşiret ve tarikat demek istiyor- o kadar güçlü gelişemedi. PKK mücadelesi buna izin vermedi. Ama çizgi olarak zayıf da olsalar hep var oldular. Bugün tekrar ortaya sürülüyorlar. Oligarşinin kucağında büyüyen bu güçler, PKK'nin stratejik değişiklik yaptığı bir süreçte, Kürt partisi imajıyla sahneye sürülüyorlar. Tarihsel bağları doğru ortaya konulmadığında sıradan milliyetçi bir Kürt partisi olarak görülmektedirler. Halbuki gericileşen geleneksel Kürt egemen sınıfının tarihsel çizgisidirler. Modern bir parti olarak da görülse siyasallaşan; şeyhlik ve aşiretçiliktir. Bu çizgi güneyde PKK ile uzun süre partiler biçiminde savaştı. Kuzeyde de PKK'nin ilk çıkışında ona karşı savaştı. Kuruluşta olduğu gibi, yeniden yapılanma sürecinde de tekrar dirilmeye çalışıyorlar. Zaten varoluş nedeni de mücadelede hedefleri de hep devrimci çizgi olmuştur. Karakterlerinden dolayı egemen sistemi değil alternatif devrimci oluşumları hedeflemişlerdir. Varlık nedenleri devrimcilerin var olmasına bağlanmıştır. PKK varsa ve siyasallaşmak istiyorsa ona karşı Kürt milliyetçisi gibi çıkmak zorundadırlar.Varlık koşulu devrimci demokratik mücadelenin varlığına endekslidir. Onun karşısında varlık bulmaktadır. Bugün de kurulan partinin objektif konumu budur. Bu onun söyleminden de rahatlıkla anlaşılmaktadır. HADEP'ten temelde hiç bir farklı söylemi olmamasına rağmen onun karşısında kurulmuştur. Hedefi demokrasi ya da ulusalcılık değil HADEP'de temsili bulan çağdaş demokratik çizginin tasfiye edilmesi ve açığa çıkardığı değerlerin gaspıdır. Sonuçta bunu sağlamak için Şeyh Saidi de, dini de, ulusal değerleri de kullanmaktadırlar." Buyurun cenaze namazına. 1-Bir kere bu partinin A.Melik Fırat da dahil olmak üzere kurucularından hiç biri, dinsel motifleri kullanarak politika yapmadı, yapmayacak. Bir araya gelip bu partiyi kuran anlayışlar, PKK'den önce kurulmuş devrimci çizgilerdi. (A.Melik Fırat hariç) 2-Kimlerin hangi devletlerin ve kimlerin kucağında büyütülüp ortaya sürüldüğünü artık herkes biliyor. Bunu Öcalan da savunmalarında çok açık ve geniş bir şekilde anlattı, anlatıyor. 3-Yeniden dirilen yok; PKK'nin yeni stratejisinden önce de bir kısmının partisi vardı. Bir kısmı da bağımsız olarak bu ülkede siyaset yapıyorlardı. 4-"Modern bir parti gibi görünseler de..." diyorsun. Aksini yutturamayacağını bildiğin için aynen devlet gibi "ama"larla karalamaya çalışıyorsun. İnan ki tutmaz. 5-PKK Kuzeyde ilk çıktığında bu parti mensupları asla onunla savaşmadı. Bütün tahriklere rağmen aynen bugün olduğu gibi ideolojik tartışma ama devrimci kardeşlik savunuldu. 6-"PKK varsa ve siyasallaşmak istiyorsa ona karşı çıkıyorlar." PKK'ye hem ayıp ediyorsun, hem de haksızlık ediyorsun. PKK zaten siyasi bir örgüttür. Aksi bir iddia, devlet söylemiyle aynı düzeyde kalır. 7- "HADEP'ten temelde hiçbir farklı söylemi olmamasına rağmen onun karşısında kurulmuştur." Madem ki HADEP'ten söylemde hiçbir farkı yok, nasıl oluyor da HADEP, "çağdaş demokratik çizgiyi temsil ediyor." Ama bu parti, tarikattan da geri bir parti oluyor? Bu çelişki, ancak cahilden de cahil bir kafanın ürünü olabilir. Eğer HAK-PAR (Haklar ve Özgürlükler Partisi) HADEP'ten farklı şeyler söylemiyorsa o da "çağdaş demokratik bir çizgiyi" temsil ediyor olmaz mı? Hem HADEP'le aynı şeyleri söylüyor olacak, hem de HADEP demokratik çizgiyi, HAK-PAR tarikatçılığı temsil edecek!... Ayıp olmuyor mu? Neden kaleminizi takip etmiyorsunuz? Size tavsiyem yazdıklarınızı baskıya göndermeden tekrar tekrar okuyun. "Şeyhliğin, tarikatçılığın, aşiretçiliğin özü olan eşitlik, kardeşlik, adalet olguları bu şekilde evrilerek yozlaşmıştır." Şeyhliği, tarikatçılığı, aşiretçiliği övmek bir 'devrimciye' yakışmaz. Adalet, eşitlik ve kardeşlik, bu feodal olguların değil, demokratik sosyalizmin özü olabilir. Aşiret, şeyhlik ve tarikat olsa olsa gericiliğin ve baskının özünü taşırlar. Bir aşiret liderinin, bir tarikat şeyhinin iyi olması bu sonucu değiştirmez. Dinler, üst yapı kurumlarıdır. Onları devrimci-karşı devrimci; ilerici-gerici gibi kavramlarla açıklamak bilimsel olmaz. Hz.Muhammed, Allah tarafından görevlendirilmiştir. Getirdiği din, Allah kelamı olduğuna göre ve onun bunda yaratıcı bir rolü olmadığına göre Hz.Muhammed'in tarihsel devrimciliğinden söz etmek mümkün değildir. Ama gözümüz yok, tarihsel devrimciliği varsa sizde temsilini bulsun. Devam ediyor sayın Kızılırmak: "HAK-PAR adıyla kurulan partinin kurucularının bireysel olarak iyi ya da kötü olmaları bir yana temsil ettikleri çizgi; Kürt gericiliğinin çizgisidir. Her ne kadar Şeyh Said'in devamcısı oldukları mesajlarını verseler de öyle değildir." Mahcup olmana gerek yok. Açık söyle. Diyorsun ki, HAK-PAR'ı kuranlar aslında iyi insanlar ama ben onlara iyi diyemem. Benim görevim onları kötülemektir. Bu parti hiç kimsenin devamı değildir. Elbette Kürtler'in ulusal demokratik hakları için mücadele edenlere saygılıdırlar ve bu güne kadar üretilen değerleri sürdürmek adına öncüllerinin tümünün devamıdırlar. Ama özel olarak kimsenin devamı olma gibi bir düşünceleri yok. Bugüne kadar demokrasi adına, ekmek adına, özgürlük adına yapılan her eylemde var oldukları gibi bundan sonra da var olacaklardır. Bu parti herhangi bir anlayışın ideolojik örgütlenmesi de değildir. İçinde yer alan bireylerin bir kısmının demokratik sosyalist bir çizgiyi savunuyor olması, onun bu özelliğini ortadan kaldırmaz. Emir komuta zinciri içinde hareket eden, bir yerlerden aldığı emirleri uygulayan bir parti de olmayacaktır. Özgürlükçü, demokrat bir kitle partisi olmak iddiasındadır. Ve Türkiye'ye gerçek anlamda bir demokrasinin gelmesi, insan haklarının çiğnenmediği, demokratik ve gerçek anlamda laik bir hukuk devletinin kurulması, insanların işsiz kalmadığı bir ülkenin yaratılması ve Kürt sorununun demokratik, eşitlikçi bir temelde çözülmesi için mücadele edecektir. Programını ve anlayışını da halka deklare etmiştir. Beğenmediğiniz yerler varsa, eksik gördüğünüz durumlar varsa onları eleştirin. Öcalan da, "Bu parti HADEP'in leşi üzerinde politika yapmak istiyor..." diyor. Bizce haksızlık ediyor. HADEP leş değildir. Ve eğer kendini toparlayıp bağımsız bir politik duruş sergileyebilirse, birlikte çalışma da dahil olmak üzere çok yararlı işler yapılabilir. Yazıktır, ölmeden insanı mezara gömüyorsunuz. Her şeye rağmen dostluktan yanayız.Yanlışını görüp ondan geri dönen herkesle, asgari müştereklerde bir araya gelebilir, birlikte çalışabiliriz. Halkımıza çok zarar vermiş, çok acı çektirmiş bir olguyu temsil eden Kemalizm'i övme, onda devrimci öz arama, onun 1925 öncesi anlayışıyla birlikte olmak gibi gerçekleri yansıtmayan ve halkımızın önünü karartan, onları yeniden düzenin kucağına itecek olan anlayıştan ve davranışlardan vazgeçmek gerekir. "Tüm halkların adının geçtiği bir yasanın ve cumhuriyetin olduğu gün, Atatürk'ün istediği cumhuriyet amacına ulaşmış olacaktır." (Ö.Politika-30 Ekim 2001) gibi saçmalıklardan vazgeçip demokratik bir federasyonu savunmak gerekir.
"Açık söyleyeyim, Türkiye'de yaşayan Türkler'in ve Kürtler'in menfaatı sorunun Öcalan'la çözülmesini gerektiriyor. Dolayısıyla onun etki gücünü kaybetmesi, neticede karşımıza yeni sorunlar, odaklar ve faturalar çıkarır. Zaten Kürtçe eğitim kampanyası sırasında bunun işaretlerini gördük. Abdullah Öcalan 'bu öncelikli sorunumuz değil... zamansız da...' HADEP, 'Kampanyanın gergiliğe vesile edilmesini onaylamıyoruz...' dediği halde Avrupa destekli eylem ne noktaya geldi. Kuzey Irak'tan gelen tavırla eylemler kabarma noktasında söndü." (A.Özgürel-Radikal 20 Şubat 2002) Delil Karakoçan'ın 28 Mart 2002 tarihli gündem gazetesindeki köşesine bir bölümünü aldığı Hasan CemalL ve Taha Akyol'un yazıları da benzer temayı işliyor. Evet, sadece oturup düşünmek gerekir. Hiç kimse çoğunluk bizde, o halde haklı olan, doğru olan biziz diyemez. Eğer öğle olsaydı en haklı, en doğru kişiler bugün iktidarı paylaşanlar olurdu. Çoğunluk olmak ayrı, doğru olmak daha ayrıdır. Kaldı ki Kürt oylarının % 20'sini HADEP almıştır. Ama daha % 80'i düzen partilerine gitmektedir. HAK-PAR, hak ve özgürlükten yana olan Türk oylarına ve dışarıda kalan bu oylara taliptir. Telaşa kapılmaya gerek yok. Saldırmaya da... (1) Bakınız Deng sayı 61 |
||||||
|
||||||