Bazı sorular ve cevaplar: (*)

Adil olmayan çözüm, çözüm değildir
Güney Kürdistan'a müdahalenin bedeli vardır
İsveç 15-20 bin kişilik Samilere bile otonomi tanıdı


Aşağıdaki üç yazı www.kurdistan.nu'dan, "PSK Bulten"den alındı. Üç okurun sorularına verilen cevaplardır.


Sayın Serdar Cıwan'ın sorularına cevap::

Sayın Cıwan mektubunda şöyle diyor:

Ben Kürdistan'ın Mardin yöresinden 22 yaşında bir gencim ve kafamda bazı soru işaretleri var. Bunlarla ilgili olarak gerek beni gerekse toplumu aydınlatmanız için yazıyorum. Ayrıca partiniz PSK'nın 27. yıldönümünü kutlar, Partinizin Genel Sekreterine ve PSK'ye sempati duyan herkese buradan selamlar sunuyorum.

1- Partiniz kurulduğu günden bu yana Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak federatif çözümü savunmuştur. Sizce T.C. devletinin Sayın Öcalan'ın demokratik-kültürel çözüm önerilerine bile karşılık vermezken sizin federasyon talebinizin gerçekleşme ihtimali var mı? Ayrıca bu hedefinize ulaşmak için ne tür çalışmalar ve nasıl bir mücadele yöntemi benimsiyorsunuz?

Öncelikle, mektubuna geç cevap verdiğimiz için genç kardeşimizin bizi hoş görmesini isteyelim. Sorusunun cevabına gelince:

Partimiz başından beri federal bir çözüme açık oldu. Bugün de iki halkın eşitliği temelinde federal bir çözümün adil ve gerçekçi bir çözüm olduğu kanısındayız.

Salt kültürel haklar ancak küçük azınlıklar için düşünülebilir. Kürt sorunu ise bazılarının göstermek istediği gibi bir "azınlık" sorunu değil, ulusal sorundur. Kürtler, Fransa genişliğindeki ülkeleri ve 40 milyonluk nüfuslarıyla Ortadoğu'nun büyük uluslarından biridir. Kürt ulusunu sıradan bir azınlık saymak ciddi ve gerçekçi bir tutum değil. Kaldı ki Türk devleti, getirebileceği yükümlülükleri düşünerek bunu bile kabul etmiyor; gerçeği yok saymayı geçerli, kurnazca bir politika sanıyor.

Türk devletinin bugün Kürt halkına en basit hakları, örneğin anadilde yayın ve eğitim haklarını bile tanımamakta direndiği açık. Avrupa'yla bütünleşme hatırına attığı sözde demokratikleşme adımları bile tam bir komedi. Göz boyamaya çalışıyorlar. Örneğin Kürtçe yayın diye, devlet televizyonundan günde 20 dakikalık şarkı-türkü yayını yapıp yapmamayı tartışıyor ve bunu bile büyük bir adım gibi göstermeye kalkışıyorlar..

Kıbrıs'taki yüzbin Türk için federasyonu bile az bulup konfederasyon isterken, salt Kuzeydeki 20 milyon Kürt için uygun buldukları hak işte bu! Aç adama bir leblebi tanesi!.. Bu göz boyamadan da öte tam bir soytarılık. Bizimle alay ediyorlar.

Ama bu böyle diye bizim federasyon önerimiz gerçekçi değil mi? Aksine. Türk devletinin gerçeği ve buna uygun çözümü kabul edip etmemesi bizim politikamız için belirleyici değildir. Biz Kürtler hakkımız olan şeyi istiyoruz. Eşitsizliği, yani şu veya bu türden bir bağımlılığı kabul etmiyoruz. Eşitliği gözetmeyen hiçbir çözüm adil değildir, bu nedenle çözüm de değildir.

Türk devleti bugüne kadar adil bir çözümü engellemekle sorunun daha da ağırlaşmasına yol açtı. Şimdi bu yanlış tutumda ısrar etmekle de bir sonuç elde edemiyecek. Bu aynı zamanda çağa, uygar dünyaya direnmedir. Türk rejimi, Kürtlere özgürlük tanımamak için Türklere demokrasi de tanımıyor. Çünkü kendine güvensiz ve tam bir paranoya içinde. Böyle bir rejim, özellikle de çağımız dünyasında uzun zaman ayakta kalamaz. Osmanlı çağına direndiği için paramparça oldu. Bu rejimin de geleceği yoktur.

Korkuları, iddiaları şu: Kürtlere hak verilirse Türkiye bölünür, diyorlar. Federal bir çözüm bölünme getirmez, gönüllü birliği ve barışı getirir. Ama Türkiye bu politikada ısrar ederse, işte korktukları asıl o zaman başlarına gelecektir. Çünkü hem 20 milyonluk Kürt halkı böylesi zalim bir rejimin boyunduruğunda yaşamak istemez, hem de bizzat Türk halkı, bu çağdışı politikalarla bizzat kendisini demokrasiden ve ekmekten yoksun bırakan bu rejime uzun zaman katlanmıyacaktır.

"Sayın Öcalan"a gelince.. O önce sadece silahlı mücadele ve bağımsız Kürdistan diyordu. O dönemde federasyon isteyen bizleri hain olmakla suçluyordu. Sözde bu amaçla Kürtleri 15 yıllık eşitsiz bir savaşa sokup Kürt potansiyelini dağıttıktan sonra, kendisi ve partisi şimdi, bazı kültürel hakların dışında hemen hemen hiçbir şey istemez hale geldiler.. Buna politika denebilir mi? Demek ki bu konuda Öcalan'ı örnek almak, ya da izlemek mümkün değil..

Bu sorunuzun ikinci bölümüyle ilgili olarak, yani partimizin amaçlarına ulaşmak için ne tür çalışmalar yaptığı konusunda, daha önce başka okurlarımızın sorularına verdiğimiz cevaplarda yeterince bilgi var. Biraz zaman alsa da arşivdeki soru ve cevaplara bakmakta yarar var.

2- T.C. sürekli olarak Güneyde kurulabilecek bir Kürt devletinin kendi toprak bütünlüğü açısından tehlike arzettiğini söylemektedir. Muhtemel bir devlet oluşumunda T. C.´nin bölgeye askeri bir müdahalesi söz konusu olabilir mi?

Türk devleti, elbet sınırlarının ötesinde de, yalnız Kürt devleti değil, herhangi bir Kürt oluşumu görmek istemiyor. Bu onun korkulu rüyasıdır. Bu nedenle Körfez Savaşı sonrası Güney Kürdistan'da ortaya çıkan özerk yönetimden çok rahatsızdır.

Türk rejimi, bu tür oluşumların kendi sınırları içindeki 20 milyon Kürde "kötü örnek" olacağı kaygısındadır. Irak'a yönelik yeni bir savaşın ise bölgede statükoyu daha da sarsacağından korkuyorlar.

Şu günlerde çokça sözü edildiği gibi, ABD, Saddam rejimini devirme amacıyla Irak'a yönelik bir saldırı başlatır mı, bilemeyiz. Amerika bu işte kararlı gibi görünüyor. Böyle bir durumda sonuçlar ne olur, şimdiden kestirilemez. Statükonun sarsılması büyük ihtimaldir. Güney'deki Kürt halkı zaten Saddam'a kapalı bölgede özerk bir yönetim oluşturmuştur. Güney Kürtlerinin istemi şu anda ayrı devlet değil, demokratik ve federal bir Irak'tır. Böyle bir durum ise Irak'ın iç işidir ve Türkiye'nin Irak'a müdahale için hiçbir hakkı yoktur.

Öte yandan "hak" denen şey çoğu durumda güç dengelerine bağlıdır ve güçlülerin ayrıca haklı olmaları gerekmiyor.. Ama Türkiye Kürt halkının güney parçasındaki özerkliğine son vermek veya federal bir yapıyı engellemek için Irak'a müdahaleye yeltense, bunun da bedeli olacaktır. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir.

Bir başka deyişle, Türk rejimi değişmemek ve bölgesinde statükoyu korumak için çok çırpınıyor. Ne var ki günü gelen değişim sel gibidir, önüne çıkanı da birlikte sürükleyip götürür..

3- Partiniz Türkiye Kürdistanı dışındaki parçalarda yürütülen mücadeleyi yeterli buluyor mu? Ayrıca buralar için ne tür çözüm önerileri var?

Kürt halkı yıllardır özgürlük için Kürdistan'ın tüm parçalarında yoğun bir mücadele içinde. Her parça kendi koşullarına göre ve kendi örgütlerinin öncülüğünde bu mücadeleyi yürütüyor. Biz, zaman zaman bazı konularda onların politikalarında yanlışlar görsek ve eleştirsek bile, bunu dostça, kardeşçe bir anlayışla yapıyoruz. Aynı zamanda elimizden geldiğince onlara dayanışma gösteriyoruz. Bu nedenle gerek İran gerek Irak parçasındaki örgütlerle, aynı zamanda Suriye Kürt partileriyle ilişkilerimiz dostça, kardeşçedir.

İran Kürdistanı'nın en büyük örgütü İran Kürdistan Demokrat Partisi, bu parça için otonomiyi savunuyor. Başta iki büyük parti, KDP ve KYB olmak üzere Irak Kürdistanı örgütleri de geçmiş yıllarda "Irak'a demokrasi-Kürdistan'a otonomi" şiarıyla yine benzer bir talepte bulundular. Körfez Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni durumda ise bu istemlerini federasyona çevirdiler.

Neyi isteyip istemiyecekleri onların hakkıdır ve bunu kendi koşullarına göre yapıyorlar biz de buna saygı duyuyoruz.

4- AB'ye uyum çerçevesinde T.C.'nin yürüttüğü "demokratikleşme" adımlarını samimi buluyor musunuz?

Hayır, bulmuyoruz, kimse de bulmuyor. Çünkü bu yönetimin kendisi demokratikleşmeye karşı, bundan korkuyor. AB'nin kendisinden istediklerini de içişlerine müdahale ve baskı sayıyor, bu nedenle direniyor, ayak sürüyor. Bazı şeyleri yapıyormuş gibi yaparken de aslında dejenere ediyor, göz boyuyor. Bu, Türk yönetiminin eski huyudur, bu iş yıllardır bu şekilde cereyan etmektedir.

Oysa Avrupa ekonomik, siyasal, sosyal bir bütün; hatta, farklı dillere karşılık ortak kültürel değerleri ve birikimi var. Bu değerlerin başta geleni ise demokrasi ve insan hakları. Avrupa bir orkestra gibi çok sesli bir harmoni. Bütün üye adaylarına söyledikleri gibi, Türkiye'ye de, "bu değerleri benimsiyorsan, bunu kanıtla, kendini buna ayarla, gel katıl!" diyorlar.

Türk yönetimi ise, şımarık bir çocuk, ya da bildiğini yapmayı hak sayan bir kabadayı gibi, "gelirim ama, değişemem, beni böyle al!" diyor. "Benim ülkemde orkestra olmaz, yalnızca iki telli saz olur", diyor.. Karşı taraf olmaz deyince de kıyameti koparıyor..

Manzara çok açık. Örneğin AB'de idam cezası yok. Ama Türk yönetimi "ben yurttaşlarımı idam etmeden duramam!" diyor. Faili meçhuller, yargısız infazlar da cabası.. Adamlar öldürmeye koşullanmış..

Avrupa'da işkence yok, ya da çok ender görülen, görülünce de üzerine gidilen bir olay. Ama Türkiye'de işkence sistemli. Devletin onayı ve desteği ile yapılıyor. Kışla ve karakollar can pazarı. Adamlar, "işkencesiz edemeyiz" diyorlar!

Avrupa'da düşünce özgürlüğü var. Burada ise düşünceden korkuluyor. Anayasası, ceza yasası, siyasi partiler, basın ve öteki yasalarıyla düşünce özgürlüğünün önüne binbir engel dikilmiş. Ülkeyi yönetenler, askeri ve sivili ile düşünceden, azrailden korkar gibi korkuyor, kırmızı görmüş boğa gibi saldırıya geçiyorlar. Yasalarda değişiklik yap dedikçe, dönüp dolaşıp yasaları daha da ağırlaştırıyorlar. Alışkanlık işte..

Avrupa'da örgütlenme özgürlüğü var. Ama Türkiye bir siyasi partiler ve dernekler mezarlığı. Adamlar vatandaşının örgütlenmesinden korkuyor. Bu rejim vatandaşını düşman gibi görüyor. Ona göre mevzilenmiş..

Avrupa birliğe, bir büyük federasyona veya konfederasyona giderken farklı renkleri, dilleri, kültürleri ise koruyor. Küçük büyük demeden herkesin hakkını tanıyor. Örneğin İngiltere İskoçlara, Gallere daha geniş otonomi tanıyor. İsveç, kuzeydeki 15-20 bin nüfuslu Sami topluluğuna bile otonomi tanıdı.

Oysa Türkiye birlikten tek rengi anlıyor. Tek vatan, tek ulus, tek dil, tek bayrak, tek sınır, hatta nerdeyse tek din… Elinden gelse tek cins de yapacak.. Bu yönetim herşeye haki bir üniforma giydirmeye kalkıyor. Bu ülkede kışla kültürü egemen. Yani askeri demokrasi, daha doğrusu faşizm…

Kürt dili ve kültürü gündeme geldi mi, adamlar "hayır Avrupa bunu bizden isteyemez!" diye haykırıyorlar, bunu Türkiye'yi bölme çabası gibi gösteriyorlar. Kıbrıs'taki yüzbin Türk için federasyonu bile az bulur, konfederasyon isterler. Ama Kürtlere gelince ne federasyon, ne parlamento ve hükümet, ne resmi dil, hatta ne kültürel haklar.. Açıkça şunu diyorlar:

"Biz Kürtleri tüm haklardan yoksun bırakırız, anadillerinde şarkı söylemelerini bile yasaklarız, ezeriz ve kimse buna karışamaz!.."

Bu ortaçağ köle sahiplerinin mantığıdır. Bu çağda ise tam bir zorbalık, ahlaksızlık ve utanmazlıktır.

Peki bu adamlar bu halleriyle AB'ye alınırlar mı? Bu da AB'nin sorunu. Böyle bir ülkeyi içine almak, tüm değerlerini inkar olur. Böyle birşey yapacaklarını sanmayız; ama yaparlarsa bize göre hava hoş. Nasıl olsa biz bu yönetimden çok çektik, biraz da Avrupalılar çeksin..

5- Şu anda Türkiye'de bir seçim olsa iktidar partileri mevcut oy oranlarını koruyabilecekler mi? Ayrıca HADEP'in CHP veya ANAP'la bir seçim ittifakına gitmesini doğru buluyor musunuz?

İktidar partilerinin şu andaki oy oranları, geçmiş seçime göre zaten çok düşük. Anketler bunu gösteriyor. Bir seçim olsa belki üçü de baraja takılacaklar. Tüm sorunlara ve yaşadıkları uyumsuzluğa rağmen seçime gitmemelerinin, hatta seçim lafını duymak bile istememelerinin nedeni, ülkenin kötü ekonomik durumu, kriz korkusu filan değil, asıl olarak bu. Oysa kamuoyunda itibarları yüksek olsa bir gün bile beklemezlerdi.

Hem ülkenin hiçbir temel sorununu çözememe, hem peşpeşe bastıran ve halkı perişan eden ekonomik krizler, bu hükümet ortaklarının itibarını sıfıra düşürdü.

HADEP'in, eğer seçimlere kadar kalırsa, kiminle ittifaka gireceği bizce önemli değil. Çünkü HADEP'in, son bir yıldır izlediği politikalarla düzen partilerinden pek farkı kalmadı. Önce çok sivri gittiler, şimdi ise, kendilerini rejime kabul ettirmek için, Kürt halkının temel istemlerini bir yana atacak kadar aşırı mülayimler.. Bu bir uçtan diğer uca savrulma olayı.

Demokratik işlerlikten yoksunluğun ve güdümlü olmanın, körü körüne birilerini izlemenin sonu bu..

Bir parti, demokrasiye, hak ve özgürlüklere yararlı olacak ittifakları yapabilir. Ama bunun için öncelikle ilkeli olmak gerekir. Salt parti yöneticilerini, bir takım çıkarcı ve kariyeristleri parlamentoya taşımak için yapılan ittifakların halka bir yararı olmaz.


Kitleselleşme sorunu
Başarı için öznel ve nesnel etkenler

Sayın Nujen S. mektubunda şöyle diyor:

PSK'nın Kürt sorununun çözümüne yönelik yaptığı tespitleri tamamıyla destekliyorum. Ancak bu görüşler ve yaptığınız etkinlikler kamuoyuna, faal ve gerçekten aydın Kürt tabanına belli oranda ulaşabiliyor. Ama PSK'nın hala kitleselleşme sorunu ile karşı karşıya olduğu da açıktır.

Kanımca Kürt toplumunda okuma oranı düşük ve batılı toplumlardaki aydınlanma sürecini de yaşamış değiliz.

PSK 30 milyonluk kitle potansiyeline ulaşmakta bazı zorluklarla karşı karşıyadır. Kuşkusuz, bunun nedenlerinden bir tanesi görsel medya çağında PSK'nın yetersiz olanakları. Bu konudaki çabalarınızdan haberdarım.

Çizilen tüm projelerin (Aydın inisiyatifi, Platform, ülkede birlik ve partileşme girişimleri) başarıya ulaşması, ancak geniş kitle desteği ve PSK'nın kendi tabanını genişletmesinden geçer.

Özellikle son süreçte PSK'nın kendi işleyiş ve kitlelere ulaşma metotlarında geniş değişikliğe yol açması gerekiyor. Kitle bağını güçlendirmek için:

* Yurt dışında birinci derecede kadrolar ve öteki karizmatik elemanlar ön plana çıkıp kitle çalışmalarında seferber olmalı;

* Aylık halk toplantıları türünden geniş çaplı etkinlikler düzenlenmeli ve bu düzenli biçimde yapılmalı;

* PSK dışındaki kitleyi bu toplantılara çekebilmek için Kürt politikasına yönelik çarpıcı ve tartışılan konuları işlemekte yarar var;

* Kitle yapısına uygun ve değişik eylem türlerine başvurmalı.

PSK'nın temel hedefi kitlelere ulaşıp onları kendi politikası yönünde aktifleştirmek olmalı. Ancak bu tür çalışma kitlelere güven sağlar, kitle desteğini büyütür. İleri adımlar atmak, başarıya ulaşmak buna bağlıdır.

Bu konuda açıklamada bulunursanız memnun olurum.

Teşekkürler ve başarı dilekleriyle.

* * *

Sayın okurumuz kitleselleşme ile ilgili olarak önemli noktalara değiniyor, aynı zamanda öneriler de getiriyor. Aslında bu sorunu oldukça iyi kavramış, nedenlerini biliyor ve getirdiği öneriler de oldukça mantıklı. Bu haliyle bizim fazla bir "açıklama" yapmamıza gerek kalmıyor.

Kitleselleşme sorununa daha önce bazı okurlarımızın sorularına verdiğimiz cevaplarda değinmiştik. Bu konu, doğal olarak her zaman gündemimizde vardı.

Elbet, PSK'ye ülke içinde yasal çalışma fırsatı verilmediğini unutmamak gerek. Kendi adımıza toplantılar düzenleyemeyiz. Kadrolarımız açık partili kimlikleriyle çalışamazlar. Bu bir dereceye kadar yurt dışında mümkündür. Zaten sayın Nujen'in önerileri de yurt dışına yönelik. Ama yurt dışı bir tür cephe gerisidir, asıl mücadele alanı değildir. Asıl olarak yurt içinde kitlelere ulaşmanın yollarını bulmalı. Buna uygun örgüt ve mücadele biçimlerini yaratmalı.

Yurt dışındaki Kürt kitlesi arasında ve aynı zamanda dış kamuoyuna yönelik çalışmayı da elbet küçümsemiyoruz. Yıllardır yurt dışında, sizin önerdiğiniz türden toplantıları, çeşitli türden eylemleri düzenliyoruz. Yine de bu konuda yeterince aktif ve yaratıcı olup olmadığımız elbet tartışılabilir. Biz de örgüt içinde sık sık bu konuyu tartışıyoruz.

Bir örgüt bakımından, salt doğru politikalar, iyi hazırlanmış programlar ve buna uygun çabalar da ne yazık ki kitleleri sürüklemek için her zaman yetmiyor. Çünkü sahnede sizden başka aktörler ve başka etkenler de var. Siz bazılarına değinmişsiniz: Kitle iletişim araçları, toplumun eğitim düzeyi, vb.

Buna sahnedeki diğer örgütlerin tavrını da eklemek lazım. Koşulları doğru biçimde değerlendiremeyip kitleye yanlış yol gösterenler çoksa işiniz zor demektir.. 1970'li, 80'li yıllarda ülkemizin politik yaşamında iddia sahibi olup da maksimal istemlerle siyaset yapan, daha gerçekçi programlar üzerinde işbirliğine yanaşmayan, örneğin federatif bir çözüme bile ısrarla hayır diyen bir dizi örgüt ve "lider" şimdi nerdedirler?.

Öte yandan, kitlelerde ilgiyi ve coşkuyu yakalamak aynı zamanda bir nesnel (objektif) koşullar sorunudur.

Örneğin 1974'te ilk örgütlü siyasal çalışmaya başladığımızda sayıca bir avuçtuk, bugünden çok daha deneysizdik ve olanaklarımız da çok dardı. Ama o dönemde kitlelerin çıkarlarına, duygularına uygun düşen söz ve istemlerimiz, bakir toprağa düşen tohum gibi iyi ürün verdi, kitlelerle kısa sürede ve o döneme göre oldukça iyi bağlar sağladık. O koşullarda devrimci coşku ve fedakarlık çok yüksekti.

Aradan geçen zamanda nelerin değiştiğini hatırlayalım:

Birincisi, rejim bazıları eliyle Kürt hareketini yanlışa itti ve bazılarımızın tüm uyarılarına rağmen, Kürt yurtsever hareketi geniş kesimiyle oynanan oyunu, provokasyonu göremedi, tavır alamadı, önleyemedi. Kürt hareketi yeterli deneyime sahip değildi, rejimin ise elinde, yanlışı pompalamak için güçlü araçlar vardı.

İkincisi, 12 Eylül faşist rejimi kadroları adeta biçti, geniş bir pasifikasyon fırtınası estirdi.

Kürt ulusal hareketi yanlış adamlar eliyle, rejimin onu çektiği mindere sürüklendi ve bildiğiniz acı yenilgiyi yaşadı. Kürt potansiyeli önemli ölçüde telef edildi. O gün, koşulları hesaplamadan -bir bölümü de güdümlü olarak- maksimal istemlerle sahneye çıkanlar, şimdi en minimal düzeye indiler, herşeyden vazgeçtiler, teslimiyete vardılar. Onların bağımsızlık ve savaş edebiyatıyla peşlerinden sürükledikleri kitle neye uğradığını şaşırdı. Dörtbir yanda umutsuzluk ve bezginlik başgösterdi. Rejim bundan yararlanarak şimdi Kürt hareketini bir bütün olarak teslim almak, pasifize etmek için elinden geleni yapıyor.

Buna, bir üçüncü ve önemli etken olarak, 1980'li yılların sonunda ve 90'lı yılların başında Sovyet blokunun dağılması ve sistemin çökmesiyle ortaya çıkan yeni uluslararası durumu ekleyelim. Bu durumun devrimci harekette yarattığı düş kırıklığı ve bezginlik bizim ülkemizin solunu ve bir bütün olarak devrimci hareketi de olumsuz yönde etkiliyor.

Bütün bunlar bir cezir (geri çekilme, durgunluk) haline yol açtı.

Özetlersek, bir bütün olarak toplumsal mücadelelerin kaderini de, tek tek örgütlerin başarısını da, "subjektif" ve "objektif" koşullar dediğimiz bir dizi öznel ve nesnel etken belirler. En başta siz, örgüt olarak doğru politikalar seçmelisiniz; önünüze, ülke ve dünya durumuna uygun sağlıklı bir program koymalısınız. (Bunu yapmamışsanız, zaten başarı şansınız daha baştan yoktur.) Bunu kararlı bir örgütsel çalışma izlemeli. Ama aynı zamanda ülke ve dünya koşulları sizin hedefe ulaşmanıza elvermeli. Geminiz sağlam, kaptanınız yetenekli ve rotanız doğru olduğu halde, öyle fırtınalar devreye girebilir ki siz menzile ulaşamıyabilirsiniz..

Bugün, Kürt yurtsever hareketi açısından sorun şudur: Birincisi, geçmişle ilgili olarak olan biteni doğru biçimde kavramak. İkincisi, teslimiyet politikasına karşı çıkmak ve bu doğrultuda yurtsever güçlerin birliğini sağlamak.

Biz bu politikayı izliyoruz. Ama başarı salt bize bağlı değil. Sorumluluk duyan her yurtsever kendine düşeni yapmalı, teslimiyete karşı çıkmalı ve birliğe omuz vermeli, içinde yer almalı.

Bir çekim merkezi ancak böyle yaratılabilir. Kitlelerin ilgisi, coşkusu ancak böyle artabilir.

Kitleselleşme sorununa çözüm getirecek olan da, iyi bir çalışma programının yanısıra, işte böylesi bir halkayı, böylesi bir ortamı yakalamaktır.

Bunu başaracağımız konusunda umutluyuz.

Yeni dönemde PSK'nın kitlelere açılabilmesi için "işleyiş ve metotlarında" geniş değişikliğe gitmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Buna tümüyle katılıyoruz. Yeni dönemde kendi içimizde bu konuyu geniş biçimde tartışıyoruz. Zaten son yıllarda önümüze koyduğumuz politikalar aynı zamanda böylesi bir değişimi içeriyor.

Bize göre örgüt bir araçtır, onu fetiş haline getirmemeli. Temel amaçlarınızdan sapmadan, görüşlerinizi de, örgütsel yapınızı ve çalışma tarzınızı da değişen duruma göre yenileyebilmelisiniz. Yeri geldiği zaman değişim yönünde adım atamayan geride kalır, yarışı da yitirir.

Dostça önerileriniz için teşekkür ederiz. Bu tür öneriler çalışmamıza katkı yapar, bize güç verir.

 

Türk halkına kardeş denirse...

Resûl adlı okurumuz, Kürtçe olarak kaleme aldığı mektubunda şöyle diyor (Soruyu ve cevabını Kürtçe olarak sayfamızda yayınlıyoruz. Konusu nedeniyle Türkçeye de cevirip vermeyi uygun bulduk):

Değerli arkadaşlar,
Siteniz günden güne daha iyileşiyor. Yurtta ve dünyada olup bitenlerle ilgili ilgi çekici haber ve yorumlara yer veriyorsunuz. Bu nedenle sizi kutlarım. Ancak klasik ve çağdaş Kürt edebiyatı ile ilgili olarak birşey bulamadım. Kürt edebiyatı ve sanatına da yer verseniz iyi olurdu.

Yine, ilgimi çeken birşey daha var. PSK yayınlarında ve sayın Burkay'ın yazı ve konuşmalarında, eskiden beri, Türk halkından söz edilirken hep "kardeş halk" deniyor. Acaba bu söz yerinde mi? Türklerden bunca zulüm ve haksızlık gördükten sonra nasıl kardeş olabiliriz?. Siz bu sözleri salt siyaset gereği mi söylüyorsunuz, yoksa gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?

Sayın okurumuz,

Sitemiz hakkındaki olumlu değerlendirmeniz için teşekkür ederiz. Sözünü ettiğiniz eksikliğin ise biz de farkındayız. Bir edebiyat köşesi açma düşüncesi programımızda var; yakın zamanda gerçekleştireceğimizi umuyoruz..

Sorunuza gelelim: Türk halkı için "kardeş" ifadesini kullanmak doğru mu, yanlış mı?

Öncelikle politikanın kendine özgü kuralları var. İnsanın duygulara göre değil, akla ve mantığa uygun biçimde davranması gerekir. Gerek siyasi liderler ve kadrolar, gerekse örgütler belli sorumluluklar taşıyorlar. Bir şeyi söyledikleri zaman ölçüp biçmek, ne getirip ne götüreceğini hesaplamak zorundadırlar.

Biz, çoğu durumda yumuşak bir dilin ya da üslubun, sert ve kırıcı olandan daha faydalı olduğu kanısındayız. Öyle ki Türkler arasında daha çok dost ve arkadaş edinelim. Bizim buna ihtiyacımız var.

Öte yandan, Türk halkı için "kardeş" sözcüğünü kullanmamız, salt politika gereği değil. Bu yanlış değil. Kürt olarak Türk devletinin ağır zulmüne muhatap olduğumuz elbet bir gerçek ve biz bu nedenle bu rejime karşı kin ve nefretle doluyuz. Öte yandan, Türk devleti ile Türk halkını aynı şey saymamalı. Bu devlet aynı zamanda Türk devrimci ve demokratlarına, Türk aydınlarına, hatta daha geniş boyutlarda Türk halkına da zulmetmektedir. Türk aydınları ve emekçileri de birçok durumda baskı ve işkence görüyor, tutuklanıyor, göçmen durumuna düşüyor, hatta öldürülüyorlar. Rejim, izlediği yanlış politikalarla ve sınır tanımaz sömürü çarkıyla Türk halkını da eziyor, aç ve işsiz bırakıyor.

Biz, bu zorba devlete, bu acımasız ve vahşi rejime karşı yıllardır kararlılıkla mücadele ediyoruz. Türk halkı arasında da devrimci ve demokrat olarak, aydın ve emekçi olarak Kürt halkına dost birhayli insan var. Bunlar, Kürtlere karşı izlenen baskı politikasından memnun değiller, buna karşı çıkıyorlar ve bu nedenle kendileri de türlü baskılara hedef oluyorlar.

Bu tür insanların varlığını görmezden gelmemeliyiz. Onları küstürmeyecek, aksine, zamanla sayılarını arttıracak bir tavır ve tutum izlemeliyiz.

Türk emekçi ve yoksullarının, hatta Türk aydın ve demokratlarının önemli bir bölümünün de, Kürt meselesinde kendi hükümetleri gibi düşündüklerini, Kürt haklarını tanımaya karşı olduklarını söyleyebilirsiniz.

Ne yazık ki bu doğrudur! Ama bu türden "aydın" ve "demokratlar" gerçekte ne aydın, ne de demokratlar. Kürt sorununda hükümetleri gibi düşünen, Kürt haklarına karşı çıkan yoksullara ve emekçilere gelince, bunların da beyni rejim tarafından yıkanmış, onlar bu yanlış politikalara koşullanmıştır. Ama bu bilinçli bir tutum değil, bir aldatılmışlık durumudur. Ayrıca, bu kişiler yalnızca Kürt sorunu konusunda mı yanlış düşünüyorlar? Kendi sorunlarıyla ilgili olarak pek mi bilinçliler? Hiç de değil. Bunlar, çoğu kez kendi çıkarlarının, kimler tarafından, nasıl sömürüldüklerinin bilincinde değiller. Dostu düşmanı doğru biçimde ayırdıkları söylenemez. Çoğu kendisini aldatan ve sömüren partilere oy verir.

Hatta Kürtlerin kendileri bile, kendi sorunlarıyla ve bu sorunların çözüm biçimiyle ilgili olarak yeterince bilinçliler mi? Dost ve düşmanı iyi biçimde ayırabiliyorlar mı? Kürtler arasında da, okumuş, dünya görmüş olanlar da dahil, birhayli kişi Türk devletinin yanında saf tutmuyor mu, Türk egemen partilerinde yer almıyor mu, Kürt sorunuyla ilgili olarak rejimin dilini kullanmıyor mu?.

Ne yazık ki birçok Kürt de, benzer şekilde rejim tarafından aldatılmıştır ve ulusal dava konusunda yeterli bilince, duyarlılığa sahip değil.

Kürtler arasında da ulusal davaya ihanet edenler var.

Birçok Kürt -ki bunlar arasında aydın ve siyasetçi geçinenler de var- dar görüşleri, sekterlikleri, bireycilikleri, kıskançlıkları ile Kürt davasına birhayli zarar veriyor…

Sonuç olarak, sayın okurumuz, biz Kürt halkı ezilen bir halkız ve bizi ezen de Türk devletinden başkası değil. Bu bir gerçek. Ama bu, bütün Kürtlerin iyi, bütün Türklerin de kötü olduğunu göstermez..

Türkler arasında iyiler, Kürtler arasında da kötüler vardır..

Sözkonusu "Türk Devleti" besbelli zorba bir devlet; ama gerçekte o "Türk halkı"nın, Türk emekçi ve yoksullarının da devleti değil. O Türk egemen sınıflarının, sömürücü ve zorbalarının devleti.

O, ömrünü uzatmak, sömürü ve soygun çarkını sürdürmek için hem Kürtlere, hem Türklere baskı yapmakta, aynı zamanda yalan söylemekte.

Bizimse, yalnız Kürtleri değil, aynı zamanda Türkleri de aydınlatmak için, bu sömürü, baskı ve yalanları sürekli teşhir etmemiz gerek.

Bu nedenle, gerçekte her iki halkın çıkarları birdir ve onlar kardeştir. Bu zalim rejimin sonunu getirebilmek için, Kürtler ve Türkler el ele vermeli, onun yerine, eşitlik temelinde, demokrat ve çağdaş bir devleti kendi elleriyle kurmalılar.

Bir başka deyişle, hem Türklerin hem Kürtlerin olan bir federal devlet.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver