ADIM ADIM ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU- 2

KALAALLİT NUNAAT

Hüseyin KIZILOCAK

EĞİTİM VE DİL

Daha öncede yazdığım gibi, halk Gröndlandca, yerel adıyla Kalaallisut dilini konuşuyor. Okuma yazma buraya ilk gelen misyonerlerce başlatılmış. Bir Alman misyoner Eskimocanın gramerini yazmış. Bu ilk gelenler İncil'i Eskimoca'ya çevirmişler ve böylece halka daha rahat ulaşacağını düşünmüşler. Böylece Eskimo dili yazılı bir dil haline gelmiş.

Halkın hepsi Hıristiyan ve çok büyük bir kısmı Protestan. Kilise daha önce Danimarka kiliselerine bağlıymış. 1993'ten itibaren kendi bağımsız kiliselerini oluşturmuşlar.

Yeniden eğitime dönersek, Danimarkalılar tarafından oluşturulan okullarda sadece Danimarkaca eğitim yapılmış. Sadece ilkokullar oluşturulmuş ve bundan sonra okula devam edecek olan öğrenciler Danimarka'ya gönderilip, Danimarkalı ailelerin yanına yerleştirilmiş. Bu durum 1970'lere kadar devam etmiş.

1972'deki Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilgili olarak yapılan halk oylamasının başlattığı özgürlük rüzgarı eğitime de yansımış. Bu rüzgarın da etkisiyle kurulan bir komisyonun önerisi ile ilkokulda eğitim ilk üç yıl Gröndlandca olmuş ve daha sonra öğrenciler hem Gröndlandca hem de Danimarkaca eğitim görmeye başlamışlar. Bunun dışında Danimarkalılar için, sadece Danimarkaca eğitimin verildiği sınıflar oluşturulmuş.

Otonomi hakkının alınması ve yerel yönetimin oluşturulmasından sonra okullar belediyelere devredilmiş ve dil tümüyle Gröndlandca olmuş. Danimarkaca ek bir ders olarak 3. sınıftan itibaren verilmeye başlanmış. Danimarkalılar için oluşturulan Danimarkaca eğitim yapılan sınıflar 1994-95 yılına kadar devam etmiş. Bundan sonra yerel parlamentonun kararı ile sadece Danimarkaca eğitim yapılan sınıflar kaldırılmış. Böylece Danimarkalı çocuklar da Gröndlandca öğrenmeye başlamışlar.

Ülkede herkesin okuma yazma bildiği söyleniyor. Elbette böylesine küçük bir toplumda bu zor olmasa gerek ama ülkenin büyük olması ve yerleşim yerlerinin birbirinden uzaklığı gözönüne alınırsa, bu eğitimin fazla yüksek seviyede olmadığı görülüyor. Zaten görüşmelerimizde de bu ortaya çıkıyor. Genellikle yüksek derecede eğitim gerektiren işlerin çok büyük bir kesiminde hala Danimarkalılar çalışıyor. Görüştüğümüz yetkililer de her defasında, toplumun kendi kendini idare edebilmesi için eğitim düzeyinin yükseltilmesinin gereğine değiniyorlar.

Ülkede 9. sınıfa kadar eğitim zorunlu. Ondan sonra 2 ya da 3 yıllık eğitimde, liseye ve teknik okullara gitmek isteyenler ayrılıyor.

Ülkede teknik okullar, servis okulu, lise, sağlık ve hemşirelik okulu, bir de öğretmen okulu bulunuyor. Yeni bir üniversite kurulmuş ve bir dalda mühendislik eğitimi yapıyor.

Okulların hepsinde kendi anadillerinde öğrenim yapılıyor ama eğitim seviyesi yükseldikçe, öğretmen yokluğu nedeniyle çok fazla sayıda ders Danimarkaca yapılıyor.

Belediye Başkanı'nın yanından ayrılıp dağın eteğindeki aşçılık ve servis okuluna gidiyoruz. Bizi Gröndlandlı kadın müdür karşılıyor. Bize okul hakkında bilgi verdikten sonra, bir öğle yemeği veriyorlar. Yemek salonuna giderken öğrencilerin yemek salonundan geçiyoruz. Çoğu Eskimo ama aralarında bir kaç sarı saçlı Danimarkalı da var.

Ortadaki masanın üzeri öğrencilerin yaptıkları yemeklerle dolu. Onların geleneksel yemekleri ve elbette büyük bir kesimini balık oluşturuyor. Danimarkalı bir öğretmen gelip yemekleri tanıtıyor. Masada normal balık, fok balığı, balina eti ve derisi, koyun eti, kurutulmuş balık, avlanmış bizon öküzü ile geyik eti bulunuyor. Bazılarının tadına bakıyorum ama çok sert ve yağlı olduğunu söyledikleri çiğ fok balığı etine dokunmuyorum. Bizden sadece bir kişi yiyor. Eskiden bunu petrol gibi lamba yakmak için kullanmışlar.

Burdan çıkıp mezbahaya gidiyoruz. Burda sonbaharda 1500 geyik ve 22.000 kuzu kesildiğini söylüyorlar. Kesim zamanı 60 kişi ve diğer zamanlar ise 15 kişi çalışıyor. Güney Gröndland'da 250 kadar koyun çiftliği olduğunu söylüyorlar. Etin çok büyük bir kesimi ülkede tüketiliyor ve çok az bir kısmı ise ihraç ediliyor.

Bundan sonra Eskimo kürklerinin yapıldığı ve satıldığı yere gidiyoruz. Burda fok balığı derisinden kürk yapılıyor. Atölyede bir Danimarkalı ve görebildiğim kadarı ile 5 yerli kadın çalışıyor. Bize, kürkleri ihraç ettiklerini ama her yere yapamadıklarını anlatıyorlar. Green Peace'in fok balıklarının avlanmasına karşı başlattığı kampanya nedeniyle satışın çok sayıda ülkede yasaklandığını söylüyorlar. Green Peace'e kızıyorlar. Kendi geçimleri ve yiyecekleri için bu avı yapmak zorundalar ve Green Peace'nin insanlardan çok hayvanları korumalarına şaşıyorlar.

Ordan çıkıp bir yün atölyesi projesine gidiyoruz. Burda Kürtlerin çok iyi bildikleri keçe yapılıyor. Bizde daha çok yere serilecek büyük keçeler yapılır, burda ise daha çok evde giyilecek ayakkabı yapılıyor ve altına da deri dikiliyor. Burda çalışan kadınlar zevkle yaptıklarını bize gösteriyorlar. Hava güneşli ve biz dışarı çıkıp kayaların üzerine oturuyoruz, onlar da geliyor ve sohbet ediyoruz.

Bugün son durağımız bir koyun çiftliği. Araba ile 5-10 dakika gidiyoruz ve dağın dibindeki çiftliğe geliyoruz. Çiftlik sahibi Danimarkaca konuşmuyor. Konuşması tercüme ediliyor. Yine merak ediyorum. Bize, çiftliğin yerel hükümetin desteği ile kurulduğunu söylüyor. Konuşmanın sonunda konu yine Amerikan üssüne geliyor. Amerikanın kira ödemesi gerektiğini söylüyor. Ordan ayrılırken, rehberimize niye çiftlik sahibinin Danimarkaca konuşmadığını soruyorum. İyi Danimarkaca bilmiyor, diyor ama ben daha çok konuşmak istemediği kanısındayım. Çünkü sorulan soruları çok iyi anlıyordu.

Ertesi gün erkenden kalkıp valizlerimizi alıyoruz ve tepenin başındaki helikopter alanına gidiyoruz. Burdan ilk indiğimiz havaalanına uçuyoruz. Pilotumuz bizim dün konuştuğumuz Belediye Başkanı. Burda müzeyi geziyoruz ve 2-3 saat bizi başkent Nuuk'a götürecek uçağı bekliyoruz.

Nuuk'a indiğimizde şiddetli bir yağmur ve rüzgarla karşılaşıyoruz. Aynı gün otobüsle şehirde bir tura çıkıyoruz. Yerel rehber şehir hakkında bilgi veriyor. Başkentin en büyük şehir olduğunu ve 15.000 kadar kişinin yaşadığını söylüyor. Diğerlerinden farklı, büyük bir modern şehir. Halkın fazla alkol kullandığını ve bunun nedeninin, 1960'larda köylerinden, balık fabrikalarına çalışmak için bir nevi zorla göç ettirilen avcının, yeni hayata alışamaması olduğunu açıklıyor. 1700'lerde buraya gelen ilk yabancıların beraberinde bulaşıcı hastalıklar da getirdiğini ve halkın büyük bir kısmının o zaman öldüğünü söylüyor.

Burda da evler kayaların üzerine kurulmuş. Zaten kayalık olmayan, düz yer de yok. Evler beton bir temel üzerine tahtadan yapılmış. Bu kadar taş varken ve ağaç yokken evlerin tahtadan yapılmasını merak edip soruyorum. Kayaların ve taşların çok sert olduğunu ve tahtanın diğer ülkelerden kolay taşınabilmesi nedeniyle, evlerin tahtadan yapıldığı söyleniyor.

Ertesi gün bir tekneyle balinaları görmeye gidiyoruz. Şansımız varmış, körfezden çıkar çıkmaz balinaların uzaktan su fışkırttıklarını ve kuyruklarını suya vuruşlarını görüyoruz. Hava rüzgarlı ve biraz soğuk. İçeri giriyoruz ve bizimle birlikte gelen Gröndland'ın petrol şirketi, Nunaoil (sahibi yerel hükümet. Zaten burda hemen her şeyin sahibi yerel hükümet) temsilcisi petrol bulma konusundaki çabalarını uzun uzun anlatıyor. Petrol olduğuna inandıklarını, pahalı olmasına rağmen buna devam edeceklerini söylüyor.

Daha sonra ICC (Inuit Circumpolar Conference), Pan-Eskimo Konferansı Örgütü'nün Başkanı Ağaluk Lynge sözü alıyor. Kendisine fazla zaman kalmadığından yakınıyor.

Ağaluk Lynge'nin söylediği önemli konulara girmeden önce, daha sonra kendi binalarını ziyaret ederek aldığım temel bilgileri aktarmak istiyorum.

Büroyu ziyaret ettiğimde öğle yemeği yiyorlardı. Başkan başka bir şehirden bir misafirinin geldiğini ve benim başka bir yönetim kurulu üyesi olan Hjalmar Dahl ile konuşmamı öneriyor ve ben de kabul ediyorum.

ICC 1977 de kurulmuş. Kuzey kutbunda, yani Gröndland, Alaska, Kanada ve Rusya'da yaşayan tüm Eskimoları temsil eden bir örgüt. 1977'de kurulmasına rağmen ancak tüm Eskimolarla ilişkiler 1980'de sağlanmış. Özellikle öne çıkması Birleşmiş Milletler'in 1947'den itibaren gelecek on yılı "Yerli Haklar Yılı" olarak kabul etmesi ile olmuş ve ICC Eskimoların örgütü olarak Birleşmiş Milletler tarafından resmen kabul görmüş. ICC Birleşmiş Milletler'in Yerli Halklar Komisyonu'nda yer alıyor. Komisyon 16 üyeden oluşuyor. Bunların 8'i devletlerin tespit ettiği uzmanlar ve diğer 8'i ise sivil toplum örgütlerinin temsilcileri.

Bu aşamaya gelmeden önce, Birleşmiş Milletler 1982'de İnsan Hakları Komisyonu altında, yerli halkların durumunu araştırmak için bir komisyon kuruyor ve bu komisyonun önerisi ile Yerli Halklar On Yılı ilan ediliyor. ICC'nin belirttiğine göre eğer Amerika ve diğer ülkelere kalsa, böyle bir şeyin olması mümkün değil ama Danimarka ve diğer İskandinavya ülkelerinin desteği ile bu komisyon oluşuyor. ICC Birleşmiş Milletler'in Yerli Halklar Bölümüne bir sivil toplum örgütü olarak, devleti olmayan halklar adına üye olan çok az sayıda örgütten biri.

Hala yaşamakta olan Eskimoların toplam sayısı 152.000. O anlatırken kendi kendime hayıflanıyorum. 152.000 insanın Birleşmiş Milletlerce kabul gördügünü ama 30-40 milyonluk Kürt halkının kabul görmediğini düşünüyorum.

Ben soruyorum. Peki herhangi bir halk (elbette aklımdan Kürtler geçiyor ve o da bunu tahmin ediyor) kendi hakları için başvursa, ne yapması gerekir? O, bunu herkes yapabilir, diyor ve her halk Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Komisyonu'na başvurabilir ve onlar bunu değerlendirerek, cevap verirlerler diye devam ediyor. (Kürtlerin ICC'den öğrenecekleri çok şey var diye düşünüyorum). Kürtlerin de devleti olmayan yerli bir halk olduklarını ama Birleşmiş Milletlerce yerli bir halk olarak kabul edilmediklerini belirttiğimde, Birleşmiş Milletler devletleri arasında, hangi halkların yerli halk olduğu konusunda bir görüş birliğinin olmadığını söylüyor.

Bu komisyonun hem tek tek insanların hakları ve halkların kollektif hakları konusunda araştırma yaparak, sonuçlara vardığını açıklıyor. Yerli halklar komisyonunun 19 yıldır çalışma yaptığını ama hala bir sonuç deklarasyonu üzerinde anlaşamadığını, son olarak 2002 yılının mayıs ayında yapılacak bir konferansta bunu sonuca bağlayacaklarını belirtiyor.

Bu temel bilgilerden sonra tekrar teknede bizlerle konuşan ICC Başkanı'nın söylediklerine dönelim. Başkanın adı Danimarkaca veya hıristiyan kökenli olmayan, asıl Eskimo adı. Buna nadir rastlanıyor ama şimdilerde popüler olduğu söyleniyor.

Başkan, Aqqaluk Lynge, sözlerine "dünyada 400 milyon devleti olmayan halk var. Bu halklar ile devleti olan halklar eşit haklara sahip değil. Bize azınlık diyorlar, biz azınlık değil, kendi ülkemizde çoğunluğuz" diye başlıyor ve kendilerinin de devleti olmayan halklardan biri olduklarını ve kendi hakları için mücadele ettiklerini söylüyor.

"Dünyada başka ülkeler silah zoruyla sömürgeleştirildi, bizim ülkemizi din ve alkolu kullanarak sömürgeleştirdiler" diyor.

Aynı günlerde Güney Afrika'da toplanan ırkçılık konferansına değinerek, Danimarka'nın kendilerinin bu konferansa katılma isteklerini desteklemediğini ve istemelerine rağmen katılamadıklarını kızgınlıkla belirtiyor ve her tarafta ırkçılık var, bu problem Kopenhag'da da var, diyor.

Rusya'da yaşayan Eskimoların durumlarının kötü olduğunu, Eskimolar içinde durumu en iyi olanların ise Gröndland'da yaşayanlar olduğunu ama Gröndland'a yerlerinden 1953'te sürülen Thule halkının hala kendi bölgelerine geri dönme izni alamadıklarını, ülkelerinde askeri üs istemediklerini, kendilerinin hala bir halk olarak tanınmadıklarını, kendi topraklarına sahip olamadıklarını (Gröndland'a toprak alınıp satılamıyor ve toprak Danimarka Krallığının malı olarak kabul ediliyor) belirtiyor.

Gröndland'ın geleceği ile ilgili olarak, Gröndland'da dilin tümüyle Eskimoca olmasını, Eskimoların tümüne yayın yapacak bir satellit TV kurmak için çalışma yaptıklarını, ülkenin büyük bir kesimini doğal park yapmak istediklerini, tek gelirleri olan balıkçılığın yerini, petrol ve madenlerin alması için çalışacaklarını, kendi pasaportları ve tam bağımsızlık istediklerini söylüyor.

Bana öyle geliyor ki Lynge, Gröndlandlıların çoğunun dolaylı olarak dile getirdiği şeyleri açıkça dile getiriyor. Diğerleri şu anda Danimarka'dan gelen maddi yardımın kesilmesi halinde, ekonomik olarak kendi kendilerini idare edemiyeceklerinden korkuyorlar ve o nedenle direk bağımsızlıktan bahsetmiyorlar ama hepsinin konuşmalarında adım adım bağımsızlığa gitme istemi var.

Gröndlandlılar bağımsızlık istiyorlar da, Danimarkalılar silah zoruyla mı tutuyorlar? Hayır, hangi Danimarkalı ile konuşursan konuş, gerek politikacılar, gerekse sıradan insanlar, Gröndland'ın ayrılmak istemesi halinde ayrılabileceklerini söylüyorlar. Zaten kurulan bir komisyon bunun için çalışma yapıyor.

Aqqaluk Lynge konuşurken, ben Kürtlerin halini düşünüyorum ve onların Kürtlere göre ne kadar şanslı olduklarının farkında olmadıkları aklıma geliyor. Ama biraz şanslı olduklarını kabul ediyorlar. Bütün gezi boyunca konuştuklarımın çoğunluğu, eğer Danimarka'ya değil de başka bir ülkeye bağlı olsalardı belki de yok olmuş olacaklarını söylüyorlar. Buna rağmen kimileri Danimarka'ya kızmaktan kendini alamıyor.

Bu görüşmeden sonra teknemiz geri dönüyor ve hapishanenin yolunu tutuyoruz. Burda hapishanenin Danimarkalı olan müdürü ile görüşüyoruz ve hapishaneyi geziyoruz. Hapishaneler de mahkemeler gibi hala Danimarka Adalet Bakanlığı'na bağlı. Burda kapalı cezaevi yok. Eskimoların eski geleneklerinde de mahkumlar hapse atılmamış ve kamu yararına belli işlerde çalıştırılmış. Bu günde böyle yapılıyor. Mahkumlar özel ya da resmi bir yerde çalışıyorlar, para da kazanıyorlar ve akşam hapishaneye dönüyorlar. Sadece yatacakları zaman kapıları kitleniyor onun dışında serbestçe dolaşıyorlar. Mahkumlarda da kendi odalarının anahtarları var ve isterlerse içeri girdiklerinde veya yattıklarında kendi odalarını içerden kitleyebiliyorlar. Sadece kontrol edilemeyenler Danimarka'daki hapishanelere gönderiliyor.

Gene bizimkilerle karşılaştırıyorum ve bunların hapiste değil, otelde kaldıklarını düşünüyorum ama inanmak da zor geliyor. Hapis olur da, işkence olmaz mı, bunlar bizim gözümüzü boyuyor, diyorum kendi kendime. Sorularımız üzerine, müdür, onların zamanında hapishaneye dönüp dönmemelerinin ve iş yerindeki çalışmalarının önemli olduğunu ve amacın bunları topluma yeniden kazandırmak olduğunu söylüyor. Danimarkalı müdürü ve bizim işkencecileri karşılaştırıyorum. Mahkumlarla bir arkadaş gibi konuşuyor. Hapishanenin hemen hemen her tarafını geziyoruz ve gardiyanlarla mahkumların arkadaş gibi olduklarını görüyorum da, biraz inanıyorum. Ama içimdeki kuşkuyu atamıyorum.

Akşam, Doğal Kaynaklar Müdürlüğüne gidiyoruz ve bize uzun uzun su satma, petrol arama ve bulunan altın madeninin çıkarılmasından bahsediyor. Bulunan altın madeninin zengin ama küçük olduğunu ama toprak yapısı nedeniyle çıkarmanın güç olduğunu söylüyor. Gröndlan'da maden bulunması için halka broşürler dağıttıklarını anlatıyor.

Akşam bir bara gidiyoruz. Alkol kullanımı çok yaygın. Barda iki tane çok büyük salon var ve tıklım tıklım dolu. Ay başı ve bugün maaş almışlar. Rehberimiz, parayı aldıkları gün çok kişinin içtiğini ve ertesi gün işe gidemediğini söylüyor. Bunu daha önce başkaları da söylemişti. Bu bar hem Danimarkalıların hem de Eskimoların geldiği bir bar. Bazı barların sadece Eskimolara ait olduğunu ve Danimarkalıların oralara girmediğini söylüyorlar. Ertesi gün böyle birine girip çıkıyorum, bana bakıyorlar ama bir şey söylemiyorlar.

Ertesi gün Başbakanla sabah kahvaltısında buluşacağız. Başbakanla görüşmemizi anlatmadan önce yerel politika, parlamento ve yerel hükümet konusunda bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

OTONOMİNİN DEVLET YAPISI

1979'da otonomi hakkının alınmasından sonra 4 parti seçime girmiş. Bunlardan Siumut (Sosyal demokrat Parti) oyların %47'sini, Atassut (Sağ Parti) oyların %41'ini almış ve Sosyal Demokratlar hükümeti kurmuşlar.

1983 seçimlerinde Inuit Ataqatiğiit (Sosyalist Parti) parlamentoya giriyor ve bu dönemden sonra, bir dönem hariç Sosyal demokratlar ile Sosyalistler koalisyon oluşturuyorlar. En son 1999 seçimlerinde, Sosyaldemokratlar (Siumut) 12, Sosyalistler (Inuit Ataqatiğiit) 7, Sağ Parti (Atassut) 7, her görüşten protestocuların oluşturduğu Kandidatforbundt 4 ve bağımsızlar bir milletvekili çıkarıyorlar. Yerel Parlamentonun toplam 31 milletvekili var. Danimarka Parlamentosu seçimlerinde de burda 2 milletvekili seçiliyor. Şu anda yine sosyal demokratlarla sosyalistlerin koalisyonu hükümette.

Ülkede başbakanın yanısıra 6 da bakan var. Yerel Parlamento yanlızca bahar ve sonbahar aylarında 2 aylık bir süre için toplanıyor. Geri kalan zamanda herkes kendi işi ile uğraşıyor.

Burda Danimarka hükümetini Krallık Ombudsmand'ı dedikleri bir kişi temsil ediyor. Bu kişi yerel parlamentonun kararlarını ve diğer gelişmeleri Danimarka'ya bildiriyor. Danimarka Parlamentosu'nun çıkardığı kanunlar burda da geçerli, ancak Danimarka'da çıkarılan çok sayıda kanunun sonunda, "bu kanun Gröndland'a geçerli değildir" ifadesi yer alıyor. Adalet ve polisi de Gröndland'a devretmek için 4-5 yıl önce bir komisyon oluşturulmuş ama ilginçtir, bu komisyon hala bir sonuca ulaşmamış.

Yerel Parlamento 1999 yılı sonunda, tam bağımsızlık için hazırlıklar yapmak üzere bir komisyon kurmuş ve bu komisyon çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi, Gröndland, Danimarka ve Gröndland'ın eşit haklara sahip olduğu bir ortaklık, yani bizim bildiğimiz eşit haklara sahip devletlerin oluşturduğu bir federasyon öneriyor.

Ülkenin kendi bayrağı, ulusal marşı ve ulusal günü var. Ulusal gün gene biraz Kürtlerinkine benziyor. Bunlarınki 21 haziran, en uzun gün, yani güneşin batmadığı ve toprağı ısıtmaya başladığı gün. Bayrak ise beyaz ve kırmızı. Beyaz buzu, kırmızı ise güneşi temsil ediyor.

Ertesi gün Başbakanlık konutuna gidiyoruz. Tarihi bir bina. Şu andaki Başbakan Jonathan Motzfeldt burda oturmuyor. Rehberimiz, Başbakan'ın burda hortlaklar olduğuna inandığını ve bu nedenle burda oturmadığını söylüyor. Hepimizin dudaklarında bir gülümseme beliriyor ama hiç birimiz bir şey söylemiyoruz.

Derken Başbakan geliyor ve kahvaltıya oturuyoruz. Biraz sohbetten sonra, Otonominin tarihini anlatıyor. 22 yıldır kendi yönetimlerinin olduğunu, adalet alanının alınması için de son 5 yıldır çalıştıklarını, dış işleri ve güvenlik alanlarında ise ortak çalışma kararı aldıklarını söylüyor. Avrupa Birliği ile ilişkilerine değiniyor ve ortaklık antlaşması imzalamak istediklerini söylüyor. Altın madeninin gelecek yıl çıkarılmaya çalışılacağını ve petrol bulmak umudunda olduklarını belirtiyor. Maden ve petroldan gelecek gelirin ilk 500 milyonunun Danimarka ile bölüşüleceğini ve ondan sonrası için pazarlık yapacaklarını, ifade ediyor. Elektrik için baraj yapmaya başladıklarını ve su satma projesinden bahsediyor.

Amerikan'nın Gröndland'daki üslerine füze savunma sistemi yerleştirilmesi konusunda fazla bir şey söylemek istemiyor ve dış ilişkilerin asıl olarak Danimarka tarafından yönetildiğini söylüyor. Bunun üzerine, kendi ülkeleri olduğunu başkalarının kendi ülkeleri hakkında karar vermesinin kendilerini rahatsız edip etmediğini soruyorum. Konuyla ilişkin Danimarka ve USA karar vereceklerini ama Danimarka'nın karar mekanizmasında kendilerinin de söz sahibi olduğunu söylüyor.

Kendisinin ülke yönetiminin ve balık fabrikalarının kapatılması nedeniyle eleştirildiği söylenince, "evet bazıları bana diktatör diyor, ben uzun süredir ülke yönetimindeyim ama diktatör değilim" diye cevaplıyor. Biz Gröndland'dan ayrıldıktan bir hafta sonra, partisinin kongresinde, parti başkanlığını kaybediyor.

Burdan çıktıktan sonra diğerleri binlerce yıllık mumyaları görmek için müzeye gidiyorlar. Ben ve İsveçli gazeteci bir ilkokula gidiyoruz. Gazetelerde bir Danimarkalının, sadece Danimarkalılar için oluşturulan sınıfların yeniden oluşturulmasını istediğini okuyoruz ve bu büyük bir tartışma yaratmış durumda. Durmadan yağmur yağıyor ve biz yolda durup yağmurluklarımızı giyiyoruz. Okul, her yerdeki okulun aynısı. İki katlı bir bina. Bahçede fazla kimse yok. Biz müdür yardımcısı ile görüşeceğiz. Her yerde üst düzeydeki yöneticilerin Danimarkalı olduğunu gördüğümden, müdür yardımcısının da Danimarkalı olacağını düşünüyorum. Düşüncemde yanılmıyorum, o da Danimarkalı.

Okulda genel olarak eğitimin Gröndlandca yapıldığını ama bu dili bilmeyen Danimarkalılar ve Eskimoların entegrasyon sınıflarına gittiklerini, Eskimoca bilmiyen çocukların kısa sürede öğrendiklerini, problemin çocuklar değil, kimi aileler olduğunu söylüyor. Sıkıntılarının Eskimoca bilen öğretmen bulmak olduğunu ve bu nedenle kimi derslerin Danimarkaca olduğunu ve öğrencilerin iki dili de öğrendiğini ifade ediyor.

Eskiden Gröndlandlıların çocuklarını Danimarkacaya göndermek istediklerini ama şimdi bunun değiştiğini ve herkesin Gröndlancaya göndermek istediğini söylüyor. Bunu bir ara bu şehirde aramıza katılan turist koordinatörüne soruyorum. O, kendisinin fazla Eskimoca bilmediğini, başkentte bir sıkıntı çekmediğini ama başka yerlerde sıkıntı çektiğini söylüyor. Eskiden insanların Danimarkaca öğrenmeye çalıştıklarını ama şimdi Eskimoca bilmiyen Gröndlandlıların ayıplandığından bahsediyor. Daha sonra sınıfları ziyaret ediyoruz. Bize şarkı söylüyorlar. Arkadaşım radyo programı yapmak için sesleri teybe alıyor. Çocuklar televizyona çıkıp çıkmayacaklarını soruyorlar.

Burdan çıktıktan sonra öğle yemeği için küçük bir yere giriyoruz. Burda Eskimolardan

Biri ile konuşuyorum. Bağımsızlık istiyoruz ve Amerikan üssü istemiyoruz diyor.

Ateşli konuşan genç bir kadın. Başkaları da dinliyor ve kafalarını evet anlamında sallıyorlar. Peki Amerikalılar misil savunma sistemlerini ülkenize yerleştirirlerse ne yaparsınız, diye soruyorum. Ellerini yana açıyor ve bilmem, diyor.

Bunda hiç bir şiddet kullanmadan ve kullanmayı düşünmeden özgürlük isteğini görüyordum. Ayrıca bu büyük ülkenin bu küçük halkının zaten başka bir şey de yapamıyacağını farkediyorum. İstemekten başka ne yapabilirler ki. Bizim gibi katliam görselerdi, dünya yüzünden yok olup gideceklerdi.

Daha sonra devlet denetimindeki ticaret şirketine, gemi taşımacılığı şirketine ve sendikaya gidiyoruz. Sendika başkanı da Danimarkalılara verilen yüksek ücretten ve yerel hükümetin balık fabrikalarını kapatma isteğinden şikayet ediyor. "Danimarka bize senede 2,6 milyar yardım ediyor ve onu ücret şeklinde geri alıyor" diyor. "Biz kendi kendimize yetmeyi öğrenmeliyiz, Danimarka yardımı kesilmelidir" diyor. Başbakanla aynı partiden ve Başbakanı çok ağır bir şekilde eleştiriyor. Gröndland'a her türlü silah yerleştirilmesine karşı çıkıyor ve kendilerinin hala 1950'lerde Danimarka ile Amerika arasında yapılan antlaşmayı görmediklerini, kendilerine gösterilmediğini söylüyor.

Amerikan üssünün bulunduğu Thule'dan halkın ancak izinle çıkabildiğini ve oraya akrabalarını ziyarete gideceklerin izin almak zorunda kaldıklarını ve bunun kabul edilemez olduğunu hırsla belirtiyor. Bir kaç Danimarkalının kendi çocukları için özel Danimarkaca istediklerini, "buraya geleceklerse, bizim dilimizi de öğrenmeleri gerekir" diyor. Özelleştirmeyi eleştiriyor ve kendileri gibi bir toplumun özelleştirmeyi kaldıramayacağını, ifade ediyor.

Ordan çıkıp İşveren Örgütüne gidiyoruz. Onlar da hükümeti özelleştirme yapmamakla suçluyorlar. Her şeyin devlet desteği ile yürümeyeceğini, sermayenin Gröndland'tan kaçtığını belirtiyorlar. Onlar da sendika başkanı gibi, eğitime önem verilmesini istiyorlar.

Bugünkü son durağımız ve başkentteki son ziyaretimiz hastahane. Burda da doktor yokluğundan ve özellikle eğitim görmüş Eskimo doktorun azlığından şikayet ediliyor. Elbette bizi karşılayan başhekim ve başhemşire de Danimarkalı. Burdan akşam yemeğine gidiyoruz ve burda ilk kez kutup ayısı eti yiyoruz. Nadir bulunan etlerden biri ve çok pahalı.

Ertesi gün tekrar havaalanına gidip, bir saatlik bir süre uçarak dünyanın en kuzey paralelinin kuzeyindeki Sisimiut'a varıyoruz. 5.400 kişilik nufusu ile ülkenin ikinci büyük şehri. Anlamı "tilki yuvasında yaşayanlar." Burası tepelerin, dağların üzerine kurulmuş. En düz alan havaalanının kısa pisti. Burda ve başkentte, daha kuzeyde olmalarına rağmen buzdağları yok. Soruyorum, burda buzlar çok içlerde ve o nedenle iç buzlardan kopup denize ulaşan buzdağları yok, deniyor.

Denizcilerin Evi'ne yerleşiyoruz. Her taraftan köpek havlamaları geliyor. Bunlar kızağa koşulan köpekler. Buranın güneyinde köpek ve köpek kızağı yasak. Kar olmadığından kızağa da binemeyeceğiz.

Biraz aşağı limana inince, devlet dükkanına giriyoruz. Burda elbiseden yiyeceğe, silahtan mufak eşyasına kadar her şey satılıyor. Hemen yanındaki el işi atölyesine gidiyoruz. Burda boynuz, kemik ve taştan Eskimo figürleri yapılıyor.

Burda da iki gün kalıyoruz. Birinci gün Belediyeyi ve Teknik Okulu ziyaret ediyoruz. Teknik Okulda oluşturulan ilk mühendislik eğitimi hakkında bilgi alıyoruz. Akşam Eskimo dilinde kaset ve CD çıkaran birinin evine gidiyoruz ve Eskimo müziği hakkında bilgi alıyoruz. Müziği, Kürtlerin müziği gibi uzun hava ve çok acıklı bir müzik.

Elbette son zamanlarda eski ile yeninin karışımı değişik müzik türleri de yapılıyor. Daha sonra müzeyi ziyaret ediyoruz. Eskimoların eski evleri şeklinde düzenlenmiş bir bölümde oturup çay, kahve içiyoruz ve bir etnologdan, Eskimoların ataları üzerine ilginç hikayeler dinliyoruz.

Ertesi gün hava güneşli ve biz öğleden önce dil okulunu, balık fabrikasını, ticaret merkezini ziyaret ediyoruz. Öğleden sonra bir motorla boşaltılmış bir köyü ziyaret ediyoruz. Balıkçılar, ki kendilerine avcılar diyorlar, köylerinden ayrılmak istememiş ama ihtiyaçlarını karşıladıkları devlet dükkanları kapatılınca, göç etmek zorunda kalmışlar. Şimdi okullar için kamp yeri olarak kullanılıyor. Dönerken Fok balıkları görüyoruz. Tabii yetişemiyoruz. Sadece uzaktan görüyoruz.

Akşam veda yemeğine gidiyoruz. Denizci evine döndüğümüzde, biri kuzey ışığı diyor ve hepimiz göğe bakıyoruz. Gece karanlık ama gökyüzünün orta yerinde birden bire ortaya çıkan ve kaybolan ışık pırıltıları görüyoruz. Kuzey ışığını görüyoruz ama geceyarısı güneşini göremiyoruz. "Zamanı değil" diyorlar.

Ertesi günü önce 8-9 kişilik bir uçakla asıl havaalanına geliyoruz. Hava güneşli ve biz diğer uçağı beklerken dışarda güneşleniyoruz. Burda, havaalanlarının etrafında büyük binalar, büyük duvarlar yok. Daha sonra ordan da Kopenhag'a dönüyoruz.

İşte adım adım özgürlüğe giden bir halkın hikayesi ve duyguları. Ne diyeyim, bu büyük ülkenin az sayıda insanını kıskandım desem yalan olmaz.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver