|
Bazı sorular ve cevaplar: (*) Zazaca Kürt Dilinin Bir
Lehçesi Aşağıdaki iki yazı www.kurdistan.nu'dan, "PSK Bulten"den alındı. İki okurun sorularına verilen cevaplardır. Hayati adlı izleyicimizin sorularına cevaplar: Sayın PSK yöneticileri, Öncelikle çalışmalarınızda başarılar dilerim. Size birkaç sorum olacak. Bunları yanıtlarsanız, ben ve benim gibi kafasında soruları olan kişileri sevindirirsiniz. 1. Son dönemlerde bazı çevreler Zazaların Kürd olmadığını ve ayrı bir ulus olduğunu söylemektedir. Bu konuda düşünceleriniz nedir? Zazaca da Kurmanci, Sorani ve Gorani gibi Kürtçenin bir lehçesidir. Kürdistan önce ikiye, sonra dörde parçalandığı, Kürtler uzunca bir dönemdir siyasal birlikten, yani kendi devletlerinden yaksun oldukları, Kürtçe eğitime olanak verilmediği, Kürtçe yayın engellendiği için, tüm Kürtlerin rahatça anlayacakları, lehçeleri birbirine yaklaştıracak merkezi bir dil de oluşamadı. Bu nedenle farklı lehçeleri kullanan Kürtler arasında anlaşma zorlukları olması doğaldır. Hatta bu sıkıntı zaman zaman aynı lehçeyi konuşan farklı bölgelerdeki insanların şiveleri arasında bile görülmektedir. Bu durum ne o lehçeleri , ne de o şiveleri ayrı bir dil yapmaz. Üstelik bu durum salt Kürtçeye özgü de değildir. Değişik Arap ülkelerinde farklı Arap lehçeleri için, Avrupa uluslarının dilleri bakımından da yine farklı bölgelerdeki lehçe ve şiveler için bu farkı görmek mümkündür. Ama bu ülkelerde lehçe ve şivelerden biri merkezi eğitim ve kültür dili haline dönüştüğü için iletişimde sıkıntı çekilmez. Kürt halkında da ulusal çapta, siyasal ve kültürel alanda ilişkiler yoğunlaştıkça farklı lehçeler konuşan insanlarımızın anlaşması kolaylaşmaktadır. Örneğin uzunca bir süredir Kürtçenin eğitim dili olduğu, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi yayınların yapıldığı Güney Kürdistan'da Kurmanci ve Sorani konuşan iki kesim bakımından bir yakınlaşma, kaynaşma sözkonusudur ve sözünü ettiğimiz sıkıntı büyük ölçüde aşılmıştır. Elverişli koşullarda aynı yakınlaşma, kaynaşma Kuzey parçasında Kurmanci ile Zazaki arasında da pekala olabilir. Kısacası, Zazaca da Kürtçenin bir parçasıdır. Seçkin Kürt tarihçilerin, dilbilimcilerin yanısıra, Kürtçe üzerinde incelemeler yapmış, Kürdistan'ı iyi tanıyan yabancı tarihçi ve dilbilim adamlarının nerdeyse tamamı da Zazaca'nın ayrı bir dil değil, Kürtçenin bir lehçesi olduğu kanısındadırlar. Bu bir yana, ulus olgusu, dil birliğinin yanısıra başka birçok unsurun birarada olmasını gerektirir. Toprak bütünlüğü, ortak ekonomik çıkarlar ve geçmişten gelen ortak yaşamın, kültürün ve geleneklerin yarattığı "ruhi şekillenme".. Buna bakınca, yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca Kürdistan'da diğer Kürt aşiretleriyle içiçe yaşamış, ortak bir tarihi paylaşmış, benzer bir kültürü ve gelenekleri edinmiş, ekonomik olarak da Kürdistan halkının ortak çıkarlarını paylaşan Zazaları ayrı bir ulus saymak, eğer kötü niyete dayanan bir çaba değilse, temelsiz, aşırı bir zorlamadır. Eğer her lehçe farkı bir ulusun varlığına işaret olsaydı, her ulusun içinden üç-beş ayrı ulus çıkardı!. Tarih boyunca Zazalar Kürt olarak bilindiler. Ünlü Kürt tarihi Şerefname Zaza Kürt beyliklerini de doğal olarak Kürdistan beyleri arasında sayar. Son ikiyüz yıl içinde Zazalar birçok Kürt ayaklanmasına katıldılar ya da başı çektiler (Şeyh Sait ve Dersim ayaklanmalarında olduğu gibi). Zazaların Kürt olmadığını kötü niyetle ileri sürenler vardır ve bunun başında Türk rejimi gelir. Kürt ulusunun haklarını tanımak istemeyen Türk rejimi türlü gerekçeler, bahaneler icat ediyor. Bunlardan biri de Kürt dilindeki lehçe ve şivelerin çokluğuna ilişkin iddiadır. Oysa aynı şey Türkçenin kendisi için de var. Bir İstanbul'lu Muğla ve Burdur yöresinin Türkçesini anlamaz. Bir Konyalı Azericeyi anlamaz. Ama bunu şaşkınlıktan ya da orijinallik olsun diye yapanlar da var. Kürt sol hareketinde, özellikle son yıllarda solun gerilemesi ve doğan umutsuzluk ortamında yer yer bölgeci, mezhepçi, lehçeci akımlar doğdu. Kimisi sosyalizmi bırakıp Aleviliğe sarılıyor. Sünni kesimde dinci olanlar, Yezidi kimliğine ağırlık veren var. Kimisi Zazacılığa yöneldi.. Bunu da aşıp, belli bir yörenin kimliğini öne çıkaranlar var. 1950'li 60'lı yıllar ulusal hareketin ve sosyalizmin güçlendiği yıllardı. Kürt toplumunda her iki akım da ileriye yönelikti. Kürt halkı feodal, aşiretçi, yöreci, mezhepçi ve dinci sınırları aşıp bir ulus olmanın bilincine varıyordu. Ulusal değerler, bunun yanısıra, sömürüsüz ve baskısız bir toplumu ve dünyayı amaçlıyan sınıfsal değerler öne çıkıyordu. O dönemler devrim dönemleriydi, sosyalizmin çekiciliği yüksekti ve oraya yönelmek bir modaydı. Ne var ki, önce Sovyet-Çin bölünmesi, ardından sistemin çöküşü solda bölünmeyi, ufalmayı, dağılmayı ve tümden havlu atmayı gündeme getirdi. Pekçok kişi bu yeni modaya uydu. Diğer bir deyişle, bu bir geriye gidiştir, ricat halidir. Hala solcu ya da yurtsever, "devrimci" geçinip bunu yapanlar, kötü niyetli olmasalar bile, yaptıklarıyla objektif olarak kötü niyetlilere, Türk rejimine ve Kürt ulusal saflarını bölüp parçalamak isteyen başkalarına hizmet ediyorlar. 2. Partiniz Kürdistan'da iktidara gelirse Kürdistan'daki azınlıkların durumu ne olacak ve bu azınlıklar ülkenin yerel ve merkezi yönetiminde kendilerini nasıl ifade edecekler? Bildiğiniz gibi programımız siyasal çözümü iki biçimde düşünüyor: Ayrı bir devlet veya Türk halkıyla eşitlik temelinde bir federasyon. Her iki durumda da Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı sona erer, yani sorun çözülür. Kürdistan'daki ve Türkiye'deki azınlık halklar da, azınlıkların sahip olması gereken haklara sahip olmalılar. Çoğunlukta oldukları bölgelerde yerel yöneticilerini seçme, kendi anadillerinde eğitim, ve yayın hakkı (radyo-televizyon dahil). Programımızda bu konuda şöyle deniyor: "Kürdistan'da yaşayan azınlık halklar her türlü baskıdan kurtarılacak, ulusal ve demokratik hakları tanınacaktır." (PSK Programı, siyasi hedefler, madde 6) 3. Günümüz koşullarında Kürdistan halkı Soranice, Zazaca, Goranice, ve Kurmanci lehçelerinde konuşmaktadır. Partiniz iktidar olursa Kuzey Kürdistan'da öncelikli resmi dil (lehçe) hangisi olacak? Yukarda da sözünü etmiştim, Irak Kürdistanı'nda iki lehçe konuşuluyor: Kurmanci ve Sorani. Güney Kürtleri bunu demokratik biçimde çözmüşler. Yani her iki lehçe de eğitim ve kültür alanında, yayın planında, aynı zamanda resmi işlemlerde özgürce kullanılıyor. Birini diğerine tercih etmek diye bir ayrım yok. Öyle olunca ortada bir sorun ve çekişme de yok. Kuzey'de de aynı şeyi yapabiliriz. Kuzey Kürdistan'da Kurmanci'nin iki lehçesi konuşuluyor: Kurmanci ve Zazaca. Büyük çoğunluk Kurmanciyi, bir bölümü ise Zazacayı. Ama çözümü, azlığa çokluğa bakmadan tümüyle demokratik biçimde, yani her iki lehçeye de tam bir kullanım özgürlüğü tanıyarak sağlayabiliriz. Burkay Yoldaş, "Kürtler ve Kürdistan" adlı tarih çalışmasında bu konuyu da gündeme getiriyor ve şöyle diyor: "Lehçe ayrılıklarını bugünden gidermek mümkün olmadığı gibi, bu sorun gelecekte, ulusal birliğin sağlanmasıyla da hemen giderilecek türden değildir. Bazı Kürt aydınları, bu lehçe ayrılıklarına bir tepki ve çözüm olarak, şimdiden, ayrı lehçelerin sözcüklerini kullanarak karma bir dil oluşturmaya özeniyor, bunu öneriyorlar. Dilin doğal gelişimine aykırı olan bu tür zorlayıcılık, yazı dilinde anlaşılmaz, iğreti biçimler yaratmaktan öte bir sonuç vermez. Kürt yazı dili her lehçede de gelişecektir ve doğal olan budur. Lehçelerin çokluğundan ürkmemeliyiz. Bu gerçeğimizdir; bir anlamda da onu, eski bir tarihe sahip ve geniş bir bölgeye dağılmış olan Kürt ulusunun dil zenginliği olarak görmek gerekir. Kurmanci de, Sorani, Zazaki, Gorani ve ötekiler de özgürce yazılsınlar, çiçeklensinler. "Lehçeleri birbirine yaklaştıracak olan yapay zorlamalar, ya da masa başı çalışmaları değil, ancak ekonomik ve sosyal yaşamın kendisi, kitlelerin ilişkisi olacaktır. Gelecekte, ulusal birlik içinde bu yakınlaşma doğal biçimde, hiçbir zorlamaya gerek olmaksızın ve uzun bir süreçte gerçekleşebilir. Kaldıki ulusal kurtuluş süreci tamamlandıktan, Kürtler ulusal bir devlete ve birliğe kavuştuktan sonra da, farklı lehçeler bakımından izlenecek politika tam demokratik olmalıdır. Her lehçe eğitimde, basın-yayın alanında ve toplumsal yaşamın öteki alanlarında tam bir özgürlükten, eşitlikten yararlanmalıdır. Ulusal birliği güçlendirecek ve dilin birliği yönündeki doğal süreci başlatacak olan budur. Özgür Kürdistan'ın politik, idari ve kültürel örgütlenmesi tümüyle demokratik ölçü ve biçimlere uygun olmalıdır. Bu bir tür federasyon olabilir." (Kemal Burkay, Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, s. 274-275) PSK'nın programında ise bu konuda şöyle deniyor: "Kürdistan'da resmi dil Kürtçe olacaktır. "Kürtçenin Kuzey Kürdistan'da konuşulan Kurmanci ve Zazaki lehçelerine eşitlik temelinde özgürce gelişme olanağı sağlanacak, lehçelerin kaynaşması ve dil birliği sorunu doğal sürecine bırakılacaktır." (Madde 39) 4. Kürdistan'da Alevi, Hanefi-Şafii ve Yezidi Kürtler yaşamaktadır. Partinizin resmi din, dinleri destekleme, vb. konulardaki görüşü nedir? Kürdistan'da sözkonusu farklı din ve mezheplerin yanısıra, Süryani, Keldani gibi Hıristiyan azınlıklar da vardır. Biz din alanında, Türk rejiminin şu anda izlediği türden ikiyüzlü ve baskıcı bir politikanın değil -ki bunun, iddia edilenin aksine laiklikle ilgisi yoktur- eşitlikçi, demokratik bir politikanın izlenmesinden yanayız. Öncelikle "resmi din", ya da "devletin dini" diye birşey olmaz. Din işleri devlet işlerine karışmamalı. Devlet dini inançlara eşit mesafede olmalı. Kimseye inancından dolayı baskı yapmamalı, kimseye imtiyaz da tanımamalı. Din konusundaki laik ve demokratik tutum budur. Laik bir toplumda, bugünkü gibi, belli bir dine ve onun da belli bir mezhebine dayanan "Diyanet İşleri Teşkilatı" olmaz. Laik bir toplumda okullarda zorunlu din dersleri olmaz. Bu, farklı düşünenlere yönelik akıl almaz bir baskıdır. Devlet parasıyla din okulları açılmamalı, din adamlarının ücretleri devlet tarafından ödenmemeli. Her cemaat, dini okullar da dahil olmak üzere dini kurumlarını, başkasına zarar vermeyecek, demokratik işlerliği bozmayacak şekilde kendisi özgürce örgütlemeli.
Sayın Lezgin Ayebe'nin sorularına cevaplar. Okurumuzun soruları bir hayli ve oldukça kapsamlı. Şöyle diyor sayın Ayebe: Yirmi yaşında Kürdistan'da yaşayan, Kürtçe okuyup konuşabilen ama Kürtçe yazım konusunda çeşitli eksikleri bulunan bir Kürt genci olarak yazımı Türkçe yazdığımdan dolayı hoşgörünüze sığınıyor, özürlerimi sunuyorum. Gerek dünya siyasetinin gerekse Kürt halkının içinde bulunduğu hassas dönemle ilgili kafama takılan bazı sorular nedeniyle partinizin fikrine başvurma ihtiyacını hissettim. Sorular her ne kadar birden fazla ve birbirinden bağımsız ise de aslında aralarında ince bir paralellik mevcut... 1- Marksist siyasal yapıların çöküşünü dünyaya marksist-komünist düşüncenin çöküşü, liberal-kapitalist sistemin ise tam zaferi olarak sunan kapitalist ülkeler, liberalizmi geleceğin yegane yönetim şekli olarak pazarlıyorlar. İnsanlığın vahşi liberal-kapitalist bir sistemden ziyade bir alternatifinin olmadığı bir gerçekse eğer, bu durum dünyayı oldukça vahim, trajik ve acınası bir durumun beklediğini göstermiyor mu? Liberalizmin bu "sistem" hegemonyası nasıl kırılır? Öncelikle okurumuzun kendi anadilinde, yani Kürtçe yazmada belli eksikleri olduğunun bilincinde olmasını olumlu bulduğumuzu belirtelim. O bunun farkındaysa bu eksikleri giderebilir. Kendi anadillerinde eğitim olanağı bulamamış, baskı rejimi tarafından bu en doğal hak kendilerine yasaklanmış olan pekçok Kürt gencinin durumu benzerdir. Ama kendi çabamızla da olsa Kürtçe okuyup yazmayı öğrenmek ve geliştirmek mümkündür. Son 30-40 yılda pekçok Kürt genci ve aydını bunu başardı. İyi bir yazma deneyimi edinmenin yolu da yine yazmaktan geçer. Sorunuza gelince: 1980'li yılların sonlarına doğru ve 1990'lı yıllarda dünya komünist ve marksist hareketi büyük bir çöküntü yaşadı. Sovyetler Birliği ve çevresindeki sosyalist sistem dağıldı, pekçok ülke kapitalizme geri döndü, pekçok komünist ve işçi partisi havlu attı. Ama bütünüyle değil elbet. Hala sistemi koruyan ve sürdüren ülkeler var. Kapitalist ülkelerde de hala ayakta olan, mücadelelerini sürdüren komünist ve marksist partiler var. Sizin de belirttiğiniz gibi, marksist hareket bakımından bu olumsuz gelişmeleri, sistemin çöküşünü artık kapitalizmin nihayi zaferi ve sosyalizmin de nihayi yenilgisi olarak gösterenler, tarihin sonunun geldiğini ileri sürenler var. Bu savlar elbet doğru değil. Marksizmin dayanaklarından diyalektik yöntemin ilkelerinden biri, değişimin sonsuz olduğudur. Diğer bir ilkesi ise bu değişimin düz bir hat izlemediği, inişli çıkışlı, bazan geriye dönüşlü, daha doğrusu spiral olduğudur. 20. Yüzyıl'ın başlarında patlak veren ve dünyada büyük değişimlere yol açan sosyalist devrimlerin hızı yüzyılın sonunda kesildi. Kapitalizm karşı bir atak yaptı ve yeniden öne geçti. Ama kimse yarışmanın artık sona erdiğini söyleyemez. Tarih devam ediyor. Kapitalizmin, ya da göklere çıkarılan liberalizmin kötülüklerden yoksun olmadığı, insanlığın pekçok önemli sorununa çözüm getirmediği, aksine, sorun yaratmayı sürdürdüğü, insanlığa iyi bir gelecek sunamadığı ortada. Kapitalist propaganda ne denli masal okursa okusun gerçekler göz önünde. Ülkeler, uluslar, sınıflar, gruplar ve cinsler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi, dünyamızda her türden sömürü ve baskının tümden son bulması sosyalizmle mümkündür ve bizce insanlığın geleceği sosyalizmdedir. Devrimi izleyen 40-50 yıllık dönemde ekonomik, kültürel, sosyal alanlarda olağanüstü gelişmeler sağlayan sosyalizmin, 1980'lere doğru duraklamasının ve sonradan yaşadığı beklenmedik çöküntünün elbet yine ekonomik ve sosyal nedenleri var. Biz bunu geçmişte tartıştık. Bu konudaki görüşlerimizi daha ayrıntılı öğrenmek isteyen okurlarımız, aşağıdaki kaynaklara bakabilirler: 1- TKSP Yurt Dışı Konferans Tezleri (PSK yayınları, Temmuz 1989). 2- PSK 3. Kongre belgeleri (PSK yayınları 1992-96). 3- Kemal Burkay, Seçme Eserler, cilt 1 ve 2 (Deng Yayınları 1995-1996). Biz kapitalizm için de yeni bir duraklama döneminin geleceğinden ve sosyalizmin yeniden yükselişe geçeceğinden kuşku duymuyoruz. Koşullar olgunlaştığında insanlık buna tanık olacak. Elbet toplum yaşamındaki hiçbir şey gibi bu da kendiliğinden olmayacak. Bunun için bilinçli, örgütlü insan eylemi gerekir. Değişimde, sosyalizmde çıkarı olan kitleler zaman zaman yanılsa, yanlış yollara yönelse, ya da umutsuzluğa düşüp mücadeleyi gevşetse de böylesi durumlar geçicidir. Günü gelir değişim çabası ve coşkusu geniş yığınları yeniden sarar. Öte yandan değişim yöntemleri, örgüt ve mücadele biçimleri tümüyle eskisi gibi olmaz. Örneğin "proletarya diktatörlüğü" denen ve sosyalizmi kurmada başarısız kalan tarzın yeniden geçerli olacağını sanmıyoruz. Bundan böyle, demokratikleşmiş, sosyal hakları önemli ölçüde güvenceye almış gelişkin kapitalist ülkelerdeki değişimin de bir ayaklanma ya da iç savaş yoluyla değil, demokratik, barışçıl yöntemlerle, evrimci biçimde olacağı kanısındayız. Marksist hareket yeni koşullara uyum sağlamak zorunda. Nitekim daha şimdiden, olan bitenden dersler çıkaran tüm ciddi, kitlesel komünist ve sosyalist partiler ideolojik olarak kendilerini yenilediler. 2- Yoksa Marksist siyasal yapıların çözülüşü ile sosyalizme alternatif olmaktan uzak, dünyadaki kültürel-dinsel-dilsel renkliliği sindiremiyecek yapıda olan liberalizm de bir domino taşı gibi Sovyet sosyalizminin ardından mı düşecek? Bu durum fundamentalizm, milliyetçilik ve etniksel akımların yeni bir hortlaması olabilir mi? Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki tarihsel mücadelenin bir tek meydan muharebesiyle sonuçlanmıyacağını, inişli çıkışlı olacağını ve uzun süreceğini artık biliyoruz. Başka bir deyişle, zaman zaman, sosyal kırılmalar ve depremler yaşansa bile, taraflardan biri için tam bir çöküşü ve sahneden hızlı biçiminde silinmeyi beklememeli. O kanıdayız ki iki sistem uzunca bir süre yanyana yaşıyacak ve zaman içinde kapitalizm dönüşüme uğrayarak sosyalist biçimler egemen olacak. Son yıllarda sosyalizmin yaşadığı bunalımla emekçi ve yoksul kitlelerin hedef şaşırdıkları, sosyal enerjinin başka yönlere yöneldiği doğrudur. Bunlardan başlıcası dinsel kanaldır. Dinler eskiden beri insanlara, bu dünyada bulamadıkları cenneti "öbür dünya"da vadetmişlerdir. Ne var ki sosyalizm ve kapitalizm arasındaki çekişme bu dünyadaki yaşamla ilgilidir. Dini inançlar ise, insanlara belli bir huzur verse ve onları avutsa bile sorunlarını çözemez. Soğuk savaş döneminde sosyalizme karşı bilinçli ve sistemli kışkırtmalarla özellikle İslam dünyasında güçlenen radikal dini akımlar, tarihsel açıdan bir geriye yöneliştir. Milliyetçilik ve etnik sorunlar ise daha farklı olgular. Ulusal duygu ve düşünceler, ilk kez feodalizmin çözülüş sürecinde ortaya çıktılar ve bu doğaldı, tarihsel sürece uygundu ve bu gelişim Batı Avrupa'da ilk ulusal devletleri doğurdu. Bunu Avrupa'da imparatorlukların dağılması ve yeni ulusal devletlerin doğuşu aşaması izledi. Üçüncü aşama ise sömürgecilik sistemine karşı ulusal kurtuluş hareketleri dönemiydi. Son olarak Sovyetler ve Yugoslavya gibi sosyalist federasyonlar dağılırken de ulusal kapışmalar oldu ve bu bazan kanlı boğazlaşmalara dönüştü. Ulusal ve etnik hareketlerle ilgili olarak belli bir ayrım yapmak gerekir. Eğer geri üretim ilişkilerine, baskıya, sömürüye karşı bir tepki olarak ortaya çıkıyor, ulusal birliğe, ulusal ekonomi ve kültürün gelişmesine hizmet ediyorsa, kuşku yok, sözkonusu milli hareketler ilericidir ve desteklenmelidir. Geçmişte Hindistan, Çin, Vietnam ve pekçok Afrika ülkesinin kurtuluş hareketleri gibi. Günümüzde örneğin Kürt halkının özgürlük mücadelesi de bu türdendir. Dini akımlar da bazen, yabancı sömürüsüne ve zulmüne karşı, bu yönde bir etken olarak devreye girebilir. Geçmişte Cezayir halkının kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi. Öte yandan, değişik ulusların ya da etnik grupların, farklı din ve mezhep mensuplarının kör dövüşü biçiminde çekişmeler de görülüyor. Günümüzde Balkanlarda ve Afrika ülkelerinde yaşananların çoğu bu türden. (Tutu ve Luluların boğazlaşması gibi. Çeçenlerin, bağımsız bir devlet olmakla yetinmeyip Kafkaslara "İslami devrim" adı altında şeriat ihraç etmeye heveslenmesi gibi.. Filistin'de amacından sapan, barış sürecini çökerten ve her iki halka da büyük zarar veren İsrail-Arap boğazlaşması gibi..) Baskı ve sömürü çarkını sürdürmeye hizmet eden, başka halklara, başka inanç mensuplarına karşı kin ve nefret üzerine kurulu bir milliyetçilik, ya da bu türden dinsel ve mezhepsel akımlar elbet hoş görülemez. Bunlar şovenizm, ırkçılık ve fanatizmdir. Eğer özetlersek: Özgür yaşamak, kimliğine sahip çıkmak, ulusal kültürünü korumak ve geliştirmek her halkın hakkıdır. Kendi inançlarına uygun biçimde ve baskı görmeden yaşamak da. Ama ulusal duygular eğer başkasını baskı altında tutmanın, sömürünün aracı yapılıyorsa, işte bu savunulamaz. Dini inançlar da başkasına baskı yapmanın, insan hak ve özgürlüklerini kısıtlamanın aracı olarak kullanıldıkları anda haksız konuma düşerler. 3. Çeşitli primitif yaşam evrelerinden geçip gerek tekniksel, gerek bilimsel olarak günümüz "modern" medeniyet seviyesine ulaşmış bulunan ademoğlunun yepyeni, daha ileri bir yaşam evresine ulaşması mümkün mü? Yoksa bazı felaket tellallarının haber verdiği üzere kendi kazdığı kuyuya düşüp bu süper güç kendisinin sonunu mu getirecek? Elbet, uygarlık hızla ilerliyor ve dünyamız, doğadan gelen veya insan
eliyle yaratılan büyük bir "kaza"ya kurban gitmezse yeni ve
çok daha ileri aşamalara geçebilir. Ayrıca bir nükleer savaş tehlikesi de, son yıllarda azalmış olsa bile, tümden ortadan kalkmamıştır. Dolayısiyle, insanlık bu risklerle de başa çıkmak için ciddi, aralıksız bir mücadele yürütmek zorunda. İnsanoğlu, öncelikle kendini değiştirmeli, dünyamızdaki doğal yaşam ve kendi eliyle yarattığı uygarlık için risk olmaktan çıkmalı. Ondan ötesi, uzaydan gelen ya da dünyada oluşan doğanın yıkıcı güçlerine karşı daha da tedbirli olmalı. Gelişmiş olan bilim ve teknik bu konuda, geçmişe oranla insanoğlunun eline daha büyük araçlar ve olanaklar veriyor. Dünyamızdaki ve evrendeki her varlık, her obje için elbet risk vardır. Ama bu karamsar olmayı gerektirmez. Hayatın gereğini yapmalı. İyimser olmalı ve hem kendimiz hem de gelecek kuşaklar için daha iyi bir dünya yaratma yönünde çaba göstermeli. 4- Kutupsuz kalan dünyada Amerikan önderliğindeki kapitalist ülkelerce enformasyon hakimiyeti de kullanılarak tüm dünyaya empoze ettirilmeye çalışılan YDD (yeni dünya düzeni) ile, batı tarzı yaşam kültürüyle (tüketim kültürü) mücadele konusunda klasik Marksist anlayışın yetersiz kaldığı görülüyor. Bu duruma karşı yeni bir ideolojinin veya diğer tüm dışlanmış muhaliflerin (feminist, goşist, nihilist, anarşist, hedonist vs.) karşı bir güç oluşturabilmeleri mümkün mü? Din olgusunun bu yeni karşı çıkışta ne tür bir etkisi olabilir? Zira kapitalizm bugün dünyada zafer naraları atıyorsa bunun sebebi dünyadaki ideolojik boşluk değil midir? Öncelikle dünyamızın son yıllarda, sosyal sistemler ya da uluslararası güç dengesi bakımından "kutupsuz" değil, tek kutuplu hale geldiğinden söz edilebilir. Kapitalist dünyanın bu durumdan yararlanarak kitleleri ideolojik bombardımana tabi tuttuğu, dünyayı kendi çıkar ve değerlerine göre biçimlendirmek istediği bir gerçek. Buna karşılık, kapitalist sistemle yarışabilecek, hatta zamanla onun yerini alması kaçınılmaz olan sistem ise sosyalizmdir. Marks kendi teorisini, fantaziler, iyi niyetli düş ve dilekler üzerine değil, bizzat tarihsel gelişme sürecinin ve kapitalist sistemin bilimsel tahlili üzerine inşa etti. Sosyalizm son yüzyıl içinde, nihayi zaferi sağlayamasa da mücadele gücünü kanıtladı, neler yapabileceğini gösterdi. Marksizm elbet bir dogma değil. Zaman Marks'ın ve onu izleyen Lenin'in kimi görüşlerini eskitmiştir. Diğer bir deyişle 19. Yüzyıl ortalarında ve 20. Yüzyıl'ın başlarında oluşan marksist tezlerin bir bölümü değişen koşullara uygun düşmüyor. Bu da doğal. Sosyalist düşünce de değişen duruma uygun olarak kendisini yenilemek zorunda ve yeniliyor. Örneğin işçi sınıfı diktatörlüğünün terk edilmesi bunun bir örneği. Sosyalizm, sistem olarak yeni bir toplumsal düzen projesi ve ancak bu sistemde çıkarı olan insanlar eliyle gerçekleşebilir. Bunlar emekçiler ve kapitalist sömürü ve ilişkilerden zarar gören diğer toplum kesimleridir, adil, barışçı bir dünya isteyen aydınlardır. Özetle söylersek, bir ideolojik boşluk sözkonusu değil. Sosyalist dünya görüşü bugün de kapitalizmin karşısındaki tek gerçekçi, ileriye yönelik, maddi dayanağı olan dünya görüşü. Ama tüm yenilgi dönemlerinde olduğu gibi, sol saflarda geçici bir sarsıntı ve şaşkınlık sözkonusu. Bütün sorun bir an önce toparlanıp bunu aşabilmek. Eskiyeni atmak ve yeni duruma uygun politikalar oluşturmak. Bu da eninde sonunda olacak. Sorunuzda sözünü ettiğiniz, sisteme ters düşmüş diğer grupların hiçbiri, bu değişim sürecinin başını çekecek, tek başına ya da birlikte bunu başaracak güçte ve nitelikte değil. Sözkonusu muhalif sesler ve gruplar ancak değişimin ana gücüne, emek hareketine destek olurlarsa, değişimde olumlu bir rol oynayabilirler. Sosyalist hareket ise bu gruplar dahil, tüm muhalif sesleri, dışlanmışları görmezden gelmemeli. Onların her istediğini değil (çünkü bazı tepkileri yanlış ve sürece ters düşüyor da olabilir), ama haklı, meşru istemlerini desteklemeli; böylece, başarı için gerek duyduğu güç yığınağını yapmalı. Dini değerlere dayalı bir sistem kurmaya çalışan kesimlerin, örneğin "siyasal İslam"ın yönü ise geriye doğrudur ve bu çıkmaz sokaktır. Topluma kurtuluş yolu sunmaya heveslenen dini radikaller gölge etmesinler, gelişim sürecine engel olmasınlar, başka ihsan istemez. Çünkü onlar geçmişte sosyalizme ve demokrasi hareketine karşı kötü kullanıldılar. 5- T.C. kuruluşundan bu yana Kürtlerin hak ve özgürlük istemlerine cop ve kurşundan başka bir cevap vermedi. Cumhuriyet tarihi boyunca rejim tarafından Kürtlere karşı yürütülen sistematik baskı ve inkar politikası sonucunda, 1978 yılında kurulan ama 1980 yılına kadar o zamanın Kürt parti ve örgütleriyle çatışmaktan başka bir şey yapmayan, sözde marksist-leninist ilkelerle yola çıkan, ama özünde milliyetçiliği esas alan PKK'yi büyüttü. Yani rejimin sistematik baskı ve şiddetinin aynı zamanda şiddeti benimseyen PKK'yi beslediği su götürmez bir gerçek. PSK de dahil, diğer Kürt parti ve örgütlerinin pasif tutumu da onların böylesine büyük bir kitleyi yanlış maceralara sokmasına neden olmadı mı? Ayrıca şiddeti temel alan, milliyetçiliğe dayalı hareketlerde örgütlenen Kürt potansiyelinin tekrar siyasi-ideolojik mücadele alanlarına kanalize edilebilmesi mümkün mü? Gerek rejimin baskı politikasına, gerek PKK'ya ilişkin olarak söylediklerinize eklenecek fazla söz yok. Şiddetin şiddeti doğurarak bugünkü olumsuz manzarayı yarattığı da bir gerçek. Ancak PSK'nın tüm bu gelişmeler karşısında pasif kaldığı söylenemez. Öncelikle pasif kalmak nedir? Silahlı eylemlere yönelmemek mi? Ama biz, daha 1970'li yıllarda yaptığımız durum değerlendirmesiyle o dönemde Kuzey Kürdistan bakımından ulusal ve uluslararası koşulların silahlı eyleme uygun düşmediği sonucuna vardık, bu nedenle de silahlı bir direnişe yönelmedik. Ama rejim, PKK eliyle Kürt halkını bu tuzağa düşürdü, zamansız eylemlere sürükledi, Kürt hareketini ezmek, Kürt potansiyelini dağıtmak için bu eylemleri bir bahane olarak kullandı. (Bu konuda görüşlerimizi birçok kez yazdık. Okurlarımız, bizzat bu köşede, bazı okur sorularına cevap olarak çıkan ve arşivimizde var olan şu yazılara bakabilirler: 1- Görsev Kaymaz'ın sorusuna verilen cevap: "Silahlı mücadele ne zaman?." 2- Nuri Yıldız'ın sorusuna cevap: "Kitleselleşme sorunu" 3- Sidar'ın sorusuna cevap: "Şu dönemde ne yapmalı?") Öte yandan "pasiflik" teorik ve siyasal çalışmaya mı ilişkin? Hayır, bu alanlarda PSK kuruluşundan bu yana, 27 yıl boyunca son derece aktifti; örnek gösterilecek kararlı ve yoğun bir çalışma yaptı. Yukarda sözünü ettiğimiz yazılarda PSK'nın bu alandaki aralıksız mücadelesinin bir özeti de var. Ama ne yazık ki haklı olmak ve doğru olanı yapmak her zaman hedefe ulaşmaya yetmiyor. Bizce PSK üzerine düşeni fazlasıyla yaptı ve bugün de yapıyor. Ama yanlış yapanlar da, doğruyu ve yanlışı ayıramıyanlar da ne yazık ki her zaman çoktu. Kimileri ise ya kolayı seçip olan biteni seyretmekle yetindiler, ya da doğrunun değil, güçlünün yanında yer aldılar. İşin püf noktası işte budur.. Bu sorunuzun son bölümüne gelince: Bunun cevabı bir yanıyla yukarda milli hareketlere ilişkin bölümde verilmişti. Kürt ulusal hareketi de tüm benzerleri gibi, yalnızca işçileri ve sosyalistleri değil, geniş toplum kesimlerini ilgilendiren ve onları kapsaması gereken bir hareket. Kürt toplumunun önündeki yakın hedef ulusal kurtuluştur. Bu da bir özgürlük ve demokrasi sorunudur. Başka bir deyişle, Kürt ulusal hareketinde yer alan her kişinin ya da örgütün sosyalist olması, tüm ulusal güçlerin belli bir ideolojinin taraftarı olması zorunlu değil, mümkün de değil. Ulusal hareketin geniş yelpazesi içinde marksistler gibi, sosyal demokratlar, liberaller ve dinciler de olacaktır. Bu aşamada başarının önkoşulu en geniş toplumsal güçleri ortak amaçlar üzerinde biraraya getirmektir. 6- 84'te başlayan kirli savaşla beraber gerek Kürt kitlesini yönlendiren parti gerekse T.C. durmadan kendi potansiyellerine ırkçılığı enjekte ettiler. Her iki taraf da kitleleri için ırkçılığı bir yaşama biçimi haline getirdiler. Irkçılığın bu kadar kolay bulaştığı bu insanların temizlenmesi kolay olacak mı? Yoksa bu dilsiz bırakılmış insanlar pandomiminde daha sancılı dönemleri mi beklemeliyiz? Irkçılıkla ilgili olarak Türk devleti ile PKK'yı aynı kefeye koymak yanlış olur kanısındayız. Öncelikle Türk devleti ne yaptığını biliyor, kendi iradesine sahip. Irkçılık, yani Türk ırkının, soyunun, "kanının" üstünlüğüne ilişkin kuruntular ve propagandalar tüm cumhuriyet dönemi boyunca vardı. Hatta Atatürk döneminde kafatası ölçümleri bile yapıldı. Başka ulusları baskı altında tutan, sömüren emperyalist ve sömürgeci güçler genellikle yaptıkları işi buna uygun bir ideoloji eşliğinde yaptılar. Bu ideolojiler çoğu kez bir üstünlük (soy-sop, renk, kafatası biçimi vs.) iddiasına dayanır. Başından beri Anadolu'yu Türkleştirme çabası içinde olan, Kürdistan'ı elde tutmak için sürekli savaşan Türk rejiminin de yaptığı budur. Ayrıca baskıcı, sömürgeci rejimler, izledikleri bu haksız ve iğrenç politikaları kendi halklarına benimsetmek, onları savaşa sürebilmek, en azından kendi kitlelerinden gelen tepkileri kırmak için de bu tür ırkçı masalları, şovenizmi pompalarlar. Bu, kitlelere verilen bir tür afyondur. Onlar ya Tanrı için, öbür dünyadaki bir cennet için, ya da ulu soyları, üstün ırkları için savaşmalıdırlar!. Ezilen halklarda ise bu tür bir ırkçılık ve şovenizm pek görülmez. Ezilen halkların önderleri, bu mücadeleye öncülük eden kurtuluş hareketleri, halk kitlelerinde sömürü ve zulme ilişkin bilinci yaratarak, tepkileri örgütleyerek onları mücadeleye sokmaya çalışırlar. Bu işte elbet ulusal değerler, ulusal tarih, kitlelere onur veren direniş gelenekleri vb. unsurlar bir rol oynar. Ama bu ne ırkçılıktır, ne de şovenizmdir. PKK'ya gelince.. Onun ortaya çıkış süreci ve sonrası biliniyor. PKK hiçbir dönemde kendi iradesine sahip olmadı; başta Türk devleti olmak üzere, şunun bunun elinde güdümlü bir örgüt olarak kaldı. Onun üstüne geçmişte onlarca kez yazdıklarımızı tekrarlamak gerekmez. İzlediği yöntemler ve güdümlü politikalarla Kürt ulusal davasına verdiği zararlar ise ortada. PKK'nın ideolojik serüveni de bu güdümlü durumuna, günübirlik ihtiyaçlara uygun olarak tam bir zikzak çizer. Bir yönüyle koyu marksist iddialıdır, bir yönüyle milliyetçidir. Bazan anarşisttir, bazan dincidir. Öcalan bazan Lenin'e, Stalin'e, bazan Atatürk'e, bazan Muhammed'e veya İsa'ya özenir. Hafız Esat'la Saddam'a olan hayranlığını da unutmayalım.. Şimdi de İmralı'da İbrahim rollerine soyunmuştur... Bir şeyhe dönüştürdüğü, hem korktuğu hem tapındığı Öcalan'ı izleyen PKK'nın ideolojisi de, eğer varsa işte bu türdendir, aşure çorbası türünden karman çorman birşeydir. Türk devletinin onca baskısına, zulmüne, mide bulandırıcı, isyan ettirici ırkçı-şoven ideolojisine ve PKK'nın yarattığı büyük tahribata rağmen Kürt halkının saflarında ırkçı-şoven bir akım yoktur. PKK şefi, aksine, Kürdü hep horladı. Kürt erkeğini "iğdiş olmuş", Kürt halkını "hayvanlaşmanın eşiğinde" gibi gösterip aşağıladı. Bu propagandanın kaynağı da aynı merkezdi: Türkü övüp göklere çıkaranlar, Kürdü ise yerin dibine batırıyor, Kürt halkı adeta tarihsiz, kültürsüz bir yığın gibi gösteriliyordu. Sadece PKK ve onun şefi yüceltildi, fetiş ve put haline getirildi. Elbet, Kürt halkında sözkonusu baskı ve zulmün yarattığı, bir ölçüde Türk düşmanlığına varan bir kin ve nefret vardır. Ama uzun dönem zulme muhatap olmuş tüm halklarda bu duygular güçlüdür. Örneğin Osmanlı boyunduruğundan yüzlerce yıl önce kurtuldukları halde Bulgar, Sırp, Rum gibi Balkan halklarında, Araplarda, Ermenilerde Türklere karşı büyük bir kin ve nefret bugün bile vardır... Bu kin ve nefret de elbet hoş görülecek birşey değil. Bu tür olumsuz duygular bazan onlara yolaçan nedenler ortadan kalktığı halde, uzun zaman canlı kalır, halklar arasında iyi ilişkilerin kurulmasını engeller, geleceği de ipotek altına alır. Bunun da sorumlusu elbet en başta sömürgeci, baskıcı, despot rejimlerdir. Bu kin ve nefret duygularının aşılması için öncelikle baskıya ve zulme son vermek ve geçmişin muhasebesini yapmak gerekir. Bunun bir yolu da geçmişte yapılan kötülükleri mahkum etmektir. Yeni kuşaklar bunun sorumlusu olmasalar bile, en azından kurbanlardan veya onların çocuklarından özür dileyebilirler.. Oysa bugün Türkiye'yi yönetenler, bu ülkenin sivil-asker etkin çevreleri, politikacılar ve basın, bunu yapmaya yanaşmadıkları gibi, hem suçlu hem güçlü tavrıyla cevap veriyor, üstelik benzer politikaları bugün de örneğin Kürt halkına karşı pervasızca sürdürüyorlar. Kürtler bakımından bu cepheleşmenin sonucu, yurtsever kesimin küçümsenmiyecek bir bölümünün PKK gibi bir örgütün ardında saf tutmasıdır. Bu elbet Kürt halkı açısından büyük bir talihsizlik. Çünkü PKK dün sözde bu kitleyi bağımsız Kürdistan için savaşa yöneltiyordu, bugün ise teslimiyete yöneltiyor. Bugün artık PKK'nın ideolojisiyle devletinki arasında fark kalmadı: İkisi de kemalist ve üniter devletçi.. Ve bugün Kürt halkı için gerekli olan, aynı zamanda PKK'nın -rejiminkine paralel- bu propaganda furyasının etkisinden korunmak, teslimiyeti reddetmek, içi boş bir demokrasi masalını değil, Kürt halkının haklı özgürlük ve eşitlik istemini de kapsayan bir barış ve demokrasi istemini öne çıkarmaktır. 7- T.C. sürekli olarak Öcalan'ı PKK ile, PKK'yı da Kürt halkıyla bağdaştırıp, Öcalan'ı yakalamakla PKK'yi bitirdik, PKK'yi bitirmekle de Kürt sorununu çözdük mantığıyla hareket ediyor. Oysa çok iyi biliyoruz ki, Öcalan Kürt halkını nasıl yaratmadıysa Kürt sorununu da o yaratmadı. Tersine kronikleşen ve çözümsüz bırakılan Kürt sorununun Öcalan'ı yarattığını kabullenmemiz gerek. Tüm bu parametrelerden hareketle, derdest edilen Öcalan vasıtasıyla rejim tam da istediği gibi Kürt kitlesine sahip oluyor. Bu iki tarafın Kürt halkının başına ördüğü çorapları çözmek ve kralın çıplak olduğu halka nasıl anlatılabilir? Bu tahlile ekleyecek fazla söze gerek yok. Gerçekten de rejim şu anda Öcalan ve onu kuzu kuzu izleyen PKK eliyle Kürt hareketini tam bir denetim altına almaya, pasifize ve yok etmeye çalışıyor. Niyet ve çaba bu. Ama bunu başarabilecek mi, yani sizin deyişinizle "Kürt kitlesine sahip" olabilecek mi? Hayır, bunu başaramıyacak. Tabi rejim Öcalan eliyle PKK'yı yaratıp, yine onun eliyle Kürt hareketini yanlış yollara sürüklemekle, Kürt potansiyelini telef etmekle, hatta Kürt devrimine düşük yaptırmakla, Kürt ulusal hareketine çok büyük zararlar vermeyi başardı. Ama bu istediği hedefe ulaştığı anlamına gelmiyor. Sizin de dediğiniz gibi, Kürt ulusal hareketi Öcalan veya PKK demek değil. Mücadele bitmedi, bitmeyecek. Yalnızca kan kaybımız var ve bir bakıma zaman yitirdik. Elbet, hareketi yeniden toparlamanın, mücadeleyi canlandırmanın bir yolu da olan biteni kitlelere iyi anlatabilmek, doğruyu yanlışı ayırmalarına yardımcı olmak. Bir başka deyişle "kral çıplak!" demek. Biz kendi hesabımıza, PKK daha ortaya çıktığı günden beri bunu yaptığımız kanısındayız. Birçokları gibi uyumadık, oyunu daha baştan gördük ve uyarı görevimizi yaptık. Örneğin, daha 1979 yılında PKK ve rejimin sözkonusu planlarıyla ilgili olarak yurt içinde yayınlayıp geniş biçimde dağıttığımız broşür. (İlk baskı 20 bindi, sonra ikinci baskısı da yapıldı.) 1983 yılında Burkay'ın imzasıyla yazılıp yayınlanan "Devrimcilik mi Terörizm mi? PKK Üzerine" adlı kitap. Ayrıca bu konuda nice makale, bildiri vs.. Öcalan yakalanıp maskesi iyice düştükten, o ve partisi bir kez daha tümüyle rejimin dümen suyuna girdikten sonra da -bu iş herkesin gözü önünde olmasına rağmen- uyarı görevimizi sözlü ve yazılı biçimde, bildiri ve makalelerle, toplantı ve konferanslarla yaygın biçimde yapmayı, "kral çıplak!" demeyi sürdürdük. Bu çaba üç yıla yakın süredir devam ediyor. Buna rağmen birçok insan neden hala yanlıştan kurtulamıyor? Bu sorunun cevabını da birlikte arayalım. Bizce şunlar söylenebilir: Birincisi, bizim sesimiz her yere ulaşmıyor. Elimizde günlük gazete, televizyon gibi güçlü iletişim araçları yok; üzerimizde ise rejimin sansürü var. Oysa karşı taraf hergün beyin yıkıyor, daha doğrusu kirletiyor.. İkincisi, yanlıştan dönmek o kadar kolay değil; koşullanmaların etkisinden kurtulmak zaman ister. Üçüncüsü, ortada, gerçeği gördükleri halde sessiz kalan, seyreden kaygısızlar, hatta şu veya bu basit hesap ve çıkarlarla yanlışa kan veren sorumsuzlar var. Buna rağmen yılmamak gerek; çünkü biz haklıyız, doğru yoldayız ve eninde sonunda haklı olan, doğru yolda olan kazanacak. Ayrıca, kral çıplak demek de yetmiyor. Yanlışa karşı etkin seçeneği de yaratmak gerekir. Bu konuda da görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Üç yıldır Kürt muhalefetinin yurt içinde ve dışında birliğini sağlamak, ortak kurumlar oluşturmak için yoğun çaba içindeyiz. İlgili herkese çağrı yapıyoruz. Bu yolda belli mesafeler de alındı. Ama bu alanda sorumluluk duyan herkese görev düşüyor. Bizim dışımızdaki gruplar ve tek tek kişiler de eğer kendilerine düşeni yaparlarsa bu yolda daha ileri adım atmak ve sonuç almak çok daha kolaylaşır. Biz hiçbir dönemde umutsuzluğa kapılmadık, yerimizde oturmadık, yol gösterici ve yapıcı olduk. Başkalarından da beklediğimiz budur. Onlara, gelin ardımıza takılın demiyoruz, gelin el ele verelim, diyoruz. Sayın Ayebe'nin üç sorusu daha vardı. Ama yazı bu haliyle bile yeterince uzun oldu. Onları da fırsat bulursak belki ilerde cevaplandırırız. |
||||||
|
||||||