ADIM ADIM ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU

KALAALLİT NUNAAT

Hüseyin KIZILOCAK

İnuit- insan, Kalaallit Nunaat ise insanların ülkesi demek.
İnuit'lerin ülkesi Kalaallit Nunaat'a bir ziyaret, bizlere onların nasıl adım adım özgürlüge doğru gittiklerini gösterdi. Burada ne sömürgeleştirmek için silah kullanılmış ne de özgürlüğe giden yolda silah kullanılıyor. Her şey konuşarak ve anlaşarak çözümleniyor.

Peki burada hiç mi zor kullanılmamış? Elbette zaman zaman kullanılmış ama sömürgeleştirilirken asıl belirleyici olarak zor kullanılmamış, din kullanılmış.

Ülkenin genel durumunu ve özgürlük yolundaki duygu ve düşünceleri daha iyi anlatabilmek için zaman zaman geziyi, zaman zaman genel bilgileri yazacağım. Sadece kuru kuru tarihler ve bilgileri yazmakla ülkenin ve özgürlük yolunun nasıl katedildiğini anlatmak ve anlamak zor. Duygular ve düşünceler bu gezi sırasında konuştuğumuz kişilerin görüş ve düşüncelerinde dile getiriliyor.

Bu halktan ve ülkeden bahsetmeden, orada gezmeye başlamadan önce onların ülkesi hakkında biraz bilgi verelim:

YÜZÖLÇÜM, NUFUS VE İKLİM

Dünyanın bu en büyük adası (Belki şimdi neresi olduğunu tahmin etmişsinizdir) 2.166.086 km. Kuzey sınırından güney sınırına olan uzaklık 2.670 km ve batıdan doğuya ise 1.050 km. Bu ülkenin büyüklüğü, İsveç, Almanya, Fransa, İspanya ve İngiltere kadar.

Bunun 1.655.637 km (%85), yani adanın iç kesimleri tamamen buzlarla kaplı. Bu buz bizim bildiğimiz kışın oluşup yazın kaybolan buzdan değil. Bu buz binlerce yıldır oluşmuş ve hala duruyor. Geriye kalan 410.449 km (%15) ise buzun olmadığı, deniz kıyısı ve işte insanlar burada yaşıyor.

Bu koca ülkenin diğer dillerdeki adı Gröndland, yani yeşil ülke. Bu kadar buzla kaplı bir yerin adı nasıl yeşil ülke olur diyeceksiniz. Haklısınız, bu ülkenin adı yeşil ülke ama büyük bir kısmı buzlarla kaplı. Zaten yerliler yeşil ülke demiyor, dışardan sonradan gelenler bu adı takmışlar ve bunun hikayesini sonra anlatacağız.

Bu ülkenin yerlileri, kendilerinin deyimiyle İnuitler, manası insanlar, yabancıların deyimiyle Eskimolar. Burda 1 Ocak 2001 tarihindeki sayımlara göre 56.245 kişi yaşıyor ve bunların yaklaşık 10.000 kadarı yabancı (Danimarkalı).

Burada yazlar çok kısa, kış ise çok uzun. Yılın büyük bir kısmında ülke karanlık, yazları ise güneş hiç batmıyor. Kışın, yaşanan bölgelerde, ortalama sıcaklık sıfırın altında veya sıfır derece, yazın ise ortalama 10-12 derece. Ülkenin güney ve batı kesimleri sıcak su akıntısı nedeniyle diğer bölgelere göre daha sıcak.

Burada en sıcak aylar temmuz ve ağustos, en soğuk aylar ise şubat ve mart. Yazın sıcaklık kimi yerlerde 20 dereceye kadar çıkarken, kışın bazen ve özellikle kuzeyde eksi 30-40 dereceye kadar düşüyor.

TARİH

İnuitlerin atalarının tarihi 4000-5000 yıl öncesine gidiyor. Kanada üzerinden avlayacakları hayvanların peşlerinden buraya gelmişler ve çeşitli uygarlıklar oluşturmuşlar. M.Ö. 2500-2000 yılları arasında ülkenin kuzey doğusunda İndependence 1, 1400-500 yılları arasında ülkenin batısında Sarqaq, 600-100 yine ülkenin kuzeydoğu bölgesinde İndependence 2 kültürlerini oluşturmuşlar.

M.Ö. 500 ile M.S. 200 yılları arasında Dorse 1 ve M.S. 800-1000 yıllarında Dorse 2 ve yaklaşık M.S. 900'lı yıllarda ise Thule kültürlerini oluşturmuşlar.

Eskimoların ataları olan kuzeyin yerlileri yok olup gitmişler. Ancak bunlara ait mumyalardan, burada insanların yaşadıkları biliniyor.

Buraya ilk yabancı İzlanda'dan 982 yılında gelmiş. Kızıl Erik adında bir İzlandalı (İzlanda'nin asıl adı İsland'dır ve buz ülkesi demektir) gemisiyle yaz aylarında güney kıyılarına geldiğinde, İzlanda'dan farklı olarak yemyeşil otlarla kaplı deniz kıyısındaki yerleri görmüş ve buraya Yeşil Ülke adını vermiş. İşte ülkenin diğer dillerdeki adı bu nedenle Gröndland, yani yeşil ülke.

Daha sonra buraya Hollandalılar ve Alman misyonerler geliyor. Bunların amacı adını işittikleri bu yerlileri hıristiyanlaştırmak.

1721 de ülkeye gelen Norveçli Hans Ege'de ülkenin bugün başkenti olan Nuuk'a yerleşiyor ve ilk koloniyi oluşturuyor.

Asıl ülkenin sömürgeleştirilmesi 1776 da Danimarka Krallığı tarafından başlatılıyor ve ülke ile yapılacak ticareti kendi tekeline alıyor.

Bu durum 2. dünya savaşına kadar devam ediyor. 1940-45 yılları arasında Hitler'in Danimarka'yı işgali nedeniyle, Danimarka'nın Gröndland ile olan ilişkileri kesiliyor ve ülke yönetimini geçici olarak Kanada üstleniyor. Bu dönemde Amerikalılar buraya ilk hava üslerini kuruyorlar.

2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, Danimarka yeniden yönetimi alıyor ve bu durum 1953'e kadar sürüyor. Bu tarihten sonraki gelişmeleri daha ileride anlatacağım.

KALAALLIT NUNAAT'A YOLCULUK

"İnsanların" ülkesine gitmeden iki hafta önce, ülkenin Kopenhag'daki binasında (bir çeşit elçilik), yolculuk ve programı hakkında bize bilgi veriliyor. Elçilik binası Kalaallit Nunaat yerel hükümetinin Kopenhag'daki temsilciliği. Henüz tam bağımsız olmamalarına rağmen aynen bir elçilik gibi çalışıyor.

Programı informasyon ve turizm sorumlusu açıklıyor. İnformasyon sorumlusu Danimarkalı, turizm sorumlusu ise Eskimo. İnformasyon sorumlusu aynı zamanda bütün gezi boyunca bize rehberlik edecek.

Nihayet oraya gideceğimiz gün geliyor. Gece fazla uyuyamıyorum. 29 Ağustos 2001 günü sabah havaalanında buluşuyoruz. Herkes birbiriyle oranın hava şartlarına uygun elbise alıp almadığını soruyor. Bir gün önce hemen hepimiz internetten hava durumunu öğrenmişiz. Kopenhag 20-22 derece ve Kalaallit Nunaat'ta ilk gideceğimiz yerin yağışlı olduğu ve 5-10 derece arasında değiştiği yazılı. Ülke çok büyük ve dolayısıyla kuzey ile güney arasında sıcaklık farkı var. Biz sadece güney ve batıya gideceğiz ve burdaki havanın aşağı yukarı aynı olduğunu internetten öğreniyoruz. Ama hava genellikle yağışlı olacak diyor havaalanında görüştüğümüz rehberimiz ve diğer gazeteciler.

Geziye katılan 10 gazeteciyiz. Her birimiz değişik ülkelerde çıkan gazete, TV ve radyolara haber iletiyoruz. Kimileri profesyonal gazeteci, kimileri de benim gibi günlük işlerinin yanısıra yazı yazıyor. Gazeteciler; Reuters, AP ve TASS ajanslarından birer kişi, Norveç, İsveç, Hollanda, İngiliz ve Alman gazetelerine yazan birer kişi ile ARD televizyonundan bir kişi ve bir de ben.

Valizlerimizi verdikten sonra pasaport kontrolündan geçiyoruz. Rus gazetecinin dışında hepimiz Danimarka vatandaşı olduğumuzdan dolayı vize gerekmiyor. Sadece Rus olan yine Danimarka yabancılar dairesinden Gröndland için vize almış. İçimizden sadece iki kişi Danimarkalı, diğerleri başka uluslardan.

Uçağa bineceğimiz kapıda polis ve narkotik kontrolu yapan köpekler var. Daha önce Kopenhag havaalanından defalarca uçtum ama uçağa binmeden önce narkotik kontrolü yapıldığına ilk kez rastlıyordum. Benim gibi diğer arkadaşlar da buna şaşırmışlardı. Bunu gören rehberimiz, orada narkotik kullanımın yaygın olduğunu, oraya gitmenin sadece uçak ya da büyük gemi ile mümkün olduğunu ve bu nedenle kontrolun yapıldığını söyledi. Zaten yaklaşık 10.000 kadar Eskimo (Inuit)'nun Danimarka'da yaşadığını ve bunlar arasında narko ve alkol kullanımının yaygın olduğunu biliyordum.

Nihayet saat 10.00'da uçağımız havalanıyor. Uçaktaki anonslar Eskimo dili olan Kalaallisut-Gröndlandca, Danimarkaca ve İngilizce yapılıyor. Yolculuk 4 saat çekiyor ve aynı zamanda 4 saatlik zaman farkı var. Uçak alçalmaya başlayınca, soğuk olabileceğini ve kalın kazağımı bavulumda bagaja verdiğimi hatırlıyorum ama havaalanı binasının sıcak olacağını düşünüyorum.

Uçak yere yaklaştığında rehberimiz, uzakta beyaz görünen yerleri gösterip buz olduğunu söylüyor ama fazla birşey göremiyorum. Deniz kıyısını ve hemen kıyıdan yükselen dağları görüyorum. Denizin içindeki buzdağlarını gösteriyor ama uzak ve yüksekte olduğumuzdan tam olarak nasıl olduklarını görmek mümkün değil.

Uçak dağların üzerinden denize yaklaştığında küçük bir havaalanına iniyor. Ülkenin güney ucuna yakın bu şehrin adı Narsarsuaq. Dağların arasında uzanan küçük bir körfezin yanına yapılan bir havaalanı ve küçük bir havaalanı binası var. Uçak binaya yaklaşıyor ve biz uçaktan iniyoruz. Hava bulutlu ama o kadar soğuk değil. Hava fazla nemli olmadığından insan üşümüyor.

Körfez tarafına bakıyorum ve büyüklü küçüklü buzdağlarını görüyorum. Dağ tarafına dönüyorum, yeşil ve kahverengi otlarla kaplı kayalık dağları görüyorum. Sonbahar başladığından otlar renk değiştirmeye başlamış.

Dağlara bakarken bizim oraları, dağları, bizim köydeki kayalıkları hatırlıyorum. Bir an kendi köyüm ile buranın dağları arasındaki benzerliğe hayret ediyorum. Arada bir fark var, bizim dağlarda sonbaharda artık ot denen birşey kalmamış, herşey kurumuştur ama burada otlar hala yeşil. Bizim oralarda dağların eteklerinde ormanlık alanlar ve meyve ağaçları var ama burada havaalanı çevresindeki bir kaç cılız ağaçtan başka ağaç görmek mümkün değil.

Uçak havaalanına buzların üzerine inecek zannediyordum ama ortada ne kar ne de buz var. Tek görünen körfezdeki buzdağlarıydı. Böylece buraya ilk gelen Kızıl Erik'ın neden buraya Yeşil Ülke dediğini anlyordum. Dağ taş rengarenk otlar ve çiçeklerle doluydu.

Havaalanından dışarı çıktık ve yaklaşık 500 metre ötedeki otele gittik. burada yeni rehberimiz bize bölge hakkında bilgi verdi. Üssün 1941'de Amerikalılar tarafından yapıldığını ve yapılan havaalanı ve hastanenin özellikle 1950-1953 yılları arasında Kore savaşı sırasında önemli bir rol oynadığını, Narsarsuaq'ta 150 kadar kişinin yaşadağını, şehirdeki binaların ve havaalanının Amerikalılardan kaldığını ve burada kalanların sadece havaalanı ve çeşitli kurumlarda çalıştıklarını ve birkaç da koyun çiftliği olduğunu söylüyor.

Burada her taraf kayalık. Hem toprak az hem de yaz mevsimi kısa olduğundan fazla bir şey ekilemiyor. Sadece koyunlar için çok az yerde ot ekilip biçilebiliyor. Son zamanlarda patates de ekmeye başlamışlar.

Rehberimiz ilk olarak buzullarla kaplı iç kesime gideceğimizi söylüyor. Uzaklık 15-16 km kadar. İlk 2-3 km'sini arabayla, sonrasını yaya gideceğiz.

Oraya gitmeden önce bir saatlik boş bir zamanımız var ve ben buzdağlarını görmek için deniz kıyısına iniyorum. Körfez buz parçaları ile dolu. burada farklı büyüklükte ve çeşitli renklerde buz var.

Bir yarım saat arabanın şöfürünü bekledikten sonra hareket ediyoruz. Asfalt yol kısa süre sonra bitiyor ve çakıltaşlı yol başlıyor. Aynen bizim köyün yollarına benziyor. Bizim oralarda yollar böyle girintili çıkıntılıydı ama çamur doluydu. burada fazla toprak olmadığından çamur yok. Araba sağa sola yatıyor ve tekerlerin altından büyük taşlar fırlıyor.

Amerikalıların yaptıkları hastanenin kalıntılarının yanından geçiyoruz. Hastane yıkılmış ve sadece temelleri görmek mümkün. 10-15 dakika sonra yol bitiyor ve bir dağın yamacından yaya gidiyoruz.

Her taraftan su fışkırıyor. Dağlardan akan su çağlayanlar oluşturuyor. Bir ot tarlasının yanından geçiyoruz. Otlar biçildikten sonra balya yapılmış ve plastikle sarılmış.

İnişli çıkışlı yol bitiyor ve dağa tırmanacağımız yere geliyoruz. Tırmanmaya başlıyoruz. Çok dik ve bu nedenle hepimiz biraz tırmanıp duruyoruz ve devam ediyoruz. Kimi yerlerde tırmanmaya yardım etmek için ip konulmuş. Dağın tepesine çıktığımızda hepimiz soluk soluğayız. Orda biraz dinlendikten sonra devam ediyoruz. Dağın tepesi göllerle dolu ve ben çiçek toplayarak yola devam ediyorum. Büyük bir göle geldiğimizde biraz su içiyorum. Su çok temiz ve göl çok berrak. Hava bulutlu ama soğuk değil. İsveçli arkadaşımız göle gireceğim diyor. Hiç birimiz su soğuk diye cesaret etmiyoruz ve o giriyor. Suyun o kadar soğuk olmadığını söylüyor.

Dağın öbür tarafına vardığımızda buzulları görüyoruz. Benden önce ulaşanlardan sadece iki kişi buzlara ulaşmak için devam etmiş, diğerleri yorgun olduklarını ve daha fazla gidemeyeceklerini söylüyorlar.

Ben yine çocukluğumu ve bizim köyde geçirdiğim günleri hatırlıyorum. Evlerimiz bir dağın yamacındaydı ve arkasında yüksek kayalıklar yükseliyordu. O nedenle yokuş yukarı çıkmanın zor ama inmenin kolay olduğunu biliyordum. Sırt çantamı onlara bırakıp dağdan aşağı koşmaya başladım. Benden önce iki kişi inmişti. Birine yarı yolda rastladım, uzak olduğunu ve gitmeyeceğini söyledi. Ben devam ettim ve diğer arkadaşa yetiştim.

Otelden çıktıktan iki saat sonra buzullara ulaştık. Her taraf buz kaplıydı ve sürekli eriyordu. Buzun altından su sesleri geliyordu. Rehberimiz bizimle olmadığından, buzun üstüne çıkıp çıkamayacağımızdan emin değildik. Yerden büyük taşlar alıp buza vurdum, kırılacak gibi değildi. Ayağımla biraz denedim, sağlamdı. İnsanı ürpertiyordu. Harıl harıl su sesi geliyordu. Bunca yolu geldikten sonra buzun üzerine çıkmamak olmaz diyorum arkadaşıma ve korkarak adımımı atıyorum. İkimiz buzun üstüne çıkıyoruz ve on adım kadar gidiyoruz. Daha fazla cesaret edemiyoruz. Orada fotoğraf çekip iniyoruz. Derken diğerleri de geliyor. Benim yokuş aşağı koşmamdan cesaret almışlar. Sadece iki kişi gelmemiş.

Zamanımız fazla olmadığından dönmeye başlıyoruz ama yokuş dik ve bizim bacaklarda derman kalmamış. Yaklaşık iki saatte gittiğimiz yolu üç saatte geri geliyoruz. Arabaya ulaştığımızda artık yürüyecek halimiz kalmamıştı. Arabadaki koltuklara yığılıyoruz ve otele dönüyoruz.

Ertesi gün sabah erkenden bir tekne ile körfezin karşı yakasına geçiyoruz. Hava bulutlu ve hafif hafif yağmur yağıyor. Orada sadece 10-15 kadar ev var. Burası Kızıl Erik'in ilk geldiği yer. Tepeye onun heykeli dikilmiş. Kızıl Erik'in buraya gelişinin 1000 yılı nedeniyle, geçen yıl burada büyük törenler yapılmış. Kızıl Erik fazla dindar değilmiş ama karısı dindarmış ve o nedenle ona küçük bir kilise yapmış. Kiliseye ancak bir iki kişi sığar. Bunların kalıntılarını ve ona benzer olarak yeni yapılanları geziyoruz.

Burada bir koyun çiftliği ve bir de bakkal var. Bakkala giriyoruz. Fazla büyük değil ama sebzeden elbiseye, mutfak eşyasından balıkçı malzemelerine kadar her şey var. Tekrar tekneye binip Yerel hükümetin ekonomiden sorumlu bakanı Josef Motzfeldt'in kaldığı köye gitmek üzere hareket ediyoruz.

Bakanla görüşmeden önce, hatta daha Danimarka'dayken hepimiz ev ödevlerimizi iyi yapmışız. Ekonomi ile ilgili bilgileri almış ve sorularımızı hazırlamışız. Elbette sadece ekonomi değil, genel olarak her konuda hazırlığımızı yapmışız. Bu nedenle, ülkenin durumunu ve politikacıların dediklerini anlayabilmek için ülkenin idari ve ekonomik yapısı ile yeni tarihi hakkındaki bilgileri aktarmakta yarar.

YAKIN TARİH

İkinci dünya savaşı sırasında Danimarka'nın burası ile bağlantıları kesilince, ilişkiler Kanada ve daha çok da Amerika ile oluyor. Amerikalılar buraya üsler kuruyorlar. Danimarka ile bağların kopması İnuitlerin torunlarına yeni fikirler veriyor ve ilk özgürlük düşünceleri ortaya çıkıyor.

Savaşın bitiminde, 1948 de Gröndlandlılardan ve Danimarkalı politikacılardan oluşan bir komisyon kuruluyor. Bu komisyonun çalışmaları ve önerileri sonucunda ülke yönetimi yeni bir şekle bürünüyor. Danimarka 1953'ten sonra burayı da Danimarkanın bir vilayeti sayıyor ve zaman içinde Eskimoların Danimarkalılarla aynı haklara sahip olması için çalışmalar yapılması kararı alınıyor.

Böylece ülkede belediyeler oluşuyor. Seçimler yapılıyor. Böylece tek hakim, Danimarka'dan gönderilen vali olmuyor. Belediyeler de yönetimde söz sahibi oluyorlar. Eskimolar Danimarka Parlamentosuna iki milletvekili seçiyorlar.

Danimarkalılara göre bu, Danimarka'nın sömürge statüsünü kaldırması ve yerlilere Danimarkalılarla aynı hakları vermesi anlamına geliyor. Ama bunu İnuitler yani Eskimolar farklı değerlendiriyorlar. Kimi Eskimolar Danimarkalılar gibi değerlendirirken, diğerleri bu gün bile sömürge statüsünün devam ettiğini söylüyor.

Bu yeni durum Türkiye-Kürdistan ilişkilerine benziyor ama burada Eskimo olmak, örgütlenmek, düşünce açıklamak yasak değil. Eskimolar "dağlı Danimarkalı" olarak da ilan edilmiyor.

Bir süre sonra, Yerel politikacılar, Gröndland'da yapılanların yeterli olmadığını söylüyorlar ve halkın ekonomik ve sosyal durumunun daha da düzeltilmesini talep ediyorlar.

1960 da durumu değerlendirmek ve çözüm yolları bulmak için Danimarkalılardan ve Eskimolardan oluşan bir komisyon (G-60) kuruluyor. Bu komisyonun çalışmalarından sonra 5 konuda anlaşılıyor.

- İş alanlarının yaratılması,

- Halkın daha rahat hizmet verilecek yerlere toplanması,

- İş yerlerinin modernleştirilmesi,

- Halkın eğitim düzeyinin yükseltilmesine önem verilmesi,

- Yeni evlerin yapımına hız verilmesi.

Bu kararların uygulanmasına başlamasından sonra, bazı küçük yerleşim yerleri boşaltılıyor. Halkın bir kısmı buralardan gitmek istemiyor ama gerekli ihtiyaçlarını karşılayacakları köy dükkanları kapatılınca, onlarda şehirlere göç etmek zorunda kalıyorlar.

Bu Ecevit'in "köykent" projesine benzeyen yöntem şimdi çok eleştiriliyor. Buralardan şehirlere getirilen balıkçılar, balık fabrikalarında çalıştırılıyor ama hiç bir zaman bu yaşama alışamıyorlar. İhtiyacı olduğu zaman balık ve rengeyiği avlayan, bağımsız yaşamaya alışmış bu avcıların çoğu sosyal sorunları olan insanlara dönüşüyor.

Bu program 1970'lere kadar devam ediyor. 1970'te Sisimiut şehrinde düzenlenen bir konferansta, yerel politikacılar, adına entegrasyon denen bu göç ettirilme politikasına karşı çıkıyorlar. Ülkenin üç genç politikacısı Lars Emil Johansen, Jonathan Motzfeld (şimdi Başbakan) ve Moses Olsen 1971 tarihinde ilk Gröndland partisini (Siumut) kuruyorlar ve otonomi, ülkenin yerel olarak kendi kendisini yönetmesi talebinde bulunuyorlar. Parti, Gröndland'ın Danimarkalılaştırılmasını değil, Gröndlandlaştırılmasını ve yabancı yönetimine son verilmesini istiyorlar.

Danimarka bu partiyi, Kürt partilerinin kapatıldığı gibi, apar topar kapatmıyor ve üyelerini işkenceden geçirip hapse atmıyor. Onları sokak ortasında kurşunlamıyor da. O parti hala var ve daha sonra ülke tarihinde ve politikasında önemli bir rol oynuyor.

Otonomi için ilk sert sinyal 1972'de geliyor. Bu tarihte Danimarka'nın ve elbette Gröndland da içinde olmak üzere, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğuna girip girmemesi için halkoylaması yapılıyor. Danimarka halkı AET'ye evet derken Gröndland'da %70,3 hayır çıkıyor. Danimarka'nın bir viyaleti/eyaleti olması nedeniyle Gröndland'ın da AET'ye dahil olması gerekiyor ama Eskimolar buna tepki gösteriyorlar. Gröndland'ın Danimarka Parlamentosu'ndaki milletvekili Moses Olsen " Danimarka ile Gröndland ilişkilerinde gerçek değişiklikler yapmanın zamanının geldiğini" söylemesi, Eskimoların bağımsızlık istedikleri şeklinde değerlendiriliyor.

Bu gelişmelerden sonra, Danimarka Hükümeti Gröndland'ın geleceğini belirlemek üzere bir komisyon oluşturuyor. Sonradan Otonomi Komisyonu (Kendi kendini yönetme) adını alacak bu komisyonun çalışmaları sonucunda Gröndland'a kısmı otonomi verilmesi kararlaştırılıyor ve böylece, Eskimolar 1 Mayıs 1979 tarihinde otonomi hakkını elde ediyorlar. Buna göre, güvenlik ve dışişleri, adalet, polis, kanun ve para birimi ve politikalarının dışında kalan alanlar, süreç içinde Gröndland'a devredilecektir.

Bundan sonra seçimler sonucu yerel bir parlamento ve yerel hükümet oluşturuluyor.

1980'de eğitim, kilise, sosyal işler, vergiler, 1985'te balık ticareti, 1986'da diğer ticaret alanları, 1987'de yerleşim ve teknik işler, 1992 de sağlık ve 1998'de doğal kaynak ve madenlerin yönetimini Gröndland devr alıyor.

Mahkemeler, polis ve hapishane, savunma, dış politika Danimarka tarafından yönetiliyor.

Doğal kaynaklar ve madenler yerel yönetime geçmesine rağmen, bulunacak ve var olan madenlerden elde edilecek gelirlerin 500 milyona kadar olan bölümünün yarı yarıya paylaştırılması ve ondan sonraki gelirlerin aktüel olarak tartışılarak bölüşülmesi kararlaştırılıyor.

Yeni yerel yönetim, kendi dillerine önem veriyor ve Danimarkaca yer ve bölge adları yerine, eski yerel adlar kullanılıyor.

Ekonomik olarak Gröndland'ın kendi kendine yetmesi mümkün olmadığından, her yıl ya da iki yılda bir belirlenecek belli bir miktarda para Danimarka tarafından Gröndland'a veriliyor ve bu uygulama hala devam ediyor. Gröndland'ın gelirlerinin yaklaşık yarısını Danimarka'dan gelen gelir oluşturuyor.

Gröndland Hükümeti, ülkelerinin coğrafik, etnik veya kültürel olarak Avrupa ile bir ilişkisinin olmadığını ve dolayısıyla Avrupa Birliği'nde kalmasının bir anlamı olmadığı görüşünde ve yerel hükümetin yaptığı ilk işlerden biri, Gröndland'ı Avrupa Birliği'nden çıkarmak oluyor. 1982'deki halkoylamasından sonra 1985 yılında Avrupa Birliği'nden çıkıyor. Buna karşılık Brüksel'de daimi bir büro oluşturuluyor ve AB ile balıkçılık konusunda bir antlaşma imzalanıyor. Buna göre: AB ülkeleri Gröndland karasularında balık avlayabilecek ve buna karşılık AB Gröndland'a para verecek. Bu rakam 1992 yılına kadar 275 milyon ve bundan sonra 300 milyon Danimarka Kronu'dur.

Daha sonra da bahsedeceğimiz gibi, Gröndland, AB'den çıkmakla daha karlı olacağını hesapladığı için ayrılıyor, yoksa etnik, kültürel ve coğrafik olarak farklı olduğundan değil.

Ayrıca Gröndland, Birleşmiş Milletlerde de bir şekilde temsil ediliyor. Buna daha sonra ICC' yı anlatırken değineceğim.

Gröndland, Kuzey Kutubu Ülkeleri, Rusya, Kanada, ABD, İzlanda, İsveç, Norveç ve Danimarka'nın oluşturduğu konseye (Arctic Council) de üye. Bu konseyde daha çok Kuzey Kutubu çevresindeki çevre sorunları görüşülüyor.

1999'da Gröndland ve Danimarka yeni bir skandalla çalkalandı. 1953'de zamanın Danimarka Başbakanının, parlamento ve bakanların haberi olmadan Gröndland'ın kuzey batısında bulunan Thule'de Amerikalıların bir üs kurmasına ve üse atom taşıyan uçakların inmesine izin verdiği ve burada yaşayan Eskimoların zorla göç ettirildikleri ortaya çıktı. (Danimarka normal olarak topraklarında atom bulundurmuyor ve atom taşıyan uçak ve gemilerin gelmesine de izin vermiyor) Danimarka ile Gröndland arasında yapılan görüşmelerden sonra, Danimarka'nın dış politika konusunda karar vermeye devam etmesi, ancak Gröndland ile ilgili dış ilişkilerin tümünden yerel hükümetin haberdar edilmesi kararlaştırıldı.

Bu skandaldan sonra Gröndland, 1999 yılı sonunda, ülkenin bağımsızlığını hazırlamak üzere bir komisyon oluşturdu ve bu komisyon çalışmalarına devam ediyor. Komisyonun 2002 yılında çalışmasının sonuçlarını açıklaması bekleniyor.

EKONOMİ VE EKONOMİ BAKANI

Teknemiz buzdağları nedeniyle yavaş gidiyor. Hani tam olarak hatırlamıyorum şimdi ama "buzdağının görünen kısmı" derler. Yani buzdağının su altında kalan kısmı ne kadar büyük, bunu görmek mümkün değil. İşte bu buzdağı hikayesini şimdi anlıyorum. Kocaman buzdağlarının yanısıra küçük buz parçacıkları da var. Bir yandan eriyor, diğer yandan yenileri geliyor. Rehberimiz buna aldanmamak gerekir diyor. Buzdağının görünmeyen kısmının daha büyük olabileceğini ve bu nedenle teknelerin ve gemilerin dikkatli seyretmeleri gerektiğini söylüyor. Bunun için teknelere özel bir radar yerleştirilmiş. Teknenin kaptanı buna bakarken, yardımcısı camları siliyor ve zaman zaman dürbünle bakıyor.

Kaptan Danimarkaca konuşuyor ama yardımcısının Danimarkaca bilmediğini söylüyor. Doğu Gröndland'den olduğunu ve oradakilerin fazla Danimarkaca bilmediklerini söylüyor. Genç biri. Daha önce bazılarının Danimarkaca bilmelerine rağmen konuşmadıklarını işitmiştim. Danimarka'dan gelen rehberimiz Danimarkalı ve saçları sarı ama buradaki rehberimiz Eskimo. Meraklanıp Eskimo olan rehberimize soruyorum. O, ikisi de olabilir diyor. Sanki bu konuda fazla konuşmak istemiyor. Ben de üstelemiyorum ama onu dikkatlice izliyorum ve öyle görünüyor ki Danimarkaca biliyor ama konuşmak istemiyor. Çünkü bizim konuşmalarımıza dikkat ettiğini ve anladığını görüyorum.

Buz, burada sadece buz değil. Çeşit Çeşit buz var. Bizim bildiğımiz saydam diyebileceğimiz buzun yanısıra mavinin her türlü renginde buz var. Bazen renk o kadar koyulaşıyor ki, koyu mora dönüşüyor. Rehberimiz rengin buzun içindeki havaya bağlı olduğunu söylüyor. Buz burada sadece bir çeşit değil diyor. Denizdeki bu buzdağlarının yanısıra, karada bulunan buzun da çeşitli renkleri olduğunu ve bunun da buzun yaşına bağlı olduğunu, binlerce yıllık buzun olduğunu, bazı yerlerde buzun kalınlığının 3000 metreyi bulduğunu anlatıyor. O bunları anlatırken, gazeteciler beraberlerinde getirdikleri viskiye, denizden topladıkları buzu koyup içiyorlar. Derken buzdağlarının karadaki buzdan kopup geldikleri körfezi gösteriyorlar. Buzulu göremiyoruz ama burada çok sayıda buzdağı var ve tekne zaman zaman durarak ilerliyor.

40-45 dakikalık yolculuktan sonra karaya yanaşıyoruz. İskele diye bir şey yok. Kaya kenarına yanaşıyor ve kayaya çakılmış demirlere tutunarak, karaya çıkıyoruz. buradan bir buçuk saat yürüyoruz. Araba yoluna çakıl dökülmüş. Çok çeşitli taş var. Yol boyunca bunlara bakarak gidiyorum. Zaman zaman bir tane alıyorum, daha ilginç birini bulunca onu atıp diğerini alıyorum. Sonunda bir tane seçip sırt çantama koyuyorum.

Bakanın yanına gitmeden önce, Gröndland ekonomisi hakkında kimi bilgileri aktarmak istiyorum.

Gröndland'ın ekonomisi son yıllarda gelişme gösteriyor ama büyük sıkıntıları var. En büyük gelirleri Danimarka'dan gelen yıllık yardım ve balıkçılık. 2001 bütçesi yaklaşık 4,6 milyar Danimarka Kronu. (Bir dolar 8 ile 9 Danimarka Kronu arasında değişiyor) Gelirlerin yaklaşık 2,7 milyarı Danimarka'dan gelen yardımdan, yaklaşık 1,5 milyar vergi ve harçlardan ve yaklaşık 300 milyonu ise Avrupa Birliğinden geliyor. Geriye kalanı ise diğer çeşitli gelirler. Büyük önem vermeye başladıkları turizm geliri bütçenin sadece %1'ini oluşturuyor. Para olarak Danimarka parası kullanılıyor.

Gröndland ekonomisi kendisi kapitalist olmasına rağmen, sosyalist bir ekonomi. Neredeyse her şey devletin elinde. Yeni yeni özelleştirilmeden bahsediliyor. Toprak tümüyle devletin, yani Danimarka krallığının ve alınıp satılamaz. Eskimoların en çok kızdıkları şeylerden biri bu. Diş ve ilaç parası da olmak üzere sağlık, kitap ve eğitim araç ve gereçleri de dahil, tümüyle parasız, yani yerel yönetim karşılıyor.

Ticaret neredeyse tümüyle devletin elinde. Bu Danimarkalılardan böyle devralınmış ve hala devam ediyor. Her şey devlet destekli. Taşımacılık tümüyle devletin elinde. Yeni başlayan koyun çiftlikleri özel ama neredeyse kuruluş aşamasında bütün para yerel hükümetten alınmış. Özel dükkan ve mağazalar olmasına rağmen çok az. Ticaret yakın zaman kadar tümüyle devletin elindeymiş. Hala da büyük oranda devletin elinde. Son zamanlarda ihracat arttıyor ve ithalat azalıyor.

Bir tepeyi aşınca, bakanın köyü görünüyor. Yaklaşık 15-20 ev ve yine bir körfez kıyısında. Bakan Josef Motzfeld, ya da tanınmış lakabıyla, Tuusi, bizi köyün girişinde karşılıyor. Köyde kendisi ile birlikte 41 kişinin yaşadığını söylüyor. Önce köy odasına gidiyoruz. Köy odası 30-40 kişinin oturabileceği genişlikte.

Hemen Danimarka ile ilişkilere giriyor. Danimarka ile yaptıkları pazarlık sonucunda her yıl yaklaşık 2,7 milyar olmak üzere iki yıllık antlaşma imzaladıklarını ve aslında bu yardımın kesilmesini istediklerini, bunun için hazırlık yaptıklarını ve kendi kendilerine yetmek istediklerini söylüyor. Bu yardımın kesilmesi halinde diğer ülkelerle rahat ticari ilişkiler geliştireceklerini belirtiyor. Danimarka'dan gelen yardımın %80'inin zaten Danimarka'ya geri gittiğini, çünkü Danimarka'dan gelen işgücünün pahalı olduğunu ifade ediyor. Bakan koalisyonu oluşturan iki partiden biri olan Sosyalist Partisi'nden.

Danimarka'dan ayrıca yaklaşık 60 milyon geldiğini, bunun Kuzey Batıdaki Thule yakınlarında yapılmakta olan havaalanı için ayrıldığını, maliyetin yarısı olduğunu söylüyor. Bunu Danimarka tarafından verilmesinin nedeninin ise, 1957'de buradan insanların zorla göç ettirilmelerine bir karşılık olarak, bugün Orada yaşayanların bunu kullanacaklarını söylüyor. Amerikalıların buradaki havaalanının sivil amaçlarca kullanılmasına izin vermediğini ve bir havaalanı yapmak zorunda kaldıklarını açıklıyor. (Bu havaalanı yapımının daha sonra gazetelerde eleştirildiğini ve halkın bu havaalanını kullanma gücü olmadığı yazılıyordu) Laf arasında yine Amerikalıların buradaki üslerinde bedava kaldıklarını açıklıyor.

Bu üs, Amerikalıların füze savunma sistemi yeleştirmek istedikleri bir yer ve bakan, koalisyonun ortağı, Sosyalist Parti'den olmasına rağmen, buna izin verilip verilmeyeceğine dair kaçamak cevaplar veriyor.

Çeşitli konulardan sonra, bağımsızlığı düşünüp düşünmediklerini soruyorum. Danimarka'ya Danimarka Krallığı çerçevesinde eşit haklara dayalı ortaklık önerdiklerini ve görüşmelerin ve komisyonların çalışmalarına devam ettiklerini söylüyor. Bunun bir federasyon mu olduğunu soruyorum. İki bağımsız devlet oluşturduktan sonra Danimarka ile çeşitli alanlarda işbirliği yapabileceklerini ve Gröndland olarak bunu önerdiklerini söylüyor. Danimarka'nın bunu kabul edip etmeyeceği sorusuna cevap olarak, "onlar bilir" diyor. Ülkede petrol bulunursa ayrılır mısınız sorusuna, "Danimarka ile ortaklıklığımızın devam etmesini istiyoruz" cevabını veriyor.

Bu ortaklıklarının Faro Adaları ile birlikte üçlü bir ortaklık olabileceğini söylüyor. (Faro Adaları da Danimarka ile bağımsızlık görüşmeleri yürütüyor) Bir federasyon mu öneriyorsunuz sorusunu, "eşit ortaklık" diye cevaplandırıyor. Aslında savunduğu bizim bildiğimiz federasyon ama onlar "eşit ortaklık" diyorlar.

Ekonomilerinin büyük oranda balıkçılığa bağlı olduğunu, balıkların azalması veya başka yere gitmeleri halinde, kötü olacağını ve bu nedenle ülkede petrol aradıklarını ve dünyanın en temiz suyuna sahip olduklarını ve su satmak için planlar yaptıklarını, kireçsiz olan sularının hem içmek için hem de bira ve parfüm sanayinde kullanılabileceğini söylüyor.

Giderlerinin fazla olduğunu, bunu azaltmak için özelleştirmelere gideceklerini ama burada her şeyin pahalıya mal olması nedeniyle devlet desteği gerektirdiğini, bundan kurtulmak istediklerini söylüyor.

Daha sonra beraber bakkala gidiyoruz alışveriş yapıyor. Onun evine giderken bana nereli olduğumu soruyor. Kürt olduğumu söylüyorum. Bir ara Kürtlerle ilgili bir basın açıklaması yaptığını ve Kürtlerin durumundan haberdar olduğunu söylüyor.

Onun evi sanki bir müze. Küçük bir ev ve hepimize oturacak yer olmadığından, bazıları yere oturuyor. Hem anlatıyor hem şaka yapıyor. Canlı ve sevimli bir insan.

Oradan arabayla tekneye dönüyoruz. Her taraf dağlar ve kayalarla kaplı olduğundan ulaşım için en çok deniz ve hava yolu kullanılıyor. Hava yolu pahalı, deniz yolu ise çok uzun sürüyor. Bu ülkede zengin değilsen bir yerden bir yere gitmek büyük bir iş. 3-3,5 saatlik bir deniz yolculuğundan sonra yaklaşık 1800 kişinin yaşadığı Narsaq'a geliyoruz. Köyleri ile birlikte nüfus 2200 kişi. Narsaq yerli dilde "kızak" anlamına geliyor.

Ertesi gün ilk görüşmemiz Belediye Başkanı Kalistat Lund ile. Belediye Başkanı önce bizi tanımak istiyor. Danimarka Yurtdışı Basın Derneği Başkanı bizleri ayrı ayrı tanıtıyor. Sıra bana geldiğinde, benim Kürt olduğumu söyledikten sonra, iki sene önce Faro Adaları hakkında yazdığım makalenin kopisini aldığını ve gezi ile ilgili olarak Danimarka Başbakanlık Müsteşarı konuşurken ona benim makalemi gösterdiğini ve onun da bir Kürdün Faro Adası hakkında neler yazabileceğini merak ettiğini ve Başbakana da ilginç geleceğini düşünerek, bir kopi aldığından bahsediyor.

Belediye Başkanı şehir hakkında bize bilgi veriyor. Bu bilgileri verirken sorduğum soruya cevaben, Danimarka'dan gelen yardımdan kurtulmak istediklerini ve zaten gelen bu yardımın %80'inin ücret olarak Danimarka'ya geri döndüğünü belirtti. O da su projesinden bahsetti. Çine balık etinden yapılmış sosis satma projelerinin olduğunu, büyük değil ama halkın da ortak olduğu küçük firmalar kurmak istediklerini, koyun çiftlikleri sayesinde artık kuzu ithal etmediklerini, pahalı olan sebzeyi ucuza mal etmek için seralar kurmayı planladıklarını ve her şeyin Danimarka'dan ya da kendi başkentlerinden değil, yerel olarak yönetilmesi gerektiğini söyledi. "Nasıl binlerce km uzakta, Kopenhag'da yapılan kanunların Gröndland'a uymuyorsa, bizim başkentlerimizde alınan kararlar çoğu zaman bizim küçük toplumumuza uymuyor", diyor.

Bağımsızlık konusundaki soruya, bağımsızlığın uzun bir süreç olduğunu ve bundan önce ekonomik ve eğitim bakımından kendi kendilerine yeterli duruma gelmeleri gerektiğini söylüyor.

Başbakanlarının atom artıklarının Gröndland'a yerleştirilmesi ve Amerikalıların Thule'ye misil savunma sistemi yerleştirilmesi ile ilgili bir soruya ise, "Dünyanın kabul edeceği en iyi çözümü bizde kabul ederiz" diye yanıtladı.

Belediye başkanı helikopter pilotu. Yılın 120 günü pilotluk ve geriye kalan zamanda ise belediye başkanlığı yapıyor. Ertesi günü helikopterle geri gideceğiz ve belki kendisinin bizi götüreceğini söylüyor.

Belediyeden sonra aşçılık ve servis okuluna gideceğiz. Ama oraya gitmeden önce buradaki eğitimin durumu ile ilgili bazı bilgiler verelim.
-Devam Edecek-


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver