Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) tarafından 3-4 Kasım tarihlerinde, "AB'ye Yakınlaşma Sürecinde Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Gelişmeler Üzerine Değerlendirme" konferansında Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi adına İbrahim GÜÇLÜ'nün yaptığı konuşmayı okuyucularımıza sunuyoruz. DENG

"Avrupa Birliği Kürtleri Unutmamalı..."

Değerli Demokratik Sosyalizm Partisi Federal Meclis Grubu Üyeleri,
Değerli Bayanlar ve Baylar,

"Demokratik Sosyalizm Partisi Federal Meclis Grubunun", Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin hem aday üyelik aşamasında olduğu, hem de üyelik için ciddi bir evrimleşmeye ihtiyaç olduğu bu koşullarda; "Türkiye Değerlendirme Toplantısı" düzenlemesi olumludur ve oldukça da isabetlidir. Bu çalışmadan dolayı, başta Demokratik Sosyalizm Partisi olmak üzere, tüm toplantı katılımcılarına başarılar dileriz. Toplantının, Türkiye ve AB ilişkileri yönünde, mevcut konseptleri aşan, çözümleyici, uygulanabilir kararlar almasını ve sonuç bildirisine yansıtılmasını umut ediyoruz. Bunun yanında, alınan kararları hayata geçirme ve takip etme konusunda da toplantı katılımcısı tüm taraflardan dönemsel bir komisyonun oluşturulmasını öneriyoruz.

Toplantının muhtevası göz önüne alındığında, AB ile Türkiye ilişkileri açısından Kürt sorununun önemli bir yer işgal ettiği görülmekte. Buna rağmen, toplantıda konuşmaların sadece Almanca/Türkçe tercüme edilmesinin, yapılan işin özüne aykırı olduğunu da dile getirmeyi gerekli görüyoruz.

Toplantıya, Kürt taraflardan biri olarak "Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi" olarak çağrılmamız sevindirici, isabetli. Katılımımız, toplantınızın, Türkiye'de Kürt sorunu konusunda dile getirilecek görüşler ve alınacak kararlar açısından bir zenginlik oluşturacaktır.
Değerli Katılımcılar,

"Avrupa Siyaseti ve Türkiye" konu başlığı altında sıralanan can alıcı meselelere açılım getirmeden önce, Girişim olarak kendimizden birazcık da olsa bahsetmemiz, toplantı katılımcılarının bizi tanıması, yapacağımız çözümlemelerin ve önerilerin iyi anlaşılması açısından gereklidir diye düşünüyoruz.

Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi (GİRİŞİM), 26 Ağustos 2000 günü oluştu. Girişim, tesadüfen ortaya çıkan ve tarihsel gelişmelerden soyut bir oluşum değildir. Oluşum, son 40 yıllık yakın tarihimizde Kürt sorununu Türkiye'de çözmek için ortaya çıkan örgütlenmelerin, siyasi çalışmaların, kültürel ve toplumsal faalliyetlerin bir sentezini oluşturmaktadır.

Oluşumun ortaya çıktığı tarihte, kapatılan DKP, siyasi hayatını devam ettiren DBP ve HADEP gibi ismi Kürt olmayan, ama kimlik ve yapısal genel özellikleri olarak Kürt olan partiler mevcuttu. Bu mevcut partilerin Kürt sorununu çözmede tek başlarına yetersiz oldukları saptandığı için, Girişim oluştu. Özellikle de, PKK lideri A. Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinden sonra, A. Öcalan'ın Kürt sorununda resmi devlet aylayışını benimsemesiyle, onun etki alanı içinde olan HADEP'in de bu resmi devlet konseptine, anayasal bir tanım olan "Demokratik Cumhuriyet Projesine" angaje edilme sürecinin başlamasıyla, Kürt kimliğini resmi anlayışlar dışında güçlü ve döneme uygun yeniden kurumlaştırmak için GİRİŞİM'in şekillenmesi kaçınılmaz oldu.

Girişim, DBP'nin tüm yönetici ve üyeleri; DKP'nin yönetici ve üyelerinin büyük bir kesiminin; bu örgütlerde yer almayan ve Kürt sorununun çözümünü kendisi için amaç olarak belirleyen; Türkiye'de Kürt sorununu çözecek bir demokratik toplumsal projenin hayat bulmasını isteyen Kürt siyasetçilerinin, aydınlarının oluşturduğu bir oluşumdur. Girişim, tek bir ideoloji ve dünya görüşünün egemen olduğu bir oluşum değildir. Değişik dünya görüşlerine, ideolojilere sahip olan değişik siyasi çevrelerin, siyasetçilerin ve aydınların; Kürt sorununu da çözecek çoğulcu, katılımcı ve üniter olmayan bir Türkiye'yi yapılandırmak isteyen; sosyalistlerin, liberallerin, sosyal liberal demokratların, sosyal demokratların, demokratik sosyalistlerin, dindar yurtsever demokratların ve ideolojisizlerin oluşturduğu bir oluşumdur.

Girişim, bir yıllık siyasi ve örgütlenme çalışmalarının sonucunda 14-15 Temmuz 2001 günlerinde Ankara'da "Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Kongresi" yaptı. Kongre delegeleri, özgürce yaptıkları tartışmalar sonucunda, bir parti kurmaya karar verdiler. Bu parti, yeni, geniş tabanlı, katılımcı, çoğulcu, değişik siyasi çevrelerden, düşüncelerden siyasetçilerin ve aydınların oluşturacağı demokrat bir parti olacaktır. Bu parti, hem kamu alanındaki çalışmalarında hem de iç işlerliğinde evrensel demokrasiyi derinliğine hayata geçirecektir. Parti çalışmalarımız, toplantınızın gerçekleştiği tarihlerde sonuçlanmış olacaktır.

Değerli toplantı katılımcıları,

Girişimimizin, "Türkiye'nin AB ile yaptığı üyelik müzakereleri konusundadaki tutumu", "AB üyeliğinden beklentilerimiz"; gerek yasal, gerekse yasadışı Kürt örgütlerinin şu anda Türkiye'de sahip oldukları siyasal olanaklar nelerdir, ne tür baskılarla karşı karşıya kalmaktadırlar?"; "hangi siyasal ve anayasal değişiklikleri talep etmekte ve vazgeçilmez" gördüğümüz gibi hayati konularda görüşlerimizi belirtmeden, görüşlerimizin anlaşılır olması için: AB, Türkiye ve Türkiye'de Kürtlerin durumu üzerine bazı tespitler yepmek gerekiyor.

AB, ekonomik bir oluşum olma karekterini çoktan aşmış bulunmaktadır. AB, siyasal, idari, toplumsal, hukuksal, kültürel, yeni bir oluşumdur. Ortak bir egemenlik sisteminin yaratılması için hızla yürümektedir. Her ulusal devlet, egemenlik hakkını bir ölçüde devrederek yeni bir egemenlik sistemini, çoğulcu bir federal ya da konfederal tarzda yapılandırmaya çalışmaktadır. Çoğulcu, katılımcı, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, paylaşımcı, azınlık haklarının, düşünce ve örgütlenme özgürlüğününgüvencelere bağlandığı; herkesin serbestçe düşüncelerini yayabildiği, araçlarını yaratabildiği ve örgütlenmesine gittiği bir demokratik sistemdir. Avrupa Parlamentosu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi önemli ortak kurumlara sahip. Ortak bir güvenlik sistemini yaratmak için de çalışmalar yürütüyor.

AB, elbette ki dünyadaki yeniden yapılanma ve globalizm gelişmelerinin dışında değil; onun örgütlü alanlarından birini teşkil etmektedir: İleri sürüldüğü gibi yeni dünya düzeninin karşıtı bir oluşum değil, onun bütünleyici bir unsurudur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu sistemin, AB'nin bir üyesi ve parçası olmaya aday. Ama TC Devletinin verili durumu ne?

Türkiye, yapısal özelliklerinden dolayı, cunta yasaları ve anayasası ile yönetiliyor. Kürtlerin, anayasal, hukuksal, sosyal, siyasal ve kültürel varlıkları kabul edilmiyor. Bu nedenle, Kürt halkı ulusal demokratik haklarından yoksun. Kürtler iktidarı hiçbir şekilde paylaşamıyor. Yine devlette herhangi bir şekilde söz sahibi değiller. İktidar ve devlet, egemen Türk ulusuna ait. Hatta iktidar, Türk halkının geniş kesimlerinin de elinde değil, elle tutulur tanıma gelmeyen küçük bir seçkinci sivil ve asker elitin elinde. Bu da, güncel derin devlet tanımına denk düşüyor. Son 15 yıldaki çatışmalar sonucunda, Kürt bölgelerinin demografisi, nüfus, psikoloji maddi ve manevi anlamda degiştirildi. Milyonlarca Kürt, kendi bölgelerinden Batı'daki Türk bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar. Onbinlerce Kürt, silahlı çatışma koşullarında, azınlığı PKK eliyle olmak üzere, çoğunluğu devlet eliyle öldürüldü.

Türkiye'de demokrasi bir yaşam tarzı değildir. Sistemin otoriter ve totaliter karakterinden dolayı, siyasal ve sosyal krizler yaşamın vazgeçilmez unsuru haline gelmiş durumda. Bu anlatmıyla sistemsel, tarihsel ve yapısal sürekli kriz söz konusu. Gelir dağılımında ve bölgeler arasında büyük, dengesiz bir eşitsiz gelişme durumu söz konusu. Küçük imtiyazlı bir kesimin dışındaki geniş toplumsal kesimler açlık sınırındalar. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü çok sınırlı bir güvenliğe sahip. Bunun yanında Kürtlük düşüncesi ve örgütlermesine fiil durum bir tarafa bırakılırsa hukuksal anlamda hiçbir biçimde müsaade edilmiyor. Olağanüstü hal, olağan bir rejime dönüşmüş durumda, işkenceler devam ediyor. Gözaltında kayıplara son verilmiş değil. Hukuk ve mahkemeler imtiyazlı bir kesimin elinde oyuncak. Demokratik hukukun üstünlüğü değil, imtiyazlıların ve demokratik olmayan kanun yapısının egemenliği söz konusu. Sivil toplum örgütlenmesi hayatı baskı altında, sivil toplum örgütlerinin gelişmesine yeterince olanaklar sağlanmıyor, yargılama, tutuklama ve kapatmalar bu örgütlerin tepesinde demoklesin kılıcı. Sendikal hayat, çağdaş dünya, AB standartlarında bir düzenlemeye sahip değil.

Asırlardır batılılaşmak (ki demokratikleşme anlaşılmalı) çabası şekli görünümden öteye geçmiyor. AB'ye aday üye olunmasına rağmen, AB'nin Katılım Ortaklığı Belgesi çerçevesinde bile demokratik yapılanmaya karşı direngenlik gösteriliyor. Bu yetmiyormuş gibi, şark kurnazlığıyla ya sorunlar cilalanarak ya da sümen altı yapılarak; dünya, Türkiye halkları ve AB kandırılıyor. Şoven, ırkçı, gerici ve tutucu değerlerden vazgeçilmiyor. AB'ye sunulan 1300 sayfalık Ulusal Proğram'da Kürt sorununu çözme konusunda somutça yapacaklarını sıralamaması ve diğer konularda genel geçer tanımlar kullanması bunun en önemli göstergelerinden biridir.

Bunun yanında dünyadaki değişimler, Kürt halkının somut ve haklı taleplere dayalı mücadelesi, Türk halkının geniş kesimlerine dayalı toplumsal muhalefeti ve AB ile ilişkiler Türkiye'de katılımcı, çoğulcu, çağdaş anlamda demokratik yeniden yapılanmanın tabanını genişletmekte; yeni bir iradenin şekillenmesine temel oluşturmaktadır. Bu gelişme sevindirici, yakalanması ve geliştirilmesi gereken bir halkadır.

Bu noktada, Girişimimizin, "Türkiye'nin AB ile yaptığı üyelik müzakereleri konusundaki tutumu ve AB üyeliğinden beklentilerimiz" konularında görüşlerimizi sunmamız gerekir.

Girişimimiz, Türkiye'nin ve Kürtlerin çağdaş, demokratik, özgürlükçü dünyanın bir parçası olmasını içtenlikle, kararlılıkla savunuyor. Bunun doğal sonucu olarak, TC Devleti'nin AB'ye üye olmasını da istiyor. Bulunduğumuz aşamada, Türkiye, AB'nin aday üyesi ve üye olmak için de çaba gösteriyor. Girişimimize göre, Türkiye mevcut yapısal özellikleriyle AB'ye üye olma koşullarını, demokratik yapısını taşımıyor. Türkiye, AB'ye üyelik aşamasına geldiği zaman, AB'nin tüm kurallarını, kurumlarını, değerlerini, hukukunu, demokratik paylaşımcı yapısını benimsemek zorundadır. O aşamada, Türkiye'nin Kürt sorununu çözmemesi, demokratikleşme için gerekli olan tüm kuralsal ve kurumsal düzenlemeleri yapmaması halinde, AB'nin böyle bir Türkiye'yi içine sindirmesi olanaklı değildir.Kürt sorununu çözemeyen bir Türkiye'nin, Avrupa insanının ideali olan sistemi kirletmesi kaçınılmazdır. Bu durumu, Avrupa insanı ve tüm insanlık nasıl içine sindirebilir.

Türkiye'nin aday üyelik sürecinde, Katılım Ortaklığı Belgesinde Kopenhag kriterlerine göre dile getirilen düşünce ve öneriler, tespit edilen mükellefiyetler ve öne konulan ev ödevlerinin bir bütün olarak yetersiz olduğu ortada.

Düşüncemize göre, bu durum AB için bir zaaftır da. Metnin şekli, kavramsal tanımları AB'nin, Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesi konusunda ısrarlı olmadığı kanaatini yaymaktadır. Ama, Katılım Ortaklığı Belgesinde Kürtlerden doğrudan bahsedilmezse de, ulusal demokratik talepleri konusunda kararlı bir mücadele içinde bulunan Kürt halkının bireysel hak ve özgürlükleri konusunda, Türkiye'den adım atılmasının istendiği açık.

Ama, Kopenhag kriterleriyle, Kürt sorununun kökten bir çözüme kavuşturulması, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlanması temelinde toplumsal barışı sağlaması olanaklı değildir. Çünkü, Kopenhag kriterleri, göçmen toplulukların bireysel hak ve özgürlüklerini güvenceye bağlamaktadır. Oysa Kürtler, göçmen bir topluluk değil, kendi geniş toprakları üzerinde çoğunluk teşkil eden, Batı bölgelerinde büyük bir yoğunluk oluşturan, Ortadoğu bölgesinin yerli, en eski ve Türkiye'de 20 milyona varan nüfusu olan bir ulus topluluktur. Bunun içinde, hem bireysel, hem de grupsal (kolektif) kurumsal hak ve özgürlüklerine kavuşmalı, kendi kaderi ve yönetimi üzerinde karar sahibi olmalıdır.

Kürt sorununu çözmeyen/çözemeyen Türkiye'nin AB'ye üye olması halinde, o aşamadan sonra sadece TC Devleti değil, kaçınılmaz olarak AB, hem sistem olarak hem de AB'ye üye devletler olarak Kürtlerin muhatabı haline gelecektir. O zaman da, Kürtler AB demokrasisine ve hukukuna sığınarak haklarını talep etmek, çalışmalarını AB ülkelerinin tümüne yaymak durumunda kalacaklardır.

Bu anlamıyla da, AB, Türkiye'nin üyelik sürecinde Kürt Sorununu evrensel demokrasi ölçüleri, uluslararası alanda ulusal topluluklar, etnik topluluklar hakkında kararlar içeren belgeleri ve AB değerleri çerçevesinde köklü bir çözüme kavuşturması için zorlayıcı olmalıdır.

Ayrıca, Kürt Sorununun çözümü de zor değildir. Türkiye'de AB standartlarına ve evrensel demokrasiye bağlı, çoğulcu, katılımcı, çağdaş, üniter olmayan, adem-i merkeziyetçi sistemi yapılandıran demokratik bir toplum projesinin gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilir.

Bundan bir süre önce, Kürtlerin görüşlerinin bilinmesi için, Girişimimiz içindeki siyasetçi ve aydınların da bulunduğu yüzlerce Kürt siyasetçi ve aydınının imzası olan bir metni: AB ilgili organ ve kurumlarına; üye devletlerin devlet, hükümet ve meclis başkanlarına iletmek üzere, AB'nin Ankara'daki Büyük elçiliğine sunduk. Bu metinde, Kürtlerin istekleri formüle ediliyordu. Bu metnin can alıcı ve talepleri içeren bölümlerini siz toplantı katılımcılarıyla paylaşmayı görev biliyoruz.

"Türkiye'de AB standartlarına uygun demokratik bir sistemin kurulmasının ana anahtarı Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümüdür. Unutulmamalı ki Kürt sorununun çözümü sadece Türkiye'de demokratik bir toplumun inşasının koşulu değildir. Bu sorun aynı zamanda Ortadoğu'da kalıcı bir barış ve istikrarın da temel bir unsurudur. Öte yandan gelinen aşamada Kürt sorunu AB'nin gündemine de oturmuş durumdadır. Bu bağlamda AB, Türkiye'nin üyelik sürecinde Kürt sorununun adil, barışçıl ve evrensel kurallara uygun çözümü için zorlayıcı taraf olmalıdır.

"Bizler Kürt sorununun çözümünün zor olmadığı kanısındayız. Yeter ki yönetici kesim, şoven milliyetçi zihniyetten kurtulabilsin.

"Çoğulcu, katılımcı, çağdaş, demokratik bir sistemde Kürtler de haklarına kavuşabilir ve birlikte yaşam yeniden tesis edilebilir. Bunun için:

* "Kürt kolektif kimliği tanınarak anayasal güvencelere kavuşturulmalı.

* "Kürtlerin kendi dilleriyle eğitim yapabilmeleri ve kültürünü özgürce geliştirebilmesinin önündeki engeller kaldırılmalı.

* "Kürtçe'nin radyo, televizyon ve diğer alanlarda serbestçe kullanımı yasal güvencelere bağlanmalı.

* "Kürtlerin her alanda özgürce örgütlenebilmelerinin önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmalı, siyasal parti, dernek, vakıf, enstitü ve diğer kurumlarını oluşturmaları sağlanmalı.

* "Türkiye'nin idari yapısı Kürtlerin, yerel ve merkezi düzeyde katılımını sağlayacak bir tarzda yeniden düzenlenmelidir."

Bütün bunları dile getirirken, "Türkiye'yi bölüyorsunuz" sözünü duyar gibiyiz.

Oysa Türkiye, diğer yandan da, Bulgaristan'da "Türk Hak ve Özgürlükler Hareketi"ne destek veriyor. Bulgaristan deneyinin de gösterdiği gibi, etnik ve ulusal toplulukların kendi örgütlerini yaratmaaları; kendi yaşamları ve yönetimleri üzerinde söz, karar sahibi olmaları; genel demokratik bir toplumsal projeyi gerçekleştirmeleri, doğal ve olumludur. Bölücülük te değildir. Bulunduğumuz aşamada da, "Türk Hak ve Özgürlükler Hareketi" Bulgaristan'da iktidar ortağıdır. Aynı durumu, Türkiye'nin Kıbrıs ve Türki Cumhuriyetleri bakışına da indirgersek, Türkiye'nin Kürt sorunu hakkındaki görüşleri ve uygulamalarının; otoriter, hak gaspına ve kaba güce dayalı olduğunu görebiliriz.

Sayın Baylar ve Bayanlar,
Türkiye'de Kürtlerin siyaset dışı kalmaları, kendi yaşam ve yönetimleri hakkında söz sahibi olmamaları için bir asra yakın zamandır kaba kuvvete baş vurulmuştur. Kürtler, Kürtlüklerinden vazgeçme koşuluyla siyaset yapabilmiş, devlet kurumlarında görevler alabilmişlerdir.

Ama zaman içinde, özellikle de 1960'lardan sonra, Kürtler kendi adlarına siyaset yapmak için, yollar aramışlar; yöntemler, örgüt biçimleri bulmaya çalışmışlardır. Bir dönem Kürt olmayan sol örgütlerde; bir dönem sonra da (1970 sonlarında), ismi Kürt olmayan, fakat yapısal ve üye karakteri itibarıyla Kürt olan siyasal parti olmayan sivil toplum örgütlerinde (DDKO, DDKD, DHKD, ASKD-DER ve benzeri) kendi adlarına siyaset yapmaya çalışmışlardır.

Bu çalışmalarının hepsi de uzun sürmemiştir: Kürtlerle ilgili de siyasetin yapıldığı sol partiler (TİP ve diğerleri) ve parti niteliğinde olmayan sivil toplum örgütleri kapatılmış; kurucuları, üyeleri ve taraftarları yüksek cezalara çarptırılmışlardır.

1989'dar sonra, Paris'te yapılan "Uluslar arası Kürt Konferansı"na Kürt kökenli CHP milletvekillerinin katılması ve ihraç edilmesinden sonra, Kürtler ismi Kürt olmayan Kürt kimlikli parti kurma sürecine girmişlerdir. HADEP, DBP, DKP ve kapatılan benzeri partiler bunların belli başlılarıdır.

Türkiye'de Kürtlük düşüncesi ve örgütlenmesi yasak olduğundan, bu siyasal örgütletmeler De Facto örgütlenmelerdir. Başta Kürtlerin mücadeleri olmak üzere, Türkiye'deki genel değişimin, dünya ve AB'deki yapılanmanın ürünüdürler.

Günümüzde de Kürtlerle ilgili örgütlenme yasağı devam ediyor. Bu nedenle DKP kapatılmış, HADEP ve DBP bıçak sırtında, kapatılma kararlarını demoklesin kılıcı gibi başlarında taşımaktadırlar. Bu durumun değişmesi, Türkiye'nin AB değerlerine göre çoğulcu, katılımcı, üniter olmayan demokratik tarzda yeniden yapılanmasıyla olanaklı olacaktır.

Kürtlerin, sistemin köklü değişimini de isteyen yasal hareketi zor koşullarda gelişmesine ve örgütlenmesine rağmen fiili toplumsal ve siyasal ağırlığını koruyor. Gelişmeler, önümüzdeki dönemde de bu hareketin ve örgütlenmenin belirleyici karakterinin güçleneceğini gösteriyor.

Bu bağlamda, yasal olmayan Kürt örgütlenmeleri zayıf düşmekte ve toplumsal etkinliğini kaybetmektedir.
Değerli dostlar,

Türkiye'nin yapısı ve Kürtlerin içinde bulunduğu tabloya bakıldığı zaman hangi yasal değişikliklerin yapılması gerektiğini rahatlıkla görebilir ve söyleyebiliriz.

Girişimimiz başta 1982 anayasası değişiminin ötesinde yeni bir Toplumsal Sözleşme ve o Toplumsal Sözleşmeye dayalı yeni bir anayasayı öngörmektedir. Türkiye'de mevcut anayasa, resmi ideolojiye, tek ulus, tek ulus partileşmesine; tek din ve tek mezhep, tek liderliğe göre yapılmış bir anayasadır. Bu anayasa, Türkiye'nin toplumsal, ulusal, etnik, dinsel ve mezhepsel gerçeklerini realize etmek durumunda değildir. Bu anlamıyla da Kürtlerin varlığını reddeden bir anayasadır. Yeni anayasa yapılsazsa bile mevcut anayasa Kürtlerin de varlığını kabul eden, Kürtlerin bireysel ve kolektif haklarını düzenleyen ve güvencelere bağlayan bir tarzda değiştirilmesi gerekir.

Bu nedenle, Türkiye'deki kanun ve hukuk düzeninin yeniden düzenlenmesi gerekir. Ceza Yasasında, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü, Kürtlük ve Kürt örgütlenmesini suç sayan hükümler başta olmak üzere değiştirilmesi gerekir.

Siyasal Partiler Yasasında, şoven Türkçülük yapan partilerin kurulması serbest olmasına rağmen, Kürtlerin örgütlenmesi yasaktır. Bu anlamıyla, siyasal partiler yasası değiştirilmelidir.

Seçim yasası, zor ve baskı ile siyaset dışına itilmiş, dışlanmış ve korkuya salınmış Kürtler gerçeğini de göz önüne alarak yüksek seçim barajları tayin etmiştir. Bu anlamıyla, seçim sisteminin ve yasasının değişmesi gerekir. Kürtlük bilincinin gelişmesi için koşullar oluşturularak, siyasal rekabette eşitlik sağlanmalı.

Özcesi, deveye sormuşlar, "boynun niye eğri?" diye. Deve de cevap vermiş: "Boynum eğri de nerem doğru?" Bu özdeyişe bağlı kalırsak, "Türkiye'nin değişmeyecek yasası var mı?" diye sormaktan kendimizi alıkoyamıyoruz.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim, tekrardan başarılar dilerim.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver