|
Demokratik Sosyalizm Partisi
(PDS) tarafından 3-4 Kasım tarihlerinde, "AB'ye Türkiye-AB
ilişkileri ve Kürt Halkının İstemleri Sayın Başkan, Sayın bayanlar-baylar, Öncelikle, böylesi bir toplantıyı düzenleyip bizi de davet eden ve görüşlerimizi dile getirme fırsatı veren Demokratik Sosyalizm Partisi'ne teşekkür ederim. Ben Kuzey Kürdistan Ulusal Platformu (PNK-Bakur) adına bu toplantıya katılıyorum. Platformumuz, Kuzey Kürdistan'dan sekiz Kürt politik örgütünün, koordinasyon ve işbirliği amacıyla oluşturduğu bir birliktir. Biz, PNK olarak Türkiye'nin, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü alanında yeterli adımları atma koşuluyla AB'ye üye olmasından yanayız. Kanımızca AB'nin, Katılım Ortaklığı Belgesiyle, özellikle de Kürt sorununa ilişkin olarak Türkiye'den istedikleri yetersizdir. AB herhalde, Türk tarafındaki hassasiyeti gözeterek Kürt sorununun adını bile vermekten çekinmiştir. Bu gerçekçi bir tutum değil. Kürt sorunu gibi önemli bir sorunun adı konmalı ve çözümü için ne yapılması gerektiği açık biçimde belirtilmeliydi. Bunu yapmamak, daha baştan AB tarafından Türkiye'ye verilen ciddi bir tavizdir. Öte yandan, Kürt sorununun adı konmamış olsa da Katılım Ortaklığı Belgesi'nde Kürtleri de ilgilendiren birtakım istemler var. Örneğin kısa vade için,Türkçe dışındaki diller bakımından, anadilin kullanımı önündeki engellerin kaldırılması. Orta vade için de eğitim olanağı sağlanması. Bunun gerçekleşmesi Kürt diliyle de radyo ve televizyon yayını yapılmasına ve Kürtçe okulların açılmasına imkan verir. Elbette bunlar Kürt halkının istemlerinin yalnızca çok küçük bir parçasıdır. Bu kadarı Kürt sorununu çözmeye yetmez. Ne var ki, Türk rejimi bu istemlere bile çok sert tepki gösterdi, bunu Türkiye'yi parçalama niyeti gibi gösterdi! Türk rejimi, AB'nin Katılım Ortaklığı Belgesi'ne karşılık oluşturduğu "Ulusal Belge"de bu istemlerle ilgili olarak açık, net bir vaatte bulunmadı, onları yuvarlak sözlerle geçiştirdi. O günden bu yana da demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönünde hiçbir ciddi çaba yok. Ne yasaları Avrupa Birliğine uyumlu hale getirmek için ciddi adımlar atıldı, ne de insan haklarına ilişkin olarak uygulamada bir yumuşama var. Bu dönemde salt düşüncelerini açıkladıkları için yazarlara, bilim adamlarına, gazetecilere yönelik koğuşturmalar devam etti. Kürt diliyle basılan veya Kürt sorunundan söz eden kitapların, gazete ve dergilerin toplanması, yasaklanması sürdü. Hatta, bazı bakımlardan uygulamalar bu dönemde daha da ağırlaştı. Örneğin Kürtçe müzik kasetleri üzerindeki baskılar bir parça hafiflemişken, son yıl içinde Diyarbakır dahil olmak üzere, birçok yerde kahvelerde Kürtçe müzik yeniden yasaklandı. Diyarbakır'da yayın yapan Kanal 21 adlı yerel televizyon kanalı, bir halk türküsü yayınladı diye bir yıl süreyle kapatıldı. Kısa süre önce gerçekleştirilen anayasa değişikliği ise, önemsiz, basit rötuşlardan ibaret. Parlamentoya sevkedilen 37 maddelik değişiklik paketi, hukukçuların deyimiyle "şişkin, ama içi boş"tu. Bu paketteki birkaç olumlu öneri ise meclisten geçmedi, budandı, işe yaramaz hale getirildi. Bu maddelerden biri düşünce özgürlüğüne ilişkindi. Yapılacak değişiklikle, sözde düşünce değil, eylem yasaklanacaktı. Ama bu gerçekleşmedi. Hükümetin ve parlamentonun üstünde bir konumu olan, generallerin arzusuna uygun olarak tüm temel politikaları belirleyen Milli Güvenlik Kurulu'nun statüsü değişmedi. Türkiye'yi bir partiler mezarlığına çeviren parti kapatma uygulaması sözde zorlaştırılacaktı; bu da olmadı. İdam cezası sözde kaldırılacaktı; ama bu da gerçekleşmedi. Bu anayasanın 26. ve 28 maddelerinde "kanunla yasaklanmış bir dilde düşünceler açıklanamaz, yayın yapılamaz" diye bir hüküm vardı. Son değişiklikle bu hüküm çıkarıldı. Birkısım basın bunu "Kürtçe yayına serbestlik" olarak niteliyor. Oysa bu sadece bir göz boyama. Çünkü, hem öteki yasalarda Kürtçe yayının önünde bir dizi engel var, hem de hükümetin böyle bir niyeti yok. Rejimin Kürt halkına, özel olarak da Kürt dili ve kültürüne yönelik baskı politikası değişmemiştir. Kaldı ki bu ülkede, yasalar değişse bile uygulamanın değişeceği çok kuşkuludur. Kürt diliyle basın-yayın hakkı, en başta Türkiye Cumhuriyeti'ne vücut veren Lozan Antlaşması'nda var. Bu antlaşmanın 39. Maddesi'nde, TC yurttaşlarının her alanda anadillerini özgürce kullanmalarına engel olunmayacağı belirtiliyor. Ancak Türkiye bu maddeyi sürekli çiğnedi. AB, bundan sonra da TC'nin aynı keyfi uygulamasına yol vermemek istiyorsa, sağlam güvenceler oluşurmalıdır. * * * Kürtler hiçbir dönemde kendi adlarıyla siyasi örgütler kurma hakkına sahip olamadılar. Kürt sorununu özgürce tartışamadılar. Bu tür girişim ve çabalar hep ağır suç sayıldı ve cezalandırıldı. Bu nedenle Kürt hareketi hep illegalitede kaldı. Kürt halkını yok sayan, haklarını tanımayanTürk rejimi, halkımızın mücadelesini bütünüyle PKK ile eşitliyor ve bir terör olayı gibi gösteriyor. Elbette, Kürt halkının ülkemizi bölen sömürgeci ve zorba rejimlere karşı mücadelesi, silahlı da olsa terörizm sayılamaz. Öte yandan, platformumuzu oluşturan örgütlerden hiçbiri terör eylemleri yapmış değiller. Biz Türkiye'de kendi adımız ve programımızla serbestçe çalışmak istiyoruz. Ancak bize bu hak ısrarla tanınmıyor. Türk rejimi, Kürt hareketinin yasallaşmasından müthiş korkuyor. Son 10 yılda Kürtler, isimlerinde Kürt adını kullanmadan da olsa, legal planda örgütlenmeyi denediler. Ama bu partilere Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir program oluşturma, sorunu tartışma, çözüm yolu gösterme fırsatı bile tanınmadı. Siyasi Partiler Kanunu, herhangi bir partinin, Türk kültürü dışında bir kültürün varlığından söz etmesini bile yasaklıyor ve bunu kapama nedeni sayıyor. Sözkonusu partiler çok yoğun baskılara hedef oldular. Merkezleri ve şubeleri sık sık polis baskınlarına uğradı. Yöneticileri tutuklandı. Bazı kadroları siyasi cinayetlere hedef oldular. Gezileri ve toplantıları çoğu zaman keyfi biçimde yasaklandı. Bu da yetmedi, HEP, DEP, DDP, DKP örneklerinde olduğu gibi, şu ya da bu bahaneyle kapatıldılar. DEP'li parlamenterler zorlama ve haksız suçlamalarla ağır cezalara çarptırıldı ve şu anda hala hapisteler. Özetle söylersek Türkiye'de Kürt halkı bakımından ne siyasal, ne kültürel planda örgütlenme özgürlüğü yoktur. Son anayasa değişikliği de bu bakımdan hiçbir şeyi değiştirmedi. * * * Sonuç olarak Türkiye AB tarafından istenen ev ödevlerini yapmamış, Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlamak için hiçbir çaba göstermemiştir. Bu durumda AB ilkelerine sahip çıkmalı, bu koşulları yerine getirmediği sürece Türkiye ile ilişkilerini dondurmalıdır. Biz Türkiye'nin oyalama ve göz boyama politikalarına son vererek gerek demokratikleşme, gerekse Kürt sorununun çözümü için ciddi, köklü adımlar atmasını istiyoruz.Yakın dönem için: 1. Demokratik bir anayasa yapılarak düşünce, vicdan, basın ve örgütlenme özgürlükleri tam olarak tanınmalı; 2. Diğer antidemokratik yasalar ve hükümler kaldırılmalı; 3. Gösteri hakkı engellenmemeli; 4. Kürt varlığı kabul edilmeli, Kürt kimliği ve hakları anayasal güvenceye kavuşmalı; 5. Kürt siyasal partileri serbest olmalı, Kürt sorunu özgürce tartışılabilmeli; 6. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskılara son verilmeli. Radyo ve televizyon yayını dahil, Kürtçe basın ve yayın serbest olmalı; 7. Kürt diliyle eğitim başlatılmalı; 8. Kürdistan'da olağanüstü hale son verilmeli, köy koruculuğu kaldırılmalı; 9. Son 15 yılda köyleri yakılıp yıkılarak göçe ve sürgüne tabi tutulan milyonlarca insanımızın köy ve kasabalarına dönmesine fırsat verilmeli, zararları tazmin edilmeli. Bu adımlar Türkiye'nin demokratikleşmesi ve barış ortamının yaratılması için zorunludur, aynı zamanda Kopenhag Siyasi Kriterlerinin bir gereğidir. Kuşkusuz, bununla Kürt sorunu tam olarak çözülmüş olmaz. Ama bu adımlar nihayi çözüm için yolu açabilir. Kürt sorunu ne salt bireysel haklar sorunudur ne de bir azınlık sorunu. Çok daha geniş boyutludur ve ulusal bir sorundur. Kürtler kökleri uzak geçmişe, binlerce yıl önceye dayanan, kendilerine özgü bir dil ve kültüre sahip, Kürdistan denen ve günümüzde dört devlet arasında parçalanmış olan kendi ülkelerinde çoğunluk oluşturan bir ulustur. Kürtlerin bölgedeki toplam nüfusu 40 milyona ulaşmaktadır ve bunun yaklaşık yarısı, 20 milyonu, Kuzey Kürdistan'da ve Türkiye sınırları içinde yaşamaktadır. Kürtler de her onurlu halk gibi kendi ülkelerinde özgür yaşamak istiyorlar. Bugünleri ve gelecekleri hakkında özgürce karar vermek istiyorlar. Kürt sorununun nihayi çözümü bakımından Platformumuzu oluşturan sekiz örgütün görüşleri arasında elbet bazı farklar var. Bazısı ayrı devleti, bazısı federasyonu uygun buluyor. Ortak paydamız ise Kürt halkının kendi kaderini serbestçe tayin hakkına sahip olduğu ve bunu kendi özgür iradesiyle belirlemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle buna, günü geldiğinde halkın kendisi bir referandumla veya onu temsile yetkili ulusal örgütü eliyle karar verecektir. Türk yönetimi, bir yandan Kıbrıs nüfusunun ancak beşte birini oluşturan yüz bin Türk için federasyonu bile az bulup konfederasyon isterken, kendi ülkesinde, yani Kürdistan'da nüfusun yüzde 90'ını oluşturan Kürt ulusuna azınlık hakları bile tanımaya yanaşmıyor, Kürt diliyle radyo-televizyon ve Kürtçe eğitim istemine bile ateş püskürüyor. Bu gerçekçi bir tutum değil. Bu akıl almaz, çağdışı, ilkel bir tutumdur. Pervasızca bir zorbalıktır. Kürt halkı böyle bir zorbalığı, eşitsizliği, kölelik statüsünü asla kabul etmeyecektir. Biz, bir kez daha Türk hükümetini gerçekçi olmaya, Kürt varlığını tanımaya ve adil bir çözüm için Kürt tarafıyla diyaloga, uzlaşmaya çağırıyoruz. Avrupa Birliği'nin de sorunu, Türkiye'nin hoşuna gidecek biçimde değil, gerçek boyutlarıyla ele almasını istiyoruz. AB bir yandan Kopenhag Kriterleri konusunda kararlı davranmalı, öte yandan, Kürt sorununun çok daha geniş boyutlu bir ulusal sorun olduğunu ve çözümün de bu gerçeğe uygun olması gerektiğini gözden uzak tutmamalıdır. Teşekkür ederim. |
||||||
|
||||||