Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) tarafından 3-4 Kasım tarihlerinde, "AB'ye Yakınlaşma Sürecinde Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Gelişmeler Üzerine Değerlendirme" konferansına, PDS adına sunulan tezleri okuyucularımızın ilgisini çekeceği inancıyla yayınlıyoruz. DENG

Demokratik Sosyalizm Partisi-PDS:
"Biz Türkiye'ye karşı tam bir silah ihracatı yasağı talep ediyoruz"

Türkiye Cumhuriyeti'ndeki gelişmelerin Avrupa Birliği'ne yakınlaşma süreci açısından değerlendirilmesi. Demokratik Sosyalizm Partisi Meclis Grubu'nun Almanya'nın Türkiye politikası ve Türk-Alman ilişkileri konusundaki tutum ve tezleri.

Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği üyeliğine adaylığının ikinci yılında, insan hakları ihlalleri, parti kapatmaları, iktisadi kriz ve aynı zamanda büyük güç olma mantalitesinin çizdiği bir tablo ortaya koyuyor.

ABD'deki 11 Eylül saldırılarının ve bunların yolaçtığı gelişmelerin etkisiyle ordu gerek iç gerekse dış politikada her zamankinden daha fazla önem kazanırken, sivil toplumun gelişmesinde ilerleme değil, tersine gerilemeler kendini hissettiriyor.

Bu yüzden, Türkiye'nin AB'ye yakınlaştırılması süreci göz önünde bulundurularak bir ara değerlendirme yapma gereğini duyuyoruz.

1964 yılında Türkiye'yle AET arasında bir ortaklık anlaşması yapılmış ve bu anlaşmada, Türkiye'nin Avrupa devletlerinin oluşturduğu topluluğa tam üyeliğiyle sonuçlanacak iktisadi ve siyasi bir yakınlaşma sürecinin adım adım uygulanması öngörülmüştü.

1993'te AB Zirvesi, Avrupa Birliği'ne üye olacak bütün ülkeler için geçerli olmak üzere beş kriter formüle etti; bu kriterler, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği adaylığının 1999'da onaylanmasından bu yana Türkiye için de bağlayıcılık taşıyor. Sözkonusu kriterler şöyle özetlenebilir:

Üyeliğin beraberinde getirdiği yükümlülükleri hukuki ve idari alanlarda teknik olarak uygulayabilme yeteneğinin yanında, bazı siyasal ve iktisadi koşulların yerine getirilmesi gerekiyor. Bu kriterlerde, Avrupa Birliği'ne üye olma şartları, siyasi alanda, istikrarlı olarak demokratik düzenin ve hukuk devletinin, insan haklarının, azınlıklara saygının ve azınlıkların korunmasının kurumsal garantisi, iktisadi alandaysa işlerliği olan bir piyasa ekonomisi ve Avrupa iç pazarında rekabet gücü olarak tanımlanıyor.

Türk tarafı, her ne kadar katılım ortaklığının onaylanması öncesinde AB Zirvesi'ne bu yükümlülükleri kabul edeceği, gereken demokratik reformları gerçekleştireceği ve bunun da ötesinde, bu reformlar için bir "yol haritası" konusunda görüşmeler yapacağı taahhüdünde bulunduysa da, AB Komisyonu'nun Katılım Ortaklığı Belgesi'ni yayınladığı gün bir basın açıklaması yaparak, Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi sırasında temel alınacak ilkelerden birinin de, ülkenin bölünmez bütünlüğü olacağını bildirdi. Bu formül, Türkiye'nin siyasal söyleminde, Kürt sorununu bölücülük ve terörden ibaret görme konusundaki kabul edilemez tavrının ifadesi anlamına geliyor.

Demokratik Sosyalizm Partisi-PDS Avrupa'nın entegrasyonunu savunan bir siyasal partidir. PDS, Türkiye'nin Avrupa Birliği aday üyeleri arasına dahil edilmesi kararının alınmasına katkıda bulunmuştur ve bu kararı ilke olarak doğru ve yerinde bulmaktadır.

Ancak yukarıda sözü edilen türde örnekler, Türkiye'nin temel hak ve özgürlükler konusundaki tutumunu yansıtıyor. Avrupa Birliği'ne yakınlaşma sürecinin bugüne kadarki seyri de, Kopenhag Kriterleri'nin çok önemli bazı alanlarda uygulanamayacağı konusunda endişelerin doğmasına yol açıyor. Avrupa Birliği Komisyonu, AB ile Türkiye arasında Gümrük Birliği'nin yürürlüğe girdiği 1996 yılından beri, Türkiye'nin üyelik yolunda kaydettiği ilerlemeler konusunda düzenli aralıklarla raporlar hazırlıyor ve bu raporlarda, Kopenhag siyasi kriterlerinin (demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, azınlıkların korunması) yerine getirilmesinin, Türkiye'nin en zayıf kaldığı noktayı oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Böylece, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne yaklaştırılması süreci, AB'nin, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal inandırıcılıklarının denek taşı haline geliyor ve PDS Meclis Grubu'nu, Almanya'nın Türkiye ve Kürdistan politikası konusundaki tavrını ortaya koymaya ve Türkiye'ye, Almanya'ya ve tabii ki aynı zamanda Avrupa Birliği'ne yönelik taleplerini formüle etmeye yöneltiyor.

Türk-Alman ilişkilerinin tarihi:

Bizim görüşümüze göre sorumlu bir siyasal tutumun geliştirilebilmesi, tarihsel ilişkilerin de göz önünde bulundurulmasıyla mümkündür. Almanya'nın Türkiye ve Kürdistan politikası Kayzer İmparatorluğu dönemlerinden beri her zaman ticaret ve iktidar çıkarları tarafından belirlenmiştir. Bu tür çıkarlarla insan haklarının ve toplumsal ilerlemenin savunulması arasında doğan çelişkilerde iktidar politikası her zaman galip gelmiştir. Silah yardımı, askeri eğitim, polis ve gizli servisler arasında (ayaklanmaların bastırılması konusunda da yapılan) işbirliği Ermenilere, daha sonra da Kürtlere yönelik katliamlar karşısında diplomatik suskunluk ve katkılar - bütün bunlar, onyıllardır Alman politikasının üzücü gerçeğini oluşturuyor. Bu politika Türkiye'de her zaman baskıcı güçleri çok daha fazla desteklemiş ve birçok durumda da sivil protestoların şiddetle bastırılması eğilimlerine cesaret vermiştir. Son onyıllar içinde yüzbinlerce insan bu politikadan ve Türkiye'deki ekonomik durgunluktan ve yoksulluktan kaçmıştır ve bir çoğu Almanya'da yaşamaktadır.

Askeri yardım

Almanya'nın Türkiye'ye yaptığı yardım daha ellili yıllarda askeri yardım, silah ihracatı, polis teşkilatları ve gizli servisler arasında işbirliği alanlarında yeniden başlatıldı. İnsan haklarına saygı, sayılan bu ögeler karşısında ikincil bir konu olarak ele alındı ve alınmakta. Bu politikayı değiştirecekleri yönündeki açıklamalarına rağmen, aynı uygulama, Sosyal Demokratlarla Yeşillerin koalisyon hükümetinde de devam ediyor. Demokratik Sosyalizm Partisi-PDS'nin, genelde militarizasyon süreçlerini reddetmenin de ötesinde son derece sertçe kınadığı bir politika bu.

Alman silahlarının ve diğer savaş araçlarının özellikle Kürt halkına karşı kullanıldığı, geçmişte, konuyu bilmeyenlerin bile rahatlıkla anlayabileceği belgelerle ortaya kondu; bu gerçek Türkiye'nin doğusunda zaten hiç kimse için sır değil.

Yasal olarak savaş silahları denetimine tabi olan araç-gerecin ve lisansların ihracatı, silah ihracatını düzenleyen ilkeler uyarınca, Türkiye'de insan haklarına gösterilen fiili saygıya, ihracatın nihai hedefinin güvenilir şekilde bilinmesi gerektiği düzenlemesine ve AB ilkelerine uygun davranılmasına bağımlı kılınmalıdır. Bunun kağıt üstünde kalmayıp, uygulamada da güvence altına alınabilmesi için, karar süreçlerine parlamentonun dahil edilmesi, en azından, kararlara temel oluşturan ilkelerin parlamento tarafından denetiminin mümkün kılınması gereklidir. Demokratik Sosyalizm Partisi, silah ticaretini ve ihracatını dış politikanın, güvenlik politikasının ve aynı zamanda insan hakları politikasının temel konuları arasında görmektedir. Türkiye'de insan haklarının durumu öylesine felaket bir tablo arzetmektedir ki, şu anda salt ahlaki açıdan bile, Savaş Silahları Denetimi Yasası kapsamına giren silahların ve savaş araç-gerecinin, ayrıca sistematik işkence amacıyla ya da kimyasal silah üretimi için yapılan deneylerde kullanılması söz konusu olabilecek diğer ürünlerin aslında Türkiye'ye ihraç edilmesine izin verilmemesi gerekir; nitekim yıllardır ihraç edilmesine de izin verilmemesi gerekirdi. Aynı şey hibeler için de geçerlidir. Biz bu yüzden özellikle Türkiye'ye karşı tam bir silah ihracatı yasağı talep ediyoruz. Bu yasağın, Avrupa çapında bir silahlanma işbirliği yoluyla ihlal edilmesine de izin verilmemesi gerekir.

Jeopolitik

Türkiye 1952'den beri NATO üyesidir. Bu, Türkiye'de iç ve dış politika alanındaki gelişmelerden bağımsız olarak, bu ülkeye özel bir siyasal, askeri ve ekonomik destek verilmesini beraberinde getirmekte ve dolaylı olarak Almanya Federal Cumhuriyeti'yle ve öteki NATO ülkeleriyle ikili ilişkilerinin çeşitli boyutlarına da yansımaktadır.

Gerek Almanya, gerekse genel olarak NATO üyesi ülkeler, Türkiye'yi, düşman ve yabancı bir dünyaya karşı (Kafkaslar, Arap ülkeleri, İran vb.) batının köprü başı olarak değerlendirmektedir. Almanya, krizlerin birbirini kovaladığı Kafkasların en büyük petrol ve doğal gaz ithalatçısıdır; Türkiye de Aral Gölü bölgesindeki ve Orta Asya'daki enerji kaynakları açısından önemli bir role sahiptir. Genelkurmay daha 1917'de Kafkaslarda son derece sakıncalı bir jeopolitika uygulamıştır. Petrol kaynaklarının mülkiyetini ele geçirmek için etnik gruplar arasındaki gerginlik bilinçli olarak tırmandırılmıştır. Bugünkü durumla olan benzerliği, özellikle Ermenistan'la Azerbaycan arasındaki çatışmalar göz önünde bulundurulduğunda, görmezden gelmek mümkün değildir.

Türk devleti, neredeyse bütün komşularıyla, genellikle tarihsel-milliyetçi nedenlerden kaynaklanan ciddi gerginlikler içinde bulunmaktadır. Bu ülkelerin başında Yunanistan, hemen arkasından da iki Arap devleti, yani Suriye ve Irak gelmektedir. Türkiye, kelimenin gerçek anlamında ve bilinçli olarak bu ülkelerin suyunu kesmeye niyetlidir. Karabağ'daki çatışmalar dolayısıyla müttefiki Azerbaycan'la birlikte Ermenistan'a karşı bir blokaj politikası uygulamaktadır. Türkiye'yle İsrail arasındaki askeri işbirliği ve söz konusu suyun İsrail'e satılması planları da Irak ve Suriye'yle olan ilişkilerde ek bir gerginlik yaratmaktadır.

Bütün bu gelişmeler bir yandan da silahlanmayla desteklenmektedir. Bu ise Türk toplumundaki belli sektörlerin iktidar ve para çıkarlarının tatmin edilmesine yaramaktadır. Pantürkist ideoloji temelinde büyük güç olma konusunda belli bir eğilim de sözkonusudur ve bu eğilim eski Sovyetler Birliği'nin Orta Asya'daki Türk cumhuriyetlerindeki milliyetçi propagandada da yansımasını bulmaktadır.

Demokratik Sosyalizm Partisi bunun yerine, işbirliğine, siyasi diyaloğa ve iyi komşuluğa dayalı bir politikayı savunuyor. Bu, Türkiye'nin dışarıya karşı uyguladığı politikada büyük bir değişimi beraberinde getireceği gibi, ülke içinde de sivil toplumun gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Almanya, siyasal, ekonomik ve ekolojik açılardan şiddetli tartışmalara konu olan GAP projesi içinde yeralan Ilısu Barajı inşaatı projesinde yaklaşık yüzde beşlik bir paya sahiptir. Sınır komşuları Suriye ve Irak'ın çıkarlarının, su kaynaklarının baskı aracı olarak kullanılması yoluyla ağır şekilde zedelenmesi, bölgedeki siyasal istikrarsızlığı artırmaktadır. Dolayısıyla böyle bir projenin Almanya Federal Cumhuriyeti hükümeti tarafından, Hermes garantisine onay verme yoluyla hiçbir şekilde desteklenmemesi gerekirdi. Genel olarak bütün krediler (Uluslararası Para Fonu İMF'nin kredileri de dahil olmak üzere) Kopenhag Kriterleri'nin, özellikle de siyasal kriterlerin fiilen yerine getirilmesine bağlı kılınmalıdır.

Demokratikleşme ve insan hakları

Almanya Federal Cumhuriyeti, Almanya'nın tarihi ve Türk-Alman ilişkilerinin tarihi açısından bakıldığında insan hakları konusunda da özel bir sorumluluğa sahip. İnsan hakları demokrasinin temel ögelerinden biridir ve özellikle insan hakları ihlalleri sözkonusu olduğunda ne hukuki, ne de ahlaki açıdan salt ulusal bir konu olarak değerlendirilebilirler. Avrupa Birliği üyesi olan ya da olmak isteyen bir ülke, özellikle Kopenhag siyasi kriterlerini tam, eksiksiz ve sürekli olarak uygulamak zorundadır. Türkiye'nin insan hakları politikasındaki başarısızlığı uzun süredir ciddi ve özenli olarak belgeleniyor. Özellikle endişe verici olan husus, insan haklarına saygının Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda yer alması, dolayısıyla konuya dışarıdan bakanlar için son derece işe yarar bir gerekçelendirme ve gizleme olanağı sunmasıdır.

Biz insan haklarının, jeopolitik, askeri, ekonomik ve iktidar politikasına yönelik çıkarların önünde gelmesini savunuyor ve talep ediyoruz.

Örneğin Türkiye'de hâlâ rutin bir işkence uygulaması sözkonusudur. Avrupa Birliği'ne üyelik çabaları gereği olarak bu alanda iyileştirmeler yapmak için girişilen çabaların inandırıcılığı sınırlıdır ve uygulamada değil, ifade ediş biçimlerinde yapılan değişikliklerden ibaret kalmaktadır. Belirleyici rol oynayan yapısal özelliklerin sistemde çok derin kökler salmış olduğu izlenimi uyanmaktadır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti özellikle Avrupa'yla diyaloğunda her zaman, yasa metinlerinin ve uluslararası anlaşmaların son derece keyfi ve kurnazca yorumlarını yapan bir ülke olarak dikkati çekmektedir; bu, her şeyden önce insan hakları alanında ortaya çıkmaktadır. Bu alanda, toplumun farklı kesimlerinde ve değişik bölgelerde farklı algılamaların geçerli olmasının ve bilgi elde etme olanaklarında farklılıklar bulunmasının da rolü vardır. Bilgi akışı, devlet medyasının büyük etkisi altındadır; bu medya, kararlı popülist şiddetiyle, farklı düşünenlere karşı zaman zaman insan onurunu çiğneyen tutumlar geliştirmektedir.

Avrupa Birliği üyeliğini gerçekleştirmek için gereken toplumsal dönüşümün ne denli köklü, siyasal reformların ne denli derin olması gerektiğinin ve bu sürecin şu anda en güçlü durumda bulunan aktörlerin (özellikle ordunun) denetim hakimiyetini ne kadar büyük ölçüde zayıflatacağının farkedilmesi, talep edilen demokratikleşme sürecinde bir gerilemeye yolaçtı. Bu süreçte, aşağıdaki olgular gözlemleniyor:

Mafya türü yaygın yolsuzluk yapılanmalarının ve örgütlü suçun ağırlığının giderek artması, ordunun egemenliğinin, MGK ve askeri mahkemeler yoluyla savunulması mümkün olmayan boyutlara ulaşması,

Kürt bölgelerinde onyıllardır süren Olağanüstü Hal uygulaması ve Kürt illerinde özel valiler, çoğunluğu itibarıyla insanlık dışı, kabul edilemez tutukluluk koşulları; işkenceler, kötü muamele, hatta gözaltına alınanların karakollarda, süresi uzatılmış olan gözaltı döneminde ve genel olarak tutukevlerinde bilinçli olarak öldürülmesi,

Basın ve düşünce özgürlüğünde büyük kısıtlamalar, gazetelerin, dergilerin kapatılması, radyo ve televizyonlara yayın yasağı,

Devletin uygulamalarını eleştiren, insan haklarını ve toplumun demokratikleşmesini savunan ya da bu tür eylemlerde bulunmakla suçlanan örgütlere, partilere ve bireylere karşı siyasal takibat ve yoğun baskılar,

Muhaliflere ya da muhalif oldukları varsayılan kişilere karşı keyfi tutuklamalar, kaçırmalar ve yargısız infaz uygulamaları;

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğü, şiddete başvurulmayan gösterilerde de devletin güvenlik güçleri tarafından yoğun bir şiddetle uygulanan saldırıların sıklıkla gerçekleşmesi yüzünden fiilen mevcut değildir;

Seçimlerin demokratik kurallara uygun olarak uygulanması güvence altında değildir; partiler zaman zaman boykot edilmekte ve sık sık kapatılmaktadır.

Bu tür temel reformlar gerçekleştirilmediği ve Türkiye'nin demokratikleşme alanındaki diğer eksiklikleri giderilmediği, yani Kopenhag siyasi kriterlerine uyulmadığı sürece, Türkiye'ye iktisadi yardımda bulunulamaz ve özellikle Türkiye'den gelmiş olan sığınmacılar bu ülkeye sınır dışı edilemez. Almanya, uzun yıllardır sürdürdüğü yanlış politikasıyla bu gelişmelerden büyük ölçüde sorumludur. Bizim görüşümüze göre, bu sorumluluğunun gereği olarak, sözkonusu hataları acilen düzeltmek ve gerek Türkiye'deki egemen seçkinlere, gerekse geniş halk kesimlerine, Almanya'nın demokratikleşme konusunda kararlı ve ısrarlı olduğu konusunda yanlış anlamaya olanak vermeyecek sinyaller vermelidir.

Etnik azınlıklar karşısındaki, özellikle Kürt sorunu konusundaki tutum

Kürt sorunu (Türkiye Cumhuriyeti'nin etnik azınlıklara karşı tutumunun bir örneği olarak) temel haklar sorununun sadece yan ürünlerinden biri olarak ele alınamaz. Bu sorunun belgelerde ve görüşme tutanaklarında adının konulması ve belirgin olarak ifade edilmesi gerekir. Kürt sorunu bugün birçok açıdan, Türkiye'deki günlük yaşamın neredeyse bütün alanlarını belirlemekte olan boyutlara ulaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, etnik azınlıklara yönelik tutumu açısından son derece kuşkulu bir tarihsel geçmişe sahiptir ve üzerinde bu yüzden ağır bir ipotek mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, buraya uzun süre önce yerleşmiş olan ve anadillerinden kaynaklanan farklı şivelere sahip olan çok sayıda azınlık yaşamaktadır. Bu azınlıkları birbirinden ayıran etnik ve dinsel sınırlar kısmen değişkendir ve bazı gruplar birbiriyle kesişmektedir. En önemlilerini saymak gerekirse, aralarında Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler, Kürtler, Yezidiler ve Zazalar bulunmaktadır.

Cumhuriyetin 1923 yılında kuruluşuyla aynı zamanda ve dolaysız bir ilişki içinde, bu gruplar üzerinde yoğun bir asimilasyon baskısı uygulanmaya başlandı. Ermeniler ve diğer Hıristiyan azınlıklar daha 1915 yılında bir soykırımın kurbanı olmuşlardı. Her ne kadar bu katliamlara Kürtler de katılmışsa da, aynı zamanda onlar da takibata uğradılar, birçoğu sürgün edildi ve bu yüzden sayıları büyük ölçüde azaldı. Bu konu Türkiye'de halen tarihsel, siyasal ve toplumsal olarak bir ölçüde de olsa ele alınmış değil.

1920 yılındaki Sevr Barış Anlaşması çerçevesinde hiç olmazsa dinsel azınlıklara yapılan uzlaşma önerileri, bu anlaşmanın iptaliyle birlikte unutuldu. 1923 yılında Lozan Anlaşması'nda belirtilen koşullar ise, uluslararası alanda resmen tanınan ulusal Türk devleti tarafından uygulanmadı. Azınlıklar bütün siyasal ve kültürel haklarını kaybettiler.

O günden bu yana Türk devletinin tarihsel kökenleri açısından bizzat sorumlu olduğu sorunlara yanıtı sadece askeri yöntemlerden ibaret kalıyor. Yıllarca süren çatışmalar, sürgünler ve bölgelerin boşaltılması, genel görüntüyü oluşturuyor. Türkiye, her türlü farklı çözüm olanağını ısrarla reddediyor ve dönemi kapanmış, hiç bir şekilde çağdaş olmayan, ayrıca uluslararası hukuku çiğneyen tutum ve davranışları sürdürüyor ve sayıları milyonlara ulaşan grupları temel haklarından yoksun bırakıyor.

Demokratik Sosyalizm Partisi-PDS siyasal bir çözümü savunmaktadır. Bu, diyaloğa dayalı ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı temelinde bir çözüm olmalıdır. Yani, Türkiye'de temel bir demokratikleşme çerçevesinde Kürt halkına anayasada garanti altına alınmış kapsamlı otonomi haklarının tanınması gereklidir. Ayrıca, Türkiye'de yekpare ve egemen bir Türk ulusunun, dahası Türk ırkının bulunduğu konusundaki hayali varsayıma dayalı bütün yasaların ve anayasal düzenlemelerin kaldırılması zorunludur. Mevcut yasaların bu şekilde yorumlanmasının ya da bu tarzda uygulanmasının olanakları da bertaraf edilmelidir. Yasaların fiilen nasıl uygulandığı ve bunların ardında yatan temel sivil toplum gereklerinin ne ölçüde gerçekleştirildiği de aynı şekilde önem taşımaktadır.

Türkiye'de iktidarı elinde bulunduranların özellikle Kürt politikası alanında atması gereken adımların belirlenmesi için somut (ve PDS tarafından çeşitli vesilelerle talep edilmiş olan) bir adım, en üst siyasal düzeyde ve Kürt temsilcilerinin katılımıyla yapılacak, sonuca yönelik uluslararası bir konferans olacaktır. Bir diğer adım ise, bütün taraflara yönelik suçlamaların aydınlatılması için bağımsız bir mercinin oluşturulması olabilir; bu konudaki uygulamada, Güney Afrika'da kurulmuş olan Gerçeği Bulma Komisyonu örnek alınabilir.

İlerleme var mı?

Avrupa Birliği Komisyonu'nun Türkiye'de katılım ortaklığı yolunda sağlanan ilerlemeler konusundaki 8.11.2000 tarihli raporunda, demokratikleşme sürecinde, bir yıl öncesine oranla kayda değer bir ilerleme olmadığı ifade ediliyor; aynı saptama, daha önceki iki raporda da yeralıyor.

Türkiye, kendisine koşulmuş olan şarta uygun olarak, 19.3.2001 tarihinde, idari, ekonomik ve politik üyelik kriterlerine uygun olarak yapılan çalışmaları belgelediği belirtilen Ulusal Programını açıkladı. Bu belge ilk planda idari uyumu kapsıyor; demokratikleşme konusunda belirleyici önem taşıyan ifadelerde büyük eksiklikler ve bu ifadelerin son derece muğlak kaldığı görülüyor. Bu program, Kürt sorununu ele alan bölümlerde ve diğer temel konularda, Avrupa Birliği'nin katılım ortaklığıyla ilgili belgelerinin gerisinde kalıyor. Uygulamada da çeşitli alanlarda, özellikle Türkiye'deki cezaevlerinde hüküm süren tutukluluk koşullarında bir gerileme gözlemleniyor.

Ağır iktisadi kriz ve genel istikrarsızlık, bu yapısal belirsizlikle de bağlantılıdır. Bugün, siyasal seçkinlere duyulan güven geniş kesimlerde ve giderek artan ölçüde sarsıntıya uğruyor ve doğuda sağlanan sükunet, ordunun siyasal rolünün meşruiyetini tamamen tartışılır kılıyor. Türkiye demokratik bir hukuk devleti olmayıp, bugüne kadar uluslararası anlaşmaların ve uluslararası hukukun temel koşullarına uygun davranmamıştır. İnsan haklarının asgari standartlarına dahi uyulmamaktadır. Ayrıca, Türkiye'nin, uluslararası imajına fazla önem vermediği geçmişte çeşitli kereler açıkça ortaya çıkmıştır.

Göç

Almanya'nın talihsiz jeopolitikası ve egemenlik politikasında sahip olduğu gelenek Türkiye'den kaynaklanan göçe karşı tutumunda da ortaya çıkmaktadır. Türk ve Kürt göçmenler kabul görmemekte, onyıllardır "yabancı", "misafir işçi" ya da "sığınmacı" olarak dışlanmakta, sorunları görmezden gelinmekte ya da başka amaçlara alet edilmektedir. Federal devlet makamları Kürt sığınmacılarının Türkiye'ye dönmeleri halinde karşı karşıya kalacakları apaçık tehdidi görmezden gelmektedirler. Türk makamlarının, hukuk devleti ve insan hakları standartları konusunda aldatmaca olduğu açıkça belli olan açıklamalarına dayanarak bu insanların sınır dışı edilmesi utandırıcı bir olgudur ve her demokratik hükümet için bir çaresizlik itirafı demektir. Üstelik, sınır dışı eden ülkeden giden silahların geçmişte oradaki kriz bölgesinde sivil halka karşı kullanılmış ve büyük bir ihtimalle halen kullanılmakta olduğu biliniyorsa, bu daha büyük bir ölçüde geçerlidir. Almanya'daki eyaletlerin içişleri bakanlarından, siyasal gerginliğin iyice arttığı dönemlerde ve belli koşulların biraraya gelmesi halinde, sınır dışı etmenin durdurulması olanağını açıkça ve eleştirel bir tutumla değerlendirmeleri ve gerekli olduğu hallerde uygulanması talebinde bulunuyoruz.

Almanya'da yaşamakta olan ve büyük bir çoğunluğu Türkiye kökenli olan göçmenler, halen Almanya'daki siyasetin öznesi değil, nesnesi olma konumundalar. Bu alanda kişisel ve kurumsal ayrımcılık egemendir ve Alman vatandaşlığına alınma konusunda ilerleme sağlanamamaktadır. Çifte vatandaşlık özellikle, çeşitli nedenlerle geldikleri yörelerle ilişkilerini koparmak istemeyen Türk ve Kürt göçmenleri için mümkün kılınmalıdır.

Kürt göçmenlerine yönelik olarak, Kürt kimliğinin ve Kürt siyasal etkinliklerinin tanınmasını talep ediyoruz. PKK yasağı yarar değil, zarar getirmektedir ve derhal kaldırılmalıdır.

Türkiye kökenli göçmenler iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine katkıda bulunabilirler ve bulunmalıdırlar. Bu insanlar, iki ülke arasında köprü rolü oynayıp bağlantı kurabilir ve böylece Türkiye'nin demokratikleşmesine ve Kürt sorununun siyasal yollarla çözümlenmesine katkıda bulunabilir, bunun için gereken diyaloğu burada da başlatabilir ve sürdürebilirler.

Sonuç

Demokratik Sosyalizm Partisi Meclis Grubu Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini onaylamakta ve istemektedir. Avrupa Birliği'ni Hıristiyan ya da "batılı" bir uygarlık olarak göstermeye çalışan tutumları ve düşünce tarzlarını reddediyoruz. Ancak, Avrupa Birliği'ne üyeliğin gerektirdiği Kopenhag siyasi kriterleri (demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, azınlıkların korunması) şu anda Türkiye'de hiçbir şekilde yerine getirilmemiştir. Türk hükümetinin siyasal tutumu da, bu koşulların önceliğini tanıma ve sözkonusu kriterleri uygulamaya geçirme konusunda niyetli olduğu izlenimini vermemektedir. Bu yüzden Türkiye'nin adaylığı denetleme konusu olmaya devam etmeli ve yakınlaşma stratejisi çerçevesinde Avrupa Birliği tarafından sağlanan destekleme ödemeleri de titizlikle kontrol edilmelidir.

Türkiye'deki demokratik güçler, dolayısıyla birçok muhalif güç ve azınlık, umudunu dışarıdan gelecek iktisadi ve siyasal baskıya bağlamıştır ve bu baskı, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne olası üyeliğiyle bağlantılı olarak mutlaka gerekli olacaktır. Hatta üyelik birçok kişi tarafından (bütün Kopenhag Kriterleri'ne sonuna kadar uyulması halinde) ülke için bir kurtarıcı olarak değerlendirilmektedir. Avrupa Birliği'ne üyelik perspektifi, Türkiye için taşıdığı cazibeden dolayı (bir baskı aracı olarak da olsa), yoğun krizlerin yaşandığı orta doğuda bir devletin demokratikleştirilmesinin tarihsel fırsatını sunmaktadır; böyle bir demokratikleşmenin komşu devletleri de olumlu yönde etkilemesi mümkündür. Köklü bir reform süreci, Türkiye Cumhuriyeti'ne de, halkının tamamına daha iyi yaşama koşulları ve temel haklar sunmanın tarihi fırsatını vermektedir.

Bu alanda Avrupa Birliği Parlamentosu Türkiye'den insan haklarına daha fazla saygı göstermesini, hukuk devleti koşullarını sağlamasını ve Kürt halkının haklarını tanımasını talep ediyor. Ayrıca Türkiye'nin Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler kararları temelinde siyasal bir çözüme kavuşturulması için etkin çaba göstermesi, Kürt sorununa siyasal bir çözümü uygulamaya koyması, Öcalan'a karşı idam cezasını infaz etmemesi, insan hakları savunucusu Akın Birdal'ı geçici değil, nihai olarak serbest bırakması ve Leyla Zana gibi diğer siyasal tutukluları da serbest bırakması talep ediliyor.

PDS bu taleplerin aşağıdaki şekilde genişletilmesini savunuyor:

İnsan haklarının ve temel hak ve özgürlüklerin, özellikle toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, bilgi alma hakkının ve din özgürlüğünün fiilen uygulanması ve korunması,

İnkar değil, tanıma temeli üzerine kurulu bir azınlıklar politikasının uygulanması; tüm azınlıkların, özellikle etnik azınlıkların kültürel özelliklerinin tanınması, desteklenmesi ve korunması; Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulması için gereken koşulların sağlanması; Türk devlet aygıtının ademi-merkezileştirilmesi,

Ölüm cezasının kaldırılması, tutukluluk koşullarının insani gereklere göre yeniden düzenlenmesi, işkencenin fiilen önlenmesi,

MGK'nin ve DGM'lerin ilgası,

Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki Olağanüstü Hal uygulamasının kaldırılması; Kürtlere özyönetim haklarının tanınması,

Komşularla, özellikle Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'la ilişkilerin barışçı bir temelde geliştirilmesi.

Almanya Federal Cumhuriyeti hükümetinden, Türkiye Cumhuriyeti'ni bu görevlerin yerine getirilmesinde bütün olanaklarıyla desteklemesini bekliyoruz. Özellikle, gerek iç gerekse dış politikada, askeri/jeostratejik ve iktisadi çıkarların insan hakları sorunlarının ardında tutulmasını talep ediyoruz.

Demokratik Sosyalizm Partisi ve tüm diğer demokratik güçler, Türkiye'deki demokratik güçlerle işbirliğini yoğunlaştırmalıdır.
4 Ekim 2001, Berlin


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver