|
Bir
yazı ve akla getirdikleri A. İBRAHİMOĞLU Yedinci Gündem gazetesinin 4-10 Ağustos 2001 tarihli sayısında Delil Karakoçan imzasıyla bir yazı yazılmış. Diyor ki Delil Karakoçan: "Kirli ve lanetli bir dünyada yaşıyoruz. Erdem, dürüstlük, saygı ve güzellik burada tutsaktır." Evet, gerçekten kirli bir dünyada yaşıyoruz; dürüstlük ve erdem insanların çıkarlarına göre şekil alıyor. Bu çıkarlardır ki bugün söylediklerimiz dünü tekzip edebiliyor. Ve dünü inkar da olsa bugün söylenenler bizden biri tarafından dile getirilmiş ise erdem sayılıyor, karşı çıkanlar da dürüst olmamakla suçlanıyor. Elbette bugün dünden farklı şeyler söylenebilir; değişen şartlara uygun yeni görüşler ortaya atılabilir. Buna hiçbir itirazımız yoktur. Ama bunları söylerken de açıkça dün söylenenlerin yanlış olduğu ortaya konmalı, açık bir özeleştiri yapılmalıdır. Hem dün söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu iddia edeceksin, hem de bugün dünü ve yarını inkar anlamında; belki teslimiyet, belki ihanet noktasında görüşler ileri süreceksin. Sonra da bunlara karşı çıkanları suçlayacaksın. Üstelik de feodal olmakla!... Feodalizm bir üretim biçimidir. Elbette onun ideolojisi de o toplumsal yapıya uygun olacaktır. Ancak feodalizm yerini kapitalizme terk ettiğinde artık hakim olan ideoloji de kapitalist ideoloji olur. Bunu herkes bilir. Feodal düşünce ve feodal ilişkiler bir süre devam ederse de bir süre sonra hakim üretim biçimi her şeye hakim olur. Ama hiçbir zaman feodalizmi ortadan kaldıran sistem olarak kapitalizm feodalizmi beslemez. Onu beslemek tarihi materyalizme ters düşeceği gibi kapitalistlerin çıkarına da ters düşer. Nasıl ki kurulacak olan bir sosyalist sistem kapitalizmi beslemeyecekse kapitalizm de feodalizmi beslemez. Bunlar çok basit doğrulardır ve diyalektiğin temelidir. Ama sevgili Delil Karakoçan kardeşim bilimsel ve eleştirel değil, mürit anlayışıyla konuyu ele aldığı için bu tür temel yanlışları yapması doğaldır. Bir de şöyle bir cümle kullanmış Delil Karakoçan: "Kürt sorununun özü feodal değil demokratik çözümdür." Bilime yeni bir katkı olsa gerek bu söylenenler! Sevgili Karakoçan, ulusal sorunların kapitalizmle birlikte ortaya çıktığını bilmiyor. Çünkü okumuyor. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ulusal bilinç ulusal sorunları ortaya çıkarmıştır ve çözümü de en az burjuvacadır. Onun için ulusal sorunların çözümünde feodal çözüm yoktur aziz kardeşim. U. Mumcu'nun katıldığım tek sözüyle bu konuyu bitirmek istiyorum: "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın." Bu anlayışıdır ki daha ileriki paragraflarda onu iyice duygusallığın "kör kuyusuna" indirmiştir. İnsan, birilerini ya da bir düşünceyi eleştirmek isteyince temel ilkeler ışığında ve bilimsel doğrular içinde kalarak eleştiri yapmalıdır. Ne yazık ki Delil Karakoçan böyle yapmıyor. İpe, sapa gelmez alıntılarla kör kuyulara dalıyor. Bakın şimdi şu cümlelere: "Demokratik Cumhuriyet projesine karşı çıkanların hepsi eski ajan.
MİT'in kullandığı eski ajanlardır. Bana bu kadar saldırmalarının nedeni
sınıf kinidir. Kürt gericiliğinin ifadesidir. Türk devleti anlayışa gelir
ama Kürt gericiliği gelmez. Son iki yüz yılın katliamlarını yapanlar bu
gerici güçlerdir. Kürtleri bu duruma onlar getirdi. Kürt meselesini beş
kuruşa haraç-mezat sattılar. Onlar kadar Kürdü kimse satmadı. Gelsinler
burada üç gün geçirsinler bravo derim onlara. Hiçbiri dayanamaz."
Tabii bu paragraf Delil Karakoçan'a ait değil. Bir siyasi hareketin liderine
ait ve asıl insanı kaygılandıran da bu. Delil Karakoçan da bunları kendine
delil olarak almış. Neden kişi veya anlayışların siyasi düşüncelerini eleştirmek yerine o kişilerin kişiliklerine yöneliniyor? Üstelik nesnellik de yok. Subjektif düşünce ve niyetlerle saldırılıyor. Böyle bir eleştiri biçimi haklı olabilir mi? Doğru olabilir mi? Etik olabilir mi? İnsan ilkeli olmalıdır. Temel meselelere bu ilkeler ışığında bakmalıdır. Çok haksız ve iftira düzeyinde karalanan bu insanlar, geçmişten günümüze kadar Türkiye'de Kürt sorununun temel olduğunu; bu sorun demokratik bir şekilde çözülmedikçe Türkiye'nin diğer sorunlarının çözülemeyeceğini belirtmiş ve bu sorunların çözümüne ilişkin temel yaklaşımlarını dile getirmişlerdir. "Şiddetin sorunların çözüm dili olamayacağını"(A.Öcalan- 1.savunma shf.158) daha yıllar önce söylemiş ve şiddeti eleştirdikleri için de aynen bugün olduğu gibi haksız ve insafsız bir şekilde eleştirilmişlerdir. Demokratik siyasi mücadelenin yükseltilmesi konusunda yapılan tüm uyarılara rağmen bazı odaklarca Kürt sorunu terörize edilmiş ve sonu yıkımla biten bu günlere gelinmiştir. Yıkımın sorumluları da bellidir. A.Öcalan bu konuda şöyle diyor: "Şiddet sorunları çözücü değil, ağırlaştırıcı olduğu belirtilmelidir. PKK'nin 87'lerden sonraki asi, avare çeteciliği ile geliştirilen şiddet, en olumsuz yan olarak görülmelidir. Büyük tahribat ve acılara bu ters şiddet yol açmıştır. Suçsuz, yersiz çatışmalara girilmiştir."İsyan pratiklerini gözden geçirmek gerekir. Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır. Kürt halkını da kemalizmi de bu hale getiren isyanlardır. "İsyanlardan sonra bir tarafta aşırı şovenizm, diğer tarafta aşırı milliyetçilik gelişti. Her iki tarafın da büyük hataları oldu. Tarih trajedi haline geldi. Aslında ben de bu trajedinin sonucuyum. İsyanlar dönemi Kürtler'in gerilemesine neden oldu. Nedeni bilgisizlik, cehalet vb. Eski perspektifler hatalı, özeleştiri onun için gerekli. Özeleştiri ayıp değil, erdemdir. Ben de yaptım, yapıyorum." (Güneşin günlüğü shf 8-9) Demek ki son iki yüz yılın katliamını yapanlar iddia edildiği gibi biz değil, sorunların çözüm dilini şiddette görenlerdir. Yıllar sonra ve büyük tahribatlara neden olunduktan sonra şiddetin çözüm olmadığı görülmüş, ancak bozguna uğrayıp canını kurtarma havliyle ricat eden askerler gibi çok geri noktalara düşülmüştür. Eskiden Kürt sorununun çözümünün tek yolunun demokratik bir federasyondan geçtiği söylendiğinde bu anlayış sahipleri, (PKK) bağımsız birleşik Kürdistan dışındaki bir önermenin işbirliği, hatta teslimiyet olduğunu söylüyorlardı. Yani rota bağımsız, birleşik Kürdistandı. Ama İmralı süreci görüş açılarını birden bire değiştirdi. Ve şimdi otonomiyi savunanlar bile suçlanmaktadır. Denebilir ki bazı gerçekleri geç de olsa gördüler. O zaman onlara düşen görev açık seçik olarak bu gerçekleri öteden beri savunan ve bu nedenle ağır suçlamalara hedef olan insanlardan özür dilemekti. Belki yapılabilecek en erdemli davranış bu olurdu. Sevgili Delil Karakoçan, oturup Özgür Halk dergilerinin İmralı öncesi ve sonrası sayılarının bazı bölümlerini karşılaştırarak okusaydı sanırım o yazıyı yazmazdı. "Ütopyalar çekici de olsa, politikada başarı ancak gerçeklere dönüşle mümkün olabilir ki geç de olsa bunu yapmaya çalıştık" (1. savunma shf.117) diyor A.Öcalan. Çok geçmeden Delil Karakoçan da gerçeklere dönmelidir. "Ankara'dan çıktık, partileştik; Türkiye'den çıktık ordulaştık;
Avrupa'ya geldik, devletleşeceğiz." dendi. Sloganla bir yere varılmıyor.
Nitekim bu fark ediliyor ve hemen şu söyleniyor: "Çocukluk hataları,
kişilerin tarihinde olduğu kadar, örgütlerin de tarihinde vardır. Türkiye'nin
siyasi koşullarında Kürt sorununun en pratik çözümünün demokratik ve kültürel
haklarını kullanmadan geçtiği; çıkmazın böyle aşılacağı ve şiddetle artık
bir yere varılmayacağı dava dolayısıyla daha iyi anlaşılmıştır. Demokratik
ve kültürel kimlik iyi anlaşılmalıdır. Siyasi kimlikten farklıdır. Daha
çok devletle özgür yurttaş ve özgür toplum temelinde demokratik birliği
ifade eder..."(A.Öcalan-1.savunma shf.52) İşte bizim karşı çıktığımız
ve temel dönüş başlangıcı olarak gördüğümüz nokta burasıdır. Zaten siyasi
çözümden vazgeçtiğin zaman sorunu "ışık görmeyen dipsiz kuyulara"
gömüyorsun demektir. Sayın Öcalan da bunu yapıyor. "Demokratik ve
kültürel haklar" diyor. Yani açıkçası, siyasi bir talebinin olmadığını
net bir şekilde "demokratik ve kültürel kimlik iyi anlaşılmalıdır"
diyerek ve bunun "siyasi kimlikten farklı" olduğunu söyleyerek
düşüncesini ortaya koyuyor. Hiçbir yoruma gerek kalmayacak kadar açık
ve net... Bakın daha neler var: "Ayrılma ne mümkün, ne de gereklidir. Kürtler'in çıkarı kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden geçmektedir. Demokratik çözüm hakkıyla uygulanırsa otonomi ve federasyondan bile daha gerçekçi bir model olma yolundadır. Pratik daha şimdiden bu yolda ilerlemektedir." (A.Öcalan-1.savunma shf 32) Evet, ayrılma şu an mümkün değildir. Gerçekçi olmak gerekir. Ama demokratik çözümün otonomi ve federasyondan daha gerçekçi olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Otonomi ya da federasyon ulusal sorunların çözümünde siyasi birer statüdür. Eğer yukarıda söylendiği gibi siyasi kimlikten farklı olan demokratik ve kültürel kimlik deniyorsa -ki söylenen o- bunu bilimsel gerçeklerin neresine koyacağız? Bunun pratik statüsü ne olacak? Zaten sayın Öcalan bunu çok iyi bildiği için de: "Burada çözümlemeleri sömürgecilik kavramları ile değil, ortak katılış, kuruluş, ... biçiminde ortaya koymak bilimsel ve pratiktir. "Türk sömürgeciliği iç ve dış dayanakları" gibi saptamaların aşılması, bunun yerine "oligarşik yapı ve uzantıları" demenin daha gerçekçi ve çözümleyici olacağı kanaatindeyim. Yine "ulusal kurtuluşçuluk" yerine "demokratik kurtuluş" kavramlarının legal mücadele diline daha uygun olacağı açıktır." (A.Öcalan-Özgür Bakış 24 Şubat 2000) diyerek sömürge-siyasi çözüm düşüncesinden vazgeçiyor. Çünkü biliyor ki bir ulus sömürge ise o ulusun sorununun çözümü de siyasi olmak zorunluluğu vardır. Ama eğer siyasi taleplerden vazgeçecekse- ki geçiliyor- o zaman da ulusal sorunu sömürge sorunu olmaktan çıkarıp azınlık küçük bir halk sorununa indirgemek gerekiyor. Yapılan da budur zaten. O yüzden ulusal kurtuluşçuluktan ve siyasi çözümden vazgeçiliyor. Bunu da: "Anayasal vatandaşlık temelinde Kürtler'in kültürel özgürlüğünü talep eden, bu kapsamda Kürt sorununun çözümünü uygun bulduğumu belirtiyorum. Bunlar siyasi talep falan değil, Türkiye'nin gündeminde olan şeyler" (A.Öcalan-Özgür Halk sayı 100 shf.21) denilerek Kürt sorununun çözümü (!) ile ilgili düşünce açık bir şekilde ortaya konuluyor. Delil Karakoçan ve onun gibi düşünen insanlar bunları uzun uzun okuyup düşünmelidirler. Ama aidiyet ve mürit kimliğinden sıyrılarak. Ve de bilimsel olan eleştirel bakış açısıyla. Eğer becerebilirlerse... "Şiddet sorunları çözücü değil, ağırlaştırıcı olduğu belirtilmelidir. PKK'nin 87'lerden sonraki asi, avare çeteciliği ile geliştirilen şiddet, en olumsuz yan olarak görülmelidir. Büyük tahribat ve acılara bu ters şiddet yol açmıştır. Suçsuz, yersiz çatışmalara girilmiştir. Bu arada dış güçlerin oyununa düşmemek kadar, bel bağlamamayı, güvenceyi dışta değil, devletin tarihine ve büyüklüğüne yaraşır yaklaşımlarında görmek istediğinizi özenle vurgulayacaksınız. (Özgür Bakış 24 Şubat 2000 ) "İsyan pratiklerini gözden geçirmek gerekir. Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır. Kürt halkını da kemalizmi de bu hale getiren isyanlardır. 1919'da M. Kemal, Kürtler'e bütün özgürlükleri tanıyacaktı. 'Oyuna gelmeyin' dedi. 'Kürdistan devleti kurma oyundur. Ermeni devleti kurma oyununa gelmeyin.' demiştir. Cumhuriyetle birlikte Kürtler'in bütün özgürlükleri tanınacaktı. Atatürk stratejik açıdan yaklaştı, doğrudur. 1924'e kadar sürdü. Önemli oranda Kürtler istiklal savaşına katılmışlardır. Hatta bizim aşiret de katılmıştı. İngiltere, Musul-Kerkük petrolleri vb. durumu var. Şeyh Sait isyanı taviz koparmak amacıyla Kürtler'i ateşe atmışlardır. Bu isyan Kürtler için büyük felaket oldu."(A.Öcalan-Özgür Halk sayı 107 shf. 24-25-26) İsyanlar, Kürt egemenlerinin yaklaşımı ve yabancıların oyununa gelmek ise neden isyana kalkışıldı? Kemalist politikalar mı Kürtleri isyan ettirdi, yoksa isyanlar mı kemalizmi bu hale getirdi? Ve ne zamandan beri "asi, avare çetecilik" ve "dışa bel bağlayan" anlayışlar devrimci, ama buna karşı çıkan, bu yolun Kürtlerin imhasına gideceğini, Kürtlerin düşmanlarının amaçlarına hizmet edeceğini söyleyenler; demokratik siyasi mücadelenin verilmesi gerektiğini belirtenler gerici feodal oluyor?! Bizim söylediklerimiz yanlışsa neden bu gün bazı söylediklerimizi tekrar ediyorsunuz? Üstelik çözüm önerilerinde yüz seksen derecelik bir dönüş -dönüş bile denemez- yaparak Kürtlerin bütün ulusal haklarından vazgeçiyorsunuz? Yağma yok beyler, Kürtler kapıkulu değildir. Sonsuza kadar kendi çıkarlarını savunacaklardır. Hiç kimsenin Kürt meselesini saptırmaya, sömürgecilerin kucağına atıp "dipsiz kör kuyulara" atmaya hakkı yoktur. Dışta aradığınız güvencenin boş olduğunu, küçük çıkar ilişkileri ve karşılıklı kullanmaların bazı devletlerin işine yaradığını geç de olsa anlamış olmanız güzel ama onun karşı tezi olarak TC'nin kucağına oturup güvenceyi orada aramak ne derece gerçekçidir? Bunu isimlendirmek istemiyoruz ama herhalde bu kadar açık olan bir anlayışı isimlendirmeye gerek yoktur. "Ezen, ezilen ulus milliyetçiliği bence aynıdır. Bu bazı yerlerde faşizm, bazı yerlerde aşiret şovenizmi olarak ortaya çıkar. (...) Gün, düşmanımızla dahi kardeşlik bağı kurma günüdür." (A.Öcalan-Özgür Halk sayı:108 shf. 26) Bu düşüncenin neresi doğru, neresini ele alacağız? Herkes bilir ki - ustaları okuyan herkes- ezilen ulus milliyetçiliği ilericidir ve desteklenmelidir. Başını burjuvalar çekse dahi... "Düşmanla kardeşlik bağı" kurmak için bilimi tersyüz etmeye gerek yok. Ben böyle düşünüyorum dersin, olur biter. Düşmanlarınızla kardeşlik bağını kurmak için de başkalarına saldırmaya gerek yok. Şu söylenenlere bakın! Karşılaştırın ve yorumu sizler yapın. İmralı sonrası durumun neler getirdiğini görün: "Savaşı partinin ideolojik- politik çizgisi yarattı." (Ö. Halk Sayı 109 Shf. 55) "İsyan pratikleri Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır." (Age. shf.25-26) Hangisi doğru? Üç gün önce söylediklerinizi üç gün sonra tekzip ediyorsunuz. Siz görmeyebilirsiniz, ama insanlar görüyor. Biraz tutarlılık lütfen! YIL 1995 SHP ve CHP özel savaş partisi olarak toplumun bir kesimi üzerinde etkili kılınmaya çalışılıyor. Onların sosyal demokratlığı sağın bile gerisinde bir sosyal demokratlıktır. "Yani Ankara meclisi ve mevcut parlamentosu, Kürt halkının ölüm fermanını tekrar tekrar onaylayan faşist sömürgeci kurumlardır." (A.Öcalan Özgür Halk sayı: 52 shf 5-6) "YIL 2000 CHP veya ANAP'la ittifak kurulursa siyasi bölünme ortadan kalkar." (A. Öcalan age sayı: 108 shf 17) "CHP ile ittifak kurun. Bu alttan yürümemeli. ANAP'la da dirsek teması olabilir." (A. Öcalan age sayı: 108 shf. 18) Sormak gerekir, CHP ve ANAP programlarını mı değiştirdiler, anlayışlarını mı? Elbette hiçbiri. Zaman zaman bazı gerçekleri açıklamaları da yine herkes bilir ki iç hesaplaşmaya yöneliktir ve siyasi çıkar kaygısı taşımaktadır. "PDK ve YNK'ye karşı güçlerimizi nitel ve nicel olarak geliştirmemiz gerekir. (...) Demokratik gelişmeye gelene kadar oradaki gücümüz Türkiye'ye yarayacaktır. Onlar kırk devlet adına çalışabilirler. Türkiye'nin çıkarı neyse Kuzey Irak'ta biz bunu imzalarız. Yeter ki Türkiye adımını atsın. "Barzaniciler gibi işbirlikçilerin elindeki Kürtler Türkiye için sorundurlar. Başa bela olurlar. Bunlar dışa bağımlıdırlar. Bunlar, İngilizler'in, Almanlar'ın ve benzerlerinin etkisi altına girerler. Feodal ağalar Türkiye için nasıl tehlikeliyse, bunlar da öyledir. Bu stratejimiz Türkiye'nin de stratejik olarak bütünlüğüne, birlikteliğine, güvenliğine ve bağımsızlığına hizmet eder." (A. Öcalan Güneşin Günlüğü shf. 8-9-10-11 ) Türkiye'nin Türkiye'deki çıkarları bırakılmış, Irak'taki çıkarlarınır peşine düşülmüş. Bırakın o işi devlet kendisi yapsın ki zaten yapıyor. TC'nin Irak Kürdistan'ındaki çıkarları size kalmamış. Ayıptır ayıp! Olmuşken "kızıl elma" söylemleri de tutturun ki bu iş tam olsun! "Atatürk milliyetçiliği, ırk, köken milliyetçiliği olmadığı, esasında tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı halde bu ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin hazırlıyor. "1920'lerde ki bir ayrılışın vatanlarını kaybetmek anlamına geleceğini kısa tarih bilgisi olanlar bilirler. Kürt ve Türkler'in o dönemde ayrılmaları ya yutulmaları, ya ufak azınlıklar halinde kalmaları demektir. Ortak hareket ve bunda Atatürk'ün kurucu rolü bugünkü vatanın gerçekleşmesinin esas nedenidir. Buna hep minnettarız. Bunu tartışmak bile tarihe saygısızlıktır. Kendini tanımamaktır." (1.Savunma Shf. 124) "Bu çerçeve PKK için de geçerlidir. Yetmişlerin klasik sağ-sol, faşizm, sosyalizm ve ulusal sorun kavramlarıyla yazılan program, örgüt biçimleri ve eylem anlayışı, aslında doksanlarda masaya yatırılmalı ve dönüşme tedbirleri alınmalıydı. Türkiye genelinde bir demokratikleşme ile, bölge toplumunun feodal ağırlıklı toplumsal yapısı için daha özgül bir program, özellikle dil, kültür ve özgürlüklü derinliğine bir demokrasi programı, bunun barışçıl siyasal örgüt yapısı, silahlı mücadele yerine siyasal çalışmanın yasal biçimlerini ortaya koymalıydı. Tarihi aşama böyle yakalanabilir ve kendini acı biçimde tekrarlayan bu yılların şiddetinin önüne geçilebilirdi." (Shf. 137) "Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri, şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır. " (Shf.159) "Türkler, Türkiye uluslaşmasının kökeniydi, buna da itiraz olunamazdı ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak başka türlü de olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" demesinin de tarihi anlamı buydu." (A.Öcalan 1.Savunma shf. 104) "Biz namuslu, onurlu birleşmek istiyoruz. Devlet düşmanlığı yapmıyoruz. Bunlar esasen Atatürk'ün ilkelerine de uygundur. Atatürk'te Kürt düşmanlığı yoktur. Komünizme karşı vardır ama Kürtlere karşı yoktur. İsyan eden Kürt'e de cumhuriyetin varlığını korumak için karşı koymuştur." (A.Öcalan Ö. Halk sayı:100 shf.21) "Kemalist iktidar, Kürt olan her şeyi yok etmeyi programına almıştır. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte iktidarın Kürt politikası inkar, asimilasyon ve direnenleri imhadır. Kısa süre sonra Kürt başkaldırıları da başlıyor. Sonuçta toplumsal kıyımlar ve sonrasında kitlesel sürgünler iki halkı yoğun olarak ilk defa ortak yaşama itiyor. Bu ortak yaşama iki halkın iradesi ile değil, Kemalistler istediği için oluyor. Kürtler kendi kimlikleri ile değil, Türk kimlikleri ile yaşamaya devam ediyorlar." (Y. Emekçiler Sayı 10 Shf.40) Kemalist iktidar, Kürt olan her şeyi yok etmeyi programına almış mıdır yoksa ırk, köken milliyetçiliği yapmamış mıdır? Kürt düşmanlığı da yoktur (mu) Kemalizmde? Hangisi doğru? Mademki Türkler Türkiye uluslaşmasının kökeniydi ve mademki bu bayrağı gururla selamlıyor, cumhuriyetin kurucusunu minnettarlıkla ve saygıyla anıyorduysan neden başka bir bayrak kaldırıp isyan ettiniz ve neden bu ağır tahribatlara sebebiyet verdiniz? Yoksa "dün dün, bugün de bugün" müdür? "Kürtler'de iki çizgi çatışıyor. Birincisi; Kürt hareketinde demokratik sosyalist çizgi diyebilirsiniz. Emekçi, köylü, aydınlara dayanan. Diğeri, klasik ilkel milliyetçi çizgi. 200 yıldır feodal, küçük burjuva çizgisinin savaş, şiddet ve sınırlarla oynama meselesi var. Ta Kürt teali cemiyetinden gelir. 90'larda yapmam gerekeni, 96'larda başlatmam ve İmralı'da derinleştirdiğim Kürt hareketinde demokratik, sosyalist çizgidir nedeni. PKK bu çizgiye geldi. Diğeri ilkel, milliyetçi çizgi savaş, şiddet ve ayrılıkçılık çizgisi. HADEP'te de olan bu. "Geçmişte Türkiye'ye kaybettirdik. Ama şimdi kazandırmak istiyoruz. Öcalan'ın çizgisi bu." (Ö.Halk 110 Shf.19) "Eskiden devleti suçluyordum. Ama 70'lerin havasından etkilenmeydi bu biraz da." (Age.Shf.21) Öcalan böyle diyor iki çizgi ile ilgili olarak. Delil Karakoçan da şöyle diyor: "Kürt tarihinde iki çizgi yan yana olmuştur. Birincisi; demokratik sosyalist çizgi, ikincisi; işbirlikçi, ilkel milliyetçi çizgi." Delil Karakoçan, ikinci çizgi sahipleri olarak Sayın K. Burkay, İ. Güçlü ve A. Melik Fırat'ı gösteriyor. Sayın Öcalan ise kendisine sempati duyan ve içinde Delil Karakoçan gibilerinin bulunduğu çizgiyi, (HADEP) gösteriyor. Ama diğerleri gibi bu konuda da netleşme yok. Birisi böyle diyor, diğeri başka türlü. Hangisini ölçü alacağız, hangisini doğru kabul edeceğiz? Öcalan'ın söylediklerini mi, Karakoçan'ı mı? Devam edelim. Kürtlerde iki çizginin belirgin olduğu doğrudur. İlkel milliyetçi çizgiyi kimlerin temsil ettiği de üç satır yukarıda belirtiliyor. Bu savaş ve şiddet çizgisidir. Delil Karakoçan kötü bir kopyacıdır. Öcalan'ın iki çizgi ile ilgili olarak söylediklerini aynen almış ama ilkel milliyetçi çizgiyi kimlerin temsil ettiği kendilerince çok açık olarak belirtilmiş olmasına rağmen "keçelo navê mın lı te, kumê mın lı serê te" misali başkalarının üzerine atıyor. Ama adamı yakalarlar. Delil Karakoçan bu yazıları okusaydı, ilkel milliyetçi çizgi sahiplerini nerede araması gerektiğini bilir ve yorulmazdı. Böyle gülünç duruma da düşmezdi. Belki okumuştur ama böylesi işine geldiği için yazmıştır. İşine geleni söyleyebilir ama bunun adına "devrimci çizgi" diyemez. "Türkiyeliyiz, herkesten fazla Türkiyeliyiz, demokratik Türkiyeliyiz, Türkiye'yi çok iyi kavrayacağız, candan Türkiye'nin birliğinden yanayız." (A. Öcalan-Ö. Halk Sayı: 109 Shf. 20) "Biz Misak-i Milli'yi anlarız. En iyi temsili biziz. Ancak Talabani Misak-i Milli'ye karşı, İngiltere'nin 1925 çizgisini sürdürüyor. "Talabani Türkiye'ye karşı bazı şeyler geliştirecekti, biz engel olduk. Talabani entrikacıdır. Gücü var, bol parası var, arkasında büyük güçler var. Türkiye'yi uğraştırır." (A. Öcalan-Ö. Halk Sayı: 110 Shf. 17) Söylemenize gerek yok. Talabani'nin de Barzani'nin de kim ve nasıl oldukları; neler istediklerini devlet sizden iyi biliyor. Akıl vermenize gerek yok. "Günümüzün çetrefilli toplumsal sorunları silahla çözülemez, bu da görüldü. Savunmalarımda belirttim ama HADEP bunu iyi anlayamadı. Öyle bölücülük, yıkıcılık düşüncemiz yok. Bunu daha önce de söyledim. Şimdi de söylüyorum, eski çeteler devam ederse böyle değişmeden kalırsanız, sizi bırakırım." (A. Öcalan-Ö. Halk sayı : 109 shf. 13) Şimdi Türkiyelisiniz ve Türkiye'ye kazandırıyorsunuz. Gazanız mübarek olsun. 70'lerin havasından kurtulun ve devleti suçlamayın artık. "HADEP doğru çalışsaydı devlet karışmazdı" diyor sayın Öcalan. Bu mantığı devam ettirirsek diyebiliriz ki devrimciler, yurtseverler de doğru çalışırlarsa devlet karışmaz! Böyle mantık olur mu? Ve bir tehdit geliyor Öcalan'dan PKK ve yandaşlarına. "Bölücülük, yıkıcılık" yaparlar ve Türkiyelileşmezlerse onları bırakacağını söylüyor. "MHP de değişiyor bence. MHP ile anlaşmaya karşı değilim. HADEP ve MHP birbirlerine yaklaşımda duygusal engeller aşılmalı." (A. Öcalan-Ö. Halk sayı : 110 shf. 18) MHP de değiştiğine göre ve MHP devletin anlayışını temsil ettiğine göre işler yolunda gidiyor demektir. Nasıl olsa "Devletle bütünleşmek zarar vermez. Milliyetçilikle, ayrılıkçılıkla nereye kadar gideceksiniz. (...) Ayrı bir devlet olsa ne olur." (A. Öcalan-Ö. Halk sayı: 109 shf.17) "Büyük Türkiye bizim de sevdamızdır, bunu da geliştireceğiz. Burada Kürt olmak kadar Türk, Türk olmak kadar da Kürt oluruz kavramı doğru bir kavramdır, buna MHP de karşı çıkamaz." (A. Öcalan-Ö. Halk sayı :109 shf. 14) Büyük Türkiye sevdası İmralı'dan beri başlarını öylesine çevirmiş ki ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini bilemiyorlar. İtiraz edenlere karşı linç yöntemini kullanıyorlar. Düne kadar A. Melik Fırat'ı parti kongrelerinde çılgınca alkışlayanların üç gün sonra saldırması hiç ahlaki değildir ve çok ayıptır. Sizinle olunca vatansever, sizden ayrılınca ilkel milliyetçi, hatta hain! Hiç ahlaki değil... Fazla söze gerek yok. Söylenenler ortada. Süslemeye, değiştirmeye, sözcükleri zorlamaya da gerek yok. Burada değişme yok. Dönüş var. Mürit mantığı bırakılıp gerçeklere dönülmelidir. "Ütopyaların çekiciliğinden ve 20.yy reel sosyalizminin kaba bir ulusal kurtuluşçu anlayışla yönlendirilen eylem yapısından" ayrılıp gerçeklere gelmenin zamanıdır. Bugünkü yol ve söylemler adamı "dipsiz karanlık kuyulara" götürür. Bir son alıntı daha: "Bir köylü gibi isyan edebilir, savaşabilirsiniz. Bir küçük burjuva gibi propagandacı olabilirsiniz. Yine bir işbirlikçi gibi siyaset de yapabilirsiniz. Zaten yapılan da budur ve pek umutlu bir gelişme de göstermiyorlar. PKK tarihini incelediğimizde siyasal ilişkilerde işbirlikçiliğin tam aşılmadığını çok somut olarak göreceğiz. "Avrupa'ya gidenlerin buranın yaşamına adapte olmaları, yine güneye inenlerin işbirlikçilerin yaşamına adapte olmaları, diğerlerinin de gelişmemiş bir küçük burjuva olmaktan, bir aileci, kabileci, bölgeci, uzlaşıcı olmaktan öteye gidememeleri bu anlama geliyor. İşte gerçekliğiniz budur." (Abdullah Öcalan Özgür Halk Sayı 114 Sahife 19) İşte gerçekliğiniz bu. İlkel, işbirlikçi feodal çizgi ile demokratik-sosyalist çizginin ideolojik mücadelesi elbette sürecektir. Yalnız bir farkla; ilkel feodal çizginin Kürt sorununu çözme diye bir derdi yoktur. Herkes yerini iyi bilsin. Erdemi, dürüstlüğü, saygıyı ve güzellikleri çiğnemeyelim. |
||||||
|
||||||