|
HEYECANA DEĞİL DÜŞÜNEN
Yılmaz ÇAMLIBEL DBP (Demokrasi ve Barış Partisi) ve bazı siyasi çevreler ile bağımsız aydınların ortaklaşa yürüttüğü birlik çalışması, 14-15 Temmuz 2001 tarihinde, bir kongre gerçekleştirdi. Bu kongrede, Kürt siyasi hareketinin geleceği ile ilgili çok önemli kararlar alındı. Kongreden hemen sonra, Kürt düşmanı ırkçı-şoven basın ile bazı Kürt medyasında, kongreyle ilgili gerçek dışı, demagojik haber ve yorumlar yayınlandı. Bu yayınlarda Partim, şahsım ile A. Melik Fırat, İbrahim Güçlü ve M. Emin Sever'e yönelik hakaret dolu eleştiriler yapıldı. DBP ve şahsıma yönelik bu gerçek dışı, çarpık ve demagojik eleştirilere cevap vermek amacıyla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacını duydum. Sosyalist sistemin çökmesi, dünyanın tek kutuplu hale gelmesi, teknolojik gelişme, para ve emeğin mobilize olması sonucunda, dünyamız hızla küreselleşiyor. Meydana gelen bu köklü değişim, tüm dünyayı etkiliyor. Dünyanın her yerinde insanlar ideolojik, politik ve örgütsel düşüncelerini irdeleyip mücadelelerini yeni koşullara uygun hale getirmeye çalışıyorlar. Türkiye'de, son günlerde sosyal demokrat, liberal ve islami kesimde yaşanan politik hareketlilik ve yeniden yapılanmalar, bu tarihsel değişim ve dönüşümün bir yansımasıdır. Hayatın; insanları, örgütleri, toplumları ve devletleri yeniden düşünmeye ve yeniden yapılanmaya ittiği bir dönemde, Kürtlerin de kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutması hatalarını tespit etmesi ve hatalarından arınmak için çaba göstermesi gerekiyor. Nitekim son yıllarda, duyarlı Kürt çevrelerinde de bir hareketlilik yaşanıyor. Biz parti olarak 1999 yılının son aylarından itibaren yetkili kurullarımızda bu konuyu gündeme alıp enine boyuna tartıştık. Sonuçta hiçbir çevrenin Kürt sorunu gibi ağır ve karmaşık bir sorunu tek başına çözemeyeceği; bunun ancak Kürt halkının çıkarlarını her türlü çıkarın önüne koyan bir birliğin oluşturulmasıyla, çözülebileceği sonucuna vardık. Bu amaçla, farklı düşüncede olan bazı Kürt aydın ve politikacısıyla ilişkiye geçtik. Yaptığım çağrıya olumlu cevap veren şahıslarla, 13 Şubat 2000 tarihinde yapılan ortak toplantıda, kurulacak birliğin çerçevesi konusunda fikir birliğine vardık. Ayrıca, birliği genişletip zenginleştirmek için komisyon oluşturulması, bu komisyonun bir çalışma programı yaparak, toplantıya katılmayan siyasi kadro, aydın ve siyasi kesimlerle görüşmesi, bölge toplantıları yapılması, bölge toplantılarında ortaya çıkan sonuçlara göre, örgütlenme dahil tüm sorunlarımızı tartışabileceğimiz bir DEMOKRASİ VE KÜRT SORUNUNU ÇÖZÜM KONGRESİ hazırlanmasına karar verdik. Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi çalışmalarını, hazırlanan bir iç yönetmeliğe bağlı olarak yürüttü. Çeşitli kişi, çevre ve kurumlarla diyalog kurdu. Yurtiçinde ve yurtdışında toplantılar düzenledi. Çeşitli etkinliklerde bulundu. Bu süreç içinde projemizi zenginleştirme ve daha da detaylandırma olanağı bulduk. Sonuçta, amaçlanan kurultayı 14-15 Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirdik. Kurultayımız büyük ilgi gördü. 30 kişi projeyle ilgili görüşünü açıkladı. Tüm konuşmacılar, projeyi onayladığını ifade etti. Sadece bir konuşmacı partileşmek için, biraz daha beklenilmesi gerektiğini, bir konuşmacı ise, parti yerine bir platform kurulmasını önerdi. Ben de kurultayda bir konuşma yaptım. Böyle bir kurultayın yapılması, Kürtler arasında birlik oluşturmayı amaçlayan yeni bir partinin kurulmasına karar verilmesi siyasi çevrelerde ve basında dalgalanmalara, olumlu olumsuz tartışmalara sebep oldu. Irkçı-şoven basında, girişime yönelik demagojik haberler yayınlandı. Yurtdışında yayınlanan Özgür Politika ile, yurtiçinde yayınlanan Yedinci Gündem gazetesinde de, eskiden beri süre gelen yayın politikalarına uygun biçimde, mesnetsiz, karalayıcı, aşağılayıcı, hakaret içeren haber ve yorumlar yer aldı. Kürt düşmanı ırkçı, şoven, faşist kişi ve kurumların bize yönelik söylemleri, bizim için çok anlam ifade etmiyor. Bizi çok etkilemiyor. Ama kimi Kürt çevrelerinden gelen, benzer eleştirilere üzülmemek mümkün değil. Beni çok üzen bu konuda bazı şeyler söylemeyi gerekli görüyorum. Esas konuya girmeden önce, bu yazı ve haberleri kaleme alan ve yayınlayanlarla ilgili birkaç belirlemede bulunmak istiyorum. Eğer, temel insan haklarından yoksun olan bir halk içinden, çağdaş bir burjuva sınıfı oluşmamış, ama Milli Demokratik Devrimin şartları oluşmuş ise; veya bir toplumda işçi sınıfı tarih sahnesine çıkmamış, ama Sosyalist Devrim'in koşulları oluşmuş ise, bu görevi sınıflar adına, küçük burjuva aydınları yüklenir. Bunlar, kitleleri motive edip peşlerine takmak için, parti programını tartışılmaz kutsal ayetler olarak kitlelere sunarlar. Parti ve önderi, herkesin tapınacağı bir mitos haline getirirler. Toplumda var olan çağdışı tapınma kültürü kullanılarak toplumu, oluşturan üniter ve totaliter resmi ideolojinin dar alanına hapsederler. Burjuva veya işçi sınıfının mücadeleyi bizzat yönettiği ülkelerde, devrim ciddi hatalara ve kayıplara düşmeden gerçekleşir. Ama devrim küçük burjuvalar tarafından yönetildiyse, mücadele sağ ve sol sapmalara düşer. Büyük tahribatlara sebep olur. Genellikle mücadele, yenilgiyle sonuçlanır. Adına konuştuğu sınıfın ilke, amaç ve mücadele anlayışına yakın durmayı beceren küçük burjuva hareketleri, genellikle başarıya ulaşır. Ama oluşturdukları ben merkezci, üniter, totaliter resmi ideoloji gereği yönettikleri topluma büyük acılar çektirirler. Kemalizm, Taliban, Baas, Humeyni, Kim İl Sung ve Pol Pot rejimleri bunun tipik örnekleridir. Adına hareket ettikleri sınıfların ilke ve amaçlarından uzaklaşan küçük burjuva örgütleri ise, ciddi savrulmalara düşer, zamanla çeteleşir ve herkesin kullandığı ajan-provokatör organizasyonlara dönüşürler. 1960 yıllarından sonra, sosyalizmle tanışan Kürt aydınlarının çabalarıyla antifeodal, antikapitalist mücadele, kitleselleşmeye başlamıştı. Kürt aydınlarının kurduğu kültürel ve politik örgütler ile, onların çıkardığı yayınlar sonucunda köylü, esnaf, üretici ve küçük işletme sahipleri politikleşmeye başladılar. Politikleşen unsurlar, yerel gerici güçler ve onların arkasında duran kurulu düzene karşı çıkmaya başladılar. Bu süreçte, Kürt toplumu içinde irili ufaklı, onu aşkın siyasi çevre
ortaya çıktı. Bunların hemen hemen hepsi antifeodal, antikapitalist sol
görüşlü çizgilerdi. Bunların önemli bir bölümü mücadeleyi, barışçı demokratik
zeminde sürdürmeden yanaydılar. Bunun için egemen düzenin sahipleri, Kürt uyanışını legal demokratik barışçı zeminden, şiddete yöneltmeye başladılar. Bu evrensel bir mücadele biçimidir. Şayet bir ülkede egemenlerin gücü, legal demokratik zeminde yürütülen muhalefeti durdurmaya yetmezse, o zaman muhalefeti illegaliteye ve şiddete yöneltir. Bu zemindeki üstün gücüne dayanarak, muhalefeti ezer. Ne yazık ki Kürtler de PKK aracılığıyla kendilerine kurulan bu tuzağa düştüler. Önceleri kendilerini "Ulusalcılar" diye tanıtan, daha sonra PKK adıyla ortaya çıkan küçük burjuva devrimcileri, toplumsal sorunları silahla çözme politikalarını oluşturmaya başladılar. Bunu vazgeçilmez, tartışılmaz bir doğru olarak halka dayattılar. Sonuçta kendileriyle aynı amaçları taşıyan, ama farklı mücadele yöntemini benimseyen Kürt örgütlerine saldırmaya başladılar. 12 Eylül'e kadar 100 civarında Kürt sosyalistini öldürdüler. Onlara göre, Kürtlerin tek ve meşru örgütü PKK idi. Halkımız PKK'de birlik olmuştu. Apo da Kürtlerin 'ulusal önderi'ydi. Buna karşı çıkmak ve alternatif olmak, yok edilmesi gereken bir ihanetti. Kürt küçük burjuva devrimciliği, sosyal mücadelenin temel kuralı gereği feodal, kapitalist ve sosyalist kültürler arasında sol sapma ile sağ sapma arasında gidip gelmeye hâlâ devam ediyor. Bu konuda bence Kürt aydınlarının tavrı bilimsel bir incelemeye alınacak çok ciddi bir konudur. Herhangi bir toplumda benmerkezci, üniter ve totaliter bir resmi ideoloji oluşturulduğunda, birçok bilim adamı, edebiyatçı, sanatçı ve entelektüel kişiler, bu ideolojinin cazibesine kapılır ve onun etrafında dönmeye başlar. Kişilerle resmi ideoloji arasındaki ilişki giderek maddi bir temele oturmaya başlar. Bu ilişki derinleştikçe aydınların seviyesinde sığlaşma başlar. Bakan, gören, algılayan, yorum yapıp sentezlere varan entelektüel beyinler, resmi ideolojinin görüşlerini topluma, kendi görüşü gibi sunan bakır bir kabloya dönüşür. Köylerde, Kuran ayetlerini ağanın isteği ve çıkarı doğrultusunda yorumlayan imamlar gibi, bu aydınlar da bilim, edebiyat ve sanatı, resmi ideolojinin emrine sunarlar. Bunlar, her şeyden şüphe eden ve sorgulayan özgür düşünceli aydın olmaktan çıkar, önderin her dediğini gözü kapalı onaylayan fanatik parti aydını haline dönüşürler. Bazıları bunu para, bazıları köşe yazarı, bazıları bilim adamı, sanatçı, bestekar, dil bilimci, tarihçi gibi unvanlar kazanmak, bazıları da milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi olmak için yapar. Birikim ve becerisi ne kadar yüksek olursa olsun, mürit olan bir aydın düşünemez, yaratamaz, tartışmaz ve uzlaşamaz. Sadece demagoji yapar, küfür ve kavga eder. Feodalizm ile egemenlerin eşgüdüm halinde sürüleştirip yönettiği halkını düşünmeye iterek, olayları yorumlayıp doğrulara yönelmesini sağlayamaz. Halkı, ancak düzen müritliğinden parti müritliğine transfer edebilirler. Şimdi girişimimize yönelik eleştiri adına yapılan hakaretlere gelmek istiyorum. Bunun için, kurultay konuşmamı aynen aktararak işe başlamak istiyorum. "Saygıdeğer dostlar, hepiniz hoş geldiniz. Sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlarım. Arkadaşlar, ülke, bölge ve dünya olarak tarihi bir süreçten geçiyoruz. Bu durum, herkesten çok biz Kürtleri ilgilendiriyor. Bu açıdan, aydın ve politikacılar olarak, tarihi bir görevle karşı karşıyayız. İçine girilen bu süreci izlememiz, anlamamız ve tarihi gidişe uygun projeler yapmamız gerekiyor. Dünya tarihine baktığımızda, zaman zaman insan ilişkilerini ve toplumsal yaşamı altüst eden, köklü değişim ve dönüşümlere rastlıyoruz. Böyle dönemlerde tabiri caizse, eski dünya yıkılıyor ve yerine yepyeni bir dünya kuruluyor. Ekonomik, sosyal, kültürel ve politik yaşamı bu değişim ve dönüşümlere uygun şekilde yeniden düzenleyenler, hayatın her alanında gelişip zenginleşirken, bunu başaramayanlar ise eski dünyanın enkazı altında, çağdışı bir yaşam içinde sürünmeye mahkum oluyorlar. Bugün, işte böyle bir sürecin içine girmiş bulunuyoruz. Çünkü dünyayı ve bizi böylesine köklü bir değişim ve dönüşüme iten önemli nedenler var. Daha önce soğuk savaş politikalarının, ulusal kurtuluş savaşlarının ve sosyalist devrimlerin popüler olduğu, toplumsal sorunları şiddetle çözmenin onay bulduğu, iki kutuplu bir dünyada yaşıyorduk. Bu dönem, insanların sistemlerden birinin tüm değerlerine gözü kapalı yandaş, diğerininkine ise karşıt olduğu, uzlaşmaların ihanet sayıldığı bir dönemdi. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte bu politik zıtlaşma büyük ölçüde gerilemeye başladı. Barış içinde yaşama, toplumsal sorunları barışçı diyalog ve uzlaşmalarla çözme anlayışı, öne çıkmaya ve dünya halkları tarafından benimsenmeye başlandı. Teknolojik gelişme, üretimin artması, şirketler arasındaki evlilikler, para ve emeğin mobilize olması, dünyayı hızla küreselleştiriyor. Küçülen dünyamızda artık hiçbir devlet ve rejim, insan hakları, demokrasi ve özgürlükleri "Bu benim iç işimdir, kimse bana karışamaz" sözleriyle baskı altına alma yoluna gidemiyor. Uygar insanlık ailesi, dünyanın her yerindeki insan hakları ihlallerine karşı çıkıyor, ezilenlere yandaş oluyor ve ezen devletleri kuşatma altına alıyor. Ben merkezci, ırkçı, şoven, resmi ideolojilerle yönetilen totaliter rejimler, itibar kaybetmeye başladılar. Birbirinin kimliğine saygı göstermek, kendisi için istediklerini başkası için de istemek, düşünmek ve düşüncesini örgütlemek, özgür, barışçı, demokratik ve paylaşımcı bir düzen içinde yaşamak, günümüzde artık evrensel bir istek haline gelmiş bulunuyor. Silahların susması sonucunda Kürt sorunu başta olmak üzere, toplumsal sorunların barışçı, demokratik uzlaşmalarla çözmek isteyenleri hain ilan ederek baskı altına alan şiddet ortamı, gerileme sürecine girdi. Şiddeti kutsayan, bunu sorun çözen tek araç olarak topluma zorla dayatan politikalar itibar kaybetmeye, barışçı çözümler ise itibar kazanmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne kadar, tüm uygar bireyler ve toplumsal gruplar, büyük bir özveri ve inatla, Türkiye'de demokratik bir düzenin kurulması için, durmadan mücadele ettiler. Ama egemenler, bu istemleri hep, yasak, baskı, zor ve şiddet ile bastırdılar. Uygar, demokratik, çağdaş bir Türkiye için mücadele edenlere büyük acılar çektirdiler. Avrupa Birliği'nin kapılarını Türkiye'ye aralaması üzerine, Türkiye köşeye sıkışmaya başladı. Türkiye, dış sermayeye dayalı kalkınma modeli sonucunda, dünya kapitalist sistemine bağımlı hale gelmiş bulunuyor. Gerek borçlarını ödemek, gerekse AB'ye üye olmak için, önüne konulan şartları yerine getirmeye zorlanıyor. Yani Türkiye'deki toplumsal muhalefet gruplarının yanında, artık küreselleşen dünya da Türkiye'yi demokratik bir değişim ve dönüşüme zorluyor. İçine girdiğimiz sürecin, bu olumlu yönlerinin yanında, birçok olumsuz yönlerinin de bulunduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Örneğin, Türkiye'ye dayatılan Kopenhag Kriterleri'ndeki kişisel ve azınlık hakları, şüphesiz tıkanan demokrasi kanallarının açılmasına olanak sağlayacaktır. Ama Kürt sorununun kesin çözümüne yeterli olmayacaktır. Çünkü Kürtler azınlık değil, üzerinde yaşadığı coğrafyanın asli bir unsurudur. Kısacası içinde bulunduğumuz süreç hem olanaklar hem de tuzaklarla dolu bir süreçtir. Açıktır ki sürece, örgütlü birliklerle katılanlar, olanaklardan yararlanma ve tuzaklardan kurtulmanın yollarını bulacaklardır. Bu tarihi olayın bilincinde olmayanlar, örgütsüz olmayı özgür olma diye nitelendirenler, örgütlü birliğin sorun çözen gücünü görmeyenler, kendini vazgeçilmez kurtarıcı sananlar ile onların peşinden gidenler ise kaybedeceklerdir. Birlik sorunu halkımızın da ortak isteğidir. Zira o tarihi yenilgilerimizin temel sebebinin birlik olmamamızdan kaynaklandığını çok iyi biliyor. Bu yüzden sürekli olarak, Kürt aydın ve politikacılarının yanyana gelmesini, el ele vermesini beraber hareket etmesini istiyor. Buna ilaveten uygar insanlık ailesi de Kürt sorununun çözülmesi için, şiddeti reddeden, halkıyla bağ kurmuş barışçı, demokratik çözümü amaç edinmiş bir Kürt muhatap arıyor. Kısacası yurt ve dünya kamuoyu, insan haklarına dayalı, çoğulcu, demokratik ve güçlü bir Kürt oluşumunun ortaya çıkıp sürece katılmasını bekliyor. Bunu başarmamız halinde Kürt ve demokratik dünya kamuoyunu yanımızda bulacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bildiğiniz gibi son iki yıldır Kürtler arasında, birlik oluşturmak isteyen bir çok girişimler oldu. Ama bunlardan sadece birisi "Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi" çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. Çünkü sadece bu girişim, dünya ve yurt gerçeklerine uygun, halkımızın beklentilerine doğru yanıt veren bir mantığı yakalayabildi. Şeffaf, samimi, özverili ve çoğulcu bir irade oluşturulabildi. Bu girişimin gelişip serpilmesinin önemli bir sebebi de, DBP'lilerle bağımsız kişilerin, aralarında oluşturdukları ilkeli güven ortamıdır. Başlangıçta var olan bazı kuşkuların giderilmiş olmasıdır. Çalışmaların yürütüldüğü süreçte kendini anlatma, karşısındakini anlamaya çalışma, paylaşma ve uzlaşma isteğinin zamanla egemen kılınmış olmasıdır. Birliğe temel yapılan çoğulcu, demokratik, uzlaşmacı yönetim anlayışının egemen kılınmış olmasıdır. Halkımızın istem, beklenti, özlem ve gereksinimlerine doğru cevap verecek bir birliği, acaba hangi temelin üzerine oturtmamız gerekiyor? İzninizle şimdi bu konuya geçmek istiyorum. Bugün yaşadığımız ülkede, düzene uşaklık yapmayan, hangi din, mezhep cins ve sınıftan olursa olsun, hiçbir Kürdün canı, malı ve namusu güvencede değildir. Varlığımız inkar ediliyor, temel insani haklarımız ayaklar altına alınıyor. Yani Kürt sorunu bir sınıf, din, mezhep ve cins sorunu değildir. 20 milyon Kürdü kucaklayan toplumsal kolektif kimliğimizle ilgili bir sorundur. Bunun için birliği, ideolojik bir temel üzerine oturtmamak gerekiyor. Örneğin sosyalist bir birliğe liberaller, liberal bir birliğe ise sosyalistler katılmaz. Bu durum sünni ile alevi, dindar ile laik olanlar için de aynıdır. Herhangi bir ideoloji üzerine oturmayan böylesi birbirliğe katılan insanların, bu tür inançlarını terk etmeleri gerekmez. Kimsenin de böyle bir şeyi istemeye hakkı yoktur. Yapılacak şey, bu inançlarla ilgili çıkarlarımızı, Kürt halkının genel çıkarının arkasına atmaktır. Çünkü Kürt halkının genel çıkarı, hepimizin kişisel, ailesel, örgütsel ve ideolojik çıkarlarından daha önemlidir. Farklı düşünceleri kendine benzetmeye kalkmamak. Farklı olanlara saygı göstermek ve onu anlamaya çalışmak. Birliği birilerine inat veya birilerinin düşmanlığı üzerine bina etmemek, hiç kimseye veya görüşe gözü kapalı yandaş veya karşıt olmamak. Aykırılıklara değil, ortak yönlere yoğunlaşmak ve bu halkayı giderek büyütmek. Çelişerek de beraber iş yapmanın mümkün olduğuna inanmak ve bu görüşün egemen olmasına çalışmak. Ama bunu yaparken, fikir özgürlüğü ve çoğulculuk adına, birlikte yer alan farklı eğilim ve düşüncedeki kişi ile gruplar arasında güvensizlik ortamı yaratacak art niyetli, düşmanca eleştirilere karşı da çok uyanık olmak. Kısacası, kendi içinde birliği yaşatmanın temel koşulu olan, çoğulcu demokratik, barışçı, uzlaşmacı ve paylaşımcı bir kültürün, yerleşip kökleşmesine çaba göstermek. Biz Kürtlerin, özellikle böyle çoğulcu demokratik bir kültüre acilen ihtiyacımız var. Kimliğimizi tanıyıp bize saygı göstermeleri için herkesi çoğulcu olmaya davet ederken, böyle olmaya çaba göstermemek, tutarlı bir davranış olamaz. "Ben olmazsam, ben bu göreve gelmezsem veya şu olursa bu göreve getirilirse ben yokum" diyen ve birlik mantığına ters düşen ben merkezci, klikçi, güven bozucu her türlü düşünce ve eğilimlere karşı çıkmak. Birlik yönetimini, kişilerin karizması yerine, kolektif irade esası üzerine oturtmak, Geçmişte nerede olursa olsun, hangi hatayı yaparsa yapsın, sonra da bunun farkına varan ve hatasından dönme kararlılığını gösteren ve üzerinde anlaşma sağlanan birliğin ilkelerini kabul eden her insana, birliğin kapısını açık tutmak. Şu anda bağımsız veya çeşitli partilerin içinde olan tüm Kürtleri kazanmayı amaç edinmek. Aramızda ilkeli ve kalıcı birliğimizi oluştururken, kendimizi Kürt kimliğinin içine hapsetmemek, aksine toplumun genel çıkarları için, diğer toplumsal muhalefet gruplarıyla, iş ve güç birliği içinde olmak. İnsan hakları ve demokrasi için mücadele edenlere destek vermek. Bunları yaparken hangi soylu görüşün altına gizlenirse gizlensin ve kimin tarafından yapılırsa yapılsın, sonuçta Kürt halkına zarar veren her türlü yanlış politikalara karşı çıkmak. Sevgili dostlar, Hepimiz yıllardır halkımızın mutlu geleceği için çalıştık, çabaladık. Bu uğurda eza ve cefa çektik. Bunca hengamenin içinde bilerek bilmeyerek birçok hatalar da yaptık. Ama çok güzel şeyler de yaptık. Önemli kazanımlar elde ettik. Ama görüldüğü gibi henüz nihai hedefe ulaşmış değiliz. Bugün burada, tarihi bir adım atmak amacıyla toplanmış bulunuyoruz. Bu toplantıdan, halkımızı sevindirecek bir kararla ayrılmamız, omzumuza binen bu tarihi sorumluluğu yüklenmemiz gerektiğine inanıyorum. Arkadaşlar, bugüne kadar halkımıza hizmet etmek için çok dernek, sivil toplum kurumu ve siyasi partiler kurduk. Bunların bir çoğu çeşitli gerekçelerle tarih sahnesinden silinip gittiler. Birkaç tanesi ise hâlâ çalışmalarını inat, kararlılık ve özveriyle sürdürüyorlar. Tüm örgütler, halk için kurulan hizmet araçlarıdır. Örgütler geçici ama halk kalıcıdır. Hiç bir kişi, kurum, parti ve önder Kürt halkından daha büyük ve değerli değildir. Hiçbir örgüt vazgeçilmez kutsal bir varlık değildir. Kutsal olan halkımızdır, halkımızın genel çıkarlarıdır. Bu bakımdan halkımıza daha iyi hizmet verecek bir kurum veya partinin yaratılması durumunda, eskisinden vazgeçmekten de çekinmememiz gerekir. Ama bunu yaparken, binlerce insanımızın binbir emekle meydana getirdiği değerleri korumamız ve yaşatmamız da çok önemlidir. Çünkü bunlar halkımızın ortak kazanımları, ortak malıdır. Biz, şiddetin en popüler olduğu dönemde bile, kendisini vazgeçilmez kurtarıcı, partisini Kürt halkının tartışılmaz temsilcisi, şiddeti ise kurtuluşun tek doğru yolu olarak gösterenlere hep karşı çıktık. Onları, Kürt halkına zarar veren bu yanlışlardan vazgeçmeye davet ettik. İmralı sürecinden sonra, birçok iyi niyetli Kürt "Siz yanlıştan dönün diyordunuz. İşte döndüler, sizin yanınıza geldiler. Artık onlarda barışçı çözüm diyorlar. Aranızda hiçbir fark kalmadı. Neden onlarla beraber olmuyorsunuz?" diyorlar. Onları hatadan dönmeye davet ettiğimiz doğrudur. Biz onlara dönün dedik ama kardeşim, bu kadar mı dönün dedik? Bu inanılmaz dönme sonucunda oluşturulan politika, halkımıza şiddet dönemindeki politikadan, daha çok zarar vereceği açıktır. Vicdan sahibi hiçbir Kürdün, böylesi bir dönmeyi kabul etmesi ve içine sindirmesi mümkün değildir. Keşke denildiği gibi bizim yanımıza gelselerdi. Ama onlar bizim yanımıza değil, düzen partilerinin yanına gittiler. Onlar, şimdi silahların susmasını barış, düzen partileriyle işbirliğini demokratik diyalog, Kürt kimliğinden uzaklaşmayı Türkiyelileşmek diye nitelendiriyorlar. Kürt varlığını yok sayan ve yok etmeye kalkan üniter Kemalist düzeni "Demokratik Cumhuriyet" olarak halka yutturmaya çalışıyorlar. Bu politikanın, 20 milyon Kürdü, düzen içine çekip yok etmek anlamına geldiğini görmemiz ve buna karşı çıkmamız gerekiyor. Saygıdeğer dostlar, Kendini, örgütünü ve ideolojisini alabildiğine yüceltmek, projesini sorunu çözecek tek ve tartışılmaz doğru olarak göstermek, başkalarını ise küçümseyip aşağılamak, geri kalmış toplumlarda, gerçekçi ve doğru politika üretmeyen bazı kişilere özgü bir hastalıktır. Oysaki topluma öncülük yapmak, toplumsal sorunları çözmek için, olabildiğince gerçekçi ve mütevazı olmak gerekiyor. Son yıllarda Türkiye'de politik yaşam, bir yozlaşma, tıkanma ve dağılma sürecine girmiş bulunuyor. Tüm bu olumsuzluklara karşın biz, kültür, sanat, basın yayın ve politik alanlardaki çalışmalarımızı büyük bir sabır, inat ve özveriyle yürütmeye çalışıyoruz. Gücümüzün yettiği, aklımızın erdiği kadar halkımıza hizmet etmeye çalışıyoruz. Buna rağmen omuzladığımız yükü tek başımıza kaldıramadığımızı görüyor ve bunu açık yüreklilikle dile getiriyoruz. Hiçbir çevrenin tek başına bu yükü kaldıramayacağını söylüyoruz. Bunun için Kürt sorununu kendine dert edinmiş tüm insanların el ele vermesi gerektiğini inanıyoruz. DBP olarak "Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi"nin oluşmasında, bugüne kadar yapılan çalışma sürecinde, üzerimize düşen tüm görevleri büyük bir sorumluluk ve özveriyle yerine getirdik. Bu toplantıda halkımızın özlem, istem ve beklentilerine doğru yanıt verecek bir oluşumun yaratılması kararının çıkması halinde, aynı bilinç, kararlılık ve özveriyle katkı sunmaya devam edeceğiz. Sizleri de halkımızın ortak beklentisi olan bu birliğin oluşturulması için özveride bulunmaya, katkı sunmaya davet ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum." 16 Temmuz 2001 Ortadoğu gazetesi kurultayımızı, "Kürt Partisi Yolda. AB'nin istekleri doğrultusunda yeni Kürt partisi için harekete geçildi" başlığıyla manşetten verdi. Yazıda, A. Melik Fırat ve Kemal Burkay'cılar olarak tanınanların Atatürk'e dil uzattıkları, Ermeni ağzıyla konuştukları ve Kuzey Irak'ta kurulacak "kukla Kürt devletini" destekledikleri vurgulanıyordu. Kurultayda hiçbir konuşmacı, Kuzey Irak'la ve oradaki Kürtlerle ilgili bir şey konuşmamıştı. Galiba gazete yaptığı demagojik belirlemelerin içinde bu konuyu da alarak, Kürt düşmanı olan kesimlere daha güçlü bir mesaj vermeyi uygun bulmuştu. Öyle ya Kürt partisi kuran, Atatürk'e dil uzatan, Ermeni ağzıyla konuşan ve Irak'ta Kürt devleti kurulmasını savunanlara dikkat çekerek, kendisine verilen "yurtseverlik" görevini yerine getiriyordu. Bu gazetenin amacını kavramak zor değil. Ama aynı ağzı kullanan Kürt
yazar ve gazetelerine ne oluyor acaba? Bilindiği gibi, bu çevrenin politikacısı, yazar ve çizerleri "Halk HADEP'tir. HADEP halktır. Apo Kürt halkıdır. Halkın tek ve meşru örgütü HADEP ve PKK'dir. Halkımız burada birliğini gerçekleştirmiştir. Apo ulusal önderimizdir" biçiminde belirlemelerde bulunuyorlar. Bu yazılarda da aynı mantık ve görüş sergileniyor. Ben şahsen HADEP, PKK ve Apo'nun özdeşleştirilmesinin gerçeği yansıtmadığı inancındayım. Zira HADEP'lilerin önemli bir bölümü PKK'liler gibi düşünmüyor. PKK'nin tüm üyeleri de Apo gibi düşünmüyor. HADEP'e oy veren Kürtlerin önemli bir bölümünün de HADEP yöneticileri gibi düşünmediği herkesçe bilinmektedir. Bu açıdan Kürt halkının HADEP ile özdeşleştirilmesi halka yapılmış bir haksızlıktır. Keza HADEP'in PKK ve Apo ile de özdeşleştirilmesi de HADEP'e yapılmış bir haksızlıktır. Böyle düşünmeme karşın girişime yönelik eleştirilerde bulunan kişiler, HADEP, PKK ve Apo'yu özdeşleştirdikleri için, ben de verdiğim cevaplarda, istemeyerek aynı şekilde davranmak zorunda kalacağım. Bu arada Deng okuyucularına da söyleyecek bir çift lafım var. Bu yazının Deng okuyucularının seviyesine uygun olmadığının bilincindeyim. Tüm dikkatime rağmen, muhatap aldığım şahıslar yüzünden, yazı stilimin belli ölçüde gerilediğinin farkındayım. Bu bakımdan tüm Deng okuyucularından özür dilerim. Şimdi, adı geçen yayınlardaki bazı eleştirilere sırayla yanıt vermek istiyorum. 1- "Bu halk onların hedef gösterdikleri HADEP ve PKK'in etrafında kenetlenmiştir. Kürdün kalesi ve tek tutunduğu dal PKK'dir. İmralı'ya karşı alternatif oluşturuyorlar. "Haddinizi bilin Kürt halkının temsilcisi bellidir. Gelin onlarla beraber olun" deniliyor. Yazarlara göre, "Kürt halkının illegal temsilcisi PKK, legal temsilcisi HADEP'tir. Başka parti kurmak sahte pehlivanlık, eşkıyalık, siyasi koruculuktur." Bu model, resmi ideolojiyi rehber almış, üniter, baskıcı, yasakçı, asimilasyoncu, totaliter bir anlayışla toplumu yöneten tek partili rejimin, kendisidir. Yani Baas, Humeyni, Kim İl Sung, Taliban, Pol Pot, Stalin ve CHP'nin tek partili döneminin anlayışıdır. Kendi halkıyla, egemenliği altındaki diğer halklara kan kusturan bu tür rejimleri benimsemek ve başkalarına dayatmak, mazlum bir halkın demokrat aydınına, gazetecisine, yazarına yakışmadığı inancındayım. Sonra sizler ve bizler, yıllardır bu siyasi anlayışa karşı çıkmıyor muyuz? Yani Türk'ün, Arab'ın, Fars'in yasakçı, baskıcı, inkarcı, tekelci üniter politikasına 'hayır' derken Kürdünkine 'evet' demek çifte standart değil midir? Kürt halkının HADEP ve PKK etrafında kenetlendiği görüşü doğru değildir. Türkiye'de 20 milyon Kürdün yaşadığı, gerçeğe yakın bir tahmindir. Bu duruma göre, Türkiye'de yaşayan her üç kişiden biri Kürt'tür. Son seçimde 33 milyon seçmenin olduğu tespit edildi. Hesabımıza göre bu seçmenin 11 milyonu Kürt'tür. Son seçimde HADEP 1,5 milyona yakın oy aldığına göre, 9,5 milyon Kürt seçmeni nerede? Belli ki bunlar oylarını HADEP'e değil, başka partilere vermiş bulunuyor. Bu basit hesap bile, Kürt halkıyla HADEP'i özdeşleştirmenin doğru bir söylem olmadığını göstermektedir. Çağımızda toplumlara öncülük eden hiçbir uygar, demokrat insan üniter, totaliter, tek partili rejimleri savunmuyorlar. Bu tür rejimleri çağdışı buluyorlar. Peki o zaman neden, "tüm Kürtler HADEP ve PKK'de bütünleşsin" gibi, demokratik, çoğulcu, çağdaş yaşamla çelişen laflar ediyorsunuz? Çünkü içinde bulunduğunuz fanatizm, beyinlerinizin, düşüncelerinizi yoruma tabi tutmasını engelliyor. Beyinlerinizin bakma, görme, algılama, yorumlama ve sentezlere varma fonksiyonları işlemez hale gelmiş bulunuyor. Bu yüzden aydınlanma ve aydınlatma görevinizi yerine getiremiyorsunuz. Aşağıdaki eleştiriler, bu teşhisimin ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. 2- "Türkiye Kürt kelimesine bile tahammül edemezken, Ankara'nın göbeğinde nasıl olur da 'Kürt Kurultayı' toplanır?" diye soruyorsunuz. Peki 1984-1999 yılları arasında da, Türkiye'de Kürt kelimesi yasaktı. Ama sizler, köyde, kasabada, ovada, dağda ve hatta metropollerde, Kürt devleti kurmaktan bahsediyordunuz! Tüm Kürtleri, ulusal kurtuluş mücadelesine katılmaya davet ediyordunuz! Yani sizler o zaman icazetli Kürt, yalancı pehlivan, eşkıya veya siyasi
korucu muydunuz? Avrupa ve Türk istihbaratı ile iş ve güç birliği mi yapıyordunuz?
Kimlerden para alıyordunuz? 3- "Şiddeti reddettiğinizi söylüyorsunuz. Kürt halkı ve onun gerçek temsilcileri hiçbir zaman şiddeti savunmadılar" diyorsunuz. Bay yazar, bu tür laflar ilk etapta insanların hoşuna gidebilir. Ama beyni olan insanlar bu sözü irdelemeye alınca, bu lafın ne kadar boş bir laf olduğunu hemen anlar. Örneğin ulusal önderiniz(!) Apo Roma'da tarihi bir demecinde şöyle bir belirlemede bulunmuştu. "Ankara'da partileştik. Ortadoğu'da ordulaştık. Avrupa'da devletleşeceğiz." Gördüğünüz gibi sizler çokça "hoş" ama "boş" laflar ediyorsunuz. Hoş-boş laflarla insanları sürekli kandıracağınızı mı zannediyorsunuz? Hafızanızı harekete geçirmek için, bir dakikalığına benimle düşünmeye çalışmanızı rica ediyorum. PKK, 15 yıl içinde şiddeti savunmadı mı? 15 yıl süren, 35 bin kişinin ölümüne, 4 bin yerleşim biriminin yakılıp yıkılmasına, 4 milyon insanın göçebe hale gelmesine 200 bin Kürdün koruculaşmasına sebep olan savaşı kim yürüttü? Sizler gibi düşünmüyor diye, yurtiçinde ve dışında, Türk ve Kürt sol, yurtsever örgütlerine ve korucu ailelerine mensup olması gerekçesiyle, planlı bir şekilde öldürülen yüzlerce insana yönelik saldırılar terör ve şiddet değil de nedir? Kürt halkının şiddeti savunmadığı fikrinize katılıyorum. Bizler de şiddete karşıyız. Durun hele! Yoksa siz çaktırmadan, halkın gerçek temsilcilerinin PKK ile HADEP değil bizler olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Aman "Serok" duymasın, sonra maaşınızı keser ve sizi gazeteden kovar. 4- "Kürt halkı bu uğursuz güçlere karşı sessiz kalmayacaktır. Gerektiği yerde cevap verilecektir." diyorsunuz. Bay yazar, bak resmen bizi tehdit ediyorsun. Hani sizler hiçbir zaman şiddeti savunmuyordunuz? "Biz" yerine "Kürt halkı"nı koyarak kimseyi kandıramazsınız. İnsanın, duygu, özlem, düşünce ve davranışlarını, içinde bulunduğu maddi koşullar belirler. Ben merkezci, üniter, totaliter, tek partili anlayış, şiddet üreten bir fabrika gibidir. Bu düşüncenizi, değiştirmediğiniz sürece, şiddetten yakanızı kurtaramazsınız. Barıştan bahsederek kimseyi kandıramazsınız. Bay yazar, her düşünce, eğilim ve ideoloji gibi, şiddetin de kendine özgü bir karakteri vardır. Bir kimliği düşman diye nitelendirip, onu cezalandırmaya karar verilmesinden itibaren, şiddet uygulamak kaçınılmaz hale gelir. Bu yöntem iç muhalefete karşı da aynen uygulanır. PKK'nin iç muhalefetine yönelik şiddetin sebebi de, işte bu mantıktır. Sizleri saldırgan yapan şey, savunduğunuz monopol ideolojidir. Şiddet sadece fiziki saldırı değildir. Yazınızdaki hakaret ve tehdit, sizin de şiddet yanlısı olduğunuzu gösteriyor. 5- "Demokrasi ve özgürlük, Kürt halkının üç bin yıllık bir düşüdür." Buyurun cenaze namazına. İşte size bir hoş-boş laf daha. Bay yazar, demokrasi, halk ve özgürlük kelimelerinin dünya dilleri arasına girmesinin tarihi senin zannettiğin kadar eski değil. Bugünkü demokrasi ve halk kelimesi, Burjuva Demokratik Devriminden sonra dünya dillerine girmiş bulunuyor. Yani aşağı yukarı 200 yıllık bir geçmişi var. Hadi senin hatırına 100 yıl daha ekleyelim etti 300 yıl. Bir sıfır fazla koymuşsun. Yani ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Yine beyniniz devre dışı. Siz bir yazarsınız. Zeki bir insan olduğunuzdan eminim. Peki neden düşünmeden yazıyorsunuz? Beyninizin yaratıcı fonksiyonunu ortadan kaldıran sebepleri hiç merak ettiniz mi acaba? 6- "70'li yıllarda başta Barzani ailesi, gerici Kürt güçlerinin, ilerici demokratik bir çizgide olan Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak gibi Kürt aydınlarına karşı geliştirdiği komplo..." diyorsunuz. Hadi dünya tarihinden haberiniz yok diyelim. Ama sizin, kendi tarihinizden de haberiniz yok. Söz buraya gelmişken yine bir dakika için belleğinizi harekete geçirmenizi rica edebilir miyim acaba? Kürtlerin temsilcisi olduğunu söylediğiniz partilerinin yöneticileri, Kürt tarihinin, 1984'te başladığını söylüyorlardı. Bu hoş-boş belirlemeyi hatırladınız mı acaba? Biriniz Kürt tarihini 1984'te başlatıyorsunuz. Biriniz ise üç bin yıl önceye götürüyorsunuz. Peki hanginizin dediği doğru? Yoksa ikinizinki de demagojiye dayalı tarihler mi? Kısacası düşünmeden konuşuyorsunuz. Bir kere Sait Elçi, solcu bir insan değildi. Sizin tabirinizle "İlkel milliyetçi" bir aydınımızdı. Ayrıca sizin durmadan küfrettiğiniz Barzani'lerin hayranı ve onların kararlı bir yandaşıydı. Ve onu Barzani'ler öldürmedi. Görüyorsunuz okumadan-araştırmadan, öğrenmeden yazı yazmak insanı mahcup ediyor. Unutmayın sizleri, yazdıklarınızı bir yoruma tabi tutmadan okuyup "bravo" diyen fanatiklerden başka Kürtler de okuyor. 7- "Kurultay anti PKK ve anti HADEP platformuna dönüştürüldü. Bu eşkıya kesim Kürt halkının ulusal önderi Başkan Apo'ya ağır ithamlarda bulundu." diyorsunuz. Apo, İmralı sürecinde eski düşüncelerinin hepsini terk etti. Kürtlerin bir ulus olamadığını dolayısıyla ulusal bir çözümden bahsedilemeyeceğini söyledi. O, Kürtler ulus değil diyor. Sizlerde hâlâ ona ulusal önder diyorsunuz. Olmayan ulusun, ulusal önderi olur mu? Bu koşullarda, mürit olarak ne yaparsanız yapın artık şeyhinizi uçuramazsınız. Apo'nun siyasi düşüncesine ve yöntemine karşı olduğumuz doğrudur. Bu yüzden, halkının mutluluğu ve esenliği için çaba gösteren Kürtler olarak, O'nun, halkımızla ilgili politik yanlışlıklarına karşı çıkmayı bir milli görev biliyoruz. Sizin gibi düşünmeyen Kürtlere, eşkıya diyorsunuz. Devlet yöneticileri de sizlere benzer sıfatlar yakıştırıyor. Onlar gibi düşünmediğiniz için eskiden sizlere, 'terörist' Apo'ya ise 'bebek katili' diyorlardı. Bu benzerlik hiç dikkatinizi çekiyor mu? Peki siz neden devlet yöneticileriyle aynı mantık ve aynı ağızdan konuşuyorsunuz acaba? Bu sizleri hiç rahatsız etmiyor mu? Dikkatinizi bir konuya daha çekmek istiyorum. Yöneticiler, İmralı'dan sonra artık sizler için bu sıfatları kullanmıyor. Ben, bunun nedenini biliyorum, ya siz? 8- "AB yetkilileriyle görüştük. Karen Fogg'a bir metin sunduk açıklaması bunların bu sahte cesareti nereden aldıklarını açıklamaktadır" diyorsunuz. Bizler, hükümetin hazırladığı Ulusal Program'ı irdeleyen, Kürt sorununa çözüm getirmeyen bu metni eleştiren ve Kürtlerin beklentilerini vurgulayan bir metni kişisel imzaya açtık. Bu metni HADEP yöneticilerine de sunduk. Bu kişiler de metni onayladıklarını söylediler, ama imzalamadılar. Yani Karen Fogg'a sunulan metin girişimin değil, farklı düşüncelerde olan Kürt aydınlarının, Kürt sorunuyla ilgili istem ve beklentilerini, AB ülke ve parlamentolarına ileten bir metindi. Kürt aydınlarının bireysel bir eylemiydi. Yani bu konuda da bilgi sahibi olmadan konuşuyor ve yazıyorsunuz. Bir konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçı basın ile sizler, kurultaya yönelik eleştirinizi aynı biçimde, üç temel üstüne oturtuyorsunuz. "Bunlar Kürt partisi kuruyor. Bunu Kemal Burkay yönlendiriyor. Bu parti AB kanadı altında kuruluyor" Bu paralelliğe ne diyorsunuz acaba? Bu benzeşmeden de mi rahatsız olmuyorsunuz? 9- "Paralar dışarıdan akacak Türk polisi yönlendirecek. Bunlarda Kürtçülük yapacak" diyorsunuz. Bizim para konusunda, yağımızla kavrulmaya çabaladığımız, sizler de dahil, herkesin malumudur. Parti, kurum, televizyon, basın-yayın çalışmalarınız da kullandığınız bütçenin büyüklüğü keza biz dahil, herkesin malumudur. "Bu paraları yurtsever Kürtlerden topluyoruz" sözünüz de diğerleri gibi inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Buna ancak aptallar inanır. Abdullah Öcalan, İmralı'da PKK'nin bütçesi, Avrupa bankalarında bloke edilen paralarla ilgili bilgi sundu. Pilot Necati Kaya'nın getirdiği paralarla şehir şehir gezip PKK'yi kurduğunu söyledi. Birçok ülkenin istihbaratlarıyla ilişki içinde olduğunu belirtti. Ulusal başkanınızın(!) kasetler dolusu ifadeleri bakıyorum hiç ilginizi çekmiyor. Neden acaba? Hani ne bileyim, bize hakaret ederken, bir yandan da bu konuları azıcık merak etseniz diyorum. O zaman bir ihtimal titreyip kendinize gelebilirsiniz belki. 10- "Kuzey Irak'ta bağımsız Kürt devletini destekliyoruz biçiminde Türk basın-yayın organlarına demeç veriyorlar. Sizce bunda bir 'bit yeniği' yok mu?" diye soruyorsunuz. Kurultayda, hiçbir konuşmacı bu tür bir laf etmedi. Bu haber Kürt düşmanlığı yapan ırkçı şoven faşist medyada çıktı. Öyle anlaşılıyor ki, siz de onlardan alıp yazılarınıza koydunuz. Bu yayınlarla olan paralelliğiniz doğrusu, dikkatimi çekiyor ve bana acı veriyor. Bunu bir yana bırakalım. Siz neden Irak'ta bir Kürt devletinin oluşmasına karşı çıkıyorsunuz? Emperyalizmin güdümünde olacağı için mi? Peki Ortadoğu'daki tüm devletler, emperyalizmin kontrolünde değil mi? Niye onlara hiçbir şey demiyorsunuz da, sıra Kürtlere gelince kıyameti koparıyorsunuz? O parçadaki Kürtlerin Baas zulmünden kurtulması, kaderini belirleyen bir düzen kurması, sizi niçin bu kadar rahatsız ediyor? Sebep feodalizm mi? Sosyalist olduğunuzu söylüyorsunuz. O zaman feodalizmin bir üretim biçimi olduğunu, bu üretim biçimini ortadan kaldırmadıkça feodalizmin ortadan kalkmayacağını bilmeniz gerekir. Diğer bir deyişle, feodallere saldırarak, onları öldürerek feodalizmin tasfiye edilemeyeceğini bilmeniz gerekmez mi? O zaman sizler neden, feodal üretim ilişkilerini değiştirmeye yönelmeyip sadece feodal beylere saldırıyorsunuz? Bunun iki cevabı var. Ya siz sosyalist değilsiniz. Veya Kürtleri birbirine saldırtan, kardeş kavgası yaratmak isteyenlerin oyununa geliyorsunuz. Bay yazar, ben bu sorunun yanıtını biliyorum, ya siz? 11- "Ve soruyorum. Devletin hiçbir terörist tutumuna maruz kalmadan elinizi kolunuzu sallayıp bir Kürt partisi kurmak için ............. bu cesareti kimden alıyorsunuz acaba" diye soruyorsunuz. Bilimsel bir gerçeği kavramak amacıyla, yine sizden bir kaç dakika için benimle beraber düşünmenizi rica edeceğim. Çünkü Kürt milliyetçileri için kullandığınız 'ilkel milliyetçi' terimiyle, sosyalizm arasındaki ilintiyi irdelemek istiyorum. Sizler milliyetçi olmadığınız için, Kürt milliyetçilerine kızıyorsunuz. Bunu anladım. Peki siz gerçekten sosyalist misiniz? Bence hayır. Neden mi? Sosyalizmi kuramlaştıran, onu birçok ülkede pratiğe geçiren tüm ustalar, milliyetçilikle ilgili şu temel belirlemeyi yapıyorlar. Ezen ulusun milliyetçiliğinin sonu faşizme kadar varan gericiliktir. Ezilen ulusun milliyetçiliği ise demokratik bir taleptir ve işçi sınıfının en yakın dostudur. Bu açıdan tüm sosyalistlerce desteklenmesi gerekir. Bu ustalara göre üretime, gücü kadar katılıp ihtiyacı kadar alma, üretim araçlarının ortak mülkiyetini savunma, sosyalist olmaya yetmez. Eğer bir insan, ezilen ulusların ayrılıp bağımsız devlet kurma hakkını savunmuyorsa, o sosyalist değil, egemen ulus ırkçısıdır. İşte Marksizmin, milliyetçilikle ilgili temel görüşü budur. "Bizi Marksistlerin söylediği değil, ulusal başkanın(!) söyledikleri bağlar" diyorsanız, ona bir şey diyemem. Ama "biz Marksizme inanıyoruz" diyorsanız, o zaman size bir soru sormak istiyorum. Neden Kürt milliyetçiliğine 'ilkel milliyetçilik' diyorsunuz? Kürt partisine karşı çıkıyorsunuz? Çünkü buna karşı çıkmak Marksizme göre egemen ulus ırkçılığıdır. Apo'nun Kürt halkı için 'düşmüş halk' dediğini ve Kürt halkının üçte birine "hasta" üçte birine "delirmiş" üçte birine "tutsak" biçiminde nitelendirdiğini herhalde unutmadınız. Şimdi siz yazarlara soruyorum. Sizler hangi kategoriye dahilsiniz? Türkiye'de ırkçı şoven kesimler bile, Kürt halkı ile ilgili bu tür aşağılayıcı sıfatlar kullanmaya cesaret göstermezken, o zaman Apo'yu nereye oturtmak gerekiyor? Ayrıca ulusal başkanın(!) geçmişteki Kürt harekâtları için "Bunlar M. Kemal'in Demokratik Cumhuriyet kurmasını engellemek için, yabancı ajanlarca sahneye konulmuş gerici hareketlerdir" dediğini de inşallah unutmamışsınızdır. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün, dünya sosyal mücadele tarihinde Apo gibi halkına, halkının tarihine ve tarihsel önderlerine hakaret eden bir politikacı gördünüz mü? Türkiye'de patronların en büyük kuruluşu olan TÜSİAD bile "Etnik partilerin kurulmasına izin veren hukuki düzenlemeler yapılmalıdır" derken siz hâlâ Kürt partisinin kurulmasına karşı çıkıyorsunuz. Sosyalist olarak, Türk sermaye sınıfının bile gerisine düşmek, sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Neden Kürtlere bu kadar hakaret edip düşmanlık yapıyorsunuz? Bu durumda size soruyorum, sizin nereniz Kürt? 12- "PKK ve onun ölümsüz şehitlerinin yarattıkları yüce değerlere kirli ellerini uzatmaktan geri kalmayan sözde Kürt politik çevreleri, PKK'siz ve Kürtsüz bir Kürt partisi kuruyorlar" diye yazmışsınız. Burada da üniter resmi ideolojiniz gereği, Kürtlerle PKK'yi özdeşleştiriyorsunuz. Dolayısıyla, madem yeni oluşumda "PKK yok, o halde Kürt de yoktur" diye düşünüyorsunuz. Ulusal Program'ın hazırlanması sırasında, AB'nin Türk yasalarında yapılmasını istediği değişikliklerin tartışıldığı dönemde, başta MHP olmak üzere tüm ırkçı-şoven, militarist güçler, devletin üniter yapısına helal getirecek her türlü değişime karşı çıktılar. Türkiye'deki tüm faşizan odaklar bu konuyu sürekli gündemde tutuyorlar. HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak Yedinci Gündem'in 8. sayısında yer alan basın açıklamasında parti olarak, devletin üniter yapısının savunucusu olduklarını söylüyor. Peki Türkiye'deki Kürt düşmanı ırkçı-şoven odaklarla sizler arasındaki bu siyasi paralelliği nasıl açıklıyorsunuz? Türkiye'deki üniter devleti savunduğunuza göre o zaman neyin kavgasını veriyorsunuz? Hele o 'sözde' kelimesi, sizi tam ele veriyor. Biliyorsunuz devlet yöneticileri de sizler için "Sözde Kürt temsilcisi, sözde Kürt parlamentosu, sözde Kürt televizyonu, sözde Kürt gazetesi ..." deyip duruyorlar. Görüyor musunuz? Bir elmanın iki yarısı gibisiniz. Şimdi şehitler konusuna gelelim. Hangi milletten olursa olsun, hangi din, renk ve mezhepten olursa olsun, soylu bir amacın gerçekleşmesi mücadelesinde yaşamını yitiren her insan saygıdeğerdir. 15 yıl süren savaşta her iki taraf, ölen mensuplarını şehit ilan etti. Cenazelerini bayrak, flama ve marşlarla kaldırdı. Bu merasimler kitleleri motive etmede yoğun bir şekilde kullanıldı. Şehit aileleri belli ideolojilerin altına çekilmeye çalışıldı. Bu ajitasyon ve propagandalarla insanların beyinleri geri itildi; duyguları öne çıkarıldı. Kitleler fanatize oldu ve uçlara savruldu. Her iki taraf da fanatize edilmiş bu kitleleri kullanarak politikalarını kitlelere taşımaya çalıştılar. Yazar ve çizer yurttaşlarımızın yine belleklerine bir kere daha seslenmek istiyorum. İmralı'dan sonra artık bu tür şeylerin yapılmadığı dikkatinizi çekiyor mu? Her iki taraf da artık flama, bayrak, marşlarla şehit edebiyatı yapmıyorlar. Ölen öldü. Şehit aileleri acılarıyla başbaşa kaldılar. Kürtlerin tabiriyle "Çû ji kîsê bavê wana." Ayrıca, Apo, İmralı'da Türk şehit analarından özür dilerken, kendi şehitlerine bile sahip çıkmadı. Karşı avukatların şehitlerine yönelik saldırılarına da ses çıkarmadı. Apo, halkımızın elit kesimine mensup 30 bin insanın kanının hesabını veremez. Ama ben, onun hiç olmazsa, Kürt şehit analarından özür dilemesini hâlâ bekliyorum. 13- Yedinci Gündem gazetesinin 8. sayısında Delil Karakoçan imzasıyla
yayınlanan yazıda Öcalan'ın ağzından aktardığı sözlere gelmek istiyorum.
Bay Karakoçan şöyle yazıyor: Sizlere göre, Apo'ya PKK ile HADEP'e karşı çıkan herkes ajandır, polistir. Hele bizim gibi muhalifleri bir yana koyalım. Eskiden beri içinizdeki farklı düşünen konuşan ve yazana da polis diyordunuz. Polistir diyerek dışladığınız, aşağıladığınız, işkence ettiğiniz ve hatta öldürdüğünüz yandaşlarınızın sayısını bileniniz var mı? Hani bazen düşünüyorum: PKK siyasi bir parti mi, yoksa polis akademisi mi? Zira bu kadar çok polis, ancak bir polis akademisinde bulunabilir. Uluslararası komplonun Apo'ya değil, Kürtlere kurulduğuna inanıyorum. Apo, bu komplonun mağduru değil, temel aktörlerinden biridir. O, kendisine verilen rolü oynuyor. "Gelsinler burada üç gün kalsınlar, bravo derim onlara" lafına ne diyeyim bilmem ki? Belli ki ulusal başkanın(!) da hafızası çok zayıf. Öyle ya, Diyarbakır zindanlarında sistematik işkence altında yıllarca direnen, on binlerce PKK'liyi nasıl unutabilir? Yemek, su, sigara, çay yok. Mektup yazmak-almak yok, radyo-televizyon, kitap-gazete yok. Doktor ve ilaç yok. Ama her gün işkence var. Peki bunları hatırlamıyorsun diyelim. Ölüm oruçlarında, direnişlerde yaşamını yitiren, PKK'nin önder kadrosuna mensup insanları da mı hatırlamıyorsun. 30 bin şehit gibi bunları da mı unuttun. Unuttuğun veya kaale almadığın o insanlar sorgularda, mahkemelerde, ölüm cezasını alacağını bildiği halde, PKK'nin amaç ve ilkelerini yiğitçe savundular. Senin gibi analarını Türk yapmadılar. "Devlet bana imkan versin ona hizmet edeyim" demediler. Hadi biz Kürt değiliz veya hain Kürdüz. Bizden utanmıyorsun diyelim, peki bu yoldaşlarından da mı utanmıyorsun? Tutuklu olmanın getirdiği sıkıntıların dışında, maddi bir işkence görmeden, doktor gözetiminde yaşayan, PKK Başkanlık Konseyi dahil, herkesle haberleşen, bir kişinin, kendisinden başka hiç bir insanın, İmralı'da üç gün dayanamayacağını söylemesine bilmem ki ne demeli? Sadece gülüp geçmek yeterli mi? Malum İmralı, Başbakanlık Kriz Merkezi'nin denetimindeki özel bir ekip tarafından karadan, denizden ve havadan korunuyor. Yani kuş uçurtulmuyor. Ve Kürtlerin ulusal başkanı(!) buna rağmen oradan, örgüt birimlerine, basın-yayın kurumlarına parti ve sivil toplum örgütlerine demeç veriyor, görüş bildiriyor. PKK'nin 7'nci Kongresi'ne rapor sunuyor. Demokratik Cumhuriyeti temel alan bu rapor okunuyor ve onaylanıyor. Bizim, AB, devlet ve MİT'le işbirliği içinde olduğumuzu söyleyen yazarlara sesleniyorum. Peki, Apo'nun bu durumuna hangi sıfatı uygun buluyorsunuz? Demokratik Cumhuriyet Projesine karşı çıkmayı, uluslararası bir komplo olarak nitelemekte, komik bir demagojiden öteye geçmez. Ortaçağda site demokrasileri, bir avuç soylu hariç herkesi dışlayan bir yönetim biçimiydi. Çağımızdaki demokrasi, Burjuva Demokratik Devrimiyle ortaya çıkmış bir yönetim anlayışıdır. Keza Cumhuriyet de yine, Burjuva Devrimi sonucunda, babadan oğula geçen yönetim yerine, halkın oylarıyla seçilmiş temsilciler aracılığıyla toplumu yönetme anlayışı sonucunda kurumlaşmıştı. Yüzyılı aşkın bir bocalamadan sonra iki anlayışın sentezi sonucunda, Demokratik Cumhuriyet terimi çağdaş yaşamı belirleyen bir kavram haline geldi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte aydınlar, bu yönetimi, antidemokratik yönlerine dikkat çekerek, cumhuriyetin demokratikleştirilmesi gerektiğini dile getirmişlerdir. Yani bu tabir Apo'nun bulduğu bir tabir değildir. Türkiye'de 75 yıldan beri ilerici, devrimci, aydınların gündemde tuttuğu bir konudur. Apo, bence bilinçli olarak bu terimin altını doldurmuyor. Böylece Türkiye'deki düzenin demokratik cumhuriyet biçiminde algılanmasına katkı sunuyor. Bugün Türkiye'de ırkçı, şoven, faşist kişi, kurum ve partiler bile özgürlük, sosyal hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarını savunduklarını söylüyorlar. Ama hepimiz biliyoruz ki, onların bu terimlerden anladıklarıyla, bizim anladıklarımız çok farklıdır. Altı boş bırakılan bir terimin altını, herkes kendi çıkarına uygun şekilde doldurur ve onu dejenere eder. Demokratik Cumhuriyet, tüm halkların, cinslerin, sınıfların, kültürlerin, dillerin, din ve mezheplerin eşit haklara sahip olduğu çoğulcu, katılımcı, paylaşımcı bir düzendir. Bu açıdan üniter olan bir cumhuriyet demokratik olamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik olabilmesi için Kürtler başta olmak üzere, ülkede yaşayan tüm halkların varlığını kabul etmesi, yasalarda bu hakları Türklerle eşit hale getirmesi gerekiyor. Apo, Kürtlerin halk olmadığını, geçmişteki Kürt ayaklanmalarını padişah ve halifeliği getirmeyi amaçlayan gerici hareketler olduğunu, bağımsız devlet, federasyon veya otonomi istemenin toplumsal barışı bozucu istekler olduğunu söylüyor. Böyle düşünen ve konuşan bir insanın istediği demokratik cumhuriyet, bugünkü düzenin ta kendisidir. Sizler de, bu söylemin altını doldurmadan tekrar ediyorsunuz. Düzen sahipleri de bundan yararlanıp, mevcut yönetimi demokratik cumhuriyet diye kitleye yutturuyor. İşte bu yüzden sizlerin Demokratik Cumhuriyet anlayışınıza karşı çıkıyoruz. Öcalan, yargılanıp idama mahkum edildi. Şu anda derin devletin özel bir timi tarafından, denetim altında tutuluyor. Sizler kabul etmeseniz de, her konuda uzmanlaşmış kişilerden oluşan bu ekip tarafından yönlendiriliyor. Bu somut durum karşısında, PKK'nin yönetim kadroları başta olmak üzere, sizlere düşen görev, onun dediklerini gözü kapalı tekrar etmek olmamalı. Somut durumun somut analizlerinden hareketle, mevcut duruma uygun yeni politika ve projeler oluşturmalısınız. Bir kere daha tekrar ediyorum, HADEP'le PKK'yi ve Apo'yu özdeşleştirmek HADEP'e haksızlık yapmaktır. Çocuklarını savaşa kurban vermiş, evi-barkı, köyü yıkılmış, göçtüğü metropollerde sefalete mahkum olmuş, acı çeken Kürtler HADEP'in tabanını oluşturuyor. Bunlar, HADEP veya PKK'nin program ve tüzüğüne kalıp basan insanlar değildir. Öcalan'ın sağ ve sol sapma arasında gidip geldiğini artık anlamalısınız. O Şam'da başka konuşuyordu, İmralı'da başka. Meşhur Kürt atasözünde söylendiği gibi: "Ew cara şefîî ye, cara jî henefî." Son günlerde HADEP'e katılan bazı politikacı ve aydınlarla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bu insanların büyük bir bölümü, harekete emek vermemiş, bir katkı sunmamış, örgütlerin sırtına binerek bir yerlere gelmek isteyen, hazır yiyicilerden oluşuyor. Partisine emek vermiş, zor günde mücadele etmiş eza ve cefa çekmiş insanlar dururken, şahsi çıkarını Kürt halkının çıkarı önüne koyan bu insanların yönetime getirilmesi, yurtsever HADEP tabanını rahatsız etmektedir. Kürtler arasında ilkeli ve kalıcı bir birliğin oluşturulmasını tartıştığımız 13.02.2000 tarihli toplantıda yaptığım konuşmada HADEP'le ilgili şu belirlemeleri yapmıştım. Bu belirlemeyi tekrar etmede yarar görüyorum. "Sadece HADEP'e bir teklif götürmedik. Gözü kapalı yandaşlık gibi gözü kapalı karşıtlık da politik bir davranış olmadığını biliyorum. HADEP'e teklif götürmememizin nedeni duygusal bir karşıtlık değil, somut politik gerçeklerdir. Bugün HADEP, merkez yöneticileriyle tabanı farklı ideolojik ve politik davranış içinde olan bir partidir. Ayrıca yönetim kadroları arasında da, yürütülen merkezi bir politika da mevcut değildir. Kimi yöneticiler eski politikanın devamını, kimileri misyonunu yitirdiği için partinin kapatılmasını, kimileri sisteme entegre olmayı, kimileri ise partinin kendi hiyerarşisi içinde yeniden yapılanmasını istiyor. Bana göre HADEP'in bu iç tartışmasını bir neticeye ulaştırıp, merkezi politikasının ne olduğunu kamuoyuna deklere edip, bu doğrultuda adımlar atması aşamasında ancak bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Fındık kabuğunu doldurmayan çelişkileri abartıp bölünmek ne kadar yanlışsa, maddi temeli olan ayrılıkları görmemezlikten gelmek de o kadar yanlıştır. Duygularımızla değil aklımızla hareket etmeye özen göstermek zorundayız." Kısacası PKK'nin Kürt halkına katacağı bir şeylerin olduğu inancında değilim. Ama HADEP için böyle düşünmüyorum. HADEP, PKK ile özdeşleştirilmesine karşı çıkıp, tüzel kişiliğini koruması ve yetkili organlarında geçmiş politikasını tartışmaya açması halinde, geleceğe yönelik olumlu adımlar atabilir. Bu süreçteki diyaloglarla ortak projeler oluşturabiliriz. Bu diyalog, iş ve güç birlikleri bizi bir entegrasyona doğru götürebilir. Kazanılan 37 Belediye, HADEP ve halkımız açısından önemli bir kazanımdır. Ama HADEP bu kazanımı değerlendirmiyor. Parti, belediyeleri belli hedeflere doğru yönlendiremiyor, motive edemiyor. Parti ile belediyeler birbirini kemiriyor ve birbirinden uzaklaşıyor. Kısacası parti ve belediyeler, bırakalım oy vermeyen Kürtleri, HADEP'li vatandaşları bile memnun edemiyor. HADEP bu haliyle kendi partililerine bile umut taşıyamıyor. Bunun için hiçbir çevrenin ve ideolojilerin, Kürt sorunu gibi karmaşık ve ağır bir yükü tek başına kaldıramayacağını söylüyoruz. Kürt sorununu kendine dert edinmiş, dindarından sosyalistine kadar tüm Kürtlerin birlikte hareket etmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Girişimin mantığı, amaç ve ilkeleri ortadadır. Biz Kürt halkının çıkarını her türlü çıkarın önüne koyan bir birliğin kurulmasını istiyoruz. Bize hakaret ederken, hiç olmazsa söylediklerimizle ilgili düşüncelerinizi söyleyin. Örneğin PKK, HADEP ve siz yazarlarla farklı düşündüğümüz birkaç konuya dikkatinizi çekeyim. Bu iki farklı görüş üzerine düşünün ve kimin doğru, kimin yanlış olduğu konusundaki fikrinizi söyleyin. a- Sizler, silahların susmasını barış olarak gösteriyorsunuz. Sanki Apo'yla devlet oturup Kürtlere belli haklar tanıyan bir antlaşma yapıldığı izlenimini veriyorsunuz. Hâlâ dağlardaki çatışmalarda yandaşlarınız öldürülüyor. Köylülere karşı yürütülen baskı ve şiddet aynen devam ediyor. Köye dönme, yaylaya çıkma yasak vs. 1 Eylül dünya barışının kutlanmasına izin verilmiyor. Zaten devlet yetkilileri de "Terörü kontrol altına aldık. Ama bitmiş değil. Mücadele aynı kararlılıkla yürütülüyor" diyorlar. Bu somut durumda sizlerin barış sözleriniz kitleleri pasifize etme ve düzene boyun eğmeye hizmet etmiyor mu? b- HADEP düzen partileriyle kurduğu ilişkiyi demokratik diyalog diye gösteriyor. Biz ise bu ilişkileri, Kürtleri düzen içine çeken tehlikeli bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Kürt halkındaki düzen karşıtı muhalefeti ve antifaşist bilinci sulandırdığına inanıyoruz. c- Keza HADEP son yıllarda sürekli Türkiyelileşmekten, Türkiye partisi olmaktan bahsediyor. Biz bunun Kürt kimliğinden kaçış olduğunu söylüyoruz. HEP, DEP, HADEP, DDP, DBP, DKP'nin hepsi Türk kanunlarına göre kurulmuş, Türkiye'de politika yapan partilerdi. Yani bunların hepsi Türkiye partisiydi. Türkiyelileşme lafı sanki bir yere "Biz eskiden Kürt partisiydik. Ama artık böyle değiliz" mesajı verilmiyor mu acaba? Yani Kürt kimliğinden uzaklaşmak, kaçmak değil mi? d- Sizler Kopenhag Kriterleri'nin Kürt sorununu çözeceğini söylüyorsunuz. Biz ise bu belirlemenin doğru olmadığını söylüyoruz. Kopenhag Kriterleri'nin ilk cümlesi şöyledir: "Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleşmesi" Görüldüğü gibi burada söylenen şudur: Azınlıklarla kişisel özgürlükleri koruyan kurumların istikrarını gerçekleştirmek gerekir. Bize göre Kürtler, yaşadığı coğrafyada azınlık değil, bir asli unsurdur. Bu açıdan Kopenhag Kriterleri önemli bir demokratik açılımdır, ama Kürt sorununu çözmez. e- Demokratik Cumhuriyet Projesi'nin de keza yukarıdaki konularda olduğu gibi, Kürt halkını yanıltan, düzen içine çekip eritmeyi hedefleyen bir tuzak olduğunu belirttim. f- Sizler "ulusal bir önderin" emrinde yönetilen, ben merkezci, totaliter ve üniter bir politikadan yanasınız. Biz ise kolektif bir hiyerarşi içinde katılımcı, paylaşımcı, çok sesli, çok renkli çoğulcu bir politikadan ve yaşamdan yanayız. Sizlerden ricam şu: Bize kızın, sizi rahatlatacaksa hakaret ve küfür de edin. Ama yukarıdaki farklı iki görüşten hangisinin Kürtlere zarar verdiğini, hangisinin yarar sağladığını bir düşünün ve vardığınız neticeyi kamuoyuna açıklayın. Biz PKK'ye, HADEP'e ve sizlere düşmanlık yapmıyoruz. Sizlerin Kürt halkına zarar veren düşünce ve uygulamalarınıza karşı çıkıyoruz. Sonuç olarak şunu söylüyorum. Asırlardır çektiğimiz acılar, gördüğümüz hakaretler, uğradığımız kıyımlar yüzünden, gereğinden fazla heyecanlıyız, kızgınız. Ama bizim heyecana değil, düşünmeye ihtiyacımız var. Konuşmadan, yazmadan, proje yapmadan önce sakin olmalıyız. Bu sükûnet içinde okumalı, araştırmalı bilgi toplamalıyız. Bu bilgilerin doğru ve yanlışlarını birbirinden ayırmak için düşünmeliyiz. İşte bundan sonra elde edilen doğru donelere dayanarak konuşmalı, yazmalı ve karşılıklı tartışmalıyız. Son sorum şu: Buna var mısınız? |
||||||
|
||||||