Bazı sorular ve cevaplar: (*)

Kemal BURKAY

Silahlı Mücadele ne zaman?
PSK-PKK Protokolü bir hata mıydı?
HADEP'le ortak imza olamaz mı?

Okurumuz G. Kaymaz 13 Haziran tarihli mektubunda şöyle diyor:

Her şeyden önce yeni web sayfanızı çok beğendiğimi belirtir ve bunun yanında da sizleri kutlarım.

Yalnız yeni sayfanıza, Kürt müziği, kültürü ve Kürdistan'dan bazı görüntüler eklerseniz daha da renklenir kanaatindeyim.

Sizlere sormak istediğim birkaç sorumu yanıtlarsanız sevinirim:

1- PSK silahlı mücadeleyi yıllardır gereksiz ve zararlı gördü. Ama işgalci güçler demokratik mücadele kanallarını hep tıkadı, gazeteler ve partiler kapatıldı, ölümler ve saldırılar arttı ve ben şimdi soruyorum: bugün değil de ne zaman?

2- 1993 yılında PSK ile PKK arasında bir protokol imzalanmıştı. Halen merak etmekteyim, sizler o zaman Apo'nun TC'nin adamı olduğundan haberdar değil miydiniz? Yazılarınızdan ve şimdiye kadarki yayınlarınızın çoğundan da anlaşıldığı gibi o zamanlar da şüpheleriniz vardı. Peki o zaman neden Apo'yu ciddiye alıp da onunla protokol imzaladınız? Bir yerde onu daha da popüler etmediniz mi?

3- Artık herkes Apo'nun, PKK'nın ve de HADEP'in devletin maşası olduklarını biliyor. Peki neden ülkede halen HADEP'le ortak imzalar atılmakta? Zavallı tarih yurtseverleri ve ihanet güçlerini nasıl birbirinden ayırt edebilecek, merak ediyorum?

Şimdilik hoşçakalın.

Öncelikle sayın Kaymaz'ın web sayfamızla ilgili olumlu değerlendirmesi için teşekkürlerimizi belirtelim. Sözkonusu öneriler ışığında eksiklerimizi zamanla gidermeye, sayfayı daha da zenginleştirmeye çalışacağız. Sorulara gelince:

1- Biz, ezilen halklar ve sınıflar için zorunlu olduğunda ve koşullar elverdiğinde silahlı mücadeleye, bu tür bir direnişe karşı değiliz. Tarihte ve çağımızda bunun pekçok örneği var. ABD Bağımsızlık Savaşı, 1789 Fransız Devrimi, 1917 Ekim Devrimi, Vietnam, Cezair, Küba ve daha onlarca örnek... Bizzat Kürdistan'daki silahlı direnişler.. Zulme karşı direniş, Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirisi'nde bir hak olarak tanınmıştır. Dinler bile zulme karşı direnişi bir hak sayar.

Bir başka deyişle, zulme karşı direniş, silahlı ya da silahsız olsun, meşru bir haktır.

Ancak, meşru bir hak olması, ona olur olmaz başvurmayı gerektirmez. İç ve dış koşullar, güç dengeleri buna uygun düşmelidir. Elverişsiz bir zaman ve zemindeki silahlı eylem size değil, karşı tarafa yarar sağlayabilir. Böyle bir durumda silahlı eylem sizi zafere ulaştırmıyacağı gibi daha da büyük kayıplara uğramanıza yol açabilir.

Koşullar silahlı eyleme uygun değilse, mücadeleyi diğer yöntemlerle sürdürmeli. Tek ya da başlıca mücadele biçimi silahlı eylem değildir. Aksine temel mücadele biçimi siyasaldır ve silahlı mücadele belli durumlarda onun uzantısıdır.

Koşulları iyi değerlendiren, uzak görüşlü bir siyasi parti ve lider bu hesabı yapmalı ve ona göre mücadele yöntemlerini seçmelidir.

Bizim PSK olarak, başından beri silahlı mücadeleye yaklaşımımız bu çerçevede oldu ve bunu her zaman dile getirdik.

Kanımızca Kürdistan'da, özellikle kuzey parçası bakımından silahlı mücadelenin başarı şansı yoktu.

Bunun nedenlerini geçmişte pekçok kez yazdık; ama erinmeyip bir kez daha özetle dile getirelim:

a) Kürdistan dört devlet arasında bölüşülmüş ve aynı zamanda sözkonusu hasım güçler tarafından kuşatılmıştır. Bu, direniş güçlerinin dış dünyayla ilişkilerini engelliyor. Silahlı mücadele başta para ve silah olmak üzere büyük lojistik destek ve dışarıyla ilişki gerektirir. Pratikte de görüldüğü üzere, herhangi bir parçada silahlı direniş başlatan bir Kürt örgütü, kaçınılmaz olarak komşu ülkelerden (duruma göre Irak, İran, Suriye veya Türkiye'den) destek arıyor. Bunlar ise Kürdistan'ı bölüşmüş olan ve Kürt halkının hiçbir parçada özgür olmasını istemeyen güçlerdir. Bu devletlerin herbiri, olsa olsa, birbirleriyle kozlarını paylaşmak için Kürt örgütleriyle ilişki kurar, onları kendi çıkarlarına kullanmak isterler. Sonuçta bu ilişkiler Kürt politikasını ipotek altına sokar. Bunun pekçok örneği görüldü ve bugün de görülebilir.

b) Çağımızda her ulusal kurtuluş hareketi uluslararası destek gerektirir. Oysa Kürt halkının durumu bu bakımdan da, ne yazık ki son derece olumsuzdur. Bölgenin dört güçlü devleti arasındaki bu parçalanmışlık, aynı zamanda uluslararası düzeyde desteği de engelleyen bir durumdur. Büyük ya da küçük olsunlar, öteki devletler, bölgenin bu dört devletini karşıya almak istemiyor. Uluslararası ilişkiler insani ilkelere değil, çıkarlara göre yürütülüyor. Bu nedenle Kürt sorunu, geniş boyutlarına rağmen, bir türlü uluslararası düzeyde layık olduğu ilgiyi ve desteği göremiyor.

c) Türkiye bir NATO ülkesidir ve bu durum Kürdistan'ın Kuzey Parçasındaki mücadele için bir başka elverişsiz koşuldur. NATO'nun desteğine sahip Türkiye'ye karşı silahlı mücadele, ancak karşı kampın (Sovyetler'in) tam desteğiyle başarıya ulaşabilirdi. Oysa Türkiye ve öteki bölge ülkelerine karşı, öteden beri iyi komşuluk ilişkilerine dayalı bir nötürleştirme politikası izleyen Sovyetler, Kürtlere gereken desteği vermekten kaçındılar. Bugün de aynı politikayı Rusya Federasyonu sürdürüyor ve zaten eski gücü de yok.

Partimiz başından beri sözkonusu durumu ve güç dengelerini göz önünde tutan bir politika izledi, silahlı eylem için koşulları uygun görmedi ve siyasal mücadele yöntemlerini seçti.

Kanımızca gelinen durum da bize hak vermektedir. Silahlı mücadele PKK eliyle değil de başka örgütler eliyle de yürütülseydi, PKK'ya özgü bazı yanlışlardan ve bunun yol açtığı tahribatlardan kaçınmak mümkün olsa bile, sonuç değişmiyecekti; yani zafer şansı yoktu, buna karşılık bedeli yine yüksek olacaktı.

Bir de işin başka yanı var. Bazan karşı taraf sizi kendi minderine çekmek ister, sizin için elverişli olmayan zamanda silahlı eylemi dayatır, sizi kolayca ezebilmek için. Kanımızca, Türk rejimi ve ardındaki güçler bunu hem Türk soluna hem de Kürt hareketine yaptılar. 1960'lı yıllardan başlayarak sınıf mücadelesi ve Kürt ulusal hareketi daha olgunlaşmadan, onu kitlelerden kopuk silahlı eylemin içine çekmeye çalıştılar ve başardılar da..

Bize göre yapılması gereken kitle içinde siyasal çalışmaydı. Kitleleri kazanmadan, onlar harekete geçirilmeden hiçbir mücadele kazanılamaz. Kürt ulusal hareketi bakımından, sözkonusu parçalı koşullarda, yan yana yaşadığımız halkların devrimci ve demokratik güçleriyle işbirliği ve dayanışma stratejik önemdedir. Bu dayanışmayı sağlayıp her iki halkın güçlerini demokrasi ve devrim yönünde seferber edebilseydik, hem Türkiye'nin demokratikleşmesi, hem de Kürt halkının özgürlüğü kolayca kazanılabilirdi. Her iki halkın kitle gücünün önemli bir oranda harekete geçirilebildiği böylesi bir durumda rejim açısından onu bastırmak olanaksız olurdu.

Bizim stratejimiz buna yönelikti ama ne yazık ki sol ve yurtsever hareket dağınıktı. Türk ve Kürt solunun bir kesimi kısa yoldan sonuç almaya, maceraya yöneldi. Kürt yurtsever hareketinin bir kesimi Türk soluna karşı güvensizdi, demokrasi ve devrim için ortaklaşa mücadelenin gereğini kavramadı, önemsemedi. Türk solunun bir kesimi de Kürt hareketinden uzak durmayı seçti. Böylece mevcut sol ve yurtsever örgütlerin herbiri bir yana çekti ve bizim çabamız, doğru olduğuna inandığımız sözkonusu stratejinin başarısına yetmedi. Rejim, PKK eliyle Kürt hareketini yanlışa itmeyi, Kürt potansiyelini büyük ölçüde heder etmeyi başardı.

Bugün de, hem Türkiye'nin demokratikleşmesi, hem de Kürt halkının özgürleşmesi için izlenmesi gereken strateji kanımızca yine bundan başkası değil. Türk ve Kürt halk kitlelerini demokrasi ve özgürlük, bu doğrultudaki değişim yönünde hazırlamak için ağırlığı siyasal çalışmaya vermek ve her iki halkın tüm ilerici güçlerini, dayanışma içinde bu ortak hedefe yöneltmek lazım.
Rejimin süregelen tüm saldırılarına, uzlaşmaz tutumuna rağmen, karamsar olmak için neden yok. Günümüzde iç ve dış koşullar geçmişe oranla daha elverişlidir ve rejimi değişim yönünde zorluyor. Tutucu güçlerin hırçınlaşması ve içe kapanma çabaları da bunun ürünü.

2- Bu soruyla Protokol yaptığımız gün de daha sonra da zaman zaman karşılaştık. Sizin sormanız da iyi oldu. Bu vesileyle bir kez daha bu konu üzerinde duralım.

Öncelikle şunu belirtelim ki siyasette ilkeler de vardır, politik esneklik de. Bu ikisinin iyi bir dengesi olmadan olumlu sonuç alınamaz.

İlkelerin başında ana hedefi, dostu düşmanı şaşırmamak gelir. Ama mücadelede uzlaşmalar da vardır. Günü gelir insan düşmanıyla bile görüşür, sorunu barışçı yollardan çözmeye çalışır. PKK ise rejimin Kürtler içinden örgütleyip karşımıza çıkardığı bir güçtü. Karşı tarafın oyununu bozmak için de yapılması gerekenler vardı.

Bizce PKK'nın niteliği daha ortaya çıktığı ilk yıllarda oldukça açıktı. Siyasal mücadeleyi, legal çalışmayı ve barışçı yöntemleri tümden reddediyordu. Silahlı mücadele adına şurda burda anarşizan eylemler yaptı, sol ve yurtsever örgütleri hedef seçti, aşiret kavgaları çıkardı. Yani hedefleri de yöntemleri de yanlıştı.

Biz daha o dönemde (1977-79) PKK'nın yalnızca anarşizan bir örgüt değil, rejim tarafından yönlendirilen bir provokasyon örgütü olduğu kanısındaydık. Bunu, 1979 yılında yurt içinde 20 bin adet basıp dağıttığımız "Küçük Burjuva Sapmalar ve Tutarlı Sosyalist Politika" adlı broşürde ve bunu izleyen çeşitli yazı ve bildirilerimizde açıkça yazdık.

Elbet bu teşhisi yaparken elimizde Türk devletinin resmi belgeleri yoktu. Bu teşhisi PKK'nın söylediklerine ve eylemlerine ve bu işin içindeki kadrolarla ilgili kimi sınırlı bilgilere bakarak yaptık.

Ama bu bilgiler zamanla pek çoğaldı. Bizzat PKK'dan kopan kadrolar örgütün durumuyla ilgili geniş açıklamalar yaptılar. Türk tarafında kimi bilgi sahibi kaynaklar (gazeteci, savcı, güvenlik mensubu vs), kopuk kopuk da olsa, kamuoyuna önemli bilgiler verdiler. En önemlisi de bizzat Öcalan'ın söyledikleriydi. O, pekçok konuşmasında ve yazısında, kendisiyle yapılan röportajlarda bu ilişkileri açığa vurdu.

Öte yandan, PKK bakımından da değişik dönemlerin farklı özelliklerini görmek gerekir. 12 Eylül öncesi ve sonrası, 1984 yılında partizan savaşının başlamasından sonraki dönem, kitleselliği yakaladığı 1990'lı yılların başları ve Öcalan'ın Suriye'den çıkarılışıyla başlayan yeni dönem... Bu dönemlerin herbirinin kendi özelliği var ve bunlar PKK'nın politikalarına da yansıyor.

12 Eylül öncesi PKK'nın Türk rejiminin güdümünde olduğu dönemdi ve rejim onu en başta, PSK'nın da içinde olduğu Kürt örgütlerine karşı kullanmaya çalıştı. Biz bunun farkındaydık ve bu dönemde PKK ile diyalogun hiçbir yararı yoktu. Rejimin bizi çekmek istediği terör batağına girmedik ve PKK'yı teşhir ettik.

Öcalan 1979 yılında Suriye'ye, kendisinin söylediği gibi MİT'in elinden kurtulmak için mi geçti, yoksa yeni bir görevle mi gönderildi, bizce meçhuldür. Ancak 12 Eylül'ün hemen ardından, diğer örgütlerin lider kadroları da güneye inince, Öcalan öteki örgütlerle görüşmek, birlik yapmak, bir bakıma da kendisini meşrulaştırmak istedi. Irak ve Suriyeli dost Kürt partilerinin ve bu iki ülkenin komünist partilerinin liderleri de devreye girerek PKK'nın "yanlışlarından" kurtarılması ve kuzeyde Kürt birliğini sağlamak amacıyla PKK ile diyalog kurmamızı istediler. Onların ısrarı üzerine 1981 yılında Şam'da birkaç toplantı yapıldı. PKK'nın kamuoyuna yönelik özeleştiri yapmasını ve sözkonusu yanlışlarından döndüğünü kanıtlamasını istedik. Ama Öcalan söz verdiği halde, o ara toplanan PKK konferansı ciddi bir özeleştiri yapmaya yanaşmadı. Öyle olunca da PKK ile bu ilk görüşmeler istenen sonucu vermedi ve ilişkilerimiz yeniden koptu. 1983 yılından sonra da son derece gerilimli oldu. Yoğun tartışmalar yaşandı ve PKK'nın saldırılarına hedef olduk.

Bu aşamadan sonra PKK Şam rejimiyle ilişkiler kurdu ve bu kez Suriye'nin güdümüne girdi. 1984'te gerilla savaşı başlattıktan sonra ise aynı zamanda İran ve Irak'la da ilişkiler geliştirdi ve onlardan etkilendi. Bu ilişkiler çoğu kez de bizzat Kürt halkının zararına sonuçlar verdi. PKK sık sık Kürtlerle savaştı.

Öte yandan, sağladığı ilişkiler ve desteklerle PKK mali güç edindi, 1984'te başlayan silahlı eylemin de etkisiyle yurt içinde ve dışında bir hayli kadro devşirdi ve 1990'lı yılların başında Kürdistan'da patlak veren Newroz eylemlerinin ardından (1990-1991) hızla kitleselleşti, bağımsız Kürdistan için Türk rejimiyle savaşan güçlü bir örgüt görünümü kazandı. İçerde ve dışarda sorunun diyalog yoluyla barışçı çözümü için sesler yükseldi. Türkiye'de Özal cumhurbaşkanıydı ve sorunun salt askeri yöntemlerle çözülemiyeceğini kavramış görünüyordu. Sessiz diplomasi ile diyalog ve Kürtlerle uzlaşma yolları arıyordu.

Öcalan bu nedenle, Talabani'nin aracılığı sonucu 1993 Martı'nda tek yanlı ateşkes ilan etti ve yeni bir durum doğdu.

Demek ki 1993 yılına gelinceye kadar PKK ve lideri zaten yeterince "popülerdi" ve bunu PSK ile yapılan protokole borçlu değil! Tüm bu değişimi hesaba katmadan, onu, 12 Eylül öncesinin MİT tarafından yönlendirilen figüranı olarak görmekte ısrar gerçekçi değil.

PKK ile yaptığımız 1993 protokolü, böylesine bir ortamda yapıldı. Protokolun içeriği, koyduğu hedefler Partimizin o güne kadar izlediği ve bugün de izlemekte olduğu politikalarla çelişmiyor, aksine bu politikalarla tam bir uyum içinde. O güne kadar PSK olarak programımıza koyduğumuz ve kamuoyuna açıkladığımız çözüm önerilerini bu kez PKK ile birlikte sunduk. Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını ortaklaşa dile getirdik, uzun erim için federatif çözüm önerdik, kısa erim içinse, dokuz maddeden oluşan acil istemleri sıraladık. Kürt partileri arasında sorunların şiddet yöntemiyle değil, diyalogla çözülmesinin gereğini dile getirdik. Bir Kürt cephesinin oluşması için ortak çağrıda bulunduk.

Ateşkes Türk rejimini köşeye sıkıştırmıştı. Sözkonusu PSK-PKK deklarasyonu ise, Kürt sorununun çözümüne ilişkin gerçekçi bir çerçeve sunarak hem yurtsever Kürt kamuoyunda ve Türk demokrat çevrelerinde, hem de uluslararası planda olumlu bir hava yarattı, büyük destek buldu, Türk rejimini daha da köşeye sıkıştırdı. Yani Dostlar sevinirken düşmanlar üzüldü. (Demirel protokolden, ateşkesi değerlendirdikleri bakanlar kurulu toplantısından çıktığı bir anda haberdar oldu ve gazetecilerin yanında, "bu daha kötü oldu!" demekten kendini alamadı.. Evet, Demirel ve onun temsil ettiği rejim, Kürtleri hep çatışırken görmek istiyordu, uzlaşırken değil..)
Bu protokolu izleyen dönemde kuzeyli tüm Kürt partileri biraraya geldiler ve bir cephe çalışması başladı.

Bunlar son derece olumlu gelişmeler değil miydi? Öcalan'ın daha önce ne olup olmadığını bilmek, bunları yapmayı yanlış kılar mı?
Demek ki belli koşullarda "Apo'yu ciddiye almak" yanlış olmamıştır. Bir kişinin ya da örgütün politikalarını doğru sanıp ardından gitmek başka, onu ciddiye almak başkadır. Apo'yu elbet başkaları sahneye çıkardı; ama en başta onu iyi tanımayan, ya da tanıdığı halde sorumlu davranmayan kimi Kürtler, bizim tüm uyarılarımıza rağmen ardından gittiler ve halen, İmralı'daki trajikomik durumuna, bizim ve başkalarının yoğun eleştiri ve uyarılarına rağmen, pekçok kişi onu izlemeye devam ediyor..

Keşke Öcalan sözünde dursa da bu protokolü sürdürebilsek, hayata geçirebilseydik. En başta Kürt cephesi gerçekleşebilseydi. Ama Öcalan sözünde durmadı. Durmasına olanak tanımadılar. Kürt sorununun çözümünü değil, ama Kürtlerle Türklerin çatışmasını çıkarlarına uygun bulan, bu nedenle de ateşkese karşı çıkan çokları vardı.. Yalnız Ankara'daki değil, Şam'daki Öcalan da dilediği politikayı izlemekte özgür değildi. Ateşkesten en çok rahatsız olanların başında ise, diyalog ve barışçı bir çözüm için bizzat müttefikleri tarafından zorlanan Türk hükümeti ve ordusu geliyordu. Bu nedenle provokasyon gecikmedi. Bingöl olayı süreci bıçak gibi kesti. Hem Türk hükümeti, hem bu savaştan çıkar bekleyen bölgedeki başka güçler rahat bir soluk aldılar..

Peki biz bu durumu bilmiyor muyduk, çok mu iyimserdik? Aksine. Ama Kürt politikası için doğru olanı yaptık ve politikamızda ısrarcı olduk. Kısa bir dönemle de sınırlı kalsa, yapılması gerekeni yurtsever ve dost çevrelere gösterdik. Eğer Öcalan sözlerini tutmadıysa, kısa süre sonra ateşkesi bozduysa, Avrupa'da terör estirdiyse, yeniden Güney Kürdistan'daki Kürt örgütleriyle savaştıysa bunun sorumlusu biz sayılabilir miyiz?

Biz protokolü izleyen dönemde de PKK yeniden yanlışlarına dönünce hiç tereddüt etmeden karşı durduk, eleştirdik. Bunu bizzat Med-TV'de katıldığımız programlarda yaptık.

PKK'nın yanlışlarını sergilemek, kamuoyunu aydınlatmak konusunda PSK'nın gösterdiği ilkeli ve kararlı politikanın, yoğun çabanın bir örneği daha gösterilebilir mi?

1993 yılında PKK ile bizim aramızda ve bir bütün olarak onunla öteki Kürt örgütleri arasında başlayan yumuşama, bir cepheyle sonuçlanmasa ve zaman zaman önemli sorunlar yaşansa da, bilindiği gibi, 1999 yılı ortalarına kadar sürdü. PKK'nın da içinde olduğu Kuzey Kürdistanlı Örgütler Platformu, örgütler arası diyalogu sürdürdü ve zaman zaman ortak çalışmalar yaptı. Öcalan Suriye'den çıkarıldığı zaman da destek verdik, İtalya'dan iltica alması için çaba gösterdik. Bu yurtsever ve demokratik bir görevdi. Öcalan'ın Batı Avrupa'da kalması, PKK'nın politikasının bölge devletlerinin ipoteğinden ve bunun yolaçtığı bir dizi yanlıştan kurtulması, PKK'nın demokratik ilişkilere alışması bakımından büyük bir şanstı. En azından, Şam'da ya da Ankara'da olmasından çok daha iyi olurdu..

Ne var ki Öcalan İtalya'da kalmak için direnmedi, yollara düştü ve yakalandı. Böylece, 1979 yılında, bizzat Öcalan'ın kendi deyişiyle "kafesinden uçan kuş", 1999 yılı Şubatı'nda tekrar kafese, hem de gerçek bir kafese döndü.. Bunun ardından Öcalan'ın ve ona bağlı olarak PKK'nın politikaları da yeniden Türk devletinin güdümüne girdi, PKK ile diğer örgütlerin yolu bir kez daha ayrıldı.

3- Bugün PKK ille yollarımız ayrı. Onun etkisinde kaldığı ölçüde elbet HADEP'le de ayrı. Ama HADEP zaten legal bir örgüt ve bizim PSK olarak onlarla ortak bir imzamız sözkonusu değil.

HADEP çevresi geçmişte, PKK'ya uyup gereksiz yere sivrilik yaparken, son dönemde de yine PKK'ya uyup rejimin işine gelen bir politikayı seslendiriyor, şu içi boş "demokratik cumhuriyet" tezlerinin reklamını yapıyor. Bu elbette yanlış. HADEP ve benzeri legal örgütlerden gereksiz kahramanlık, sivri çıkışlar beklemediğimiz gibi, yanlışların sözcülüğünü yapmalarını da beklemiyoruz. Onlar koşullara uygun, ama teslimiyeti kabul etmeyen onurlu, kararlı bir mücadele vermeliler.

Öte yandan, ülkede birçok sol ve demokratik parti var. Bunlar zaman zaman bazı konularda ortak bildiriler yayınlıyabilir, ortak eylemler düzenleyebilirler. Bunun içinde HADEP de olur, görüşleri bize yakın örgütler de. Biz bunların işine karışmayız. Ayrıca demokratikleşmeye ve barışa yönelik bu tür ortak çabaları doğru ve gerekli buluyoruz.

Siyasal yaşam siyah-beyaz değil, çok renkli, çok tonlu, karmaşıktır. Belli durumlarda eleştiri ve diyalog birarada yürür. Biz bugün rejimin dümen suyuna giren PKK'yı açık açık eleştiriyoruz. Bu devrimci ve yurtsever bir görevdir. Öte yandan, soruna hiçbir dönemde kan davası gözüyle bakmadık. Amacımız kamuoyunu uyarmak, Kürt ulusal mücadelesinin yanlış kanallara yönelmesini engellemek, hatta mümkün olsa PKK'yı bu yanlıştan çevirmektir. Bu nedenle diyalog kapılarını tümden kapamayız.

Şu anda Öcalan rejimin elinde yalnızca kendi canını kurtarmaya çalışan bir rehine. Rejim idam tehditini demoklesin kılıcı gibi kullanarak ona ve PKK'ya istediklerini dikte ettiriyor. İdam cezasını kaldırmamasının nedeni de bu. Bu oyunu bozmak gerekir. Hiç kimsenin yaşamı bir ulusun geleceğinden daha değerli değildir.

Biz PKK'nın şu içi boş demokratik cumhuriyet söyleminden dönmesini istiyoruz. O, TC'nin üniter devlete ve kemalist ideolojiye ilişkin tezlerini süsleyip püsleyip Kürtlere pazarlamaya, geçmişteki Kürt direnişlerini karalamaya son vermelidir. Kürtler bakımından demokratik bir cumhuriyet, üniter değil, ancak federal olabilir. PKK 1993 protokolüne dönmeli, Kürt halkının temel istemlerine sahip çıkmalıdır. O zaman birlikte çalışmamamız için hiçbir neden kalmaz.

Belki bazıları, PKK'dan bunu beklediğimiz için bizi aşırı iyimser, hatta hayalci sayacak. Yo, ne iyimser ne de hayalciyiz. Sadece doğru olanı yapıyoruz. Kürt halkının çıkarına olan politikayı öneriyoruz. Öyle sanıyoruz ki PKK'nın başındakiler de bunun farkındalar. Ama ne yazık ki, onlar Apo'yu bir puta çevirmişler ve onu kurtarmak için Türk devleti karşısında eli kolu bağlı duruma düşmüşler. Bu durum böyle devam ederse onları bitirir. Onları izleyen kitleler bakımından da aldanmanın ve yanılmanın elbet bir sınırı vardır.

Tarihe gelince, onun yaşadığımız dönemi nasıl yansıtacağını, kime ne not vereceğini, doğruyu yanlışı, sapla samanı ayırıp ayıramıyacağını elbet bilemeyiz. Bu biraz da onu yazana ya da yazdırana bağlıdır. Tarih de eğer, bugün bizzat olaylara tanıklık eden çokları gibi doğruyu yanlışı ayıramazsa, bunun sorumlusu ortak imzalar olamaz.

Ortak imza ve ortak çalışma kendi başına kusur değildir; önemli olan yapılan açıklamanın, dile getirilen istemin ve yapılan işin ne olduğudur. Bundan ötesi, herkes kendi eyleminden sorumludur; kimin ne dediğine, ne yaptığına bakmalı.

Yine de tarihin hükmünün, bugün olayların içinde yaşıyan ve taraf olanlardan daha objektif ve adil olacağını söyleyebiliriz.

***

Kitleselleşme sorunu
Türkiye solunun ve Kürt yurtsever hareketinin
geçmişteki kimi yanlışları
Başarı için yeni dönemde ne yapmalı?


Okurumuz Nuri Yıldız mektubunda şöyle diyor:

Önce sizleri yeni web sayfanız için kutlamak istiyorum. Gerçekten bir evvelki sayfanızdan çok çok güzel ve düzenlidir. Dileğim odur ki bu sadece bu sayfa üzerinde kalmasın ve kitlelere de aynı sekilde ulaşsın. Ben uzun süreden beridir sizin sayfanızı takip etmekteyim ve düzenli yayınlarınızı okumaktayım. Tabii bunu yaparken de kimi noktalar gözümden kaçtı ve ondan ötürü de soru sorma ihtiyacını duydum. Şayet sorularımın cevabını verirseniz çok mumnun olurum.

Saygılarımla.

Soru 1- 26 yıllık bir Parti olmanıza rağmen neden kitleselleşemiyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtelim: Kitleselleşme bakımından zaman başlıca ölçü değildir.Yıllar içinde bir örgüt kitleselleşebileceği gibi, tersi de olabilir, tümüyle sahneden silinebilir de. Bunun örnekleri dünyada ve Kürt politikasında çoktur.

Kitleselleşme bir örgüt bakımından, kitleler arasındaki üye ve taraftarlarının sayısı, ya da oranıyla ilgili bir kavram. Aynı zamanda görece bir kavram. Yani bir örgütün üye ve taraftar sayısı aynı alanda varolan bazı örgütlerden az, bazılarından ise çok olabilir. PSK için de durum bu. PSK bir Kuzey Kürdistan örgütü. PKK'nınki kadar geniş bir taraftar kitlesi yok; ama ondan sonraki ikinci derecede taraftarı olan bir örgüt.

Öte yandan, biz de şu andaki durumumuzu kitlesellik açısından elbet yeterli bulmuyoruz. Bu oran bizim açımızdan da zayıftır, düşüktür.

Nedenlerine gelince: Bir örgütün kitleselleşmesini engelleyen çeşitli nedenler olabilir. Bunların bazısı ondan kaynaklanabilir. Örneğin kitlelerin çıkar ve istemlerini göz önüne almayan politikalar. Kitleler böyle örgütlere ilgi duymaz. Ya da koşulları, güç dengelerini hesaba katmayan, dostu düşmanı iyi biçimde seçemeyen yanlış politikalar.. Böyle örgütler de eninde sonunda tökezler, düş kırıklığına uğrarlar. Bizimkinin bu türden olduğu kanısında değiliz. Aksine, halkın çıkarlarına, istemlerine uygun, nesnel koşulları, güç dengelerini hesaba katan, geniş ufuklu, dostu düşmanı şaşırmayan, ilkeli politikalar izlediğimiz kanısındayız.

Demek ki nedenler başka.. Kitlesellik de başarı da belli koşulların sonucudur. Ama salt sonuca bakarak, izlenen politikanın doğru ya da yanlış olduğunu sanmak da yanıltıcı olabilir. (Ayrıca, siyasette doğru ve yanlışın kendisi de görecelidir. Sana göre kötü ya da yanlış olan, başkasına göre iyi ya da doğru olabilir. Örneğin kitleleri yalan ve demagojiyle aldatıp peşlerinden sürüklemek egemenler için işe yarar, "doğru" bir politikadır; ama ezilen, sömürülen kitleler açısından bu sürükleniş doğru bir tavır değil elbet..)

İran'da Şah rejimi zora dayanarak yönetiyordu. Bu zorba rejime karşı halk muhalefeti ise, gerçek anlamda özgürlükçü, halkçı güçlerin değil, büyük ölçüde, Humeyni'nin başını çektiği mollaların peşine takıldı. Oysa sahnede sosyalist, ilerici, çağdaş güçler de vardı. Ama Humeyniciler kitleselleştiler. Iktidara gelmek bir başarıysa -ki öyledir- mollalar başardı. Ama bu, onların politikasının doğru olduğunu gösterir mi? Onların politikası İran halkının özlemlerine, özgürleşmeye, daha iyi bir yaşama ulaşmaya uygun düşüyor mu? Besbelli hayır. Mollalar rejimi yüzünü ortaçağa dönmüş, tutucu bir rejim. Demek ki İran halkı yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. Demek ki halkın çıkarları açısından, değişim açısından, kazanması gerekenler kazanmadı.

Uzağa gitmeye ne hacet, Türkiye'ye bakalım: Kirli savaş süreci militarizmi ve şovenizmi güçlendirdi. 1999 seçimleri en ırkçı-şoven partileri, MHP'yi ve ondan farkı olmayan Ecevit'i iktidar yaptı.. Demek ki yine, halk açısından kazanması gerekenler kaybederken, en olumsuzlar kitleselleştiler, güç kazandılar..

Ülkemizde ve dünyada buna benzer pekçok örnek vardır. Demek ki bazan yanlış olan kitleselleşiyor, hatta "başarılı" sonuçlar alıyor. Öte yandan bu başarılar, halkların çıkarı, devrim ve demokrasi açısından bir başarı değil, hatta sahipleri bakımından bile aldatıcı ve geçicidir. Örneğin mollalar rejimi İran'ı şah döneminden beter etti.Ya şovenlik yarışındaki Ecevit'le ortağı Bahçeli?. Onların da Türkiye'yi nereye getirdiklerini gördük işte..

Ya PKK? O da -ortaya çıkış tarzı ve yönlendirici güçler bir yana- koşulları, güç dengelerini hesaba katmadan, bağımsız Kürdistan'ı mutlaklaştırarak, Apo'yu putlaştırarak, zoru ve savaşı başlıca yöntem sayarak girdiği bu şaşkın ördek dalışında, kitleselleşse, bol para, televizyon vs. sahibi olsa bile, sonuçta nereye vardı? Rejime hizmete, kemalist ideolojinin ve Türk üniter devletinin savunmasına değil mi? Diğer bir sonuç ise Kürdistan'ın yakılıp yıkılması, Kürt halkının göçertilmesi, onca can kaybı ve çekilen acılar oldu.

Demek ki kitleselleşme sorununa bakarken bütün bunları göz önüne almak gerekiyor. Sözümüz elbet sayın Yıldız'a değil, o böyle bir şey demiyor; ama birçok kişi çokluğu haklılık gibi görüyor, güçlünün yanında olmayı tercih ediyor. Oysa çok olmak, güçlü olmak, her zaman haklı olmak anlamına gelmiyor.

Peki olayların böyle gelişmesinde Türkiye ve Kürdistan solunun, yurtsever hareketinin payı yok mu? Bizce var, hem de birhayli var. Sözkonusu güçler yıllar öncesinden bir bölümüyle maceraya sapmayıp, bir bölümüyle Kemalizmin kuyruğuna takılmayıp, sağlıklı bir strateji üzerinde birlik yapabilselerdi olaylar çok daha farklı gelişirdi.

Biz PSK olarak kendi durumumuzu gözden geçirmekten, daha iyi sonuçlar alamadıksa bunun nedenlerini araştırmaktan ve kusurlarımızı gördüğümüzde açık yüreklilikle dile getirmekten çekinmiyoruz. Bu politikaları geçmişte hem kendi içimizde hem de herkesle yeterince tartıştık. Gerekli olursa yine de tartışırız. Öyle inanıyoruz ki önemli yanlışlar yapmadık. Politikamızı belirlerken yurt ve dünya durumunu, güç dengelerini göz önüne aldık, dostu düşmanı şaşırmadık, sol ve yurtsever örgütler arasında şiddete her zaman karşı olduk, demokrasi ve devrim için sol ve yurtsever güçlerin birliğini ve her iki halkın ortak cephesini savunduk, örgüt içinde demokratik mekanizmaları oldukça iyi biçimde işlettik, birliğimiz gönüllülüğe dayandı.

Taraftar kazanma, kitleselleşme hatırına ne tabanımıza ne halka asla yalan söylemedik. Para ve destek bulmak için politikamızı ipotek altına sokmadık, bağımsız bir politikayı kararlıca savunduk.. Gelip geçici başarılar hatırına, uzun erimde asla sonuç vermeyecek, aksine bize ve halkın davasına zarar verecek yanlış yöntemlere asla itibar etmedik. Bunu yapmak kendimizi ve amaçlarımızı inkar olurdu.

Devrimci ve yurtsever bir örgüt kitleselleşecekse, bu doğru politikalar üzerinde olmalı, doğru politikalardan şaşma pahasına değil.

Öte yandan örgütlerin durumu, kitle desteği, süreç içinde çeşitli nedenlerle değişebiliyor. Örneğin hem partimiz, hem de bir bütün olarak Türkiye ve Kürt solu 12 Eylül öncesinde görece olarak daha iyi kitle bağlarına sahipti. Biz o dönemde, bağımsız adaylar yoluyla Diyarbakır ve Ağrı belediye başkanlıklarını kazandık. Böylesine önemli bir başarı, Kuzey Kürdistan, hatta bir bütün olarak Türkiye solu bakımından bir ilkti.

O dönemde bizim girişimimiz ve ısrarlı çabamızla PSK (Özgürlük Yolu), DDKD (KİP) ve KUK biraraya gelerek Ulusal Demokratik Güçbirliği'ni (UDG) oluşturduk. Ortak bir cephe için Türkiye soluna, dokuz örgüte öneri götürdük. Eğer UDG'deki ortaklarımız kararlı davransalardı UDG yaşar, daha da genişler ve önemli işler yapardı. Eğer Türk sol örgütlerinin herbiri bir yana çekmeyip ortak cephe için adım atabilselerdi, bundan büyük bir güç doğacağına kuşku yoktu. Böylesi bir çekim merkeziyle kitlelerdeki büyük devrimci potansiyel seferber edilebilir, darbe önlenebilir, hatta toplum devrimci bir dönüşüme yöneltilebilirdi. Bunları o dönemde pekçok kez yazdık, söyledik ve pratikte böylesi bir ortak cepheyi hayata geçirmek için girişimci olduk. Ama ne yazık ki, hem UDG'deki ortaklarımız, hem de öneri götürdüğümüz Türk sol örgütlerinin çoğu bu konuda sorumlu davranmadılar.

Böylece sol ve yurtsever hareket rejimin saldırıları karşısında bölük pörçük kaldı, darbeciler meydanı boş buldu. Darbe devrimci ve demokratik güçleri ezdi, budadı. Bunu izleyen kirli savaş dönemi ise toplumda militarist ve şoven güçleri büyüttü.

Geçmişin öyküsü özetle budur. Yanlışı şu ya da bu yaptı, ama sonuç olarak hep birlikte kaybettik. Şimdi sorumlu ararken ise, herkesi aynı kefeye koymamalı. Bu haksızlık olur. Gelişmeleri objektif biçimde değerlendirmeli, doğru ve yanlış politikaları ayırmalı. Sol ve yurtsever güçler bunu yapamazlarsa işin içinden çıkamayız. Oysa pekçok kişi, şu veya bu nedenle kolaycılığa kaçıyor.. Kimisi duygusal bir tepkiyle, kimisi ise kendi günahını gizlemek için herkesi toptan suçluyor. Bu ise geçmişi değerlendirmeyi, doğru ve yanlışı ayırmayı ve hiç değilse bundan sonrası için solun ve yurtsever hareketin önüne doğru politikalar koymayı zorlaştırıyor.

Soru 2- Düşüncelerinizin kadrolarınız tarafından kitlelere ulaştırıldığı kaınısında mısınız?

Elbet, görüşlerimiz kamuoyuna yansıyorsa, kitleler içinde taraftar kazanıyorsak bunda kadrolarımızın her birinin şu veya bu ölçüde katkısı var. Kimi yayınlarımızda yazıyor, kimi bu yayınları dağıtıyor, kimi toplantılarda veya insanlarla bire bir ilişkilerde görüşlerimizi iletiyor, savunuyor. Elbet herkes aynı derecede aktif ve verimli değil, herkes aynı derecede sorumlu davranmıyor. Hem yetenekler farklı, hem de sorumluluk bilinci. Kimisinin tutumu övgüye değer, kimininki ise eleştiriye. İşler her zaman tüzükte ve gönülde olana göre yürümüyor. Bu elbet salt bize özgü değil. Partilerin kadroları tekdüze değildir. Ama kadroları daha aktif ve verimli kılmak için her zaman çaba gerekir. Biz de kendi içimizde eleştiri ve uyarı mekanizmasını elden geldiğince işletiyoruz.

Soru 3- Partiniz bugünkü konumu ile Kürdistan'ı kurtuluşa götürebilir mi?

Partimizin bugünkü gücü, olanakları, kitle desteği, programımızda belirlenen temel amaçlara ulaşmaya elbet yeterli değil. Biz kendi durumumuzu abartmıyoruz, gerçekçiyiz.

Öte yandan, Kürdistan'ın kurtuluşu salt bize, şu veya bu örgüte bağlı değil. Bu hem bir süreç sorunudur, hem de belli koşulların olgunlaşmasına bağlıdır.

Herşeyden önce doğru politikalar izlemek gerekir. Çünkü yanlış yoldan bir yere varılamaz. Yanlış hesap Bağdat'tan -veya Şam'dan- döner.

Geniş bir ulusal birlik politikası izlemek gerekir. Çünkü bir parti, kendisi ne kadar güçlü ve kitlesel olsa da tüm ulusal güçleri saflarına alamaz veya ardından sürükleyemez. En geniş ulusal güçleri seferber etmek için geniş bir birlik gerekir.

Bu yapılabilirse Kürdistan'ın kurtuluşu yakınlaşır. Bu sürecin uzunluğu kısalığı hem bize, yani kurtuluş güçlerinin tutumuna, hem de nesnel koşullara bağlıdır. Biz doğru politikalar izler ve ulusal-demokratik ortak hedefler üzerinde birleşebilirsek süreci kısaltırız. Ulusal ve uluslararası durum, bunun leyhte ve aleyhte olması, sürecin uzunluğunu kısalığını belirleyen bir başka önemli etkendir. Ama biz inanıyoruz ki, koşullar hem bölge hem dünya düzeyinde giderek Kürt halkından yana iyileşiyor. O zaman iş bize, Kürt devrimcilerine ve yurtseverlerine kalıyor.

Biz parti olarak kadroların ve kitlelerin önüne sağlıklı politikalar koymak ve yurtsever güçleri bu doğrultuda birleştirmek, harekete geçirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Aynı doğrultuda, ortak amaçlar için çalışan herkesle iş ve güçbirliğine de açığız. Son iki yıldaki önerilerimiz, ısrarlı çabalarımız bunun kanıtıdır. Yeni dönem için "ne teslimiyet, ne macera!" şiarını önümüze koyduk.Yurt içinde ve yurt dışında Kürt muhalefetinin sağlıklı bir kanalda, ortak bir program üzerinde toparlanması için çaba gösteriyoruz.

Yurt içinde teslimiyetçi olmayan, onurlu, yurtsever bir çizgide, koşullara uygun demokratik bir program üzerinde, bir legal partide Kürt muhalefeti birleşebilir, birleşmelidir. Bunun için önerici olduk.

Yurt dışında çok sayıda ve dağınık durumdaki aydınların, aydın inisiyatifleri çatısı altında biraraya gelmesi için önerici olduk, çaba gösterdik.

Demokratik örgütlerin de aynı şeyi bir an önce yapmalarından yanayız. Böylece, siyasal örgütlerin de (PNK) katılımıyla, yurt dışındaki Kürt muhalefeti de, Kürt halkının amaç ve istemlerine uygun onurlu bir çizgi üzerinde geniş birlik sağlayabilir. Böylesi bir uyum ve birlik yurt dışındaki Kürt potansiyelini seferber edebileceği gibi, yurt içindeki mücadeleye de güç ve hız katar.

İşte yurt içinde ve dışında birliğin, kitleselleşmenin ve kurtuluş sürecini hızlandırmanın, diğer bir deyişle başarının anahtarı.

Her iyi niyetli insan, önyargılı olmayan, haset ve benzeri olumsuz duygulara tutsak olmayan her yurtsever insan, Partimizin bu doğrultudaki çaba ve fedakarlıklarını görebilir. Biz de her iyi niyetli insanımızdan, ortak amaçlar için sözkonusu ortak çalışmaya katılmasını, taşın altına elini koymasını bekliyoruz.

NOT: Bu yazı Kürdistan Sosyalist Partisi'nin veb sayfasında
(www.kurdistan.nu/psk) soru-cevap köşesinde, Mayıs 2001'de yayınlandı. İlginç bulduğumuz için okurlarımızla paylaşmak istedik.


Geri Dön
Başa Dön
Yazıcıya Ver