Federasyon Var Olan Şartlara En Uygun Çözüm Biçimidir
8. Kongresini gerçekleştiren Kürdistan Sosyalist Partisi-PSK, Kongre sonrası yayınladığı sonuç bildirgesinde, var olan şartlarda Türkiye'deki Kürt sorununa en uygun çözüm biçiminin federasyon olduğunu dile getirdi.
Küreselleşme Süreci Engellenemez
Küreselleşme sürecinin dünyayı büyükçe bir köy haline getirmesi, en ücra köşedeki bir köyün bile, internet, uydu televizyon ve telefon aracılığıyla dünyaya bağlanması da, kapitalizmin yol açtığı temel sorunları çözemedi.

K üreselleşme, bilim ve teknoloji alanlarında yaşanan devasa gelişmeler, devletlerin uluslararası ticari kurumlarda, ortak gümrük sistemleri içinde bir araya gelmeleri, mal ve hizmet üretimi artırıyor. Ama aynı zamanda eşitsizliği ve sosyal adaletsizliği de kitleselleştiriyor; ülkeler ve toplumsal gruplar arasındaki uçurumu daha da derinleştiriyor; ulusal sınırların giderek anlamsız hale gelmesine yol açıyor.
Günümüzde, Kuzey-Güney, bir başka değişle zengin ve kalkınmış ülkelerle fakir ve geri kalmış ülkeler arasındaki eşitsizlik en üst boyutlarda. Başta Afrika ülkeleri olmak üzere, fakir ülkelerde her yıl, kuraklık ve sel baskını gibi doğal afetlere yüz binlerce kurban veriliyor. Demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin paspas gibi çiğnendiği söz konusu ülkelerde, açlık ve salgın hastalıklarla, devletin ve devletin örgütlediği para militer gurupların uyguladığı terör kol geziyor. Diktatörlüklerle yönetilen bu ülkelerden, etnik ve dini terör, işsizlik, yiyecek, su ve barınma olanaklarının yetersiz olması nedeniyle, Kuzey’in gelişmiş ülkelerine yoğun bir göç yaşanıyor. Ama Kuzey ülkelerine kapağı atma başarısı gösterenleri, bu kez de, bu ülkelerde işsizlik, giderek artan ırkçı ve yabancı düşmanı saldırılar bekliyor.
Serbest piyasa ekonomisi, büyük uluslararası şirketler arasında yaşanan rekabet, ucuz mal ve hizmet üretimi için teknolojinin kullanılması, sadece işsizliğin giderek artmasına yol açmıyor, aynı zamanda Batılı gelişmiş ülkelerde sosyal hakların kısıtlanmasına, sosyal devlet anlayışından giderek vazgeçilmesine neden oluyor. İşini kaybeden, yaşam koşulları giderek zorlaşan emekçiler ve halk yığınları, medyanın da yönlendirmesiyle, bu durumdan göçmenleri sorumlu tutuyor, hükümetlerin göçmenlere karşı uyguladığı negatif ayrımcı politikalara destek oluyorlar.
Küreselleşen dünyamızda eşitsizlik, sadece Kuzey-Güney ülkeler ekseninde yaşanmıyor. Bunun yanı sıra zengin-yoksul ülkelerin hepsinde, sınıflar ve toplumsal guruplar arasında da, gelir ve yaşam şartları açısından derin uçurumlar var. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki serbest piyasa kuralları, ucuz mal ve hizmet üretimindeki amansız rekabet sürdükçe işsizlik artıyor, sosyal haklar budanıyor, emekçiler giderek yoksullaşıyorlar. Buna karşın, ülke ekonomisini elinde tutan ve yönlendiren büyük tekeller ise giderek büyüyor, servetlerine servet katıyorlar.
Sınıflar ve toplumsal guruplar arasındaki eşitsizlik, geri kalmış ülkelerde akıl almaz boyutlarda. Var olan derin gelir farklılıkları, işsizlik, cehalet, açlık ve yer-yer devam eden ulusal baskı ve devlet terörü, terörün tabanını genişletiyor, onu uluslararası bir hale getiriyor.
Küreselleşmenin nimetlerinden faydalananlar, onun yol açtığı, derinleştirdiği sorunların çözümü doğrultusunda ciddi bir çaba içinde bulunmuyorlar, eski yöntemlerde ısrar ediyorlar. Oysa dünyada, toplumsal huzuru tehdit eder hale gelen terörün önlenmesi büyük ölçüde buna bağlı. Ama onlar daha örgütlü olan devlet terörüne başvurmayı, batılı ülkelere göç edenleri potansiyel terörist olarak gören, dışlayıcı, izolasyoncu politikalar uygulamayı ve sosyal hakları kısıtlamayı tercih ediyorlar ki, bu, ateşe benzin dökmektir. Terör belasını def etmenin yolu, onu yaratan şartları ortadan kaldırmaktır. Bunun için de ulusal ve uluslararası planda yapılması zorunlu bazı işler vardır.
Gelişmiş Batılı ülkeler, müsebbibi oldukları bu durumun ortadan kaldırılmasında kendilerini sorumlu görmeli, gerekli olanları yapmalıdırlar. Bunların başında, silahlanmaya ayrılan dev fonların bir bölümüyle, geri kalmış ülkelerde yeterli sağlık hizmetlerinin sağlanmasını, işsizlik, yoksulluk ve cehaletin ortadan kaldırılmasını amaçlayan projelere destek olmaları geliyor.
Batılı ülkeler, her şeyden önce ülkelerindeki göçmenleri potansiyel suçlu olarak görme anlayışı ve zoraki asimilasyon siyasetinden vazgeçmeli, bunun yerine göçmenleri topluma entegre etmeyi amaçlayan insani politikalar tespit edip hayata geçirmelidirler.
Batılı ülkelerin, yaşanan etnik ve dini çatışmaları önlemek, sorunların barış ve diyalog yoluyla çözüme kavuşmasına katkı sunmak için birlikte inisiyatif almaları, terörü önlemek amacıyla atılması gereken bir başka önemli adımdır.
Yapılması gereken bir başka önemli iş ise, Birleşmiş Milletler Örgütü ile bağlı kurum ve kuruluşları güçlendirmek, bölgesel ve uluslararası sorunların çözümüne daha fazla katkı sunması amacıyla yetkilerini artırmak ve daha aktif hale gelmesini sağlamaktır.
Söz konusu adımların atılmasını, egemen güçlerden beklemek saflık olur. Onlar, bunu, ancak buna zorlandıklarında yaparlar. Bu asıl olarak, Batılı ülkeler işçi ve emekçilerinin, sendikalar, sol ve demokratik güçlerin, tekellerin göz diktiği ekonomik ve sosyal hakların korunması ve devletin sosyal bir yapıya kavuşması için mücadele etmeleriyle; yabancı düşmanlığına, göçmenlere yönelik ırkçı-şoven saldırılara karşı koymakla, çok kültürlü bir yapı için mücadele etmekle gerçekleşir.
Bazı olumsuz etkilerinden yola çıkılarak küreselleşmeye karşı çıkma yerine, globalleşmenin getirdiği olumsuz etkilere karşı mücadele edilmeli, dünyada barış ve huzurun sağlanması ve doğanın korunması mücadelesi de küreselleştirilmelidir. Bu amaçla, uygun uluslararası örgütler oluşturulmalı, enternasyonal dayanışma güçlendirilmelidir. Bir başka deyişle, küreselleşen sermayeye karşı emekçilerin küresel mücadelesi ve dayanışması örgütlenmelidir.
Globalleşmenin olumsuz sonuçlarından en çok etkilenen fakir ve geri kalmış ülkelerin ilerici, demokratik ve sol güçleri, küreselleşme ile birlikte önemi giderek artan sorunların diyalog yoluyla çözülmesi, sivil toplum inşası , insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve saydamlık gibi değerleri temel alan bir mücadele anlayışı geliştirmelidirler.
Ülkemizin içinde yer aldığı coğrafyada yaşanan altüst oluşlarda, globalleşme sürecinin de etkisi büyüktür. Sürecin, Kürt halkının özgürlük mücadelesi açısından olumlu sonuçlar vermesi, bir bakıma yurtsever Kürt hareketinin elindedir. Bölgedeki değişimleri gerçekçi bir gözle değerlendirmek, buna uygun politikalar belirleyip birlikte hayata geçirmek, her parçadaki yurtsever örgütlerin görevidir.
Küreselleşme sürecinin engellenemez olduğuna inanan Partimiz, dünya ölçeğinde yeni bir adalet anlayışına gerek olduğunu düşünmektedir. Partimize göre, ancak yeni anlayış ve bunun gerektirdiği geniş bir ufuk ve uluslararası kurum ve kuruluşların ele-ele vermesiyle, sorunlara çözüm bulunur, huzur ve güven sağlanır, dünya yaşanır bir hale gelir.
Ortadoğu’da Varolan Statü Sorun Olmaya Devam Ediyor..
ABD uzun bir dönemdir, bir zamanlar komünizm tehdidini önlemek amacıyla örgütleyip desteklediği islamcı hareketler ve şeriat hükümleriyle yönetilen devletler ve öteki diktatörlüklerle ciddi sorunlar yaşıyor. Müslüman ülkelerde laikliğin yerleşmesi, kadın haklarına saygı gösterilmesi gereğinden bahseden ABD, diktatörlükle yönetilen bölge devletlerinde değişimin zorunlu olduğunu söylüyor, demokrasinin, insan haklarına saygılı bir yapının oluşturulmasından bahsediyor.
New York’taki İkiz Kulelere yapılan saldırı sonrası, “uluslararası terör” ve “şer ekseni” ülkelere yönelik savaş ilan eden ABD’nin başlattığı süreç, kaplumbağa hızıyla da olsa devam ediyor.
ABD’nin Birleşmiş Milletler Örgütü’nün, NATO ve öteki Batılı ülkelerin desteğini arkasına alarak Afganistan’da Taliban yönetimine son vermesi ve El-Kaide üstlerini dağıtmasına rağmen, bu ülkede huzur, güven ve istikrarın sağlandığını söylemek mümkün değil. ABD ve Batılı ülkelerin desteğini alan Afgan hükümeti, ülkedeki NATO güçlerinin yardımına karşın, Afganistan’ın bütününde kontrolü sağlamış değil. Aşiret reislerinin etkinliği eskisi gibi devam ediyor ve ülkenin bir bölümü Taliban’ın denetiminde.
ABD ve müttefikleri sadece güvenlik saikleriyle hareket ettikçe, Afganistan’ın yeniden inşasına gerekli önemi vermedikçe, bireyin özgürleşmesi, kitleleri aşiret reislerine, din adamlarına bağlayan çağdışı bağların çözülmesi doğrultusunda reformcu adımlar atılmadıkça, barış, demokrasi ve istikrarın sağlanması mümkün değildir.
Benzeri gelişmeler, daha ağır bir biçimde, ABD’nin Afganistan sonrası hedef tahtasına yerleştirdiği Irak’ta da yaşanıyor. Irak’ın işgalinde, Afganistan’da olduğu gibi BM ve NATO desteğini arkasında bulamayan ABD’nin bu ülkede işi daha zor.
Irak, ABD ile bu ülkeyle ilgili sorunu olan ülkeler ve örgütlerin hesaplaşma alanı haline gelmiş bulunuyor. ABD’nin sonradan Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP) adını alan Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) çıkarlarına aykırı bulan ve başarıya ulaşmasını istemeyen bölgenin gerici ve diktatör rejimleri, Irak’ın içişlerine müdahale ediyorlar. Kendilerine bağlı veya yakın gurupları destekleyerek barış, huzur ve istikrarın sağlanmasının önüne engeller çıkarıyorlar.
Çıkarları ve siyasi hedefleri uyuşmayan tarafların amansız bir çatışma içine girdikleri alanlardan birisi de Lübnan. Deyim yerindeyse Lübnan, uzun bir dönemdir “yabancı” güçlerin savaş alanı haline gelmiş bulunuyor. İran ve Suriye, İsrail ile olan hesaplarını, Lübnan’daki işbirlikçileri, destekledikleri örgütler kanalıyla görüyorlar. İsrail ise sık- sık Lübnan’a yönelik askeri saldırılar düzenliyor. Lübnan topraklarının ABD-İran, İran-İsrail, İsrail-Suriye, Suriye-ABD, İsrail-Filistin çekişmesine ev sahipliği yapması, ülkede istikrarsızlığa yol açıyor, halka pahalıya patlıyor.
Devlet erkanının Hariri cinayetine dahli, Hizbullah ve Hamas’a verdiği destek nedeniyle uluslararası planda büyük sıkıntı yaşayan Suriye, sıranın kendisine gelmesini engellemek amacıyla, Irak ve Lübnan’daki karmaşık ortamın devamı ve daha da karmaşık hale gelmesi için çabalıyor.
Nükleer programı nedeniyle ABD ve öteki batılı ülkelerle büyük sorunlar yaşayan, daha köklü ambargo kararlarıyla yüz yüze olan İran İslam Cumhuriyeti de aynı şeyleri yapıyor. İran, Lübnan ve Irak’taki siyasal, sosyal ve güvenlik sorunlarının bir parçası haline gelmiş bulunuyor.
Suriye ve İran aynı zamanda Kürt sorunu ile muzdaripler; demokrasi ve insan haklarına saygı sorunları bulunuyor.
BAAS diktatörlüğü yönetimindeki Suriye’de, genç diktatörden beklenenler gerçekleşmedi. Genç diktatörün döneminde de insan hakları ayaklar altında sürünüyor. Kürt sorununun çözümü için çaba sarf edilmesi bir yana, son aylarda Suriye Kürdistanı’na Arapların yerleştirilmesi, Kürt taleplerinin zorla bastırılması ve gösteri yapan Kürtlerin üzerine ateş açılması, sorunu daha da ağırlaştırıyor.
İran İslam Cumhuriyeti, Kürtlerin ulusal demokratik haklarını tanımamakta ısrar ediyor. Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerine, baskı ve zulümle karşılık veriyor . İran’da kadınlara ve rejim karşıtlarına yönelik baskılar giderek artıyor. İslami usullere aykırı giyinen kadınlar, hak talebinde bulunan işçiler, öğrenciler, muhalif gazeteci ve yazarlar tutuklanıyorlar; uzun süreli hapis ve idam cezasına çarptırılıyorlar. İran’da hemen her ay sokak ortasında idam seansları düzenleniyor.
Dış güçlerin olumsuz müdahaleleri ve her iki kesimdeki şahinlerin etkinliği nedeniyle çözüme kavuşturulamayan Filistin sorunu ve getirdiği insanlık dramı, Ortadoğu’daki terör ve çatışmaların başta gelen nedenlerinden birisi olmaya devam ediyor. Filistin’de yaşanan Hamas-El Fetih çatışması ise, sorunu daha da ağırlaştırıyor.
ABD ve müttefiklerinin, amaçları ne olursa olsun, Irak’a askeri müdahale, bölgede taşları yerinden oynattı, statükoyu sarstı. Statükonun sarsılması ise, zorba ve diktatör rejimlerin amansız baskısı altında bulunan ilerici ve demokrat güçlerin rahat nefes almalarına yardımcı oluyor; bölgede değişimden yana olanlarla karşı olanlar arasındaki çatışmada, birincilerden yana bir ortam oluşturuyor.
Partimiz, bölgede yaşanan sorunların temelinde, emperyalistlerin ve bölgesel gericilerin çıkarları doğrultusunda ve bölge halklarının iradesi hilafına düzenlenmiş statükonun bulunduğu inancındadır.
ABD’nin askeri müdahalesiyle sarsılan statükonun kökten değiştirilip, bölge halklarının iradeleri doğrultusunda yeniden inşa edilmesinin, bu günden yarına gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığına inanan Partimiz, sürecin geri dönülmez bir yola girdiğini, birçok alt üst oluşlarla, ilerleme ve geri çekilmelerle devam edeceğini düşünmektedir.
Partimiz, bu süreçten, değişimin ve ilerlemenin önünde engel olanların, demokratik hak ve özgürlüklerle, insan haklarını paspas gibi çiğneyenlerin, şoven ve dinsel fanatizm politikalarıyla barış ve istikrarı bozan güçlerin değil, değişim ve demokrasi isteyenlerin başarılı çıkacağından emindir.
PSK, İsrail-Filistin sorunuyla, İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürt sorununun, eşitlik temelinde demokratik çözümünün, değişim sürecinde, bölgede demokrasi, barış ve huzurun tesisinde anahtar rolü oynayacağı inancındadır.
Irak’ta Çözüm Güçlü Merkezi Hükümette Değil, Güçlü Yerel Yönetimlerdedir
2003 yılında, ABD ve müttefiklerinin askeri müdahalesi sonucu, başta Kürtler ve Şiiler olmak üzere Irak halklarına kan kusturan BAAS diktatörlüğü yıkıldı. Birçok zorlukla karşılaşılmasına rağmen, Irak’ta seçimler yapıldı, referanduma sunulan yeni Anayasa kabul edildi. Bu olumlu gelişmelere karşın, Irak’ın huzur ve güvene kavuştuğunu söylemek için vakit henüz çok erken.
ABD ve müttefiklerinin, Irak’ta öngörmedikleri bir direnişle karşılaştıkları bir gerçek. Direniş en çok BAAS Partisi ve iktidarının dayandığı Sünni Arap nüfusun yaşadığı bölgelerde yaşanıyor. El kaide ve benzeri terör örgütlerinin eylemleri, Sunni Arap devletlerinin desteğini alan Arap milliyetçileriyle, BAAS rejimi kalıntılarının çıkarttıkları siyasal ve idari sorunlar, huzur ve güvenin sağlanması önünde engel oluşturuyorlar.
Irak’ta durumun normale dönmesinin önündeki tek engel bu değil kuşkusuz. İran’ın ülkenin iç işlerine karışması, kontrolündeki Şii grupların vasıtasıyla çıkarttığı siyasi sorunların da payı büyüktür.
Terör saldırılarında gözle görülür bir azalma olmasına, güvenliğin nisbi olarak sağlanmasına karşın, Irak ciddi siyasal ve sosyal sorunlarla yüz yüze. Bugün Irak’ta bağnaz bir mezhep çatışması yaşanıyor. Bu çatışma kendini, bazen yüzlerce kişinin hayatına mal olan saldırılar biçiminde gösteriyor. Hükümette yer alan Sunni partilerle bir kısım Şii partilerin hükümetten ayrılması, siyasi bir krize yol açmış durumda. İyi niyetli çabalara rağmen, ülkede yolsuzluğun önü alınamıyor. Ülkede yoksulluk diz boyu. Yetersiz sağlık hizmetleri ve salgın hastalıklar yüz binlerce insanı tehdit ediyor. Bir milyonu aşkın Iraklı, terör ve mezhep çatışmaları nedeniyle ülkelerini terk etmiş vaziyetteler.
Kanlı BAAS diktatörlüğünün yıkılmasından memnunluk duyan Partimiz, Irak’ta, yeni Anayasa uyarınca oluşturulacak demokratik ve federal bir yapının, bu ülkede yaşayan tüm halkların, dini ve etnik azınlıkların çıkarına olduğu inancındadır.
Irak’ta yaşananlar, güçlü bir merkezi hükümet oluşturma politikasında ısrarın, barış, huzur ve güveni sağlayamıyacağını ve halkın yaşam düzeyini yükseltemeyeceğini ortaya koymuştur.
Barış ve istikrarın sağlanması için bu politika terk edilmeli, federasyonların güçlendirilmesini amaçlayan politikalar hayata geçirilmelidir.
Partimiz, Kürdistan Siyasi Önderliği’nin bu konudaki politikasını destekler.
Irak’ta, tarafları karşı karşıya getiren ve dış müdahaleye en açık sorunların başında, Kerkük ve Araplaştırma politikasına maruz kalan illerde durumu normale dönüştürme geliyor. Başta Türkiye olmak üzere, bölgenin tüm gerici diktatörlükleriyle Arap milliyetçi ve şovenleri, Kerkük ve öteki illerle ilgili Anayasa’nın 140. maddesinin uygulanmasını engellemek amacıyla her yola baş vuruyorlar. Kürtleri tehdit ediyorlar; Irak hükümetine baskı uyguluyorlar; Kerkük referandumunu erteletmek amacıyla bu ilde terör ve sabotaj eylemleri düzenliyorlar.
Başta sömürgeci ülkeler olmak üzere bölge gericileri ve diktatörlerinin, Kerkük’ün Kürdistan Bölgesi sınırlarına katılmasını engellemek amacıyla, bu ülkenin iç işlerine müdahalede bulunmalarını protesto eden Partimiz, Kerkük ve araplaştırma politikasına maruz kalan illerle ilgili sorunların, Anayasa’nın 140 maddesi uyarınca çözülmesinde ısrar eden Güney Kürdistan Siyasi Önderliği’nin tavrını destekler.
Türkiye Yeni Bir Yol Ayrımı İle Yüz Yüzedir
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, 2007 yılı Nisanı’nda yaptığı bir açıklamada, “sözde değil özde bir cumhurbaşkanı istiyoruz”, “Kuzey Irak’a askeri operasyon yapılmalıdır; faydası olur” demesi ve daha sonra TSK sitesinde yer alan bir e-muhtırada ne mutlu Türküm demeyenlerin, diyemeyenlerin düşman ilan edilmesiyle başlayan süreç ve bu süreçte yaşanan gelişmeler, Türkiye’yi yeni bir yol ayrımıyla yüz yüze getirdi: Türkiye, ordunun siyasete müdahale etmediği, hukukun üstün olduğu, insan haklarına saygılı, demokratik ve çağdaş bir ülke mi olacak, yoksa ırkçı, şoven milliyetçiler ve militaristlerin dümen suyuna girerek, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alındığı, içine kapanık bir ülke haline mi gelecek?
Yapılan seçimlerden ordu ve bilumum “ulusalcı” ve Kemalistlerin önünü kesmek istedikleri AKP’nin güçlenerek çıkıp hükümeti kurmasına, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı olarak seçtirmesine ve cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesini öngören Anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesine karşın, yukarıdaki soru sıcaklığını korumaktadır. Hükümete, “Kuzey Irak”a askeri operasyon yapma yetkisi veren tezkerenin kabul edilmesiyle yeni bir aşamaya giren süreç, sorunun cevaplandırılmasını acil ve zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen ve bu amaç için mücadele eden Partimiz, AKP Hükümetini, siyaseti ordunun vesayetinden kurtaracak ve ülkeyi demokratikleştirecek adımları atmaya, bu amaca hizmet edecek sivil bir Anayasa hazırlamaya çağırır.
AB üyeliği ve üyelik için yapılması gerekenler, Türkiye’nin siyasi gündeminin daimi maddelerinden biri olmuştur. AB 'ye üyelik süreci, Türkiye’de, değişim ve demokrasiden yana olanlarla, AB kaşıtı Kızıl Elma koalisyonunu karşı karşıya getiren konuların başında bulunuyor.
AKP hükümeti döneminde, AB üyeliği için çıkarılan uyum yasaları ve Anayasa değişiklikleri, tutucu güçler, AB üyeliğiyle imtiyazlarını yitirecek olan askerler ve onların hizmetinde olan bir kısım sivil bürokratların dirençleri sonucu kağıt üzerinde kaldı, gerektiği gibi hayata geçirilmedi. Hatta yer-yer yapılan reformlardan geri dönüldü. Kuşkusuz bunda, generallerle polis şefleri karşısında dize gelen, onların bir dediğini iki etmeyen AKP hükümetinin ikircikli ve kararsız tutumunun rolü büyük. Avrupa Birliği’nin, 6 Kasım 2007 tarihinde açıkladığı raporun, bir önceki raporla, aynı olmasa da çok benzemesi, geçen süre içinde AKP hükümetinin bir arpa boyu kadar yol almadığını, alamadığını gösteriyor.
Türkiye’nin AB üyeliğinden yana olan Partimiz, çağdaş ve demokratik bir Türkiye için, AKP hükümetini, AB karşıtlarına karşı kararlı duruş sergilemeye, 6 Kasım’da açıklanan AB Raporu’nda dile getirilen adımları atmaya, talepleri karşılamaya çağırır.
Partimiz, AB’den, uygulanmaları halinde Kürt sorununun diyalog yoluyla çözülmesine katkı sunacak olan Kopenhag Kriterleri’nin Türkiye tarafından sulandırılmadan uygulanması için çaba sarf etmesini ister.
PSK, AB ve bağlı kurumlardan, Türkiye ile görüşmelerinde Kürt sorunundan adı ile bahsetmelerini, sorunun barışçıl çözümü doğrultusunda adım atması için Türkiye’ye ekonomik ve siyasal baskı yapmasını talep eder.
Partimiz, halkamızın haklı taleplerini AB nezdinde dile getirmek amacıyla, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren Kürt kurum ve kuruluşlarını birlikte hareket etmeye çağırır.
Türkiye, Kürt Sorununu Çözmeden Demokratikleşemez
TC yönetimi tarafından bugüne kadar halının altına süpürülen ya da “terör” sorunu olarak gösterilen Kürt sorununun çözümünde baskı, asimilasyon ve inkar politikasında ısrar, Türkiye’yi çürütmeye devam ediyor.
AB sürecinde atılan birkaç göstermelik adım ise sorunu çözmekten çok uzak. Çünkü Kürt sorunu, haftada birkaç saatlik ve bin bir şarta bağlanmış radyo ve televizyon yayını ve benzerleri gibi göstermelik tedbirlerle çözülemeyecek kadar büyük bir sorundur. Çözümsüz kaldığı sürece siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunların ağırlaşmasına neden olan Kürt sorununun çözümü için resmi politikanın dışına çıkmak ve köklü değişiklikler gerçekleştirmek gerekiyor.
Oysa, iktidara geldikten sonraki uygulamalarının da gösterdiği gibi, bazı noktalarda öncellerinden farklı olsa da, AKP hükümeti, ne söz konusu köklü değişiklikleri gerçekleştirecek programa ve ufka sahiptir, ne de resmi politikanın dışına çıkma arzu ve iradesi var.
Sömürgeci devletin üstünde yükseldiği “Tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil” prensibine bağlı olan AKP hükümetinden, ülkeyi tam anlamıyla demokratikleştirmesi ve Kürt sorununu çözüm yoluna koyması beklenemez. Bu işi yapacak olanlar, “sözde değil, özde” demokrat ve sol olan güçlerdir.
Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü, Kürt yurtsever hareketi ile demokratik ve sol güçler arasında işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Kasım ayı başlarında, Ankara’da, savaş kışkırtıcılığına karşı, “Özgür, demokratik ve eşitlikçi Türkiye” adı altında, demokratik kitle örgütleriyle sendikaların düzenlediği ve legal Kürt ve sol partilerin desteklediği yürüyüşte oluşturulan, geniş yelpazeli birlik, bu iş için iyi bir başlangıç oluşturabilir.
PSK, özgürlük ve barış yanlısı tüm güçleri, Ankara eyleminde yakalanan halkayı güçlendirmeye, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun eşitlik temelinde çözülmesi amacıyla el ele vermeye çağırır.
Partimiz, böylesi bir birliğin AKP'yi ileriye doğru adım atmaya zorlayacağı inancındadır.
Kürt Sorununun Çözümü Sınırların Ötesinde Değildir
Türk sömürgeciliğinin Kürt düşmanlığı sadece Kuzeyli Kürtlere değil. Hangi parçada olursa olsun, Kürtlerin en küçük bir ulusal kazanım elde etmesi, Türk sömürgecilerini çıldırtmaya yetiyor. Bu çılgınlık, özellikle BAAS rejiminin yıkılmasından sonra tavan yaptı. Öyle ki Türk generalleri, açıkça Güney Kürdistan’daki ulusal yapıyı, Türkiye’nin ulusal güvenliği için tehdit olarak niteliyorlar, tehlikenin bertaraf edilmesi için önlemler alınmasını istiyorlar. Bu amaçla, sınıra yapılan askeri yığınak artarak devam ediyor.
PKK’nin sınırda gerçekleştirdiği son iki askeri eylemi bahane eden Kızıl Elma Koalisyonu ve mehmetçik basın, “terörün kökünü kazımak için” Güney Kürdistan Hükümeti ve liderlerine karşı amansız bir saldırı ve düzeysiz bir hakaret kampanyası başlattılar. PKK’ya destek vermekle itham ettikleri Güney’deki yapının yerle bir edilmesini istediler.
Aynı çevreler, Türkiye’de Kürt düşmanlığını körüklediler, Türk bayrakları eşliğinde Kürt işyerlerine, kurum ve kuruluşlarına saldırdılar; Kürt avına çıktılar, linç seansları düzenlediler.
TBMM ise, üyelerinin ezici çoğunluğunun oylarıyla AKP Hükümetinin sunduğu tezkereyi kabul etti. Hükümete, gerekli gördüğünde Güney Kürdistan’a askeri operasyon düzenleme yetkisi verdi.
Tüm bu ve benzeri çabaların görünürdeki hedefi, terörü sona erdirmek, PKK’nin Kuzey Irak’taki varlığına son vermek. Oysa PKK ve “terörü”nün kökleri Qandil’de değil, bizzat Türkiye’nin içinde; Diyarbakır’da, Dersim’de, Çukurova’da, Ege’de, İstanbul ve Ankara’da.. “Terörü” önlemenin yolu, 24 kez denenen yöntemi bir kez daha denemek değildir. Çözüm bu güne kadar yapılmayan, yapılmasına cesaret edilmeyendedir; militarist çarkı dağıtıp sivil ve çağdaş bir toplum oluşturmadadır; insan haklarının, demokratik hak ve özgürlüklerin eksiksiz uygulanmasındadır; hukukun üstünlüğünü sağlamadadır; Kürtlerin kimliğini ulusal demokratik haklarını tanımadadır.
Bunları gerçekleştirecek olanlar, değişimden yana olan, devrimci ve demokratik güçlerdir, emekçilerdir, resmi ideoloji bağımlısı olmayan aydınlardır.
Partimiz bu güçleri, Türkiye’de yükseltilen Kürt düşmanlığına ve Güney Kürdistan’a yönelik saldırılara karşı koymak amacıyla el ele vermeye çağırır.
PSK, AKP hükümetini bu gerçekleri göz önünde tutarak aklı selim davranmaya, gerginliği azaltacak adımlar atmaya, Kürdistan Bölge Hükümeti ile ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler kurmaya çağırır.
Kürdistan Sosyalist Partisi, PKK’yi, sömürgecilere Güney’e saldırı bahanesi verecek eylem ve söylemlerden kaçınmaya davet eder.
Federasyon Varolan Şartlara En Uygun Çözüm Biçimidir
Kürt sorununun çözümü, diğer tüm ulusal sorunların çözümünde olduğu gibi, kendi kaderini tayin hakkının tanınmasıyla mümkündür. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinin de gösterdiği gibi, Kürtler bu hakkı 4 biçimde kullanabilirler: Bağımsız-ayrı devlet, federasyon, otonomi, siyasal ve kültürel hakların tanınması...
Uluslararası durumu, bölgenin, Türkiye ve Kürdistan’ın şartlarını göz önünde bulunduran Partimiz, var olan şartlarda, en uygun çözüm biçiminin eşitlik temelinde oluşturulacak bir federasyon olduğu inancındadır.
Ulusal demokratik hareketin başarısı, her şeyden önce uluslararası süreci iyi okumakla, temel istemleri doğru ve gerçekçi bir biçimde tespit edip uğruna kararlı bir mücadele yürütmekle olur. Kürdistan yurtsever hareketi de, küreselleşme sürecini iyi okumalı, ve hedeflerini ve mücadelesini sürece uygun hale getirmelidir.
Sorunların diyalog yoluyla çözümü, sivil toplum ve legal mücadele, küreselleşme sürecinin önen çıkarttığı değerlerden bazılarıdır.
Partimiz, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini de göz önüne alarak, legal mücadeleye gerekli önemi verecek, bu mücadelenin gerekli kıldığı kültürel, sosyal ve siyasal örgütlerin kurulması ve güçlenmesi için çaba sarf edecektir.
Kürt sorununun çözümünün, yabancı egemenliğine karşı olan, ülkesinin özgürleşmesini isteyen tüm toplumsal gurupların, her inançtan Kürtlerin birlikte mücadelesini gerekli kıldığına inanan Partimiz, bundan böyle de ulusal demokratik güçler arasında iş ve güç birliğinin sağlanması için çalışacaktır.
Yaşasın Özgürlük ve Demokrasi Mücadelemiz!.
Yaşasın Ulusal Demokratik Güçlerin Birliği!.
Türkiye'ye Demokrasi, Kürdistan'a Özgürlük!.
Aralık 2007
Kürdistan Sosyalist Partisi |