Bir devlet veya bir siyasal rejim, stratejik seviyede kendi
siyasi, sosyal, dış/iç politik, ekonomik ve askeri çıkarlarını
korumak ve geliştirmek için, yaptığı çalışmaların bütününü
ulusal güvenlik kavramı çerçevesi içinde değerlendirerek
ve uluslararası diplomatik ilişkilkileri de ulusal güvenlik
siyasetine göre ayarlamaktadır. Dünyada, 1945’lerden itibaren
kurumlaşmaya başlayan ulusal güvenlik kavramının, günümüzde
ise, stratejik güvenliğin en üst yapısı ve toplam güvenliğin
bir şemsiyesi konumuna geldiğini söylemek mümkündür. Ulusal
güvenlik kavramını belirleyen politik faktörlerin başında,
milli sınırlar ve milli çıkarlar gelmektedir. Ayrıca günümüzdeki
teknolojik gelişmeler, ulusal güvenliğin siyasal kapsamı
üzerinde önemli oranda değişikliklere yolaçmıştır. Artık
dünyamızda, bir yandan konvansiyonel “tehdit” unsurları niteliksel
olarak büyürken, diğer yandan da yeni olası “tehdit” unsurları
ön plana çıkmaya başlamıştır. 21.yüzyıl uygarlık dönüşümünü
etkileyen bilgi çağının da, ulusal güvenlik kavramının askeri,
siyasal ve ekonomik alanlarını doğrudan etkilemesi kaçınılmaz
bir olgu olarak görülmektedir. Sömürge uluslar açısından,
ulusal güvenlik kavramı tarihte çoğunlukla olumsuzluklarla
dolu bir siyasal süreci ifade etmiş/etmektedir. Bu konuya
en iyi örneği ise, Türkiye’nin 1923’lerden beri Kürdistan’da
uyguladığı Türk ulusal güvenlik politikaları teşkil etmektedir.
Türkiye’de, ulusal güvenlik kavramına yüklenen anlam ve siyasal
anlayış, Kürt olgusu dikkate alındığında, haksızlıklarla,
olumsuzluklarla dolu bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Dünyada,
Türk ulusal güvenlik anlayışına benzerlikler gösteren örnekler
bulmak çok zordur. Bu günkü yazımda, Türkiye’nin kendi ulusal
sınırlarını aşarak, bir başka ülke olan, sömürge Kürdistan’da
uygulamaya çalıştığı Türk ulusal güvenlik sistemi ve bu sistemin
kendisine tehdit unsuru olarak gördüğü Kürt ulusu üzerine
kısaca bazı bilgiler vermeye çalışacağım.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1987’de düzenlenen
“silahsızlanma ve kalkınma arasındaki ilişki üzerine uluslararası
konferansı”ın sonuç bildirgesinde, ulusal güvenlik kavramına
dair tanımlamaya yer vererek, ulusal güvenliğin askeri boyutuna;
siyasal, ekonomik, sosyal ve insan haklarını da eklediğini
görüyoruz. BM’in ulusal güvenlik konusunda şimdiye kadar
aldığı bütün kararlar, dünyadaki belli ülke ve uluslar için
bağlayıcı roller oynamış ve bir çok haksızlığı da ortadan
kaldırmıştır. Ama BM’in bütün bu kararları, Kürt ulus olgusunu
ve Kürdistan’daki yabancı ulusal güvenlik uygulamalarını
hiç bir zaman etkilememiş ve Kürtler bu kararların dışında
tutularak, görmezlikten gelinmiştir. BM’ler, Kürt meselesine
Türkiye,’nin, İran’nın, Irak’ın ve Suriye’nin çıkarlarına
göre yaklaşmış ve Kürt meselesini terör telaki ederek, bu
ülkelerin ulusal güvenliklerini tehdit eden unsur olarak
görmüş/görmektedir. Bu siyasal durumun ortaya çıkmasındaki
temel neden ise, Kürtlerin uluslararası diplomasideki tecrübesizliklerinden
kaynaklanmaktadır.
Türkiye, Misak-ı Milli programı ile 1923 sonrasında Kürdistan
topraklarını işgal etmeyi öngörmüş ve 1925/38 arasında bu
işgal programını gerçekleştirmiş, Kürdistan topraklarını
daimi toprakları arasına katarak, buna göre bir ulusal güvenlik
siyasetini oluşturmuştur. 1925’lerden itibaren sömürge Kürdistan’ı
Türk ulusal güvenlik siyaseti açısından iç tehdit olarak
algılayarak ön plana çıkaran Türkiye, uluslararası kuruluşlar
nezdinde Kürtleri, Türk ulusal güvenliğini tehdit eden terörist/eşkiya
ve gerici olarak nitelendirerek, propaganda etmiş/etmektedir.
Öncelikle, Türkiye’nin bu haksız ulusal güvenlik propagandasının
hiç bir gerçekçi tarafı da yoktur. Türk ulusal güvenliği
açısından tehdit unsuru olarak görülen ve terörist olarak
nitelendirilen Kürtler ise, işgal altındaki ülkelerini kurtarmak
için, Türk ulusal güvenlik siyasetinin kendi topraklarında
uygulanmasını istememektedirler.
Türkiye’de ulusal güvenlik konusunda alınan kararlar, Kürt
olgusu dikkate alınarak kamuoyu önünde gizli tutulmaktadırlar.
Buna rağmen, ulusal güvenlik siyaseti ile ilgili ilk somut
bilgileri 1992 yılında “Türk milli güvenlik siyaseti belgesi”
olarak kamuoyuna yansıyan bu gizli belgeden alıyoruz. Zaman
zaman da ulusal güvenlik ile ilgili açık tanımlamaların da
yapıldığı görülüyor. Örneğin; Anayasa’nın MGK’ye dair 118.
Maddesine uyularak çıkarılan 2945 sayılı kanunda ulusal güvenlik
şu şekilde tanımlanmaktadır:“Ulusal güvenlik’ devletin anayasal
düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün, milletlerarası
alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin,
her türlü iç ve dış tehditlere karşı korunması ve kollanmasını
ifade eder.” Özellikle ulusal güvenlik tanımının, Anayasa’da
değil de, askeri kanadın merkezi konuma sahip olduğu bir
kuruluşun (MGK) kanununda yer almış olması dikkat çekicidir.
Türkiye, sömürge Kürdistan topraklarında, Kürt ulusuna karşı
gizli/açık bir şekilde terör faaliyetlerini daha rahat gerçekleştirebilmek
için, ulusal güvenlik ile ilgili tanımın sınırlarını, Kürdistan’daki
bütün sömürgeci siyasal etkinliklerini kapsayacak ölçüde
geniş tutarak, ele almıştır. Örneğin; Anayasa, askeri-siyasal-ekonomik
tedbirler, istihbari örgütlenme, ulusal varlık, ulusal bütünlük,
Türkleştirme siyaseti, Türk hukukunun Kürdistan’da uygulanması
gibi kavramlar, ulusal güvenlik siyaseti çerçevesi içine
alınmıştır. Kürt olgusu söz konusu olduğundan, Türkiye’deki
bu tanımlama yöntemi, iç/dış politika, ulusal güvenlik, savunma
politikası gibi bir çok farklı kavramların birbirine karışmasına
yolaçmış ve devletlerarası ulusal güvenlik tanımlamasından
çok farklılıklar arzetmektedir. Türkiye’deki rejim, bölücü
olarak nitelendirdiği Kürt sorununu, Türk ulusal güvenliğine
yönelik birincil tehdit kabul ederek, bu anlayış çerçevesinde
Kürdistan’da Jandarmaların komandolardan oluşturulması, özel
timlerin yetiştirilmesi, özel harp dairesinin özel kuvvetler
komutanlığına dönüştürülmesi, Polis ve istihbarat teşkilatında
yenilikler yapması, korucu örgütlerinin oluşturulması” gibi
önlemleri alarak hareket etmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’de ulusal güvenlik kavramının anlamı,
Kürt ulusunu şiddet yolu ile denetimde tutmaya göre şekil
almaktadır. Türkiye rejimi ve Türk aydınları, topraklarını
işgal ettikleri Kürt ulusunu hem iç ve dış kamuoyunda hala
terörist olarak propaganda etmekte ve kendi ulusal güvenliklerine
tehdit unsuru olarak görmektedirler.
|