Hükümet ile kamu emekçileri sendikaları arasındaki toplu
sözleşme görüşmeleri, görüşmelerde yaşanan uzlaşmazlıklar
ve buna ilişkin memur eylemleri, basında geniş bir biçimde
yer buluyor.
Memurlar taleplerini dile getirmek, kamuoyu oluşturup hükümet
üzerinde baskı oluşturmak amacıyla sokaklara çıkıyorlar.
Kamu emekçilerinin haklarını savunmak ve hedeflerine ulaşmak
amacıyla, gerekiyorsa eylem yapmaları onların en doğal hakları.
Buraya kadar bir sorun yok.
Sorun geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da yapılan bir memur
mitinginde atılan sloganlarda, taşınan bir flamada.
Türkiye’nin hemen her yerinden Ankara’ya gelen kamu emekçileri,
ellerinde Türk bayrakları “bölücü terör örgütü” aleyhine
sloganlar da atarak özlük ve demokratik haklarını talep ediyorlardı!..
“Bölücü terör örgütü”’nden kastın ne olduğunu söylemeye,
bilmem gerek var mı?
Türk resmi görüşünde Kürtlerin en doğal ve temel halkarının
“bölücülük”le, Kürtlerin her hak talebinin de “terör”le damgalandığı
biliniyor.
Ve ne yazık ki Türk kamuoyunun çok önemli bir bölümü bu
resmi görüşün etkisinde..
“Bölücü terör örgütü” aleyhine slogan atan kamu emekçisi
(bilerek ya da bilmeyerek), meslektaşının, aynı masada çalıştığı
Kürt, Laz, Çerkez ve öteki uluslardan memurların kendi diliyle
konuşmasına, ulusal ve dini kimliğini özgürce yaşamasına,
dilini ve kültürünü geliştirmesine karşı çıkıyor.
Memurların istemlerini kabul etmeyen, görüşmeleri çıkmaza
sürükleyen “terör örgütü”ymüş gibi, kamu emekçileri, yırtınırcasına,
histerik bir biçimde bölücü teröre lanet okuyorlar, ellerindeki
Türk bayraklarını sallıyorlar.
Oysa Türk resmi ideolojisi ve bu ideolojinin gerektirdiği
politikalarda ısrar, kamu emekçilerin lokmasını küçültüyor,
onların açlık ve yoksulluk sınırında yaşamasına neden oluyor.
Kürt sorununun askeri çözümünde ısrar devam ettikçe, tankın,
topun sayısı arttıkça, Kürdistan’dan yükselen bomba ve silah
sesleri giderek yükseldikce, emekçilerin yaşam seviyesi de
düşüyor.
Ve ne yazık ki yaşam seviyesi düşen emekçilerin çok önemli
bir bölümü, lokmasını küçülten savaşlara karşı çıkacağına,
mitinglerde taşıdığı bayrağın boyutunu büyütüyor.
Sokaklarda Kürtlere, hak ve özgürlük isteyenlere yönelik
gerçekleştirilen linç eylemlerine karşı en azından sessiz
kalıyor, bazan da linç seanslarında yer alıyor.
Ankara’da taşınan flamaların birinde “Kandil’e Gönüllüyüz”
deniliyor.
“Kandil” ilk bakışta akla PKK’ye yönelik olarak düşünülen
ve hazırlığı yapılan saldırıları getiriyor.
Oysa PKK üslerinin bahaneden öteye gitmediğini, asıl amacın
Güney Kürdistan’daki Kürt ulusal kazanımları olduğunu, PKK
bile dile getiriyor.
“Kandil’e Gönüllüyüz” demek, Kürdistan Bölge Hükümeti’ne,
Kürdistan Parlamentosu’na karşı sefere çıkma, Güney Kürdistan’ı
işgal etme arzusunun bir başka ifadesidir.
Kamu emekçilerinin bir bölümünün durumu böyle iken, ırkçılık
ve şövenizmin etkisinde kalmışken, sosyalistler, devrimci
ve demokratların durumu da maalesef pek farklı değil.
Onlar, emekçileri çıkarları doğrultusunda bilinçlendirme,
onları şovenizme karşı eğitme yerine, bu aralar ABD’nin her
dediğine karşı çıkmayla uğraşıyorlar.
Onlar, Türk kamu emekçilerini çözümün, Kandil’de değil Ankara’da
olduğuna ikna etmek için daha fazla çaba sarfetmek yerine,
Irak’daki mezhep ve etnik temizlik amacıyla gerçekleştirilen
terör saldırılarının “direniş” olduğunu ispat etmekle meşguller.
Onlar, Türk emekçilerini, Kürtler başta olmak üzere ezilen,
ulusal demokratik hakları gaspedilen halklar, ulusal demokratik
haklarına kavuşmadıkça kendilerinin de kurtulamayacağı konusunda
bilinçlendirip harekete geçireceklerine, Kocatepe’den yeniden
“Milli Taaruzu” başlattırıyorlar; katıldıkları televizyon
programlarında, salyalar saçarak ellerini masaya vurup Güney
Kürdistan’a olan kin ve düşmanlıklarını kusuyorlar, devlete
bir an önce kendi Kürdünü yaratmasını öneriyorlar.
Onlar, Filistinli ve Lübnanlı çocukların öldürülmesini protesto
etmek amacıyla Lübnan sınırına çıkartma yaparlarken, aynı
şeyi Türk ordusunun hemen hergün bombaladığı Kani Masi, Bamerne
ve Berwari köyleri için düşünmüyorlar.
Uzatmaya gerek yok.
Gelişmeler, Türk sol, devrimci ve demokratik güçler içinde,
kapı komşunun acısını da gören ve buna uygun davrananların
sayısında artma yerine azalma olduğunu gösteriyor.
Oysa Kürtler her zaman güçlü, ülkenin ve bölgenin şartlarını
kavramış, gerçekçi bir Türk sol ve demokratik hareketten
yana oldular; böylesi bir hareketin Kürt sorununun çözümünde
çok önemli roller üstlenebileceğini söylediler.
Ama ne yazık ki Türk devrimci ve demokratik hareketi bu
noktadan bir hayli uzak.
Deyim yerindeyse bu hamur daha çok su kaldırır.
Bu nedenle önerilen Türkiyeli zeytindalı politikası gerçekci
değil.
İlk aşamada Kürtler açısından Kürdi zeytindalı oluşturulmalıdır.
Kürdi zeytindalı, Kürt ulusal demokratik hareketine ivme
kazandırmakla kalmayacak, aynı zamanda Türk sol, devrimci
ve demokratik hareketin derlenip toplanmasına da yardımcı
olacaktır.
|