Siyasal sorunların en önemli nedenlerinden biri sayılan
etnik/azınlık kavramı,1930’ dan beri devletleri, büyük/küçük
halk topluluklarını ve kıta birligi oluşturmaya çalışan AB
ülkelerini hala çok hareketli bir şekilde meşgul etmektedir.
Geçmişi çok eskilere dayanan bu kavram, Antik çağdan 21.yy’a
kadar değişik biçimlerde ortaya çıkmış, değişik anlamlar
alarak, zamanımızda da hala bir çok siyasal bilimcinin, hukukcunun
ve sosyal kuramcının ilgisini çekmektedir. Tarihsel kökeni
üzerinde de çokça durulan etnik olgusu, siyasal çıkarlara
göre şekil almakta ve anlam bakımından da hala çelişkilerle
doludur. Etnik temele dayanan sorunları/çatışmaları anlamak,
açıklığa kavuşturmak ve çözüme yaklaştırmak bakımından da
sıkça başvurularak incelenen bir konudur. Yaklaşık olarak
20.yy’ın başından itibaren etnik kavramı, farklı bilim dalları
olan tarih, sosyoloji, felsefe, psikoloji, biyoloji, arkeoloji,
antropoloji, teoloji ve siyaset bilimleri tarafından çoğunlukla
milliyetçilik olgusuyla desteklenerek incelenmiş ve çeşitli
nazariyelerle açıklanmaya çalışılmıştır.
Özellikle 1990’lardan sonra Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya
gibi kriz bölgelerinde baş gösteren siyasal ve ulusal çatışmaların
çıkış nedenlerinin etnik olguya dayanmaları, bu olguyu daha
da güncelleştirmiş, konuya ilgi duyan bilimadamlarının ilgisini
çekmiş, tarihi kökeni itibarıyla araştırma-inceleme konusu
yapılmış ve bazı istisnalar hariç, hiç bir siyasal kaygı/ceza
gözetilmeksizin en gerçekçi bir şekilde genişçe ele alınarak
anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Etnik kavramı, ikinci dünya
savaşında Hitler’in Yahudileri yok etme siyaseti ve Yugoslavya’nın
(1990’larda) dağılmasıyla Balkanlarda yaşanan olaylar sonucunda,
araştırmacılar tarafından “etnik temizlik“ olarak ele alınmış
ve siyasal alanda geniş bir literatürün gelişmesini sağlamıştır.
1960’larda ABD’de devletin ve değişik ulusal kökenleri olan
göçmen beyaz ırkçıların zencilere ve yerli kızılderililere
karşı şiddet uygulamaları ile Güney Afrika’da zencilere yönelik
ırkçı (Apartheid) eylemler, etnik kavramının bilim çevrelerinde
en çok tartışıldığı dönemi teşkil etmektedir.
Türkiye’de etnik kavramı, Türkcülük ve ona bağlı olarak
Türkiyelilik içinde görülerek dar bir şekilde ele alınmış
ve bu siyaset ile diğer etnik ve ulusal halk toplulukları
kültürleriyle birlikte yok sayılmıştır.Türkiye’de hala etnik
kavramı sosyal bilimciler tarafından anlamı sınırlandırılarak
bilinçli bir politika ile çok dikkatlice kullanılan siyasal
olgulardan biridir. Etnik kavramının Türk milliyetçiliği
çerçevesi içinde sınırlandırılarak asıl anlamının dışında
kullanılmasının ana nedenlerinden birisi de, tam alakası
olmamasına rağmen, sömürge Kürdistan ve Kürt sorunu olgusu
oluşturmaktadır. Osmanlı devletinde “millet sistemi“ ile
geniş ırkı ve inanç serbestisine sahip olan ulusal ve etnik
gruplar, Türkiye Cumhuriyet’inde milliyetçi temele dayanan
ırkçı bir siyaset ile başta Kürt ulusu olmak üzere bütün
diğer etnik topluluklar, Türklük ve Türkiyelilik kavramları
içinde kaybolmak zorunda bırakılmışlardı. Türkiye’nin kuruluşundan
beri bu inkar siyasetini uygulayanların çoğunun Türk kökenli
olmaması ve kendi etnik kökenlerini inkar eden kesimlerden
oluşması, etnik halk topluluklarının inkarını kolaylaştırmış
ve etnik kavramının siyasal anlamını daha karmaşık bir hale
getirmiştir.
Diğer taraftan ABD’de İngiliz, Alman, İskoc, İrlandalı,
Fransız, Portekiz’li, İspanyol, Avusturya’lı ve İtalyan göçmenler
birleşerek, zencilere etnik temelde şiddet uygulamaları ile
Türkiye’de Türk, Yahudi, Arnavut, Gürcü,Çerkez, Laz, Boşnak,
Makedon, Rum ve Arap’lar gibi değişik etnik kökenlerden gelen
göçmenlerin, kendi etnik kökenlerine ve Kürt ulusuna Türklük
ve Türkiyelilik adına şiddet uygulamaları, göcçmenlik statüsü
bakımından birbirıne çok benzerlikler göstermektedir. Türkiye’de,
1923’ten itibaren ırkçı temele dayanan ulusal devlet kültürünün
ve ulusal devlet olma siyasetine dair sürecin, değişik etnik
kökenlerden gelen şahsiyetler aracılığıyla uygulanarak yürütülmesi,
etnik kavramına daha farklı anlamlar yüklemekte, etnik gruplara
karşı sürekli şüpheci durumları gündemleştirmekte ve toplumsal
ilişkilerin düzenlenişinde çatışmalarla dolu sıkıntılara
yolaçmaktadır. Örneğin;Türkiye’de, cumhuriyet tarihi boyunca
değişik ulusal/etnik kökenlilerin Türkçülük ve resmi ideolojinin
fikirsel savunuculuğunu yapmaları, Türk aydınlarının gerçekçi
düşünmelerini engellemekte, sürekli bir başkası gibi düşünmelerine
yolaçmakta, kendi halkına güvensizlik beslemekte ve Kürt
ulusu ile komşu olma siyasetinin oluşmamasına neden olmaktadır.
Buna benzer güvensizlikler, Türk aydınını, batılı aydınlar
karşısında ve kendine güvenen güçlü uluslar karşısında aşağılık
kompleksine ittiğine dair bir sonuçta elde etmek mümkündür.
Ayrıca Türkiye’deki uluslaşma süreci etnik anlamda incelendiğinde
Hırıstiyanlığın ilk yıllarında etnik olguya teolojik olarak
yüklenen anlam ile Türkiye’de islamın Türklüğün hizmetine
sunulması ve Türklük ile eş değerde anılması olguları arasında
bazı siyasal yakınlıklar görmek de mümkündür. Örneğin, cumhuriyet
tarihi boyunca, başta Kürdistan’da olmak üzere Cemevleri,
Kiliseler ve diğer Yezidi dini gibi eski Kürt inanç/ibadet
ve kutsal değerlerine tümden yasaklar getirilirken, buna
karşılık muhafazakar Sunni İslam desteklenmiş, Türkçülüğün
yayılmasında ve Kürtlere karşı kullanılmasında önemli bir
araç olarak değerlendirilmiştir. Romalılar etnik anlamda
muhafazakar Hırıstiyanlığı, imparatorluğun sürekliliği/güçlülüğü
için propaganda malzemesi olarak kullanıyorlardı.
Türklük ve Türkiyelilik kavramlarını devletin desteğiyle
yayılmasını sağlayan değişik etnik kökenlere sahip göçmen
ve devşirme aydınlar, etnik kavramına dair gerçekçi anlamların
dışına çıkarak ve bununla da yetinmeyerek, Kürt ulusu ve
Kürdistan’da yaşayan diğer etnik halk toplulukları adına
da düşünceler ortaya koyarak, onlar adına siyasal planlamalar
yaparak ve onlara resmi ideoloji anlamında kontrollü ve sınırları
yasalarla çizilmiş zorunlu bir yaşam biçimi sunmalarıyla,
kendilerinin etnik kavramını nasıl anladıklarını ortaya koymaktadır.
Yakın dönem Kürt siyasal tarihini inceledigimizde, Kürtler
arasında da, Türkiye ile olan ilişkilerde, siyasal istekler
bağlamında etnik kavramı konusu ulusalcılık kavramıyla karşılaştırıldığında,
hala karmaşık bir siyasal sorun olarak görülmektedir.
|