Bitlis ve Siirt’te yaşanan olaylar sonucu ölen askerlerin
sayısının aniden artması üzerine kızıp köpüren TC Başbakanı
Erdoğan, öncellerini takip etti, devlet geleneğini sürdürdü.
Ağrı’da yaptığı bir konuşmada, "İşin üzerine hep sabırla
gittik. Hep demokratik çizgide bu işi halledelim istedik.
Bunun arzusu içinde olduk. Ama artık sabrımız kalmadı, yarın
çok şeylere gebedir” diyen Erdoğan, yavuz hırsız misali Kürtleri
suçladı, tehdit etti.
Erdoğan’ın söylediklerine nereden başlamalı?
Her şeyden önce Başbakan “Hep demokratik çizgide bu işi
halledelim istedik, işin üzerine hep sabırla gittik derken”
doğruları dille getirmiyor. Ne gibi demokratik bir çizgi
izlediklerini, nasıl sabrettiklerini belirtmiyor, ezbere
ve ortaya konuşarak gerçekleri tersyüz ediyor.
Erdoğan’ın, kendi değimiyle “daha fazla demokratikleşmeyle
çözülecek” dediği Kürt sorununun çözümü doğrultusunda hiç
bir adım atmadığını, kendisine ve hükümetine destek verenler
de dile getirdiler, getiriyorlar.
Diyarbakır’da Kürt sorunu ve çözümüne ilişkin olumlu şeyler
söyledikten sonra kulağı üstüne yatan Erdoğan ve AKP hükümeti,
ordunun, güvenlik güçleri ve militaristlerin istemlerine
boyun eğdi. Hükümetin Şemdinli olaylarına ve olaylarla ilgili
iddianameyi hazırlayan savcıya yönelik tavrı, söylediklerimizin
ispatıdır.
AB sürecinde gerçekleştirdiği, ama uygulamayıp kağıt üzerinde
bıraktığı kısmi reformlardan dönüşü ifade eden yeni TMY’yi
meclisten geçiren AKP hükümeti, bununla yenitmemiş olacak
ki, şimdi de OHAL’den bahsediyor.
Bu ve benzeri gerçekler, Erdoğan ve hükümetinin işin üzerine
demokratik çizgide ve sabırla değil, jop, kelepçe ve yasaklamalarla
gittiğini gösteriyor. Bir de Erdoğan’ın insanların yüzüne
baka baka doğru söylemediğini...
Erdoğan sözkonusu açıklamasında, Terörle Mücadele Yüksek
Kurulu ve akabinde yapılacak Bakanlar Kurulu toplantısına
binaen, “yarın çok şeylere gebedir” diyerek Kürtleri tehdit
etmekten de geri kalmıyor.
Toplantılar sonrası hükümet adına açıklama yapan Cemil Çiçek’in
“bugüne kadar uygulanan, bilinen ve bilinmeyen tüm tedbirler
alınacaktır” diyerek yarının nelere gebe olduğuna dair ipuçları
veriyor.
Hiç kuşku yok. Önümüzdeki dönemde Kürt düşmanı ırkçı şoven
propaganda hız kazanacak, değişim, demokrasi ve barıştan
yana olanlar amansız bir baskı altına alınacak, faili mechul
cinayetler serisi başlayacak, vb. Çünkü Cemil Çiçek’in müjdesini
verdiği “bilinen ve bilinmeyen” tedbirler arasında bunlar
ve benzerleri de var..
Erdoğan “temenni ediyorum ki duygularım aklıma, bilgime,
tecrübeme egemen olmasın” diyor. Diyor ama, Bakanlar kurulu
toplantısı sonrasında Güney Kürdistan’a yönelik askeri operasyonun
yeniden gündeme getirilmesi ve buna yönelik çaba içine girilmesi,
şoven ve milliyetçi duyguların akla egemen olduğunu gösteriyor:
Herşeyden önce Irak, eski Irak, Saddam dönemi Irak’ı değil.
Daha birkaç gün önce Irak Devlet Başkanı Mam Celal Talabani
“Saddam döneminde Türkiye ile yapılan anlaşmaları tanımıyoruz”
dedi.
Irak Hükümeti, Kürdistan Bölge Hükümeti, ABD ve AB, PKK
kampaları bahanesiyle Güney Kürdistan’a yönelik askeri operasyona
karşı olduklarını hiç bir tereddüde yer vermeyecek kadar
kesinlikte açıkladılar.
1983’ten bu yana, “bölücü terörü kökünden halletmek” amacıyla
gerçekleştirilen sayısız operasyonun, sorunu çözmek yerine
daha da karmaşık hale getirdiği gerçeği de gün gibi ortada.
Tüm bunlar biliniyorken, Güney’e yönelik askeri operasyon
yanlışında israr etmek, elbette sadece duygularının başbakanın
aklını, bilgi ve tecrübesini esir aldığını göstermiyor, aynı
zamanda Türk devletinin Güney Kürdistan’a yönelik düşmanca
niyetlerine tercüman oluyor.
Başbakan sadece gerçekleri ters yüz etmekle kalmıyor, nalıncı
keseri gibi kendine yontmaya çalışıyor. Kirli emelleri uğruna,
İsrail’in Lübnan’a saldırısından faydalanmak istiyor.
Erdoğan ve hükümeti bir yandan barış meleği kesiliyor, İsrail
saldırılarının durdurulması ve ateşkes sağlanması için canla
başla çaba sarfediyor. Diğer yandan terörü önleme bahanesiyle
Irak’ın egemenlik haklarını hiçe sayıyor; saldırı amacıyla
görülmemiş boyutlarda hazırlık yapıyor.
Başbakan ve şurekası, saldırganlığını önlemeye çalıştıkları
İsrail’i örnek almaktan da kaçınmıyorlar. Başta ABD ve uluslararası
kamuoyunu ikna için “İsrail kaçırılan 3 askeri için tozu
dumana katıyor, teröre hergün birkaç kurban veren biz, terörü
ininde vurmak, Qandil’e saldırmak için ne bekliyoruz” diyen
söyleme sarılıyor. ABD’den saldırılarına gözyummasını, destek
olmasını bekliyor.
Demek ki törkiş tipi barış meleği, arabulucu olmak böyleymiş!..
Tüm bunlar yaşanırken, çözümsüz kalan Kürt sorunu orta yerde
duruyor, kanayan bir yara olarak varlığını ve toplumu çürütmeyi
sürdürüyor.
1983 yılından itibaren aynı gerekçelerle yapılan ve sayısını
unuttuğumuz sınır ötesi operasyonların sonuç vermediği, kanamayı
durduramadığı, aksine yarayı daha da deriileştirdiği bilinen
bir gerçektir. Bu kez de öyle olacağına kuşku yok. Çünkü
aklı selimlerin, barış, demokrasi ve özgürlükten yana olanların
yıllardır dile getirdikleri gibi, sorunun kökleri sınırların
ötesinde değil, içindedir. Bu nedenle de çözüm sınırların
öte yakasında değil bu yanında aranmalıdır.
Değişimi sağlamak ve demokratik bir yapı oluşturmak, bu
amaçla gerekli adımları atmak, AB sürecine sıkı sıkıya sarılıp
sürecin gereklerini yerine getirmek, Kürtlerin varlığı kabul
edip, ulusal ve demokratik haklarını tanımak çözümün yolunu
açar, işleri kolaylaştırır.
AKP iktidarı döneminde yaşananlar, baltayı ayağına vurmada
mahir olan hükümetin, sozkonusu değişimi sağlayabilecek demokratik
ve geniş bir ufka sahip olmadığını gösterdi.
Bunu gerçekleştirecek olan ezilen, baskı altında olan geniş
kitlelerdir; onların barış yanlısı, demokratik güçleri, sol
partileri, kurum ve kuruluşlarıdır.
Ama görüldüğü geniş halk yığınları bu aralar daha önemli
işlerle meşgul!..
Filistin halkıyla dayanışma amacıyla sokaklara dökülen geniş
halk yığınları ve onların en geniş yelpazedeki örgütleri
de, geleneği sürdürüyor, yanı başlarındaki yangını görmezden
geliyorlar.
Geniş halk yığınlarının önemli bir bölümünü kontrol altında
tutan ve uzun bir dönemdir sömürgeci-kemalist devletin Kürt
politikasına payandalık yapan Türk islami hareketi, Güney
Kürdistan’a ilişkin olarak yapılan saldırı hazırlıklarına
karşı sessiz kalıyor, biz Kürtleri, “Selahaddin’in Torunları”nı,
Kudüs’ü yeniden kurtarmaya çağıracak kadar riyakarca davranıyor.
Haksızlık yapmayalım, geniş halk yığınlarının demokratik
ve sol cenahtan bazı örgütleri duyarlılar, Türk hükümetinin
saldırı planlarına karşı seslerini yükseltiyorlar.
Ama önemli bir bölümü şu anda daha yakıcı bir sorunla meşgul!..
ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu yönelik politikalarını boşa
çıkartmakla uğraşıyorlar!..
İsrail-Filistin sorunun çözümüyle ilgileniyorlar!..
Eğer bazılarının içinden “ah Türk hükümeti saldırsa da,
emperyalistlerin kurduğu, İkinci İsrail’in burnunu yere sürtse,
ona unutamayacağı bir ders verilse” diye düşündüğünü söylersem,
haksızlık yapmış olur muyum acaba?
Bizim Kürt cenahında da maalesef işler içaçıcı değil. “3.
Ses” alternatif oluşturacak, devletin saldırılarına birlikte
karşı koyacak bir yapıdan uzak. Bu amaçla ciddi çalışmaların
yapılmasına rağmen, bu böyle.
Öyle anlaşılıyor ki bizim hamur da Türk devrimci ve demokrat
cenahın hamuru da daha çok su çekecek!..
|