HAMAS’ın Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve başlattığı tartışmalar, son günlerde yaşanan ve ülkenin kaderini yakından ilgilendiren önemli konuların gölgede kalmasına yol açtı. Bir anlamda HAMAS yöneticileri ve onları Türkiye’ye davet edenlerin, istemeyerek de olsa “Türk iyi saatlerde olsunlar”ına gecici yardımları oldu.
Önemli gelişmelerden birisi, Kulp’da ortaya çıkartılan toplu mezarda bulunan kemiklerin, yapılan DNA testi sonucu kaybolan köylülere ait olduğunun kesinleşmesi..
Bilindiği gibi toplu mezar ortaya çıktığında, 1993 yılında bölgede görev yapan Bolu Komando Dağ Taburu suçlanmıştı. Suçlamalara karşılık veren dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, iddiaların “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kanalıyla tazminat almak amacıyla” bölücüler tarafından dile getirildiğini söylemişti.
Adli Tıp’ın kemiklerin kaybolan köylülere ait olduğuna dair raporu, omuzu kalabalık generalin söylediklerini değil, “bölücüler”in iddialarını doğrulamakla kalmadı. “Kayıp”ların katliama kurban gittiklerini de tescil etti..
Öteki gelişme ise Diyarbakır’da bir mahkemenin, yargıladıkları kişilerin JİTEM elemanı olduğunu gerekçe göstererek davayı askeri mahkemeye havale etmesi...
JİTEM’in hikayesi Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” hikayesi gibi. Bir çok resmi ve gayri resmi raporda faaliyetlerinden, daha doğrusu cinayetlerinden bahsedilen JİTEM’in varlığı, başta askeri yetkililer olmak üzere, devlet erkanı tarafından inkar edildi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Yaşar’ın yaşadığını karara bağlayarak, var olan “karmaşa”ya son verdi.
Türk devleti, bundan böyle kanla beslenen JİTEM adında bir çocuğu olduğunu inkar edemez!..
Tüm bu gelişmelere JİTEM’in Şemdinli’de suçüstü yakalanması, Askeri Mahkeme’nin Deniz Kuvvetleri eski komutanı İlhami Erdil’i “yolsuzluktan” suçlu bulup cezaya çarptırmasını da eklemek lazım.
Bu gelişmeler dikkate alındığında, “kaşının altında gözü var” denilmesinin bile ihanet olarak görüldüğü Türk ordusunun Kürdistan’daki uygulamalarının, Türkiye’nin tartışma gündemine bir kez daha oturacağını söylemek mümkün.
Diğer birçok kişi gibi ben de, sözkonusu gelişmelerin buzdağının görünen ucu olduğu inancındayım. Konunun basında geniş biçimde yer alması, kamuoyunda detaylıca tartışılması halinde, tamamıyle olmasa bile buzdağının önemli bir bölümünün açığa çıkarılacağını düşünüyorum.
Bu işin bir yanı. Öteki yanına gelince:
Türkiye’nin gerçekleri ve bu alanda yaşananlar, fazla iyimser olunmaması gerektiğini söylüyorlar.
Herşeyden önce Türklerin ezici çoğunluğu “Peygamber ocağı” dedikleri orduyu kutsal bir kurum olarak görüyor. Ne yaparsa yapsın orduya toz kondurtmuyorlar.
Türk hukuk sistemi ve buna ilişkin kurumlar, bireyi değil devleti koruma anlayışıyla oluşturulmuşlardır. AB süreci, AB’ye üyelik amacıyla yapılan “reformlar” ın gücü, bu gerçeği değiştirmeye yetmedi, yetmiyor. Devlet erbabını koruyan yasal zırh yerinde duruyor. Rutin dışına çıkıldığında, yani zırh deliğinde de “zaman aşımı” devreye konuluyor.
Türkiye fincancı katırlarının bol olduğu, fincanların demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine sık sık tercih edildiği bir ülke. Katırların ürkmemesi için titiz davrananların sayısı bir hayli. Hele ürkütülmemesi gereken katırlar ordu malıysa, bu sayı tavana vuruyor.
Bunların yanısıra durumdan vazife çıkartıp iktidara elkoyma sevdası, bu sevdaya tutulan (Sivil, askeri) darbe haveslilerinin politika ve ülke yönetimindeki ağırlıkları ve gizli-açık faaliyetleri de fazlaca iyimser olmamız gerektiğini söylüyorlar.
Ama unutmamak gerekir ki tüm bunlar, sömürgeci politikanın, Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşın ürünü olan buzdağının, ucundan da olsa ara sıra görünmesine engel olamadı, olamıyor. Çünkü bu ülkede sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen namuslu, cüzdanı değil de vicdanı tercih eden hukuk adamları var.
Ama bundan da önemlisi AB ve globalleşme süreci. Türkiye’nin bu süreçlerin dışında kalması mümkün değil. Türkiye istese de istemese de AB süreci ve globalleşmenin baskısıyla değişecek, değişmek zorunda kalacak. Bu nedenle de şeffaflaşacak, kirli çamaşırlarını ya kendisi ortaya dökecek, ya da dökülmesine göz yumacak.
Buna bakıp işi globalleşme ve AB sürecine havale edip, görevlerden kaçmak da olmaz.
Ucu görülen buzdağının gövdesi, barışsever, yurtsever, devrimci ve demokratik güçlerin planlı-organizeli çabaları sonucu açığa çıkartılır.
JİTEM’iyle, Kontgerillası, Köy Korucusu ve Özel Tim’iyle Türk devletinin Kürdistan’daki cinayetlerini deşifre edip sorumlularından hesap sormak, sadece militarizmi zayıflatmakla kalmaz, Türkiye’de demokrasi ve değişimin de yolunu açar.
HAMAS ziyaretinin iyi saatlerde olsunlara bu kıyağı geçicidir. Bu nedenle Diyarbakır Barosu başta olmak üzere bölge baroları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve Kürt orjinli siyasi partiler bu işin peşini bırakmamalıdırlar.
|