Adını Genelkurmay tarafından andıçlanan İHD Genel Başkanı
Akın Birdal’ı kurşunlayarak duyuran Kontgerilla’ya bağlı
Türk İntikam Tugayı (TİT)’nın, Diyarbakır’da yapılan alçakça
saldırıyı üstlenmesine, Kürtleri tehdide devam etmesine karşın,
Başbakan’ın Siirt’te, Diyarbakır’da patlayan bombanın PKK
tarafından yerleştirildiğini televizyon kanalları vasıtasıyla
dünya aleme duyururken, yüzü kızarmıyor.
Medya’ya yansıdığı kadarıyla, Erdoğan ayrıca Diyarbakır’daki
patlamayı “provokasyon” olarak niteliyor ve amacının “barış
sürecini engellemek” olduğunu söylüyor.
Başbakan “barış süreci”nden bahsediyor.
Türk hükümeti, PKK’nin ateşkes için öne sürdüğü şartları
kabul ederek barış sürecini başlattı da bizim haberimiz mi
olmadı?
Böyle bir gelişmenin yaşanmadığı, Türk devletinin şu anda
Kürtlerle barışma niyetinde olmadığı biliniyor.
Bu durum da Erdoğan’ın öncelleri gibi Kürt halkının koyun
gibi boyun eğmesini, hakları için mücadele etmemesini barış
süreci olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Kürtler haklarını talep ederlerse barış yok, boyunlarını
celladına itirazsız uzatırlarsa barış süreci var!..
Başbakan da çok iyi biliyor ki ortada bir barış süreci yok
ve Diyarbakır’daki patlama, Şemdinli’deki Kürt karşıtı eylemleri
nedeniyle sırtı sıvazlanan ve sahip çıkılan “iyi çocukların”
eseridir.
Bombanın, görevi esnasında “izin verseler kimyasal silah
kullanıp Kürdistan’da ot yeşermesine izin vermem” diyen,
devletin savcısını, hakimini hizaya getirmek amacıyla evlerinin
çevresinde bomba patlattıran generalin ülküdaşları tarafından
konulduğuna da kuşku yok.
Diyarbakır’daki patlama Marmara Gemisi’nin batırılmasının,
Kültür Sarayı’nın yakılmasının, 1977 yılında gerçekleştirilen
1 Mayıs Katliamı’nın davamıdır.
Diyarbakır’daki patlamanın kökleri, 1955 yılının 6-7 Eylül
günü gerçekleştirilen eylemlere, hani şu kahraman bir generalin
“Özel Harp Dairesi’nin en başarılı operasyonlarından biri”
olarak tanımladığı, İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilere
karşı düzenlenen pogromlara kadar uzanıyor.
Laf buraya gelmişken dini bütün, “yaradılanı yaradan ötürü
seven” ama Müslüman ve Türkler dışındaki “yaradılan”ları
pek de makbul saymayan Başbakan’ın döktürdüğü bir başka inciye
değinmemek olmaz.
Başbakan Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmasında, “tarihte
bizim kadar yüzü ak bir millete rastlamak neredeyse imkansızdır”
diye buyurmuş!..
Tarihinde, diğer uluslara nazaran daha az katliamlar bulunan
bir milletin yüzü nasıl ak olur, bilinmez?
“Senin yüzün benden kara” demekle, yüz ağarmıyor ki, X
ulusun tarihindeki kara sayfaların daha çokluğunun Erdoğan’ın
yüzünü ağartmadığı gibi..
Ayrıca hangi milletin tarihi mihyar olarak alınacak?
Osmanlı’nın, başta Avrupa’dakiler olmak üzere işgal ettiği
ülkelerdeki zulmü ve katliamları, anaların çocuklarını susturmak
için “sus Türkler geliyor” demelerinden daha iyi ne ifade
edebilir ki?
Kürdistan kırsalında, “hiş be, cendermeya Tırk tê”, (sus
jandarma geliyor) tehdidi altında büyümeyen kaç kişi var
acaba?
Osmanlıların işgal ettiği ülkelerde gerçekleştirdiği katliamlar
ancak İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız ve Hollandalı
sömürgecilerin Amerika kıtasında, Afrika ve Uzakdoğu’da yaptıklarıyla
kıyaslanır.
Nazilerin gerçekleştirdiği Yahudi Soykırımı’nın, İttihad
ve Terakki’nin gerçekleştirdiği Ermeni Soykırımı’na ağır
bastığını söylemek mümkün, ama Hitler’in “Türklerin yaptıkları
bana örnek teşkil etti” dediğini unutmadan.
Piran’da, Ağrı’da, Zilan Deresi ve Dersim’de halkımıza karşı
işlenen soykırım suçlarını bir kenara bırakalım.
Ya yukarıda bahsedilen, “Özel Harp Dairesi’nin en başarılı
operasyonlarından birisi” olarak tanımlanan 6-7 Eylül Olaylarına
ne buyurursunuz sayın Başbakan?!..
5-7 Eylül Olaylarında 73 kilisenin, yedi ayazma ve iki manastırla
dini azınlıklara ait 6000’i aşkın işyeri ve sayısı belli
olmayan evin yakılıp yıkılması, üç kişinin katledilmesi ve
bir papazın zorla sünneti, tarihinize düşen irice ve kapkara
bir leke değil midir, Sayın Erdoğan?
Tüm bunlar biliniyorken, Erdoğan’ın birkaç gün önce, Batı
Trakya Türkleri’yle ilgili bir toplantıda, Türk devletinin
dini ve etnik azınlıklara karşı politikasını sütten çıkmış
ak kaşık olarak göstermesi de inandırıcı olmuyor elbette.
Ama kabul etmek gerekir ki bu ülkede hamasi nutuklar ve
dini söylemler eşliğinde atılan yalanlara, kupkuru böbürlenmelere
inanan, inanmaya teşne olan milyonlarca insan var.
Başbakan’ın “milliyetçi, mukaddesatçı ve tarihiyle gurur
duyan” TİT ve geleneğiyle olan aşkı Diyarbakır’daki patlamayla
başlamadı.
Hatırlanacağı gibi bu aşk Şemdinli olayları esnasında filizlendi.
Erdoğan aşkı uğruna tükürdüğünü yaladı, ilahların isteği
kurbanları kendilerine sundu.
Son söylemleri bir kez daha gösteriyor ki Başbakan, “ülkenin
bütünlüğü, üniter devletin bekası” uğruna Kemalist, militarist,
ve ırkçı-şovenlerle aynı çuvala giriyor.
Başbakan’ın bu çuvaldan “Kasımpaşalı” olarak çıkmayacağı
kesin.
Erdoğan ile TİT ve geleneği arasında başlayan aşkın ürünü,
Cumhurbaşkanlığı makamı olabilir mi?
Beleyip göreceğiz.
Ama bu çuvala girişin, bu aşkın Erdoğan hükümetini, demokrasi
ve değişim yanlısı güçlerden uzaklaştıracağı, AB nezdinde
zora sokacağı kesin..
“Her işte bir hayır vardır” denir.
Son gelişmelerin ve yapılan açıklamaların Erdoğan ve hükümetinin
programı, dünya görüşü ve dayandığı temel itibariyle Türkiye’yi
değişim ve demokrasi yörüngesine sokmaya muktedir olmadığını
göstermesi de hayırlı olmuştur.
PKK de hayırlı bir iş yapmalı, Diyarbakır’daki bombayı patlatanların
arzuladıkları söylem ve eylemlerden uzak durmalıdır.
TİT ve benzeri kuruluşlara verilen en iyi cevap, Diyarbakır
halkının, bu kentte faaliyet yürüten demokratik kitle örgütleri
ve siyasi partilerin göstermiş olduğu sağduyulu tavrıdır,
gerçekleştirilen barışçıl ve demokratik eylemlerdir.
Sözkonusu tavırda, eylemliliklerde ısrar Erdoğan’ın yeni
aşkına, birlikte çuvala girdiklerine en iyi cevap olmakla
kalmaz, Kürtlerin arzulanan birliğini sağlamaya yardımcı
olur.
Unutmamak gerekir ki doğru ve makul olanda ısrar, zaferi
de getirir.
|