Sonunda İsrail ve Filistin’deki sertlik yanlılarının, beylik
değimle “şahinler”in istediği oldu.
Bir askerinin HAMAS militanlarınca kaçırılmasını bahane
eden İsrail bir müddet önce terkettiği Gazze Şeridi’ne saldırıp
yeniden işgal etmekle kalmadı. İki askerini rehin alan İran
yanlısı Şii Hızbullah’a ait üslerin bulunduğu Güney Lübnan’a
yönelik saldırı başlattı.
Çatışmaların genişleyip tüm Lübnan’ı ve Suriye’yi kapsamasından,
bölgesel bir savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.
Gazze Şeridi’nde ve Güney Lübnan’da alışılmış, üzücü ve
insanlık dışı sahneler sanki başa sarılıyor: Çocuklar ve
kadınlar başta olmak üzere sivillerin öldürülmesi, yerle
bir olan evler, su, elektrik ve benzeri hizmetlerin durması,
ilaç ve yiyecek sıkıntısının had safhaya varması, vb’leri
gibi...
Uluslararası arenada da pek bir değişiklik yok.
ABD’nin keseri her zamanki gibi İsrail’den yana yontuyor.
AB ise bilinen ciddiyetiyle sessizliğe bürünmüş vaziyette.
Bir şeyler söylemek zorunda kaldığında da fincan yüklü katırlar
ürkmesin diye aşırı özen gösteriyor, tarafları itidale çağırıyor,
İsrail’i, saldırılarında aşırıya kaçmaması ve sivilleri gözetmesi
konusunda uyarıyor.
Rusya’nın bilinen tavrında bir değişiklik olduğu söylenemez.
Rusya, ABD ile aynı şeyleri söylememek için titiz davranmaya,
özen göstermeye devam ediyor..
Arap Birliği de tavrını gecikerek yaptığı toplantıda açıkladı:
“Ortadoğu’da barış süreci öldü!..”
Diktatörlükle yönetilen Arap ülkeleri ise, tek tek yaptıkları
açıklamalarda, “aferin doğru yoldasın, devam et” dercesine,
İsrail’in sırtını sıvazlıyorlar. Çünkü Onlar da İsrail ve
Filistinli şahinler gibi, sorunun her iki halkın rızası dahilinde
ve eşitlik temelinde çözülmesini, bölgede barışın, huzur
ve güvenin sağlanmasını çıkarlarına aykırı buluyorlar. Çünkü
onlar iktidarlarının aynı zamanda bir dış düşmanın varlığına
bağlı olduğunu çok iyi biliyorlar: Filistin’i işgal eden,
“lanetli” İsrail’den daha iyi bir düşman mı olur?
İran ve Suriye zaten işin içindeler.
Bir müddet önce Filistin hapishanelerindeki El-Fetih ve
HAMAS yöneticilerinin İsrail ile barış görüşmelerine ilişkin
program üzerinde anlaşmaya vardıkları, programın HAMAS liderlerinden
Başbakan Haniye tarafından da olumlu bulunduğu haberi basına
yansımıştı.
Haberin hemen sonrasında, Cengiz Çandar’ın değimiyle “Dış
HAMAS”ın emri (Suriye’nin emriyle demek daha mı doğru olur
yoksa?) ile İsrailli onbaşının kaçırılması ve bunu bahane
eden İsral’in Gazze’yi bombalayıp işgale başlaması, son çatışmanın
nedenleri hakkında önemli ipuçları vermektedir.
Suriye, İsrail ve ABD ile tutuştuğu güreşi Filistin ve Lübnan
minderinde sürdürmeye kararlı. Bu nedenle koruma altına aldığı
“Dış HAMAS” eliyle istediğini yaptırıyor. Lübnan’da uğradığı
yenilginin rövanşını almak istiyor. İran ile birlikte koruyup
destekledikleri HİZBULLAH’ı kullanarak, Lübnan’ın istikrar
için ne kadar önemli olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Son dönemlerde
İran ve Suriye arasında hızlanan trafik, Hizbullah’ın son
katyuşa saldırılarının Gazze’nin yeniden işgal edilmesinden
çok önce planlandığının açıklanması, bu gerçeği ortaya koyuyor.
İran’ın nükleer programı nedeniyle yaşanan sorunları çözmek
amacıyla, AB yetkilileriyle yaptığı görüşmeden eli boş dönen
İranlı başmüzakereci Laricani’nin, ülkesine gitmeden önce
Suriye’yi ziyaret ettiği basına yansıdı. Bu ziyareti takiben
Hizbullah’ın İsrail askerlerini rehin alması tesadüf olmasa
gerek.
16 Temmuz’da, dünyanın 8 muhtarının Rusya’da biraraya gelecekleri
ve en başta İran’ın nükleer programını görüşecekleri biliniyordu.
Bu satırlar yazıldığı saatlerde, G8 toplantısında “Yeni Kriz”
diye nitelendirilen son gelişmelerin gündemin başına tırmandığı,
Kuzey Kore ve İran’ın nükleer çalışmalarıyla ilgili sorunun
alt sıralara itildiği haberi veriliyordu. Ve İran’ın da istediği,
tam buydu.
Bu ve benzeri gelişmeler ortada iken, biliniyorken “çatışmaları
kim başlattı” ekseninde yürütülen tartışmanın, ortaokullarda
yapılan münazaralardan öte bir anlamı yoktur. Her an yanmaya
hazır bozkır varken, bölgedeki halklar, dini ve etnik gruplar
arasındaki güvensizlik tavana vurmuşken, bozkırı tutuşturan
kibriti çakacak bir el bulmak, zor olmasa gerek.
Son gelişmeler şiddetin her zaman karşı şiddeti doğurduğu
bölgenin, yeni bir şiddet sarmalının içine düştüğünü gösteriyor.
İsrail, İran, Suriye, HAMAS ve Hizbullah’ın yaptığı açıklamalar,
şiddet sarmalının genişleyeceğine, tüm bölgeyi etkisi altına
alacağına dair duyulan kaygıları artırıyor.
Kuşkusuz gelişmeler biz Kürtleri çok yakından ilgilendiriyor.
Olayların başladığı bölge biz Kürtlere uzak, ama etkisi altına
aldığı bölgenin sakinleri arasındayız.
“Yeni Kriz”in başta gelen aktörlerinden ikisinin (İran ve
Suriye) başı Kürt sorunuyla dertte. Başı dertte olan bir
üçüncüsü (Türkiye) ise, arabulucuğa soyunmuş vazıiyette.
Güney Lübnan ve Gazze Şeridi kaynaklı trajik sahneler arttıkça
TC Başbakanı, “arabulucu” Erdoğan’ da giderek sertleşiyor.
ABD ve İsrail’in bilgisi dahilinde Suriye Devlet Başkanı
ve “Dış HAMAS”’ın iplerini (esir İsrailli onbaşıyı da) elinde
tutan Halid Meşal ile görüşen AKP hükümeti, başta tarafları
itidalli olmaya çağıran tavrını giderek değiştirdi. Önce
İsrail’i orantısız güç kullanmamaya, ABD’yi sorunun çözümü
için İsrail’e baskı yapmaya çağırdı. Daha sonra İsrail’i
işgalci emeller beslemekle suçlayan Erdoğan, dediğini yapmayan
ABD’ye de rest çekti. “Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu
Projesi’ndeki pozisyonumuzu gözden geçiririz.”
İşgalci olduğu BM kararlarıyla da tescil edilen İsrail’i
“işgalci emeller beslemek”le suçlamanın abesliği bir yana.
Onlarca yıldır Kürdistan’ın en büyük parçasını işgal eden,
Kıbrıs’ın bir bölümünü işgal altında tutan bir devletin Başbakanı’nın,
bir başka devleti işgalci emeller beslemekle suçlaması en
azından riyakarlıktır, ikiyüzlülüktür.
Erdoğan haklı olarak İsrail’i aşırı ve orantısız güç kullanmakla,
kadın ve çocukların ölümüne sebebiyet vermekle suçluyor.
Ya kendi polisinin, güvenlik güçlerinin yaptıkları? Daha
bir kaç ay önce Diyarbekir’da hedef gözetip ateş ederek çocukları
katledenlerin sırtını sıvazyalan kendisiydi. “Aşırı ve orantısız
güç kullanan” güvenlik güçleri yerine ölen cocukların ana
ve babalarını suçlayan Erdoğan’ın, İsrail’e yönelik söylediklerinde
samimi olduğuna kaç kişi inanır acaba? Bu bir çifte standart
değil midir?
Türkiye’de sadece Erdoğan ve şurekası mı ikiyüzlü?
Filistinli kadın ve çocukların İsrail askerleri tarafından
katledilmelerini protesto etmek amacıyla onbinlerce insanı
bir araya toplayan Saadet Partisi az mı riyakar? Haydi, Halepçe
katliamını, 1991 yılında BAAS zulmünden kaçıp Türkiye sınırına
yığılan Kürt kadın ve çocukların açlık ve soğuktan kırılmalarını,
1992 yılında, Nusaybin, Cizre ve öteki yerlerde yaşanan Newroz
kutlamalarında askerlerin kadın ve çocuklara kurşun yağdırmalarını
bir kenara bırakalım. Bunlar geçmişte kaldı diyelim. Ama
güvenlik güçlerinin Diyarbekir’de döktüğü çocuk kanı henüz
kurumadı.
Eğer riyakar değilseler, Saadet partisi ve benzerleriyle,
onların peşinden giden “dini bütün müslümanlar”, o zaman
neredeydiler?
Mazlumların ezilmesi halinde harekete gecen vicdanları o
dönemde tatile mi çıkmıştı?
Yoksa, Türk güvenlik güçlerinin döktükleri kanlar helal
mıydı?
Vicdanları sadece müslüman olmayanların zulümleri karşısında
mı sızlıyordu?
Soruların alt alta sıralamanın gereği yok. Bu tavır dört
dörtlük bir riyadır, ikiyüzlülüktür. Türkiye’de geniş yığınlar,
riyakarların yüzüne tükürmeyip peşinden gittikçe, “karanlıktan
aydınlığa çıkmak” da mümkün değil.
Biz Kürtlere gelince..
“Yeni kriz” daha şimdiden ülkemizi işgal eden iki devleti
taraf ve hedef haline getirmiş, bir başkasını ise zor durumda
bırakmıştır. Bölgede değişim ve demokrasiyi gerçekleştirmek
amacıyla hazırlanan Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu
Projesi’ni yeniden tartışma gündemine sokmuştur.
“Yeni Kriz” ve yol açtığı gelişmeler, tüm parçalardaki Kürtlerin
sürekli diyaloğ ve dayanışmasını sağlayacak bir yapının gerekli
olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
Her parçadaki Kürt örgütleri arasında ulusal ve demokratik
bir temelde iş ve güçbirliğini sağlamak, ulusal demokratik
hareketi geliştirmenin yanısıra, sözkonusu ortak yapının
oluşturulmasını kolaylaştırır; yardımcı olur.
|