Başlık, en çok kullanılan başlıklardan birisi. Ama Türkiye’nin
içinde bulunduğu durumu ifade edebilecek bir başkasını bulmak
kolay değil.
“Küresel Tutumlar“ adı altında yapılan araştırmanın Türkiye’ye
ilişkin sonuçları, son bir iki hafta içinde, Türk basınında
yer buldu.
Basına yansıdığı kadarıyla, araştırma sonuçları Türkiye’nin
İslam aleminin en fazla “fanatik” ve “düşmanlık“ üreten ülkesi
olduğunu ortaya koyuyor. Yahudi ve Hıristiyanlara olumlu
bakanların oranı, “laik ve demokratik” Türkiye’de yüzde 15-16,
şeriatla yönetilen Pakistan’da ise yüzde 27!..
Aynı araştırma Türkiye’de demokrasiye inananların sayısının
az; “radikal İslam’ın” gelişmesinden rahatsız olmayanların
sayısının ise, diğer İslam ülkelerinden daha çok olduğunu
ortaya koyuyor.
Söz konusu sonuçlar, bazı yazarlar tarafından yorumladılar.
Yapılan yorumlar muhtelif. Ama hepsinde ortak bir nokta
var. “Eğer araştırma sonuçları doğru ise” girizgahıyla başlayan
yorumlarda, araştırmanın çizdiği Türkiye tablosu “felaket”
ve “korkutucu” olarak nitelendiriliyor.
Yorumlara, “eğer doğruysa” diye başlamanın nedeni, araştırmanın
objektifliğinden duyulan kuşku değil. Aksine, hayal kulelerinin
yerle bir olduğuna şahit olmanın getirdiği hayal kırıklığı,
sonuçlarda pay sahibi olmanın ve gerçekleri dile getir(e)memenin
yol açtığı suçluluk duygusu seziliyor.
Yıllar boyu “Türkiye İslam aleminin tek laiklik ülkesidir”,
“Türk halkı diğer dini ve etnik azınlıklara karşı hoşgörülüdür”,
“Türkler demokrasi aşığıdır” ve benzeri propagandalar yapıldı;
halen yapılıyor.
Çetin Altan’ın değimiyle “Türk’e Türk propagandası” yapanlar,
kof övünme ve yalanları açığa çıkaran araştırma sonuçları
karşısında afallayıp kalıyorlar, inanmak istemiyorlar.
Oysa söz konusu araştırmalardan çok önceleri, bazı insanlar
Türkiye’nin laik bir ülke olmadığını dile getirdiler. Kemalist
ve tekçi sistemin laikliği bir maske olarak kullandığını
söyleyenlerin dilinde tüy bitti.
Anayasasında devletin dinini belirleyen bir ülkenin laik
olamayacağını ifade edenler, zorunlu din derslerini anayasa
maddesi haline getirmenin laiklikle uzaktan yakından ilgisi
olmadığını söyleyenler din düşmanlığı ile suçlandılar, afaroz
edildiler.
Türkiye’de, “halkın yüzde 90’ından fazlasının Müslüman olduğu”
söyleminin gerçekleri ifade etmediğini, bu söylemin kendilerini
Müslüman olarak görmeyen Aleviler’in, inkarı olduğunu dile
getirenlere
kulak asılmadı.
Alevi inancı inkar edilmekle kalmadı, asimile edilmesi için
ne gerekiyorsa yapıldı. Dersim’de, Alevi köylerine cami yapılmasına
“laik cumhuriyetin bekçisi” ordunun iktidara el koyduğu 12
Eylül faşist döneminde başlandı.
Laiklik için tehlike addedilen İmam Hatip Liseleri’nin en
çok 12 Eylül döneminde, laiklik için demokrasiden vazgeçilebileceğini
söyleyenlerin (CHP, Ecevit ve benzerleri) iktidarlarında
açıldığı bir sır değil.
Laikliği cumhuriyetin ve demokrasinin temeli olarak görenler,
laikliği koruma uğruna hak ve özgürlüklerin askıya alınabileceğini
söyleyen Kemalistler, dini devletin bir parçası haline getirmenin
en bariz ifadesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda
dut yemiş bülbüle dönüyorlar. Sesleri, solukları çıkmıyor.
Çünkü bu kurum, tek ulus, tek bayrak, tek dil ve tek din
üzerine inşa edilmiş üniter devlete hizmet ediyor. Çünkü
Diyanet İşleri halkın inanç alanını kontrol etmede sisteme
ve devlete yardımcı oluyor.
Söz konusu araştırmanın ortaya koyduğu gerçekler, Cumhuriyetin
ilanından sonra uygulanan politikanın, dini üniter devletin
emrine koşan “Törkiş” tipi laiklik anlayışının sonucudur.
Bu anlayışın sonucudur ki, bir dönem yüz binlerle ifade
edilen Yezidi Kürtlerin, Rum ve Ermenilerin sayısı parmakla
sayılacak hale gelmiştir.
Yıllarca bu sisteme hizmet edip koruyanların, Ermeni soykırımı
bir yana, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, Maraş Katliamı,
Madımak ve benzeri olaylarla yüzleşmeyi göze alamayanların,
olayların hesabını vermeden tarafları uzlaşmaya ve barışa
çağıranların, araştırma sonuçları karşısında şaşırmaya hakları
yok.
Çünkü sonuçlar üniter devlet anlayışının sonucu.
Bir başka değişle, tekçi sistem ektiğini biçiyor.
|