Türkiye’de, Osmanlı devletinin son yılları ile ilgili bir
çok tarihçi/sosyal bilimci tarafından yapılan tarih araştırmalarının
ağırlıklı yönünü, Kürt olgusu hariç, Sultan II. Abdulhamit
ve ittihatçı dönemdeki olayların ve gelişmelerin damgasını
vurduğu düşünce teşkil etmiş ve özellikle bu olaylarda, zulüm
yapan Sultanın idaresi ile bu idareye karşı muhalefet eden
güçler konusu da çokça işlenmiştir. Ayrıca o dönemde Osmanlı
idaresinde yaşayan ulusal toplulukların birbirleriyle olan
uyumlu/çatışmalı siyasal, sosyal, dinsel, düşünsel, hukuksal,
eğitim, ve sosyal ilişkileriyle ve bu ilişkiler sonucunda
ortaya çıkan fikirsel ve milliyetçi hareketlerdeki zihniyet
değişiklikleri de, karşılaştırmalı olarak incelenen konular
arasındadır. Bütün bu araştırmalarda dikkat çeken konulardan
biri de, II.Sultan Abdulhamit dönemindeki Osmanlı tarihinin
siyasi boyutuna yön veren sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerin
ve değişmelerin milliyetçi unsurlarla ne kadar alakadar olup
olmadıklarının yanında, Balkan bölgesindeki milliyetçi hareketler
ile Kürdistan’daki Ermeni ulusçuluğu da, Kürt tarihini bertaraf
etmek için, öne çıkarılan konular arasındadır
Türkiye’de, 1876-1908 döneminde yapılan tarih çalışmaları
arasında, Kürtlerin inkarı sebebiyle, o dönemde hem siyasal
ve hemde milliyetçi anlamda bir çok faaliyet gösteren Kürt
olgusundan günümüze kadar Osmanlı tarihçileri tarafından
çok az bahsedilmesi, cumhuriyet devrinin saltanatçı/baskıcı
yönününe en iyi örneği teşkil etmektedir. Ayrıca Türkiye’deki
Tarihçiler, Despot Sultan II.Abdulhamit devri(1876-1908),
İttihat ve Terraki’nin (1908-1918) ırkçı soykırımcı anlayışı
ile diktatör Atatürk’ün kurduğu (1923-2006) faşist iktidar
arasındaki siyasal ilişkileri, bağları net bir şekilde açıklayamamakta,
muhalefet döneminde takındıkları özgürlükçü, eşitlikçi, demokrasi
yanlısı olmaları ile iktidari elde ettikleri zamanlardaki
siyasal davranışları arasındaki büyük değişiklikleri ve Kürt
toplumuna karşı üç iktidarın şiddet temelinde geliştirdiği
siyasal tavırları karşılaştırarak, inceleme konusu yapamamaktadırlar.
Bu yazımda, popüler Türk tarih yazınında II. Abdülhamit,
İttihatçılar ve Atatürk’ün Kürt ulusuna karşı olan ortak
yönlerini işleyerek, gerçek olgular üzerinde temellendirilmeyen
bu yaygın tarih anlayışını, kısaca irdeleyip, dile getirmeye
çalışacağım.
Türkiye’de, haklarında en çok araştırmaların yapıldığı tarihsel
şahsiyetlerden biri Omanlı padişahı despot Abdülhamit ve
diğeri de T.C.’nin kurucusu diktatör Atatürk’tür. Sultan
II.Abdulhamit ve onun 32 yıllık iktidarı, araştırmalarda
despotluk ve diktatörlük olarak değerlendirilirken, diktatör
Atatürk ve kurduğu devlet ise, tam tersi bir şekilde yüceltilerek,
popüler Türk tarih yazınında işlenmektedir. Türk kamuoyunda,
daha çok tahrifatçı/ırkçı tarihçilerin ideolojik ve önyargılı
yaklaşımları hakim olduğu için, bazı konuların gerçek anlamda
ortaya çıkmaları engellenmektedir. Sadece kamuoyunda değil,
akademik çevrelerde bile alınan kanuni önlemlerle, kürtlerinde
içinde olduğu tarihi olguları objektif olarak anlamada, değerlendirmede,
yorumlamada ve incelemede büyük zorluklar ortaya çıkmaktadır.
Örneğin, Sultan II.Abdulhamit iktidari döneminde muhalif
bir örgüt olarak kurulan İTC(1889),siyasal amaçlarını eşitlik,
hürriyet ve özgürlük olarak tanımlıyordu. 1908 temmuz darbesi
ile iktidari ele geçirdikten sonraki dönemde ise, Osmanlı
toplumlarına karşı eşitlik, hürriyet ve özgürlük yerine,
şiddet ve zulüm dağıtmayı tercih etmişler idi. Aynı siyasal
süreç, T.C’nin kurucu kadroları tarafından olduğu gibi kabul
edilmişti. II.Abdulhamit devrindeki anayasal söylemler, İttihatçıların
hürriyet istemleri ile Atatürk’ün ırkçı demokrasi anlayışı
arasında bir çok ortak siyasal özelliğin mevcut olması ve
coğunlukla aynı kadrolar tarafından yürülüğe konulması gibi
konuların karşılaştırılarak araştırlmamış olmaları, dikkat
çekmektedir. Her üç dönemdeki siyasal çalışmaların ortak
yönünü ise, iktidara gelene kadar toplumcu olmak, iktidari
elde ettikten sonra, toplum düşmanlığı biçimine dönüşerek,
şiddet ve zulüm ile siyasal iktidarlarını güçlendirme olgusu
teşkil etmektedir. Aynı geleneğin siyasal etkilerini günümüzde
Türkiye’de güçlü bir şekilde görmek mümkündür.
Abdulhamit, iktidarının ilk yıllarından itibaren Kürt sorununu
nasıl bertaraf edeceği düsüncesi üzerinde durmuş ve içte
ilk savaşı da bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışan (1880-Şeyh
Ubeydullah) kürtlere karşı yapmıştır. İktidarı süresince
Kürdistan’da askeri şiddeti eksik etmeyen Sultan Hamit, Kürtleri
zayıf düşürmek için de çeşitli siyasal tedbirler alarak,
Kürt aşiret reislerinin, beylerinin ve Şeyhlerinin çoğunu
çeşitli cezalarla korkutarak, kendisine bağlamayı başarmıştı.
Aynı şekilde 1908-1918 yılları arasında iktidara gelen İTC
yöneticleri de kürtlere karşı şiddet uygulamalarını temel
politika olarak belirlemişler idi. Ki bunun en iyi örneğini
1913-1918 yılları arasında Kürdistan’daki soykırımcı yaklaşımları
teşkil etmektedir. 1923’ten sonra Türkiye cumhuriyeti tarafından
devralınan bu saltanatçı ve soykırımcı siyaset Kürdistan’da
günümüze kadar kesintisiz bir şekilde hala devam etmektedir.
Despot Abdulhamit, İttihatçılar dönemi ve T.C.’nin Kürtlere
karşı olan yaklaşım politiklari, birbirlerinden farklı değil,
birbirlerinin tamamlayıcısı olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Sonuç olarak, tarihsel araştırmalar, Abdulhamit, İttihat
ve Terakki ve T.C. dönemlerinin kürtlere karşı geliştirdikleri
tedbirler farklı zamanlarda, farklı siyasal zeminlerde gelişmiş
olmalarına rağmen, birbirlerine bağlı olarak günümüze kadar
kesintisiz bir devamlılık ve gelişme gösterdiklerini, ayrıca
üç devrin siyasi kadroları arasında, Kürt olgusuna bakış
konusunda önemli siyasal farklılıklarında olmadığını ve birbirlerini
tamamlayıcı siyasetler izlediklerini görmek mümkündür. Özellikle
diktatör Atatürk, daha ileri politikaları uygulayabilmek
için, kendisinden önceki iki dönemden tamamıyla yararlanarak
hareket etmis, hata Abdülhamit saltanatını ve İttihatçı yönetim
dönemini geride bırakacak bir rejim kurarak, 20.yy’ın başlarında
Kürdistan’da günümüze kadar sürecek olan terör ve şiddetin
önünü açmıştı. Eğer Abdulhamit dönemindeki Kürt tarihi bütün
yönleriyle inceleme konusu yapılırsa, Türkiye’nin Kürdistan’da
1990’dan sonra gerçekleştirdiği askeri/siyasal tedbirlerin
kökleri daha net olarak anlışılır bir hale geleceği düşüncesini
taşıyorum.
|