SAL: 7
HEJMAR: 189
8 Şubat 2007
ANASAYFA
YORUMLAR
KÜLTÜR
YAZARLAR
DENG YAYINLARI
DENG DERGİSİ
Dema Nû Arşiv
Roja Teze Arşiv
 
 

Ali Haydar KOÇ'un eski yazıları için Tıklayın

Amerika -Türkiye ilişkileri ve Kürtler

Türkiye’nin Kürdistan’daki Demografik Yapıyı Değiştirme Çabaları

Türkiye’nin Kürdistan’daki Siyasi Coğrafya Çalışmaları

ALİ HAYDAR KOÇ
alihaydar-koc@arcor.de

Kürdistan’da Değişmeyen Şiddet Politikası

Kürt ulusu, 20.yy’in ilk çeyreğinden beri Türkiye’nin gerçekleştirdiği bütün maddi/manevi ve toprak ilhakı müdahalelerine karşı çıkmış olmasına rağmen, Kürt toprakları üzerinde, Türkiye’nin geliştirdiği savaş, zulüm ve şiddet olgularını yok edemediği gibi, günümüze kadar bu olgular dahilindeki süreçler arasında da pek değişiklikler olmamıştır. Tam aksine Kürdistan’daki savaş, zulüm ve şiddet olgusu, gerek teknolojik ve gerekse Türkiye’nin demokratikleşmesi adı altında yürütülen politikalar ile daha da kuvvetli bir hale getirilerek, yayılma ve yıkım gücü artırılmış bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin, sömürge Kürdistan’daki bu uygulamalarının güçlenmesinde ve Türk toplumu içinde kabul görmesinde, Türkiye aydınlarının ve basın-yayın organlarının çok büyük rolleri ve destekleri olmuştur.

Şiddet olgusunda ve aydınların destek verme anlamında oynadıkları rollerde de pek değişikliklerin olmadığını söylemek mümkündür. Örneğin;Türkiye aydınları ve basın-yayın organları, Türk kurtuluş savaşı ve Türkiye’nin bağımsız oluşu hakkında abartılarla dolu detaylı araştırmalar yaparak, düşüncelerini dile getirerek, Türk toplumunu bu tarihi süreçler üzerine bilgilendirmektedirler. Buna karşılık, Kürtlerin ulusal tepkilerini, 1925’te laik cumhuriyete karşı gerici ve irticai hareket olarak nitelendiren Türkiye aydınları, bu siyasal sürecin bir devamı olarak 2007 yılında ise, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel olarak görmektedirler. Türkçülük olgusu gibi yaklaşımlarla, devletin Kürdistan’da gerçekleştirdiği şiddet, terör, zulüm ve katliamları görmezlikten gelerek, devletin sömürgeci şiddetini desteklemektedirler. Türkiye aydınları ve yazarları, Türkiye’nin, sömürge Kürdistan’daki şiddetini, devletin varlığı, toplumun bütünlüğü, Türkiye’nin maddi/manevi gelişmesinin şartı ve Türk ırkı için insani bir araç olarak değerlendirmektedirler. Sürekli olarak Türklere yapılan zulümlere vurgu yapan Türk aydınları, Türk toplumunu yanlış bilgilendirerek, devletin Kürdistan’daki zulmüne ve şiddetine destek vererek, savaşın, şiddetin ve zulmün kurbanı olan Kürtler, Türklere şiddeti uygulayan taraf olarak gösterilmektedirler.

Yaklaşık yüzyıldır, Kürt toplum tarihinin değişmeyen fenomenleri olan, şiddet, zulüm, savaş ve katliamların, Türkiye’de hala dile getirilmemeleri, Türkiye’deki ırkçı şiddetin içgüdüsel olarak saldırgan bir boyuta ulaştığına işaret etmektedir. Türkiye aydınları 1920’den sonraki süreçte gerçekleşen Türk kurtulus savaşını öve öve bitirememektedirler. Buna karşılık aynı dönemde Kürtlerin kurtuluş mücadelelerine karşı, Türkiye’nin gerçekleştirdiği katliamlardan hiç bir şekilde bahsetmeyerek, büyük bir siyasal çelişki içerisine düşmektedirler.

Örneğin; 1925 Kürt milli hareketinin savaşçısı ve savaşın canlı tanıklarından biri olan Hasan Hişyar Serdi (1907-1985), “Görüş ve Anılarım” adlı kitabında, Kürdistan’da gördüğü bir katliam manzarasını şöyle aktarmaktadır: “...Bu normal düzende devam ederken, öndeki gözcüler aniden durup bana, bu yörede yakılmamış köy var mı? diye sordu. Ben: Hayır, şu yan tarafımızdaki yamaçta Newala Sive adında bir köy vardı. O köyünde tamamını tüm halkıyla birlikte bir baskında yakıp yıktılar, diye ceavapladım. Gözcü: Bak dinle, dağın yamacında bir çocuk ağlaması geliyor. Dikkatlice dinlediğimde aynı ağlama sesini ben de duydum. Arkadaşlara hele yaklaşın bu ne sestir bir öğrenelim. İki kişi atların yularını arkadaşlara tutturarak sese doğru yöneldik. Bir çeyrek saat geçmeden, ıslık çalarak yardım istediklerini anladık. Ben ve iki arkadaş, biraz daha sese doğru yürüdük. Aşağıya doğru indik. Sonra dereden yukarıya doğru yöneldik ki ne görelim, dere insan leşleriyle doldurulmuş. Çocuk, yaşlı kadın cesetleri üstüste atılmış. Küçük bir çocuk öldürülen annesinin üstünde, annesinin memelerini çıkarmış emmeye çalışırken süt olmadığını görünce ağlamaya başlamış. Bunca insan cesedi içinde onun nasıl sağ kaldığına biz de anlam veremedik. Annesinden akan kanı hem üstüne, hem annesinin üstüne sürerek kıpkırmızı bir hal almıştı. O küçücük elleri annesinin kanıyla al al olmuş, beyaz kağıt üzerindeki kırmızı mürekkep gibi duruyordu. Bu görüntü karşısında kimimizin gözlerinde yaşlar durmazken, kimimizin de yüreğindeki kini kat be kat artırıyordu…”

Aynı dönemi Türkiye adına yazılı hale getiren, Behçet Cemal ve Metin Toker, Kürdistan’da gerçekleştirilen bu katliamları yayınlarında hiç bir şekile ele almayarak, buna karşılık Türk ordusunun asilere/eşkıyalara karşı gerçekleştirdiği “Balyoz harekatlarından” övgülerle bahsetmektedirler. Eğer olayın tanığı Hasan Hişyar Serdi bu dramatik katliam manzarasını yazmasaydı, bu olayı yazılı olarak öğrenmemiz hiç bir zaman mümkün olmayabilirdi. Şöyle bir düşünürsek; 1925’te iki yıllık Türkiye tarihi hakkında binlerce sayfa araştırma yapan aydınların, aynı dönemde Kürdistan’da gerçekleştirilen soykırım facialarından hiç bir şekilde söz etmemeleri, Türkiye aydınları açısından tarihin en utanç verici olgularından birini teşkil etmektedir. Günümüze kadar devam eden bu tek taraflı düşünme süreci, içinde yaşadığımız 2007 yılında da pek değişmiş değildir. Örneğin; Diyarbakır’ın Bağlar bölgesinde 12 Eylül 2006’da Koşuyolu Parkı’nda bir bombanın patlatılması sonucunda, içlerinde 7 çocuk toplam on Kürt öldürülmüştü. Olayı (TİT gibi bir paravan örgütü aracılığıyla) gerçekleştiren devlet, her zaman olduğu gibi, hiç bir zaman failleri ortaya çıkmayacak şekilde, olayı çözeceğini kamuoyuna duyuruyordu. Türkiye aydınları ve basın-yayın organları da, devlete birinci derceden yardımcı olarak, olay ile igisi olmayan “Kürtlerin silah bırakması, Türk-Kürt kardeşliğine zarar vermemeleri ve şiddeti terketmeleri gibi açıklamalarda bulunarak, Kürdistan’da güvenlik adı altında şiddet olaylarını gerçekleştiren devletin silahlı güçlerine, 1925’lerden beri olduğu gibi, tekrardan dokunulmuyordu.

Sonuç olarak, 1925 Hani’deki olay ile 2006 Diyarbakır Koşuyolu Parkı’ndaki bomba olayını karşılaştırdığımızda; 81 yıl içinde Kürdistan’da devletin uyguladığı şiddetin daha da boyutlanarak içgüdüsel olarak saldırganlaştığı görülmektedir. Türkiye’deki aydınlar, basın-yayın organları, tam anlamıyla Kürdistan’daki tarihi şiddet olaylarına yön veren idareciler, devlet adamları, ordu temsilcileri, politikacılar ve diğer bütün devlet organları; hala Türklerin, Kürtlerin şiddetine maruz kaldıklarını propaganda etmektedirler.

 
Geri Dön Başa Dön Yazıcıya Ver