Kürt ulusu, 20.yy’in ilk çeyreğinden beri Türkiye’nin gerçekleştirdiği
bütün maddi/manevi ve toprak ilhakı müdahalelerine karşı
çıkmış olmasına rağmen, Kürt toprakları üzerinde, Türkiye’nin
geliştirdiği savaş, zulüm ve şiddet olgularını yok edemediği
gibi, günümüze kadar bu olgular dahilindeki süreçler arasında
da pek değişiklikler olmamıştır. Tam aksine Kürdistan’daki
savaş, zulüm ve şiddet olgusu, gerek teknolojik ve gerekse
Türkiye’nin demokratikleşmesi adı altında yürütülen politikalar
ile daha da kuvvetli bir hale getirilerek, yayılma ve yıkım
gücü artırılmış bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin,
sömürge Kürdistan’daki bu uygulamalarının güçlenmesinde ve
Türk toplumu içinde kabul görmesinde, Türkiye aydınlarının
ve basın-yayın organlarının çok büyük rolleri ve destekleri
olmuştur.
Şiddet olgusunda ve aydınların destek verme anlamında oynadıkları
rollerde de pek değişikliklerin olmadığını söylemek mümkündür.
Örneğin;Türkiye aydınları ve basın-yayın organları, Türk
kurtuluş savaşı ve Türkiye’nin bağımsız oluşu hakkında abartılarla
dolu detaylı araştırmalar yaparak, düşüncelerini dile getirerek,
Türk toplumunu bu tarihi süreçler üzerine bilgilendirmektedirler.
Buna karşılık, Kürtlerin ulusal tepkilerini, 1925’te laik
cumhuriyete karşı gerici ve irticai hareket olarak nitelendiren
Türkiye aydınları, bu siyasal sürecin bir devamı olarak 2007
yılında ise, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük
bir engel olarak görmektedirler. Türkçülük olgusu gibi yaklaşımlarla,
devletin Kürdistan’da gerçekleştirdiği şiddet, terör, zulüm
ve katliamları görmezlikten gelerek, devletin sömürgeci şiddetini
desteklemektedirler. Türkiye aydınları ve yazarları, Türkiye’nin,
sömürge Kürdistan’daki şiddetini, devletin varlığı, toplumun
bütünlüğü, Türkiye’nin maddi/manevi gelişmesinin şartı ve
Türk ırkı için insani bir araç olarak değerlendirmektedirler.
Sürekli olarak Türklere yapılan zulümlere vurgu yapan Türk
aydınları, Türk toplumunu yanlış bilgilendirerek, devletin
Kürdistan’daki zulmüne ve şiddetine destek vererek, savaşın,
şiddetin ve zulmün kurbanı olan Kürtler, Türklere şiddeti
uygulayan taraf olarak gösterilmektedirler.
Yaklaşık yüzyıldır, Kürt toplum tarihinin değişmeyen fenomenleri
olan, şiddet, zulüm, savaş ve katliamların, Türkiye’de hala
dile getirilmemeleri, Türkiye’deki ırkçı şiddetin içgüdüsel
olarak saldırgan bir boyuta ulaştığına işaret etmektedir.
Türkiye aydınları 1920’den sonraki süreçte gerçekleşen Türk
kurtulus savaşını öve öve bitirememektedirler. Buna karşılık
aynı dönemde Kürtlerin kurtuluş mücadelelerine karşı, Türkiye’nin
gerçekleştirdiği katliamlardan hiç bir şekilde bahsetmeyerek,
büyük bir siyasal çelişki içerisine düşmektedirler.
Örneğin; 1925 Kürt milli hareketinin savaşçısı ve savaşın
canlı tanıklarından biri olan Hasan Hişyar Serdi (1907-1985),
“Görüş ve Anılarım” adlı kitabında, Kürdistan’da gördüğü
bir katliam manzarasını şöyle aktarmaktadır: “...Bu normal
düzende devam ederken, öndeki gözcüler aniden durup bana,
bu yörede yakılmamış köy var mı? diye sordu. Ben: Hayır,
şu yan tarafımızdaki yamaçta Newala Sive adında bir köy vardı.
O köyünde tamamını tüm halkıyla birlikte bir baskında yakıp
yıktılar, diye ceavapladım. Gözcü: Bak dinle, dağın yamacında
bir çocuk ağlaması geliyor. Dikkatlice dinlediğimde aynı
ağlama sesini ben de duydum. Arkadaşlara hele yaklaşın bu
ne sestir bir öğrenelim. İki kişi atların yularını arkadaşlara
tutturarak sese doğru yöneldik. Bir çeyrek saat geçmeden,
ıslık çalarak yardım istediklerini anladık. Ben ve iki arkadaş,
biraz daha sese doğru yürüdük. Aşağıya doğru indik. Sonra
dereden yukarıya doğru yöneldik ki ne görelim, dere insan
leşleriyle doldurulmuş. Çocuk, yaşlı kadın cesetleri üstüste
atılmış. Küçük bir çocuk öldürülen annesinin üstünde, annesinin
memelerini çıkarmış emmeye çalışırken süt olmadığını görünce
ağlamaya başlamış. Bunca insan cesedi içinde onun nasıl sağ
kaldığına biz de anlam veremedik. Annesinden akan kanı hem
üstüne, hem annesinin üstüne sürerek kıpkırmızı bir hal almıştı.
O küçücük elleri annesinin kanıyla al al olmuş, beyaz kağıt
üzerindeki kırmızı mürekkep gibi duruyordu. Bu görüntü karşısında
kimimizin gözlerinde yaşlar durmazken, kimimizin de yüreğindeki
kini kat be kat artırıyordu…”
Aynı dönemi Türkiye adına yazılı hale getiren, Behçet Cemal
ve Metin Toker, Kürdistan’da gerçekleştirilen bu katliamları
yayınlarında hiç bir şekile ele almayarak, buna karşılık
Türk ordusunun asilere/eşkıyalara karşı gerçekleştirdiği
“Balyoz harekatlarından” övgülerle bahsetmektedirler. Eğer
olayın tanığı Hasan Hişyar Serdi bu dramatik katliam manzarasını
yazmasaydı, bu olayı yazılı olarak öğrenmemiz hiç bir zaman
mümkün olmayabilirdi. Şöyle bir düşünürsek; 1925’te iki yıllık
Türkiye tarihi hakkında binlerce sayfa araştırma yapan aydınların,
aynı dönemde Kürdistan’da gerçekleştirilen soykırım facialarından
hiç bir şekilde söz etmemeleri, Türkiye aydınları açısından
tarihin en utanç verici olgularından birini teşkil etmektedir.
Günümüze kadar devam eden bu tek taraflı düşünme süreci,
içinde yaşadığımız 2007 yılında da pek değişmiş değildir.
Örneğin; Diyarbakır’ın Bağlar bölgesinde 12 Eylül 2006’da
Koşuyolu Parkı’nda bir bombanın patlatılması sonucunda, içlerinde
7 çocuk toplam on Kürt öldürülmüştü. Olayı (TİT gibi bir
paravan örgütü aracılığıyla) gerçekleştiren devlet, her zaman
olduğu gibi, hiç bir zaman failleri ortaya çıkmayacak şekilde,
olayı çözeceğini kamuoyuna duyuruyordu. Türkiye aydınları
ve basın-yayın organları da, devlete birinci derceden yardımcı
olarak, olay ile igisi olmayan “Kürtlerin silah bırakması,
Türk-Kürt kardeşliğine zarar vermemeleri ve şiddeti terketmeleri
gibi açıklamalarda bulunarak, Kürdistan’da güvenlik adı altında
şiddet olaylarını gerçekleştiren devletin silahlı güçlerine,
1925’lerden beri olduğu gibi, tekrardan dokunulmuyordu.
Sonuç olarak, 1925 Hani’deki olay ile 2006 Diyarbakır Koşuyolu
Parkı’ndaki bomba olayını karşılaştırdığımızda; 81 yıl içinde
Kürdistan’da devletin uyguladığı şiddetin daha da boyutlanarak
içgüdüsel olarak saldırganlaştığı görülmektedir. Türkiye’deki
aydınlar, basın-yayın organları, tam anlamıyla Kürdistan’daki
tarihi şiddet olaylarına yön veren idareciler, devlet adamları,
ordu temsilcileri, politikacılar ve diğer bütün devlet organları;
hala Türklerin, Kürtlerin şiddetine maruz kaldıklarını propaganda
etmektedirler.
|