“Çankaya Savaşı” giderek kızışıyor.
Irkçı-şoven kemalistler, militaristler, statüko zaptiyeleri,
her soydan ve her boydan Türk milliyetçileriyle demokrasi
ve değişimden yana olanlar arasındaki çatışmanın aşamalarından
biri olan Çankaya Muharabesi, Çetin Altan’ın değimiyle “kışla
parfümlü siyaset” ile “cami prafümlü” siyaset arasında yaşanıyor;
yaşanacak..
Taraflar zafer için, belden aşağı vurmak da dahil, her yola
başvuruyorlar.
Sorun sadece, HAK-PAR eski Genel Başkanı Abdulmelik Fırat’ın
değimiyle “laikos, kemalikos”ların tapulu malları olarak
gördükleri Cumhurbaşkanlığı makamına eşi turbanlı birisinin
oturmasına karşı olmadan kaynaklanmıyor.
Kuşku yok ki Çankaya Savaşı, Çankaya Köşkü’ne kimin oturacağına
dair yaşanan çekişmeden öte bir anlam ifade ediyor.
Ve “kışla parfümlü siyaset ile cami parfümlü siyaset” arasında
giderek kızışan çatışmalar, Kuzey’de, Kürt sorununun çözümü
için dile getirilen önerilere kulak tıkamakla, Kerkük ve
Güney Kürdistan’a yönelik şantaj ve saldırganlık politikasıyla
birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin giderek bir yol
ayrımına doğru yaklaştığını bir kez daha ortaya koyuyor.
Hrant Dink cinayeti sonrası yaşananlar, cinayetin soruşturulması
aşamasında ortaya dökülen kirli çamaşırlar, çekişmenin giderek
derinleşeceğini göstermekle kalmıyor.
Aynı zamanda ulusal güvenlik, laiklik, devletin ve ülkenin
birliğini koruma ve benzeri saiklerle Türkiye’nin içine kapanmasını
isteyen güçlerin, hazır AB kaynaklı değişim rüzgarları dinmişken,
Kıbrıs, Kerkük ve Güney Kürdistan nedeniyle ABD karşıtlığı
ve milliyetçi duygular tavan yapmışken, ulusal demokratik
haklarını talep eden Kürtlere, AB yanlılarına, “İkinci Cumhuriyetçiler”e,
özetle değişim ve demokrasiden yana olanlara hadlerini bildirmek
amacıyla harekete geçtiklerini gösteriyor.
Başbakan Erdoğan’ın milliyetçilikle ilgili yaptığı son açıklamaları
sürecin nereye götürülmek istendiğinin farkında olduğunu
gösteriyor.
Ama bu, aynı zamanda yapılan olumlu önerilere kulağını tıkayarak
bazı uygulamalarıyla baltayı kendi ayağına vurduğunun, bindiği
dalı kestiğinin de itirafıdır.
Başbakan kendi milliyetçiliği ile MHP ve ötekilerin milliyetçiliğinin
aynı olmadığını, MHP ve benzerlerinin ırkçı, kafatasçı olduklarını
söylüyor.
Doğrusu, son dönemde sık sık bahsedilen, “benim milliyetçiliğim”,
“senin milliyetçiliğin” “pozitif milliyetçilik”, “negatif
milliyetçilik” vb. kavramları anladığımı söylemem mümkün
değil.
Ola ki benim bilgi birikimin, kapasitem yetersiz ve bu nedenle
de kavrayamıyorum.
Ama bildiğim birşey var:
Elbette bahsedilen milliyetçilik, ulusal baskıya karşı çıkan,
Kürtlerin ulusal demokratik ve insani haklarını talep eden
Kürt milliyetçiliği değil.
Türk milliyetçiliği..
Bir başka değimle kast edilen ve “pozitif” anlamlar yüklenen
milliyetçilik, ezen ulus milliyetçiliği..
Sınırları içinde yaşayan dini ve etnik azınlıkların inkarı
ve imhası üzerine inşa edilen resmi politikanın hakim olduğu
bir sistemde, devleti, parlamentosu, siyasi partileri, ulusal
kurumları olan bir ulusun milliyetçiliğinden bahsediliyor.
Ve bu milliyetçiliğin biz Kürtlere getirdiği kan, gözyaşı,
sürgün ve katliamdan başka bir şey değil.
Türk yoksullarına, emekçilerine, onların bilincini zehirlemenin
dışında hiç bir şey getirmediğini biliyoruz.
Tüm bunlara karşın, Erdoğan’ın son söylemleri olumludur.
Ama yeterli değildir.
Bugüne kadar yaşananların da gösterdiği gibi, MHP, CHP ve
ötekilerle milliyetçilik yarışına girmek boşuna ve herkesten
önce AKP ve hükümetine zarar veriyor.
Erdoğan, Çankaya Yokuşu’nu tutan kurtları ürkütmemek, oylarını
birkaç puan artırmak amacıyla CHP ve MHP ile milliyetçilik
yarışına girmesi halinde, değişim ve demokrasiden yana olan
ve kendisini destekleyen kesimleri yitirdiğini görmelidir.
Bu gerceği görmek, gereği yerine getirildiğinde bir anlam
ifade eder.
Bu nedenle yapılması gerekenlerin başında Şemdinli soruşturmasında
yaşananların, Hrant Dink cinayeti soruşturmasında tekrarlanmasını
önlemektir.
Bu başka ifadeyle, bu kez gerçekten “gittiği yere kadar
gitmektir.”
Televizyon ekranlarıyla gazete sayfalarına yansıyan haberlerin
ortaya koyduğu toplumsal çürümeyle Kürt sorunu arasındaki
kopmaz bağı görerek PKK’nin ilan ettiği tek yanlı ateşkes
sonrası nisbeten yumuşayan ortamın devamını sağlayacak adımları
atmak, Kürtlerin en temel insani, ulusal ve demokratik taleplerini
karşılamak, AKP’ye kazandırmakla kalmaz, ülkede değişim ve
demokrasinin yolunu açar.
Erdoğan, partisi ve hükümeti, uluslararası ve bölgesel değişikliklerin
bilincine varmalı.
Irak halkının iradesini temsil eden Anayasaya saygılı olmalı,
Kerkük sorununun bu Anayasa çerçevesinde çözümüne rıza gösterip
yardımcı olmalı.
Güney Kürdistan’a yönelik tehdit ve şantaj politikasını
terkederek, Güney’deki yapıyla dostluk ilişkileri kurup geliştirmelidir.
Ve böyle davranması halinde, AKP “muazzam kazanacaktır”
Daha önce de defalarca dile getirdiğimiz gibi, AKP’nin dünya
görüşü, programı, yapısı ve bugüne kadar yaptıkları, fazla
iyimser olmamızı engelliyor.
Ama benim gönlüm yine de Başbakan ve partisinin son söylemlerinin
arkasında durması ve gereğini yerine getirmesinden yana.
Bu süreçte biz Kürtlerin tavrı ve yapacakları ne olmalı
sorusunun cevabı ise, bir başka yazının konusudur.
|