SAL: 7
HEJMAR: 189
8 Şubat 2007
ANASAYFA
YORUMLAR
KÜLTÜR
YAZARLAR
DENG YAYINLARI
DENG DERGİSİ
Dema Nû Arşiv
Roja Teze Arşiv
 
 

Mesud Tek'in Yazıları eski yazıları için Tıklayın

Ben Erdoğan Hayranıyım!..

Katil Kim?

Zor Günler

MESUD TEK
 
Milliyetçilik Yarışı

“Çankaya Savaşı” giderek kızışıyor.

Irkçı-şoven kemalistler, militaristler, statüko zaptiyeleri, her soydan ve her boydan Türk milliyetçileriyle demokrasi ve değişimden yana olanlar arasındaki çatışmanın aşamalarından biri olan Çankaya Muharabesi, Çetin Altan’ın değimiyle “kışla parfümlü siyaset” ile “cami prafümlü” siyaset arasında yaşanıyor; yaşanacak..

Taraflar zafer için, belden aşağı vurmak da dahil, her yola başvuruyorlar.

Sorun sadece, HAK-PAR eski Genel Başkanı Abdulmelik Fırat’ın değimiyle “laikos, kemalikos”ların tapulu malları olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığı makamına eşi turbanlı birisinin oturmasına karşı olmadan kaynaklanmıyor.

Kuşku yok ki Çankaya Savaşı, Çankaya Köşkü’ne kimin oturacağına dair yaşanan çekişmeden öte bir anlam ifade ediyor.

Ve “kışla parfümlü siyaset ile cami parfümlü siyaset” arasında giderek kızışan çatışmalar, Kuzey’de, Kürt sorununun çözümü için dile getirilen önerilere kulak tıkamakla, Kerkük ve Güney Kürdistan’a yönelik şantaj ve saldırganlık politikasıyla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin giderek bir yol ayrımına doğru yaklaştığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Hrant Dink cinayeti sonrası yaşananlar, cinayetin soruşturulması aşamasında ortaya dökülen kirli çamaşırlar, çekişmenin giderek derinleşeceğini göstermekle kalmıyor.

Aynı zamanda ulusal güvenlik, laiklik, devletin ve ülkenin birliğini koruma ve benzeri saiklerle Türkiye’nin içine kapanmasını isteyen güçlerin, hazır AB kaynaklı değişim rüzgarları dinmişken, Kıbrıs, Kerkük ve Güney Kürdistan nedeniyle ABD karşıtlığı ve milliyetçi duygular tavan yapmışken, ulusal demokratik haklarını talep eden Kürtlere, AB yanlılarına, “İkinci Cumhuriyetçiler”e, özetle değişim ve demokrasiden yana olanlara hadlerini bildirmek amacıyla harekete geçtiklerini gösteriyor.

Başbakan Erdoğan’ın milliyetçilikle ilgili yaptığı son açıklamaları sürecin nereye götürülmek istendiğinin farkında olduğunu gösteriyor.

Ama bu, aynı zamanda yapılan olumlu önerilere kulağını tıkayarak bazı uygulamalarıyla baltayı kendi ayağına vurduğunun, bindiği dalı kestiğinin de itirafıdır.

Başbakan kendi milliyetçiliği ile MHP ve ötekilerin milliyetçiliğinin aynı olmadığını, MHP ve benzerlerinin ırkçı, kafatasçı olduklarını söylüyor.

Doğrusu, son dönemde sık sık bahsedilen, “benim milliyetçiliğim”, “senin milliyetçiliğin” “pozitif milliyetçilik”, “negatif milliyetçilik” vb. kavramları anladığımı söylemem mümkün değil.

Ola ki benim bilgi birikimin, kapasitem yetersiz ve bu nedenle de kavrayamıyorum.

Ama bildiğim birşey var:

Elbette bahsedilen milliyetçilik, ulusal baskıya karşı çıkan, Kürtlerin ulusal demokratik ve insani haklarını talep eden Kürt milliyetçiliği değil.

Türk milliyetçiliği..

Bir başka değimle kast edilen ve “pozitif” anlamlar yüklenen milliyetçilik, ezen ulus milliyetçiliği..

Sınırları içinde yaşayan dini ve etnik azınlıkların inkarı ve imhası üzerine inşa edilen resmi politikanın hakim olduğu bir sistemde, devleti, parlamentosu, siyasi partileri, ulusal kurumları olan bir ulusun milliyetçiliğinden bahsediliyor.

Ve bu milliyetçiliğin biz Kürtlere getirdiği kan, gözyaşı, sürgün ve katliamdan başka bir şey değil.

Türk yoksullarına, emekçilerine, onların bilincini zehirlemenin dışında hiç bir şey getirmediğini biliyoruz.

Tüm bunlara karşın, Erdoğan’ın son söylemleri olumludur.

Ama yeterli değildir.

Bugüne kadar yaşananların da gösterdiği gibi, MHP, CHP ve ötekilerle milliyetçilik yarışına girmek boşuna ve herkesten önce AKP ve hükümetine zarar veriyor.

Erdoğan, Çankaya Yokuşu’nu tutan kurtları ürkütmemek, oylarını birkaç puan artırmak amacıyla CHP ve MHP ile milliyetçilik yarışına girmesi halinde, değişim ve demokrasiden yana olan ve kendisini destekleyen kesimleri yitirdiğini görmelidir.

Bu gerceği görmek, gereği yerine getirildiğinde bir anlam ifade eder.

Bu nedenle yapılması gerekenlerin başında Şemdinli soruşturmasında yaşananların, Hrant Dink cinayeti soruşturmasında tekrarlanmasını önlemektir.

Bu başka ifadeyle, bu kez gerçekten “gittiği yere kadar gitmektir.”

Televizyon ekranlarıyla gazete sayfalarına yansıyan haberlerin ortaya koyduğu toplumsal çürümeyle Kürt sorunu arasındaki kopmaz bağı görerek PKK’nin ilan ettiği tek yanlı ateşkes sonrası nisbeten yumuşayan ortamın devamını sağlayacak adımları atmak, Kürtlerin en temel insani, ulusal ve demokratik taleplerini karşılamak, AKP’ye kazandırmakla kalmaz, ülkede değişim ve demokrasinin yolunu açar.

Erdoğan, partisi ve hükümeti, uluslararası ve bölgesel değişikliklerin bilincine varmalı.

Irak halkının iradesini temsil eden Anayasaya saygılı olmalı, Kerkük sorununun bu Anayasa çerçevesinde çözümüne rıza gösterip yardımcı olmalı.

Güney Kürdistan’a yönelik tehdit ve şantaj politikasını terkederek, Güney’deki yapıyla dostluk ilişkileri kurup geliştirmelidir.

Ve böyle davranması halinde, AKP “muazzam kazanacaktır”

Daha önce de defalarca dile getirdiğimiz gibi, AKP’nin dünya görüşü, programı, yapısı ve bugüne kadar yaptıkları, fazla iyimser olmamızı engelliyor.

Ama benim gönlüm yine de Başbakan ve partisinin son söylemlerinin arkasında durması ve gereğini yerine getirmesinden yana.

Bu süreçte biz Kürtlerin tavrı ve yapacakları ne olmalı sorusunun cevabı ise, bir başka yazının konusudur.

 
Geri Dön Başa Dön Yazıcıya Ver