Son seçimlerden sonra da Irak’ta, kimilerinin “direniş” dediği terör sona ermedi. Böyle durumlarda direniş deyince, doğal olarak işgal güçlerine karşı yürütülen mücadele akla gelir. Buradaki eylemler ise, bir bölümü “canlı bomba” biçiminde olmak üzere, çoğunlukla savunmasız sivil insanları, diğer mezhepten ya da farklı etnik gruptan olanları, yani ülke halkının kendisini hedef alıyor. Cami, türbe gibi kutsal yerler de dahil olmak üzere. Bu acımasız, kör terörden başka bir şey değil. Teröristlerin amacı da ülkeye özgürlük getirmek değil zaten. Onlar halka iyi bir yaşam ya da gelecek vadetmiyorlar. Kurmak istedikleri dünya, Taliban ve El Kaide türünden fanatiklerin düşlediği karanlık bir ortaçağ dünyası.
Geçen hafta Samarra’daki “Altın Cami” diye bilinen Şiilere ait kutsal yerin (Ali el Hadi ve Hasan Askeri adlı iki Şii imamın gömülü olduğu ünlü tarihi türbe) bombalanmasının ardından Şiilerin öfkesi Sünnilere yöneldi ve onlara ait pek çok cami basıldı, yakıldı; din adamları dahil, birçok insan saldırılara hedef oldu ve yaşamını yitirdi. Olayların böylesine tırmanışı, Irak içinde ve dışında, acaba iç savaşa mı gidiliyor kaygılarına yol açtı. Zaten türbeye yönelik eylemin bir provokasyon olduğuna kuşku yok; bunu yapanların amacı Irak’ı bir iç savaşa sürüklemek. Söz konusu saldırıyı El Kaide veya Zarkavi yanlılarının yanı sıra, Saddam yanlısı Baasçılar da yapmış olabilir. Bunların Irak’ta istikrarı önlemek, barış ve demokrasi sürecini sabote etmek için yapmıyacakları yoktur.
Daha sonraki günlerde, bir yandan Cumhurbaşkanı Talabani ve öteki Kürt liderlerin çabaları (Talabani tarafları üst düzey bir toplantıda buluşturdu) ve her iki tarafın önde gelen din adamlarının sükunet çağrıları sonucu olaylar bir parça yatıştı ise de tümüyle durmadı. Ayrıca, tümüyle durmaması için çaba gösterenler de var.
Irak’taki gelişmeler son bir hatfadır yalnız bölge ülkelerinin değil, dünyanın da gündemini işgal ediyor. Çatışmaların yeniden alevlenip denetlenemez hale gelmesinin, yani iç savaşın patlak vermesinin Irak’ı parçalanmaya götüreceği ve ortaya çıkacak kaosun, komşu ülkeleri de içine çekerek tüm bölgeyi ve dünyayı etkileyeceği oldukça yaygın bir kanı.
Olaylar bu dereceye varır mı, kimse kestiremez. Bu kaygı dün vardı, bugün de var. Iraklı liderler de bunun farkında. Pek farkında değilmiş gibi davrananlar da son olayların ardından, bir iç kapışmanın herkes için yaratabileceği ağır sonuçları görmüş olmalılar. Bu nedenle Sünni ve Şii liderlerin önümüzdeki günlerde provokasyona, kör teröre karşı daha tavırlı olmaları beklenebilir. En azından sağduyu bunu gerektiriyor. Öte yandan, bunun garantisi yok ve öyle görünüyor ki Irak’ın durulması kolay olmayacak.
Irak’taki son gelişmeler nedeniyle sıtmaya kapılanların başında ise, her zaman olduğu gibi Türk yönetimi geliyor. En büyük kaygıları ise, Güney Kürdistan’daki federe yapının bağımsız bir devlete dönüşmesi.
Irak’ta bir iç savaş durumunda bu ihtimal elbet güçlü. Irak’ın Şii ve Sünni Araplarının kendi aralarında uzlaşamayıp böylesine bir kanlı boğuşmaya tutuşmaları halinde, Kürtlerin yapabileceği başka bir şey de yoktur. Onlar bu kavgada taraf olmak istemiyorlar ve kavgayı engellemeye, anayasayı ve demokratik süreci işletmeye çalışıyorlar. Ama bu başarılamazsa Irak desen demesen parçalanır ve Güney Kürdistan’ın bağımsız bir devlet haline gelmesi kaçınılmaz olur. Aynı şeyi Şii ve Sünni Araplar da kendi bölgelerinde yapacaklardır. Böyle bir durumda sorun yeni sınırların nasıl çizileceğidir.
İşte Türk yönetimini yeniden sıtma nöbetlerine sokan ihtimal budur. Bu nedenle Erdoğan hükümeti, durumdan vazife çıkararak, daha başbakan olarak parlamentonun güvenini almamış Caferi’yi alel acele Ankara’ya çağırdı. Ona verdiği “mesajlar” ise gizli saklı değil:
İç savaşın önü alınmalı;
Irak’ın siyasi birliği korunmalı;
Anayasada değişiklik yapılıp federatif haklar kısıtlanmalı, ya da tümden kaldırılmalı; Kerkük’e özel bir statü getirilmeli; yani burası federe Kürdistan’ın sınırları içinde olmamalı;
Yeraltı kaynakları üzerinde bölgelerin tasarrufu olmamalı, bu yetki tümüyle merkezi hükümete bırakılmalı…
Bu istemlerin ne anlama geldiği belli. İç savaşın önünün alınmasını -Türkiye korkusundan istemiş olsa da- tüm iyi niyetli, barışsever ve demokrat insanlar zaten gönülden istiyorlar. Sorun bunun nasıl sağlanabileceği. Bu ise taraflar arasında yeni anayasa ile varılan uzlaşmayı orasından burasından çekiştirmekle, bozmaya çalışmakla, Irak’ı karıştırmakla olmaz. Ama İran, Suriye ve Suudi Arabistan gibilerin yanı sıra, Türkiye de bunu yapıyor. Çünkü istikrarlı, demokratik ve federal bir Irak tüm bunların ve bölgedeki öteki tutucu, baskıcı rejimlerin korkulu rüyasıdır.
Irak’ın siyasi birliğinin korunması, anayasa değişikliği, Kerkük’e yeni statü, kaynakların denetiminin yalnızca merkezi hükümetin elinde olması gibisinden öneriler de tümüyle Kürtlerin durumu düşünülerek, onları engellemeye yöneliktir. Türk devleti Kürtlerin bağımsız olmasını istemiyor. Bu bir yana, federe bir Kürt bölgesi de istemiyor. Eğer bunu engelleyemezse, en azından Kerkük’ün o bölge içinde olmasını istemiyor. Kürt özerk yönetiminin kendi ülkesindeki yeraltı kaynakları üzerinde hiçbir tasarruf yetkisi olmasını istemiyor!..
İşte Caferi’nin davet edilmesinin ve ona verilen mesajın özü bu..
Görüldüğü üzere Türk devleti her zamanki gibi Kürt düşmanlığı ile meşgul. Bu amaçla elini Irak'ın içine sokup karıştırmaya çalışıyor. Derdi ne Irak’taki insanların durumu, ne barış, ne demokrasi.
Peki niyeti böyle olan bir ülkenin arabuluculuğundan söz edilebilir mi? Böyle birisi Irak’ta uzlaşmaya katkıda bulunabilir mi?
Buna kargalar güler. Türk devleti son dönemde, bölgedeki gelişmelere ilişkin olarak kendi kendine gelin güvey oluyor. Kısa süre önce, arabuluculuk iddiasıyla Filistinli Halid Meşal çağrıldı. Ama bu sadece İslail’le gerilime yol açtı. Şimdi de Irak’ta arabuluculuğa soyunuyor ve sözde taraflar arasında uzlaşma sağlamak için Caferi’yi çağırıyor, Sadr’ı çağırmaya hazırlanıyor. Yaptığı ise Kürt halkına tuzak kurmak ve Irak’taki demokratik federal yapılanmayı, bu alanda şimdiye kadar sağlanmış olan uzlaşmayı ve atılan adımları sabote etmek..
Bu tam da kurtların arabuluculuğudur. Kimse böyle bir şeyi onlardan istemiyor ve beklemiyor. Türk yöneticiler kendi kendilerine gelin güvey olmasınlar.
-------------------------------
NOT: Sevgili okurlar, bu köşede çıkan yazılarımı bazan başka Kürt ve Türk siteleri de kaynak göstererek yayınlıyorlar. Örneğin PWD sitesi. Bu doğal ve bu nedenle kendilerine teşekkür ederim. Ancak bazan Rızgari Online sitesinin “Tartışma Forumu”nda (Foruma Gengeşiyê) yazılarımın çıktığından haberdar oluyorum ve bunu doğru bulmuyorum. Ben böylesi bir “tartışma forumu”na yazı göndermiyorum ve eğer benim söz konusu yazılarımı oraya bazı dostlar gönderiyorlarsa onlardan ricam da göndermemeleridir. Çünkü yazılarımı merak eden onu sitemizden (www.kurdistan.nu) ve Dema Nu gazetesinden izleyebilir, kendi okuyucusuna yansıtmak isteyen de kaynak göstererek kendi sitesinde uygun bir yerde, örneğin “basından” köşesinde veya “konuk yazarlar” bölümünde yayınlayabilir.
|