SAL: 6
HEJMAR: 173
3 Ekim 2006
ANASAYFA
YORUMLAR
KÜLTÜR
YAZARLAR
DENG YAYINLARI
DENG DERGİSİ
Dema Nû Arşiv
Roja Teze Arşiv
 
 

Ali Haydar KOÇ'un eski yazıları için Tıklayın

Eyalet-Federasyon idaresi istemi ve Kürtler

Osmanlı Devleti’nde Kürt nüfusu

İttihatçıların Kürdistan’daki bazı siyasal uygulamaları (1913-1917)

Türkiye-İsrail ve Kürtler

Kürdistan’da Misyoner Çalışmaları-Harput

Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıkları (Aşuğlar)

Kürdistan’da Osmanlı Eğitiminin Genel Durumu

Kürt Kültürü Üzerine Bazı Düşünceler

Amele –Ölüm Taburları (1914-1918)

Türk Ordusu ve Kürdistan

Dış Mihraklar ve Dış Mihrakların Maşası kavramları Üzerine

Türkiye’de çok partili dönem ve Kürtler

Türkiye, devlet terörü, şiddet ve Kürdistan

Doğu Cephesine Dair (1916-1917)

Tarih yazıcılığı ve Kürtler

Güney Kürdistan, Irak ve Türkiye

Egemenlik kavramının Kürdistan’daki anlamı üzerine

Üç Siyasal Antlaşma-1926

Çaldıran Gazetesi-1914

Dağkapı (1925) ve Buğday Meydanının (1937) Hatırlattıkları

Kürt Köylüleri ve Unutulanların Coğrafyası

Şark Islahat Projesi (1914) ve Kürtler

İki Yüzlü Düşünenler

Tarihi eser, müzecilik ve Kürtler

Etnik Kavramı ve Kürtler

Chester Projesi ve Kürdistan

Kürtler ve Türk Milli Bayramları

Birinci Dünya Savaşı ve Kürt Çocukları

Kürtler, Arap Ülkeleri ve Filistin

Kürt Nüfus yapısına Türkiye’nin Yaklaşımı .I

Kürt Nüfus yapısına Türkiye’nin Yaklaşımı .II

Bitlis Kürt Milli Hareketi (1914)- 1

Bitlis Kürt Milli Hareketi (1914)- 2

Ulusal Güvenlik Kavramı,Türkiye ve Kürtler

Türkiye’nin dış politikası ve Kürtler –(1925-1938)

Bir propaganda dairesi olarak:Türk Tarih Kurumu

Türkiye’nin Kürdistan’a yönelik memur politikası

ALİ HAYDAR KOÇ
alihaydar-koc@arcor.de
Türkiye’de değişmeyen muhafazakar barış anlayışı

Tarihi anlamda, yaklaşık iki yüzyıldır milli sınırlar çerçevesi içinde, toplumlar arasındaki siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerin düzenlenişinde, toplumların birbirleriyle yakınlaşmasında/uzaklaşmasında savaş, barış ve muhafazakarlık fikirlerinin önemli oranda, etkili bir biçimde rol oynadıkları biliniyor. Barışı korumak için savaşa hazırlık, milli değerlerini geliştirmek/güçlendirmek için de muhafazakar olmak gibi fikri ifadeler, Kürtler gibi toprakları işgal edilen bir çok ulusun haklarının istismar edilmesinin gerekçesi olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Bu tür gerekçeler, toplumlar arasındaki ilişkilerin özünü oluşturan muhafazakar çıkarcı niyetleri güçlendirdiği gibi, insani ilişkilerin gelişimini ve eşitlik anlayışlarını da zayıflatmaktadırlar. Muhafazakarlık temelinde gelişen savaş ve barışın koşulları, bu siyasal zemin üzerinde gelişme gösterince, tarih bilimi, ulusların tarihsel süreçler içinde uğradıkları haksızlıkları ve meydana getirdikleri kültür ve medeniyetleri doğru bir şekilde ortaya çıkarmaktan çok, güçlü olanın haklılığını meşrulaştırma ve savaşlarda kazanılan zaferlerini kutsama aracı olarak da kullanılmaktadır.

Örneğin; Türkiye devletinin ideolojik anlamda Kürtlere karşı muhafazakar anlamda izlediği Türkçülük siyasetinin temelleri de bu düşünsel yapıya dayanmaktadır. Kürdistan’da yaklaşık olarak iki yüzyıldır süren çatışmaların, anlaşmazlıkların, huzursuzlukların gerçek anlamda barış ile sonuçlanmamalarının ana nedenlerinden birisi de, barışın kutsal imparatorluk çıkarlarıyla, Türk milli muhafazakar düşüncesi biçiminde algılanmış olmasından ileri geldiğini söylemek mümkündür. Barış ve Muhafazakarlık kavramlarının çok görece olduklarını ve geniş bir araştırma sahasını kapsadıklarını bilmekle birlikte, bu yazımda bu kavramları Kürt-Türk ilişkileri ile sınırlayarak, ağırlıklı olarak Türk muhafazakarlığının Kürdistan toprakları konusundaki katı kurallarının barış olgusuna yaptığı etkileri ve Türkiye’de barışın hangi anlayış ile yürütüldüğü konusu üzerinde kısaca durmaya çalışacağım.

Türkiye’nin, Kürdistan’da yaklaşık olarak 83 yıldır sömürge politikasında sürdürdüğü muhafazakar tavırları ve buna bağlı olarak geliştirdiği barış anlayışında, şimdiye kadar ciddi anlamda değişikliklerin görülmediğini, tam aksine çağdaşlık adı altında bu tutucu tavırlarını, katı siyasi uygulamalarla güçlendirmeyi tercih etmektedir. Kürdistan sorunu konusunda barış düşüncesinin oluşmasında sürekli uzak durmayı tercih eden devletin temsilcileri ile Türk aydınlarının genel siyasal düşüncelerindeki katı muhafazakarlığını şekillendiren ana etkenlerden biriside, Kürdistan’da savaş aracılığıyla yürütülen güç ve kuvvet kullanımındaki değişmezliğin korunması oluşturmaktadır. Türkiye’nin kurucu kadrolarının Kürdistan’ı sömürgeleştirdikten

sonra, yok edilmesi gereken baş düşman ilan ettikleri Kürt toplumuna yönelik geliştirdikleri muhafazakar yaklaşımlar, geçmiş tarihlerde olduğu gibi, günümüzdeki rejim temsilcileri tarafından da olduğu gibi korunarak, tutucu bir şekilde yürütülmesi gereken zorunlu bir siyasal olgu olarak görülmektedir.

Ayrıca Türkiye’nin kuruluşundan beri Kürdistan’daki barış olgusu konusunda Türk basın- yayın organlarında işlenen anlayış ve üniversitelerde yapılan araştırma-incelemelerde, toprakları sömürgeleştirilen Kürtler, sürekli düzeni, huzuru ve barışı bozan bölücüler olarak değerlendirilmekte ve ayrıca değişik fikirlere sahiplik ederek, zaman zaman birbirleriyle uzlaşmaz tutumlar içinde olan Türkiyeli aydınların da, Kürt meselesi konusunda, tek sesli davranarak, Kürtleri iç barışı bozan bölücüler olarak niteleyerek, suçlayarak, muhafazakar bir zeminde kolayca uzlaşma sağlayabilmektedirler. Devletin siyasal kadroları arasında da Muhafazakar barışın 1923’ten beri bütün çatışma ve uzlaşma süreçlerindeki çerçevesinin ana hatlarını da, Kürtler üzerinde oluşturulan siyasal ve askeri güce dayanan kuvvet dalgalamaları belirlemektedir. Türkiye’de değişik düşünsel yapılara sahip olan siyasal örgütlenmelerin tarihine bakıldığında, kendilerini muhafazakar Türk milliyetçisi olarak görmeyenlerin bile, Kürtler söz konusu olduğunda, karşı çıktıkları halde, Türk milliyetçiliğini ilericilik olarak değerlendirerek, Kürdistan’daki haksız savaşı, iç barış sağlamak olarak algılamaktadırlar.

Türkiye cumhuriyeti kurucularının, yönetici kadrolarının ve aydınlarının Lozan antlaşmasına bakışı konumuza en iyi örneği teşkil etmektedir. Türkiye’de 83 yıldır“Lozan Barış Antlaşması” olarak nitelendirilen antlaşma, Rumların, Kürtlerin,Ermenilerin ve diğer küçük azınlıkların soykırımlara tabi tutulması ile Kürdistan’ın büyük parçasının sömürgeleştirilmesi sonucunda yapılmıştı. Barış kavramının bu antlaşmaya eklenmesi ve muhafazakarca sürekli olarak kullanılması, Türkiye’nin barış anlayışını çok iyi açıklamaktadır. Buna karşılık, Lozan antlaşmasına giden süreci hazırlayan Sevr antlaşması, Kürt ve Kürdistan kavramları geçtiği için, Türkiye’nin siyasal kadroları ve aydınları tarafından çok sıkça eleştiri konusu yapılmaktadır. Türkiye, 81 yıldır Kürdistan’da askeri seferlerle gerçekleştirdiği soykırımları, iç barışı sağlamak olarak değerlendirmektedir. Yine Türkiye tarafından 32 yıl önce Kıbrıs’taki Rumlara karşı düzenlenen askeri saldırı da, “Kıbrıs barış harekatı" olarak nitelendirilmektedir.

Bu yönüyle bakıldığında, Türkiye’de “barış kavramı” bir bütün olarak asıl anlamının karşılığında kullanılmadığını ve sürekli şiddet ve savaş anlamıyla eş değerde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’deki barış anlayışına biraz daha açıklık getirmek için, Kürdistan topraklarının sömürgeleştirilmesinde, Kürtlerin günümüze kadar katledilmesinde, ülkelerinden göçertilmesinde ve ayrıca Rumların Batı Anadolu’dan sürülmesinde birinci derecede rol oynayan diktatör Atatürk adına her yıl "dünya barışına, uluslararası ilişkilerde dostluk, anlayış ve iyi niyetin geliştirilmesine, siyasal, bilimsel, sanatsal ve benzeri eserleri, hizmet ve faaliyetleriyle Atatürk'ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesi doğrultusunda hizmet vermiş olanlara”,bir barış ödülünün verilmiş olması, Türkiye’deki barış anlayışının anlaşılmasını daha iyi açıklamaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de yaklaşık yüzyıldır barış, Kürtleri, Rumları ve Ermenileri soykırımlara tabi tutmak ve Kürdistan’ı zorla sömürgeleştirmekten geçen muhafazakar bir tarihsel sürecin adı olarak anlamlandırılmaktadır.

 
Geri Dön Başa Dön Yazıcıya Ver